7. bölüm · Şarap Tenli

Bölüm 6:Anne Çeyreği

Nazlı Güneş

"Sen Orda Yoksun"-Göksu
"Lost On You"-LP

~Kırık kalpler en çok güvendikleri limanlardan korkardı. Çünkü insanı boğan şey, bazen fırtına değil, huzurun ta kendisiydi.~

Tilya Avcı
Dokuz yıl önce

Hava henüz yeni kararıyordu. Genç kız bütün odaları tek tek geziyor, minik ve oldukça haraketli kardeşini arıyordu. Ah, ne çok yormuştu bugün kardeşi onu. Olsun, ona iyi geliyordu kardeşi. Salona yöneldi bu kez.

"Timur," diye seslendi kardeşine. "Timur, hadi ablacığım uyku zamanı." Hiç uyumak istemiyordu kardeşi. Oturma odasına girdiğinde kardeşinin tatlı yüzüyle karşılaştı. Dolan gözlerle ablasına bakıyor, omuz silkiyordu. "Abla ben de bu gece sizinle geleyim. Babam hep seni götürüyor dışarı."

Dokuz yaşında olduğu için henüz hiçbir şeyin farkında değildi. Oysa ablasına neler yaşatılıyordu oralarda.

Eğilerek kardeşinin boy hizasına ulaştı kızcağız ve ellerini omuzlarına yasladı. "Bak ablacığım, bu konuyu seninle konuştuk. Gittiğim yerler güzel değil. Ne olursa olsun, babamla hiçbir yere gitmeyeceksin." Dudağını Timur'un alnına götürdü ve ufak bir öpücük kondurdu. "Anlaştık mı?"

Onu babasından, bu lanet dünyadan uzak tutmak için ne çok uğraşıyordu Tilya. Sahi, onu kim koruyordu babasından.

Ablalar çocuk değil miydi?

Son haftalarda, babasına çok ısrar etmişti Tilya, kardeşini yatılı okula göndermek için. Timur için elbette zor olacaktı, uyumakta zorluk çekecekti fakat yaşayacaktı. Babasının bataklığına mahkum olmayacaktı.

Timur büzdüğü dudaklarını aralayarak konuştu. "Abla ben çok acıktım. Birlikte yemek yiyelim mi?" Midesi kasıldı zavallı kızın, o yiyemezdi ki.

"Hmm, ne yemek istersin peki?" diye sordu, Timur'un elini tutup, mutfağa götürürken. Dolabın kapağını açtığı zaman, kardeşi çoktan pizza istediğini belirtmişti. Eline aldığı domates, biber ve sosisi doğramaya başladı. Canı ne çok pizza çekmişti. Yerse, yine kusar mıydı?

"Dün gece çook güzel bir rüya gördüm." Parlayan gözleri Timur'a döndü Tilya'nın. Çok kâbus gören bir kardeşi vardı, uykular haramdı sanki ona. Kardeşinin rüya gördüğü böyle nadir anlarda çok mutlu oluyordu Tilya.

"Ya? Ne görmüş benim yakışıklı kardeşim?" Timur bu anı bekliyormuş gibi heyecanla anlatmaya başladı. "Annem! Annemi gördüm! Sen benimle oynuyordun, annem de bizi izleyerek Aden'i uyutuyordu."

Peyniri rendeleyen parmakları, kardeşinin söyledikleriyle durdu. Yutkunamadı, boğazına düşen ateş, bütün bedenini alevlere bürüdü. Annesi neden hiç onun rüyasına girmiyordu? Annesi neden hep Adenle ilgileniyordu. Onları görmüyordu sanki. Fakat buna rağmen seviyordu... Bundan emindi, anneciği onları çok seviyordu. Bakışlarını Timur'a çevirdi Tilya. "Çok güzel bir rüya görmüşsün ablam."

Timur eline aldığı sosis dilimini hızlıca yemeğe başladığında, büyük bir tebessümle kardeşini izlemeye daldı.

"Tilyaa," diye sızlandı Timur. Ona baktığında, dolu gözlerle kendisini izliyordu. Anneciği gittikten sonra ne çok ağlamıştı. Gecelerce ablasının kollarında gözyaşı dökmüştü. Elindeki işi bir yana bırakıp, ona doğru ilerledi. "Hadi ama, hani artık ağlamıyorduk. Noldu şimdi yine?" Yanağını öptü, sevildiğini hissetsin diye elinden geleni yaptı. "Hadi anlat ablana."

Göz yaşları boncuk boncuk yanağına süzülürken çaresizlik içine dolmuştu kızcağızın. "Ben annem olmasını özledim." dedi aniden. Annemi değil, annem olmasını özledim.

Kendi içinde bir yemin etti Tilya.

Kardeşini annesiz bırakanlar, bütün bunların bedelini sonuna kadar ödeyecekti. Ve buna babası da dahildi. Çünkü annesi onun düşmanları yüzünden canından olmuştu. Herkes hakettiğini en ağır şekilde yaşayacaktı.

İki üç dakika boyunca kardeşinin boynuna dolanan kollarını çekmedi, onu teselli edercesine yanaklarını durmadan öptü. "Ben varım Timur, annem yok belki ama ben varım." Elinin tersiyle göz yaşlarını sildi. "Sen anne değilsinki, ablasın."

Ne çaresiz kaldı Tilya. Ne diyecekti? Kardeşi haklıydı, bir anne olması için, kendinden en az dört tane olmalıydı değil mi?

"Abla, anne çeyreğidir." dedi Tilya kendi bile ne söylediğini farketmeden. Kardeşinin yukarı kalkan kaşlarını gördüğünde kıkırdadı. "Abla öyle olur mu hiç?" Omuz silkti kız."Teyze anne yarısı oluyorda, abla neden anne çeyreği olamıyor?"

Gayet tabii olabilirdi ona göre. O an ne çok istedi kendisinden dört tane olsun da, annesinin yerini doldursun diye.

