1. bölüm / 2
Sarhoş PrensesGöl Sadece Islatmaz
Bölümler 2Şu an: Göl Sadece Islatmaz
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çiğdem suyun içindeydi.
Ve... bunun çok saçma olduğunu fark edecek kadar uyanıktı.
Gözlerini açtığında gökyüzü morla pembe arasında bir renk cümbüşüne bürünmüş, yapraklar havada tersine doğru düşüyor gibiydi. Gölde ne işi olduğunu bilmiyordu. Ama göl de onun orada ne işi olduğunu bilmiyor gibiydi.
Su yüzeyinden yavaşça doğruldu.
Kumral saçları alnına yapışmıştı. Sol kaşında bir su yosunu parçası vardı.
Gözleri hafif kaymıştı. Biri sanki gökyüzündeki bulutlara, diğeri yanındaki sazlığa odaklanmıştı. Dudakları garip bir sırıtışla aralanmıştı, sanki “ne oldu az önce” yerine “ne olacak acaba şimdi” diyordu.
> “Fena dalmışım ha…” diye mırıldandı.
“Yoksa su içtim mi ben? Su böyle mi sarhoş eder?”
Birden göğsüne yapışmış bir yaprak fark etti. Onu çıkardı, eline aldı, baktı.
> “Aa... kimliğim bu olabilir mi?”
Su kenarına sürünerek çıktı. Ayakları çıplaktı. Elbisesi göl suyuyla parıldıyor, üzerindeki semboller hafif hafif ışıldıyordu. Ancak bunların hiçbirine aldırmadı. Çünkü o anda duyduğu ses... alışılmadık derecede tizdi.
> “Aaa! Nihayet uyandınız!” dedi minicik bir ses.
Çiğdem gözlerini kıstı. Önünde duran minik bir yaratık vardı: kurbağa boyunda, gözlük takan, sırtında kanatları olan bir şey.
> “Adım Fışfış,” dedi yaratık. “Sizi gölden ben çıkardım. Yani... çıkmanıza yardımcı oldum. Yani... siz zaten çıkıyordunuz da ben sadece…”
Çiğdem burnunu çekti.
> “Sen... bi' çizgi film misin?”
“Hayır!” dedi Fışfış. “Ben bir yönlendiriciyim. Sizin kaderiniz Aytaşı Şehri’ne bağlı.”
“Benim kaderim... neye bağlıydı, en son... şeydi ya... midyeydi…”
Fışfış derin bir nefes aldı.
> “Lütfen, çok az zamanımız var. Gökyüzü çatlamadan önce sizi şehir meclisine götürmeliyim. Çünkü... siz, prenses olabilirsiniz.”
Çiğdem bir an durdu. Sonra göğsüne baktı, elindeki yaprağa tekrar göz attı.
Yaprağı ciddiyetle Fışfış’a gösterdi:
> “Kimlik... var. Bence bu iş olur.
Çiğdem, omzunda minik bir kanatlı kurbağa, kafasında yeni oluşmuş bir sersemlikle birlikte ormanın içinden göğe doğru uzanan bir ışık ipine bakıyordu.
İp, göğe çıkıyor gibiydi. Ama öyle düz değil. Sanki rüzgârla dans eden bir yılan gibi kıvrılarak yükseliyordu.
> “Buna mı basacağız şimdi?”
“Hayır... yani evet... yani evet ama dikkatli—”
Fışfış’ın uyarısı bitmeden Çiğdem ilk adımını attı.
Ve doğal olarak… ilk adımda dengesini kaybetti.
Ama düşmedi.
Çünkü ışık ipi, onunla birlikte eğildi. Sanki ip, onun yürüyüşüne göre şekil değiştiriyor, hatta... dalga geçiyor gibiydi.
> “Ooo! Çok iyiymiş bu! Tıpkı… sarhoş salıncak!” diye bağırdı Çiğdem, kollarını iki yana açarak.
Fışfış, korkudan gözlüklerini iki eliyle tutuyordu.
> “Bu, Prenses Ayla'nın kehanet yoludur. O kadar kutsal bir yol ki... içinden geçenler sadece ruhları saf olanlardır. Ya da... beyin dalgaları çok karışık olanlar.”
Işık ipi, her adımda farklı melodiler çıkarıyor, gökyüzünde küçük kıvılcımlar saçıyordu. Gölün üzerindeki yansımada Çiğdem’in silueti… bir kahraman gibi değil, daha çok bir açık hava festivalinde kaybolmuş biri gibiydi.
Ama her adımda şehir biraz daha yaklaştı.
Aytaşı Şehri gökyüzünde süzülüyordu. Kristal kubbeler, havada yüzen kuleler ve aralarında dolaşan kuş-insan karışımı yaratıklar... Hepsi Çiğdem’i fark etmişti.
Birkaçı bağırmaya başladı:
> “O geliyor!”
“Prenses döndü!”
“Taç hazır mı?!”
Fışfış gözlerini devirdi.
> “Ah… Yine başlıyoruz.”
Çiğdem son adımını attığında, ışık ipi onu hafifçe yukarıya fırlattı — tam bir sirk sanatçısı gibi... ya da bir çocuk salıncağında son hızla yukarı savrulmuş gibi.
Ve sonra… bir halıya indi.
Ama bildiğin halı değil. Kendi kendine alkışlayan ve üzerinde “hoş geldin” yazan bir halıydı.
Çevredeki herkes yere diz çökmüş, Çiğdem’e bakıyordu. Ama Çiğdem... burnunu çekerek şöyle dedi:
> “Ben sanırım... yine yanlış otobüse bindim.
Kafasında hâlâ yamuk duran yaprak, elbisesi hâlâ ıslak, bakışları hâlâ bir ileri bir geri… ama o an oradaki herkes biliyordu:
O kişi, bekledikleri prenses olmasa bile… kesinlikle gelmesini hak eden biriydi.
Bölüm etkileşimi