Ayağa kalkıp, zıplayarak 'Anne çeyreği' diyen kardeşini hayranlıkla izledi Tilya. Babasının evde olduğu aklına sızdı aniden. Korku bütün bedenini ele geçirdi. Hızlıca Timur'u kucağına alıp oturttu. "Babam uyuyor ablam. Çok ses çıkarmayalım, tamam mı?" Gülümseyerek başını salladı Timur. Ablası birşey dedi mi, sorgulamadan yapardı o hep. Hareketli olduğu kadar da usluydu.

Dakikalar sonra yaptığı pizzayı dilimleyip, kardeşinin önüne koyarken gözleri ne biçim gülüyodu.

"Sen yemeyecek misin Tilya?" Başını hızlıca sağa sola çevirdi. "Babam birazdan uyanır, çok geç kaldım. Gidip giyinmem gerek." Eğilip kardeşinin saçından öptü ablası. "Sen yemeğini ye ve gidip benim odamda uyu." Cebinden çıkardığı telefon ve kulaklığı Timur'a uzattı. Bazen kardeşinin yanında olmadığı anlarda, Timur uyuya bilsin diye sesini kaydetmişti Tilya."Burda bir sürü şarkım var, bunu dinleyerek uyu." Timur büyük bir mutlulukla, pizzayı ısırırken başıyla ablasını onayladı.

Annelerini kaybettikten sonra, Timur yaşam için tek sebebi olmuştu. İntihara her kalkıştığında, son nefesi sandığı anlarda onu sayıklamıştı.

Timur onun kardeşi değil, oğluydu. Ve Tilya onun çeyrek annesiydi...

******

Günümüz.

Cama vuran yağmur damlalarının şiddetli sesi, doğanın insanlığa olan direnişiydi sanki.

Yağmurun sesiyle gözlerimi açtığımda, burnuma müthiş bir yağmur kokusu doldu. Fakat çok geçmeden bu kokunun yağmurun değil, Yavuz'un kokusu olduğunu anladım. Yüzümü küçük bir açıyla sağıma çevirdim.

Yavuz'un eli hala karnımdayken, yüzü benim yastığıma gömülüydü. Açık kumral saçları dağınık, nefesi düzenliydi.

Dün gece bedenimdeki soğuğun şokuyla neler olduğunu farketmemiştim. Aynı yatakta uyumuştuk ve Yavuz gece boyu bana sarılmıştı. Ne onun, ne de benim planlarım arasında böyle bir şey yoktu. Biz sahte bir evliliğin içindeydik ve bu daima böyle kalmalıydı.

Başımı kaldıramadığımı anladığımda kaşlarım çatıldı. Ama saniyeler sonra buna engel olanın uzun saçlarımın üzerine yatan Yavuz olduğunu anladım. Saçlarım çok uzun olduğundan, bütün yatağa yayılmış ve Yavuz da istemsizce onların üzerine uzanmıştı.

İki metre boyu ve görkemli vücudunu ben kaldıramayacağıma göre, onu mecburen uyandırmalıydım. "Yavuz, rica etsem şu vücudunu saçlarımdan çeker misin?" Uyanmadı elbette. Uykusunun ağır olduğunu, dün sabah çok iyi anlamıştım. "Pekala, bunu sen istedin." Elimi uzatıp, komodinin çekmecesinden silahı aldım. Yavuz gibi bir adamın, silahın emniyetini duyduğu an uyanacağına emindim. Ve elbette doğru tahmin etmiştim. Silahın emniyetininin açılma sesini duyduğu an irkilerek uyandı, doğruldu. Saçlarım özgürlüğe kavuştuğunda ben de doğruldum. Gözleri önce odada, ardından bedenimde gezindi. Elimdeki silahı farkettiğinde çatılmış kaşlarını görmek keyifliydi.

"Kızım sen problemli misin? Sabah sabah adam böyle uyandırılır mı?"

Omuz silktim. "Çağırdım fakat bir türlü uyanmadın. Çok ağır bir uykun olmalı."

"Ne diye uyandırıyorsun? Saat daha çok erken. Malum gece üçte uyudun." O kadar çok mu kalmıştım balkonda. Gözlerim odadaki saate takıldı. Saat dokuzu gösteriyordu.

"Saçlarımın üzerinde olduğun için kalkamadım. Ben de mecburen uyandırdım." Gözleri saçlarıma kaydı. Birkaç saniye orada oylandıktan sonra yeniden bana döndü.

"Canını yaktım mı?"

Tek derdi bu muydu? Kaşlarımı kaldırdım. "Hayır, az önce söylediğim gibi sadece kalkmak istiyordum.

Başını 'Anladım' derecesinde salladı. "Madem canın yanmıyordu, ne diye sabahın köründe kalkmak istiyordun?"

Yanaklarımı havayla doldurup ofladım. "Bu anlamsız sohbet nereye kadar uzanacak bilmiyorum, fakat sıkıldım. Akşama kadar yatakta mı kalacaktım."

Gözleri hınzırca parladı. "Benden yana bir sorun olmazdı." Hızlıca yataktan kalkarken, göz devirdim. "Sahte bir evliliğin içinde olduğunu hatırlatmak isterim." Pek umrunda gibi durmadığından hızla banyoya girdim.

******

Aynanın karşısında durmuştum. Kendimi izliyor gibi duruyordum, fakat izlediğim ben değil, ölü bir candı. Yüzümde normalde olmayacak sadelikte bir makyaj vardı. Sadece mecburiyettendi. Çünkü insanların mor göz altlarımı görüp bana acımalarını istemiyordum. Aynı özeni elbiseme göstermemiştim. Üzerimde eylül haricinde asla giymeyeceğim uzun, düz, sade, hatlarımı belli etmeyen, bol ve siyah bir elbise vardı. Ayağıma geçirdiğim siyah ayakkabılar bitkin bedenimi daha çok yoruyordu. Fakat topuklu üzerinde duramayacak kadarda mahcuptum yaşama karşı. Saçım bile öylesine, özensiz bir at kuyruğuydu.

Komodinin üzerinde duran beyaz çantayı alıp, odadan çıktım.

Birinci kata indiğimde beklediğim üzere Yavuz, Cemre, Ali ve Yavuz'un sağ kolu Mert- benim değimimle yeşil gözlü eleman kahvaltı yapıyordu.

Günaydın diyerek masaya ilerlediğimde, herkes aynı şekilde cevap vermiş olsa bile, Yavuz gözlerini bir an üzerimden ayırmadı. İlerleyip onun sol tarafındaki sandalyeye oturdum.

"İyi misin? Neyin var senin dünden beri?" diye sordu Yavuz kulağıma eğilerek. Masaya göz atınca herkesin tabağıyla ilgilendiğini görünce sorusunu yanıtladım. "Bir sorun yok, sadece biraz hasta oldum galiba." Bu yalan değildi. Saatlerce yağmurda kalmak beni hasta etmişti. "Hazırlanmaya mecalim olmadı, eğer üzerimdekileri diyorsan." Kaşları daha çok çatıldı. Neydi bu adamın derdi?

"Sorun yok mu? Dün gece ne halde olduğunu görseydin dünya başına yıkılmış sanardın." Çünkü dünya başıma yıkılmıştı. On beş yaşıma kadar mutsuz bir dünyaya sahiptim. Ve on beş yaşımda o mutsuz dünyamı başıma yıkmışlardı.

Boğazımı temizledim. "Bugün beni resimlerime götüreceksin." dedim masadaki süt reçelini ekmeğime sürerken. "Onları atölyemden neden çaldın bilmiyorum, fakat ne olursa olsun bundan sonra bana ait olan herşeyden uzak dur." Elimdeki ekmekten bir ısırık aldım.

Kafasını sağa sola salladı. "Değiştir konuyu Tilya. Sanki bir daha açmayacakmışım gibi değiştir dur."

Bir şey söyleyecekken Mert Yavuz'a döndü. "Abi, Pyotr bugün davette seninle görüşmek istiyormuş. Şimdi mesaj geldi." Yavuz tek kaşını kaldırdı. Pyotr Nemstey'den bahsediyorlardı. Rusya'da büyük bir namı vardı. Babamla gittiğim davetlerde birkaç kez karşılaşmış, hatta konuşmuştuk. Elmas kaçakçılığı yaptığını biliyordu bütün yeraltı.

Yavuz'a döndüm. "Dün bahsettiğin davet mi? Saat kaçta gideceğiz?" Kaşlarını kaldırdı. "Gitmek istemediğini sanıyordum." Omuz silktim. "Sadece kararsızım demiştim." Böyle bir davet kaçmazdı, elbette gidecektim. "Lütfen kararsızlığa devam et. Çünkü öyle bir piç'in olduğu davete seni götürmeyeceğim."

Alayla güldüm. "O davete katılmak için sana da, evliliğimize de ihtiyacım yok. Ben 'Tilya Avcı' olarak oraya davetliyim. Söylediklerim Cemre ve Ali'yi güldürmüştü. Yavuz'un ters bakışları onlara döndü.

"Biz seninle iki dakika yalnız konuşalım karıcığım." dedi ayağa kalkıp, başımda dikilerek. Meyve suyundan bir yudum alıp, onunla bahçeye doğru ilerledik. Kapıdan çıkıp, merdivenlere ulaştığımızda, kolumdan tutup, beni durdurdu.

"O davete gidilmeyecek." Dudağımı büzdüm. "Davete icabet etmemek ayıp kocacığım. Yoksa inan bana, gitmeyi hiç istemiyorum."

Sinirli bakışları üzerimde geziyordu. "Seninle evlenme nedenim seni güvende tutmak. Kendi ellerimle şerefsizlerin hedefine koymak değil."

Başımı iki yana salladım. "Kimse bir davete katıldım diye beni hedefine koymaz."

"Konu kapandı, o davete gidilmeyecek." Meydan okur gibi, başımı daha dik tuttum. "İşte buna sen karar veremezsin." Dudaklarımda müthiş bir gülümseme vardı.

Yavuz mavilerini, kahvelerimden ayırıp, yüzünü bahçenin en ucundaki korumalara dikti. Alp ve Enes, Yavuz'un elini sallamasıyla bize taraf geldi.

"Tilya hanımı önce evine, sonra psikoloji merkezine götürün. Hemen ardından bizzat eve getirin. Kendisi yarına kadar evden çıkmayacak." Korumalar başlarını sallarken, ben de onlara doğru yürüdüm. "Hadi çocuklar gidelim. Bu diktatöre daha fazla katlanmak istemiyorum."

Akşamki davete katılmayacağımı sana bilirdi, o öyle sansın. Hızlıca ilerleyip arabaya bindim.

Yola çıktıktan dakikalar sonra Alp konuşmaya başladı. "Dün nasıl çıktınız oradan Tilya hanım? Bu konuda hala oldukça şaşkınım." Bakışlarım ona döndü. "Meslek sırrı tatlım. Söylersem bir daha kaçamam öyle değil mi?" Şaşkınlıkla ağzı açık kaldığında kıkırdadım. Bu sırada Enes yeni bir soru sormuştu. "Bu akşam o davete katılacaksınız değil mi? Nasıl ikna edeceksiniz Yavuz beyi?"

Umursamazdım. "Açıkçası onu ikna etmekle vakit kaybedemem. Benim bir adım var, Türkdoğan soyadına muhtaç değilim." Hınzır bakışlarım üç koruma üzerinde gidip geldi. "Eğer siz de yardım etmekten geri kalmazsanız, bu benim için daha kolay olur." dedim gülümseyerek. Elbette gözleri fal taşı gibi açıldı.

"Yavuz bey bizi vurur." dedi Alp.

"Sonra cesedimizi yakar." diye devam etti Salih.

Son noktayı koyan Enes oldu. "Ardından küllerimizi denize boşaltır."

Ofladım. "Benden böyle korkan adamlara ihtiyacım var."

"Ateş bey var,size çok sadık."

Göz çevirdim. "Ateş mi benden korkuyormuş? Daha çok ben ondan korkuyorum." Güldüler. "Ayrıca Ateş benim adamım değil, abim."

Bir süre daha korumalarla sohbet ettikten sonra ormana gelmiştik ve eve ulaşmamıza az bir zaman kalmıştı. "Neden bu kadar uzakta kalıyorsunuz Tilya hanım?" Alpın sorduğu soruyla bakışlarım ona döndü. "Açıkçası bunun nedeninden pek emin değilim. Çocukluğum bu evde geçti. O zamanlar güvenlik sebebiyle burada yaşıyorduk. Sonrasında da taşınma gereği duymadım." Başını sallamakla yetindi. "Ayrıca, nasıl korumasınız siz? Yola çıktığımızdan beri bitmedi sorularınız. Kesin Yavuz tembihledi sizi ajanlık için." Üçü de aynı anda bir birlerine baktıklarında, gülmeden duramadım.

****

Kapı açıldığı gibi arabadan indim. Kardeşimi deli gibi özlemiştim. Karşımda gördüğüm ilk yüz elbette Ateşti. Onun ardında kapının önündeyse ablamı gördüm. Hüzünlü bakışları benim üzerimde geziniyordu.

Küçük adımlarla ilerleyip Ateşin koluna girdim. "Yaşadığına sevindim. Dünkü rezaletten sonra kocam seni öldürür de kurtulurum diye umut etmiştim." Dudağı sağa doğru kıvrıldı. "Benden kurtulmak o kadar kolay değil Tilya hanım." Bunu söyledikten hemen sonra beni durdurdu ve yüzümü kendine çevirdi. "Ayrıca bu gülücüklerle başkalarını kandıra bilirsin ama ben kanmam güzelim." Söyledikleriyle aniden yüzüm düştü.

Haklıydı, onu kandıramazdım. Zaten onu değil, kendimi kandırmak için çabalıyordum. Çünkü yas tutmak için bir şansım ya da bir ortamım yoktu. Yıkılmak gibi bir lüksüm yoktu. Geriye kalan tek çareyse yalan gülücükler oluyordu. Kalbimde her daim devam eden kasırgalar eylül geldiğinde daha bir şiddetli oluyorlardı. Sanki karanlık bir odadaydım ve oda yavaş yavaş küçülüyordu. Duvarlar üstüme geldikçe , nefesim tükeniyordu. Ve en son o duvarlar altında eziliyordum.

"Beni duyuyor musun Tilya?" Ateşin sesiyle düşüncelerimi terkettim. "Hı hı, burdaym Ateş." Boğazımı temizledim. "Her neyse, konuyu kapatalım. Pizza aldın değil mi?" Ablama taraf ilerlemeye başladığımda, Ateş de kafasını salladı. "Aldım. Timur beyin sevdiği gibi, bol zeytinli, bol mantarlı." Gülümsemekle yetindim.

Ablama ulaşınca sarıldık. Kısa bir sohbetin ardından içeri geçip mutfaktan pizzayı aldım. Timurun odası üst katta olduğundan hızlıca merdivenleri çıktım ve onun odasının önünde durup kapısını çaldım. Bir ses duyamayınca kapıyı hafifçe araladım. "Timur, ablacım." Beklediğim gibi kardeşim odanın köşesindeki koltuğa oturmuş, telefonuyla ilgileniyordu.

Beni gördüğü gibi telefonu köşedeki komodinin üzerine koydu. Uykusuz gözlerine bakmak dahi bana kötü hissettiriyordu. "Neden geldin Tilya?"

Abla dememişti...

Rüzgar geldi, ağaçlardaki bütün çiçekleri kopardı. Ağaçlar yerli yerindeydi ama meyve vermeyecek ağacı çiftçi neylesin? Dizlerinin üzerine çöküp yalavardılar sanki. Ağaçlar yeniden çiçeklesin diye. Abla demediği zamanlar olurdu, bana adımla hitap etmeyi seviyordu. Fakat bunu bilinçli olarak yapıyor olması canımı acıtıyordu. Kaşlarım çatıldı, gözlerim doldu. İlerledim ve karşısına, yatağın üzerine oturdum. "Timur," Kendimde güç bulamadığımdan derin bir nefes alıp devam ettim. "Benden evlatlık hakkımı aldılar. Çocukluğumu, gençliğimi, herşeyimi çaldılar."

Gerisini getirmek hiç kolay değildi. Göğsüme düşen ateş, bütün hücrelerimi yakıyordu. "Anneliğimi bile aldılar Timur." dedim zorlukla.

Onun bakışları yumuşuyordu , fakat ben hala içimdeki acıyla debeleniyordum. "Benim elimde sadece ablalığım kaldı Timur." Uzanıp elini tuttum. "Onu da bana çok görme olur mu? Bu hayata tutunacak bir dalı bana çok görme."

Bana sarılmak istiyordu fakat içindeki kin ve öfke buna izin vermiyordu. Farkındaydım.

Nefesini verdi. "Bak abla," Abla demesiyle rüzgar sindi yavaş yavaş. Güneş doğdu, ağaçlar yeniden çiçekledi. Çiftçiler dizlerinin üzerinden kalktı, minnetle gülümsedi sanki. "Annemin intikamını birlikte alalım dediğimde, benim önüme koyduğun ilk isim kimdi?"

Bakışlarım onun gözlerinden kopup bir biriyle oynayan ellerime kaydı. "Yavuz."

Başını salladı. "Evet Yavuz! Üstelik onun ismine ulaşmak için masadaki yerini şerefsizin tekine verdin!"

"Biliyorum," dedim sitemle. Sakinleşmeye çalıştım. "Bak Timur. Sana her şeyi detaylı anlatmamı bekleme lütfen. Elimden geldiğince açık olacağım. Evet, Yavuzla bir amaç uğruna evlendim. Aramızda duygusal bir bağ yok." Timur rahat bir nefes verdi, birazdan söyleyeceklerimi bilemeden. "Fakat bu o demek değilki evliliğimiz sahte. Hayır, bu gerçek bir evlilik ve her zaman böyle kalacak." Yavuza verilen bir sözüm vardı ve ben sözlerimi her şeye rağmen tutardım.

"Annemin katillerini bulmak için, bu dünyada varolmak için onun gücüne ihtiyacım vardı." Hiç kimseye ihtiyacım yoktu. Kalbimdeki cesaret ve gözlerimdeki kin bütün dünyaya meydan okumama yeterdi.

"Abla, annemin katili zaten o adam!"

Hızla ayağa kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. Ellerimi saçlarıma geçirdim ve yeniden Timur'a döndüm. "Bana bak ablacığım, gözlerime bak! Sence o adamın annemin katili olduğundan biraz bile şüphelensem, onunla yan yana olur muyum? Onunla aynı evi, aynı yatağı paylaşıpda, onu yaşatır mıyım?" Önüne geçip yere oturdum, ellerini tuttum. "Yavuz'un adı bana geldiğinde, yirmi yaşındaydım. Birini katil bellemek istiyordum, çünkü buna ihtiyacım vardı," Omuz silktim. "Yirmi yaşında bir kız için, Yavuzla savaşmak, kimliksiz biriyle savaşmaktan daha kolay geldi." İşte bu yüzden bencildim. Üzerimden bir yük eksilsin istedim, Yavuz düşmanlık için bir kadını öldürmezdi. Bunu bildiğim halde, sırf suçlayacak biri olsun, savaşacağım bir düşmanım olsun diye onu katil belledim. Kendimi sürüklediğim yetmiyormuş gibi, bir de kardeşimi bu yola sokmuştum. Kendimi affetmeyecektim.

"Üzgünüm..." Sesim titredi yine.

Timur benden gözlerini kaçırmaya devam ediyordu. Başını iki yana salladı. "Peki, diyelim ben bunları kabullendim, annemin katili o adam değil. Annem ölmeden önce kocan olacak adamla görüşmüş. Neden abla neden? Neden annemi gören son insan o?" İnançla baktım kardeşimin gözlerine. "Bana güveniyor musun?" Tereddüt etmeden başını salladı. "O zaman bu işi bana bırak ve sadece geleceğine konsantire ol. Yavuz'un annemin katili olmadığı, bu konuda birşeyler bilmediği anlamına gelmez ve ben ne pahasına olursa olsun bunu bulacağım."

"Öyle olsun ablam, öyle olsun. Ama sonunda üzülen sen olacaksın gibime geliyor."

Yavuz'a karşı hissetmeye başladığım güven duygusu da bana bunları fısıldıyordu. Sonda benim üzüleceğimi. Sırf bu yüzden artık kendime çeki düzen vermeliydim. Bu evliliği ciddiye almaya başladığımı hissettikçe içimdeki huzursuzluk daha çok büyüyordu. Yalan söyleyemezdim, Yavuz'un ilgisi hoşuma gidiyordu. Sebebini anlamadığım bir şekilde bakışları çok tanıdıktı, sıcaktı. Güzel bakıyordu. İstesem dünyayı ayağımın altına serecekmiş gibi bakıyordu. Bakmamalıydı. Benden sakladıkları vardı, sırları vardı. Ve bu sırlar annemle ilgiliydi. Bu rüyaya dalmamak için en büyük sebebim buydu. Ben boğulmayı göze alamıyordum. Kırık kalbim, cesaretime ağır basıyordu.

Bütün düşüncelerimi def edip, kardeşime sarıldım. Huzuru hissettim.

Kardeşime olan bağlılığım şüphesiz çocukluğumuzdan geliyordu. 'İnsan kendi yetiştirdiğini ,büyüttüğünü sever.' derdi her zaman annem. Timuru ben yetiştirmiştim. Bu yüzden aramızdaki bağ abla kardeş bağından çok öteydi.

Yedi yaşındaydım, annem kucağıma Timur'u verip, 'Bir kardeşin oldu.' diyordu.

Sekiz yaşındaydım ve Timur ilk adımlarını benim elimden tutarak atıyordu.

Dokuz yaşındaydım, kardeşimin ilk kelimesi 'Abla' olduğu için ona sımsıkı sarılıyordum.

On iki yaşındaydım ve onu babamdan dayak yemek pahasına, gizlice parka götürüyordum.

On beş yaşındaydım, kardeşimin moralini düzeltmeye çalışırken, annemin yasını dahi tutamıyordum.

On yedi yaşındaydım, babam ona atış talimi yaptırdı diye, onu alıp kaçmaya yeltenmiş, bu yüzden babam tarafından sol omzuma ve sağ bacağıma kurşun yiyordum.

Ben her yaşta, yer evrende onun ablasıydım. Ben her şeye rağmen, hala ablaydım. Hatta bir tek ablaydım.

*****

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri aşıyordu. Fakat ben kardeşime doyamıyordum. Uzun bir sohbetle beraber onun için aldırdığım pizzayı yemişti. Ardından ise hep yaptığı gibi dizlerime kıvrılmıştı.

Timur uyuduktan sonra, geç kaldığımın farkına varmış ve hızlıca Virdar'a doğru yola çıkmıştım. Geç kalmaktan ve ya birinin geç kalmasından nefret etmeme rağmen yinede her yere geç kalıyordum. Peşimden Ateşi de sürüklediğim için korumalar oldukça huysuzdu. Belli ki Yavuz bu konuda onları tembih etmişti. Anlamak istemediği nokta hiçbir zaman onun kurallarına uymayacağımdı. Bunu gerekli kılan herhangi birşey yoktu zaten.

Bu evliliği neden istediğini onlarca kez dile getirmişti.

Güvenliğim için.

Fakat kulağa çok mantıksız geliyordu. Beni tanımıyordu ve ya yeraltının öylesine bir üyesi olarak tanıyordu. Onu buna iten bir sebep vardı ve ben onu öğrenmeliydim. Benim güvenliğimin ona katacağı hiçbir şey yoktu.

"Bu gün mezarlığa gitmeyecek misin Tilya?" dedi Ateş kısık bir sesle. Başımı iki yana salladım üzgün bir şekilde. "Maalesef. Akşam mutlaka katılmam gereken bir davet var. Yarın gideceğim mecburen."

Ateş büyüttüğü gözlerini bana dikti. "Sakın bana Pyotr'ın davetine katılacağını söyleme! Adamların kolyesini sen çaldın ya kızım! Alzheimer mı oldun?" Onun yükselen sesiyle korumalar bize dönünce tırnaklarımı hızla koluna geçirdim. "Hiçbir şey yapamaz. Hem bakma sen ölüm emrimi vermesine, sever o beni. Davetlerde hep gelir hatrımı sorar." Her ne kadar dalga geçiyor gibi görünsemde o rus mafyasıyla aram fazlaca iyiydi. Kolyelerini çalmadan önce.

"Geldik Tilya hanım. Size klinikde de eşlik etmemizi ister misiniz?" Alp'ın sorduğu soruya karşılık dudağımda yalancı bir tebessüm belirdi. "Ateş kapıda bekleyecek zaten, siz dışarıda bekleyin." Üçü de başını salladıktan sonra araçtan inip binaya taraf ilerledim. İlay'ı selamladım hızlıca. Bu dönemde kimsenin acıyan bakışlarını görmemek için kimseyle pek muhattap olmak istemiyordum. Birçok kişi sebebini bilmese bile, eylül ayında durumumun kötü olduğunu biliyorlardı.

Ezberimde olan şifreleri yazıp, kapılardan geçerken asansörün eksi dört düğmesine bastım. Belli ki dünyanın acısını bugün o şerefsizden çıkaracaktım.

Asansör açıldığı an karanlık koridorla karşılaştım. Bütün dünyayı cezalandırıp, kendi katillerimi cezalandıramadığım zindanlar üstüme üstüme geliyordu.

Işık yoktu. Güneş, hava, yıldızlar, hiçbir şey yoktu. Sadece kan vardı. Yaşanmışlıkların acısı. Gencecik kızların yaşanamamışlıklarının acısı vardı.

Burnuma dolan kan kokusuna rağmen dimdik ilerliyordum. Arkamdan Virdar zindanlarından sorumlu iki çalışan bana eşlik ediyordu. Hücrelerden gelen inleme sesleri sadece tiksindiriciydi. Kızına tecavüz eden cibiliyetsizlerin nasıl bir pişmanlığı olabilirdi? Üç yaşındaki yeğenini öldüren amca hatasını nasıl anlardı? Bunlar hata değil, vahşetti!

Kapıda otuz sekiz yazılan hücrenin önüne ulaşınca durdum. '1509' rakamlarını girdiğimde ufak bir sesle kapı açıldı. Geriye dönüp ardımdakilere baktım. "Siz burada bekleyin, ben halledeceğim." İkiside kafalarını salladılar, fakat bu durumdan memnun olmadıkları her hallerinden belliydi. Muhtemelen Bünyamin abi beni yalnız bırakmamaları konusunda onları uyarmıştı.

Odaya adım attığım an başımın döndüğünü hissettim. Sanki ben bir kuklaydım ve beni idare eden kuklacıydı. Güçlü olmak istediğim her an bacaklarımı titretiyordu sanki. Gözyaşlarımı silmek istediğim her an ellerimi bağlıyordu. Kendimi toparlamak için bir anlık gözlerimi kapattım. Anında bir resim canlandı gözlerimin önünde. Benim yapacağım türden bir resimdi. Beyaz elbiseli bir kız çocuğu. Beş yaşlarında ya vardı ya yoktu. Karşısında bir sebet beyaz gül vardı. Resim hareket ediyordu sanki. Kız çocuğu beyaz güllerden birini eline aldığı an hem kar rengi elbisesi, hem güller kana bulandı. Bir kabus gibiydi. Üç saniye içinde yaşanan bir kabus.

Kabustan kurtulmak istediğimi farkettiğim an hızlıca gözlerimi açtım. Ateş tam önümde durmuş, bağırarak beni sarsıyordu. "Bana bak Tilya! İyi misin? Birşey de!" İrkilerek bakışlarımı ona çevirdim. "A-Ateş n-neden geldin?" Kaşları çatıktı. "Hasta mısın sen? Kıp kırmızı olmuşsun." Başımı iki yana salladım. "Sorun yok, tamam. İyiyim, bu şerefsizle ilgilenmem gerek."

Ateş tam karşımızda sandalyeye zincirli, kafasına çuval geçirilmiş adama baktı. Yüzünde oluşan tiksinti dolu ifade görülmeye değerdi.

Az önce kımıldayamayan ben değilmişim gibi hızla ilerleyip çuvalı adamın kafasından çıkardım.

Soner Akıncı.

Evli olduğu halde on yedi yaşındaki kızı kandırıp,hamile bırakan şerefsiz, tacizci bir herif.

Hareleri korkuyla bana bakıyordu. "Sen! Yavuz Türkdoğanın eşi değil misin?" Gözlerimi devirdim. Kendi namımla tanınmayı yeğlerdim.

Yumruk yaptığım elim dayanamayarak çenesinin altına bir darbe indirmişti. Bağırışı bütün hücreyi kaplerken, küçümseyen bir gülüş kaçtı dudaklarımın arasından. "Hadi ama, bir yumrukla böyle bağırıyorsan, çook işimiz var seninle."

"Ne istiyorsunuz lan benden? Para mı derdiniz? İstediğiniz kadar veririm! Bırakın benii!" Gür bir kahkaha patlattım. Ardından yakasından tuttum ani bir hamleyle. "Sence senin bok kokulu parana ihtiyacım var mı benim?"

"Ne istiyorsunuz lan o zaman?"

"Çaldığın mutlulukların, gülümsemelerin karşılığını istiyorum." diye haykırdım varolan bütün sesimle. Adam öyle anlamaz bir şekilde bakıyordu ki gözlerime. Belki de ne yaptığını dahi unutmuştu. Ya da yaşattığının ağırlığını dahi kavrayamıyordu.

Sinirle yanıma aldığım zarfı yırtar gibi açtım. İçinden çıkan fotoğrafları gözüne sokmam istercesine yaklaştırdım şerefsize. İlk resimde Nil ve o vardı. Piknik yapıyorlardı ve Nil'in yüzündeki gülümseme eşsiz görünüyordu. İkinci resimde başka bir kadın vardı. Nilden sadece bir iki yaş büyüktü. Bu şerefsiz sadece Nil'i kandırmamıştı. Evlendikten sonra hayatına tam üç kadın almış ve her biriyle uzun süreli ilişkiler yaşamıştı. Sıkıldığındaysa hep olduğu gibi bir bahaneyle terk etmişti. Bunlar yetmiyormuş gibi ayrıldığı an, kızları uygunsuz video kayıtlarının elinde olduğunu söyleyen iğrenç mesajlar göndermişti. Dünyada böyle milyonlarca pislik olduğuna adım kadar emindim. Ve bu, o pisliklerden yalnızca biriydi. İşin en kötüsüyse, kızların her birinin yirmi yaşından küçük olmalarıydı.

Korkudan tir titrerken konuşmaya çalışıyordu. Bunu pişman olduğu için değil, başının belada olduğunu anladığı için yapıyordu. "Rızası vardı, kızın rızası vardı." dedi pişkin bir tavırla. İleri atılıp yakasına yapıştığım zaman, bu sefer Ateş dahi müdahale etmemişti. "Lan kız reşit değil!" Sesim bütün zindanda yankılanıyordu. "Rızası olsun, olmasın, yaptığın istismara girer! Ayrıca ne rızası? On yedi yaşındaki kızı içir, halini kullanarak hamile bırak, sonra utanmadan, rızası var diyip sıyrıl öyle mi? Daha çok hayal kur Soner, bundan sonra iki elim yakanda!"

Nil'in hamile olduğunu bilmiyor olacakki gözlerinde şaşkınlık sezdim kısa bir anlık. Fakat sonrasında söylediklerim, şaşkınlığı korkuya çevirdi. "Ama biliyor musun ne var Soner? Önce eşine, akrabalarına, arkadaşlarına, Nil'den yalnızca üç yaş küçük olan kızına rezil olacaksın. Sonrasında kaçtın sanacaklar, korktun ve kaçtın." Gözlerinde dehşeti görebiliyordum. Gözlerinde gördüğüm dehşet, Nil'in gözlerindeki çaresizliği ödemiyordu. Anne olmak istemeyen bir genç kız, yaptığı bir toyluk yüzünden mahvoluyordu, dağılıyordu ve toparlamak zor olacaktı.

Ellerimin titrediğini farkettiğim an bir adım geriledim. Başım delicesine sızlıyordu. Dakikalar öncesinde gördüğüm kabustan parçalar vardı gözlerimin önünde.

Ateş hafifçe belimi tutuyordu, sanki kötü hissettiğimi anlamış gibi. "Seninle işim bitmedi, sana yaşatacaklarım hiç bitmedi!" dedim zindandan çıkmadan önce.

Asansör yukarı kalkarken bugün yapmam gerekenleri planlıyordum. Aslında Virdar'da yapmam gereken bir iş daha vardı. Ceyda Gümüşay dosyasıyla ilgili planlamaları yapmalı, detaylıca ekibe sunmalıydım. Fakat bunun planlamasını biraz daha ertelemek daha doğruydu. Çünkü zor bir tercih yapacaktım. Ya iki kız çocuğunun o adamla büyümesine göz yumup, Virdarı güvenceye alacak, ya da o kızları Virdar'ı riske atmak pahasına kurtaracaktım.

Bu zor seçimi akşama bırakıp, hızlı adımlarla açılan asansörden, çıkışa doğru ilerlemeye başladım. Korumalar çok çabuk çıktığımı düşünüp şaşırdılar muhtamelen. Buna rağmen üstünde durmayıp soru sormamışlardı.

Alp'ın benim için açtığı kapıdan arabaya bindiğimde aklımı kurcalayan binlerce konu arasından, resimlerim ağır bastı. Hızla şoföre-Salih'e döndüm. "Yavuz'un şirketine gidiyoruz, oraya sür Salih." Uzun bir bakışmanın ardından konuşan Enes oldu. "Yavuz bey'in haberi var mı? Haberi yoksa hemen haber verelim, sonra gidelim." Kaşlarımı çattım ve ofladım uzun sayılacak bir süre boyunca. "Böyle gittiğimiz, yaptığımız herşeyi beyefendiye haber verecek miyiz?

Orkestra gibi üçü birden "Evet." dediklerinde sinirden gülmeye başladım. "Yavuz'un iş yerine ilk kez gidiyorum, sürpriz yaparsam eminim çok mutlu olacak. Hem habersiz gitmemizin nasıl bir mahsuru olabilir?"

*****

Pekde uzun olmayan bir ikna edişin ardından korumalar beni Yavuz'un paravan şirketine getirmişlerdi. Uzun bir süre onu araştırdığımdan hakkında birçok bilgiye sahiptim. Dışarıdan yalnızca bir turizm şirketi gibi görünen şirket, aslında göründüğünden çok daha farklıydı, çok daha karanlıktı. İçinde binbir illegal işin döndüğü, gizli kumarhanelerin olduğu, İtalya'ya, Rusya'ya, Gürcistan'a ve daha onlarca ülkeye satılan silahların taşındığı ve Yavuz'a ait olan oteller zincirinin üzerinden yürütüldüğü bir şirketti burası.

Araçtan indiğimde bakışlarım gökdelen sayılabilecek uzunlukta olan binaya döndü. Yalıdan pek uzakta değildi, Nişantaşı'nda güzel bir semtteydi.

Derin bir nefes aldım, ardından şirkete doğru emin adımlarla ilerledim. Bugünkü yoğunluktan hiç memnun değildim. Böyle bir günde, bütün günümü mezarlıkta geçirmek ve acımı sonuna kadar yaşamak isterdim. Fakat, kader beni hiçbir zaman kolaylıklarla karşılaştırmıyordu. Omzumdaki yükler her daim daha çok diz çökmeye zorluyordu beni.

Diğer korumalar dışarıda kalırken, Salih, Enes ve Alp hep olduğu gibi bir adım arkamda bana eşlik ediyordu.

Kapıdan girdiğim andan itibaren bütün bakışlar bana dönmüş, fısıltılar yükselmeye başlamıştı. Sürdügüm kapatıcının doğru düzgün kapatamadığı göz altlarımı saklamak için taktığım siyah güneş gözlüğü beni daha da bunaltıyordu.

Asansörle on beşinci kata çıkmıştık ve Alp beni Yavuz'un odasına doğru yönlendiriyordu. Dar ve karanlık bir koridorda ilerliyordum. Erafımda onlarca gölge, üzerimde olmasını istemediğim kara bulutlar. Yine ağlıyorlardı- benim yerime. Kapalı alanda olmam ya da yağmurun yağmaması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Bulutlar benim için ağlamaya devam ediyordu.

Koridorun sonuna ulaştığımızda durdum. Fakat ben daha kapıyı çalamadan, odanın kapısı açılmıştı. Başımı usulca kaldırdım, mavilerine çekildim kendim bile farketmeden. Yavuz kapıyı açmış, geçmem için ardına kadar aralamıştı. Muhtemelen ben şirkete adımımı attığım gibi ona haber ulaşmıştı.

Gözlüğümü saçlarıma iliştirdim ve yüzüme sahte bir tebessüm kondurdum. "Ne kadar erken haberin olmuş kocacığım, oysa sana sürpriz yapacaktım." İfadesiz gözlerle bana bakmayı sürdürüyordu. "Siz dışarıda bekleyin, sonra görüşeceğiz." diye buyurdu korumalara ve hemen sonrasında beni odaya çekip kapıyı kapattı.

Odaya girdiğim gibi beni büyüleyen bir manzaraya şahit oldum. Odanın iki yanı tamamen camdı, ve günbatımına denk geldiğim için akşam güneşinin turuncuları odaya saçılmıştı. Saçım güneşin etkisiyle olduğundan daha açık görünmeye başlamıştı. Fakat beni asıl etkileyen camın ardındaki üçlüydü- gökyüzü, ufuk çizgisi ve deniz. Ahenk içindeydiler. Düşündüğüm ilk şey böyle bir odada resim yapmanın ne kadar güzel hissetiriceğiydi.

"Büyülenmiş gibi görünüyorsun." Ona döndüm. Beni izliyordu, zor farkedilecek bir gülümsemeyle. Oysa o da büyülenmiş gibi görünüyordu. Gülümsedim yalnızca, geçip sandalyelerden birine oturdum.

"Umarım sabahki konuyu konuşmak için burada değilsindir Tilya, çünkü o konu tartışmaya açık değil." O da karşımdaki sandalyeye otururken, konuşmaya devam etti. "Konuşulması gereken daha önemli konular var, örneğin dün geceki halin."

Son söylediği cümleyi duymazlıktan gelerek konuşmaya başladım. "Hayır o konuyu konuşmaya gelmedim. Ne yaparsan yap bir şekilde oraya gideceğimi sen de biliyorsun."

Aniden yerinden fırlamasını ben de beklemiyordum. "Kızım sen laftan anlamıyor musun? Güvenlik diyorum. Dilimde tüğ bitti senin inadını kırmaya çalışırken. Ulan biraz kolay ol!" Sinirle saydırdı. Bana da aynı sinirle karşılık vermek düşerdi. Hızla ayağa kalktım ve tam karşısına geçtim. Artık benim de gözlerim onunkiler gibi ifadesiz bakıyordu. "Yavuz yeter artık! Yeter!" adeta haykırıyordum. "Benim umursamadığım güvenliğimi sen niye umursuyorsun? Kaç kere sordum, amacın ne?" Keskin bakışları, yerini sıkışmışlığa bıraktı. Konuşmasına izin vermeyen bir güç vardı.

Başımı salladım. "Ben de öyle düşünmüştüm zaten. Madem bana verecek bir cevabın yok, o zaman beni rahat bırak!" Ardı ardına birkaç kez güldüm, sinirlerim bozulmuştu. "Babasının korumadığı bir kızı, el oğlu koruyamaz Yavuz. Ve daha da önemlisi, korunmak istemeyen bir insanı, dünya gelse nafile. Boşuna çabalama." Nefesimi verip, koltuktan çantamı aldım ve kapıya doğru ilerlemeye başladım.

"Tilya," dedi bu kez, az öncekine kıyasda daha yumşak bir ses tonuyla. Durdum, fakat arkamı dönmedim.

"Özür dilerim."

Dönüp baktım gözlerine. Bugün için özür dilemiyordu, kalbime sıkacağı kurşun için özür diliyordu. Bunu bana belli etmek istercesine büyük bir çaresizlikle bakıyordu gözlerime. Biliyordum, bir daha bana böyle bakarak beni uyarmayacaktı. Güvenme diyormuşcasına.

"Şayet silahını hazırlamış, kalbime doğrultmuş ve tetiğe basmak için an kolluyorsan, özür dilemeye hakkın yok, olamaz." Başımı iki yana salladım. "Pişman olmayanın, özür hakkı yoktur." Büyük bir sakinlikle konuşuyordum.

"Affetmiyorum..."

Neyi affetmediğimi bilmiyordum, fakat affetmiyordum. Çünkü hayat bana öğretmişti.

'Affeden tarafın dava hakkı yoktu...'

******
"Bulanık sularında, takıldım ağlarına." diye bir şarkı mırıldanıyordum. Nereden duyduğumu dahi hatırlamıyordum. Uyumak istemiştim, beş dakika bile yeterliydi, ama vakit kalmamıştı.

"Önümde kilitli kapılar, anahtarları sende." Şarkıyı söylemeye devam ederken, telefonun sesi odayı doldurdu. İlerledim ve makyaj masamın üzerindeki telefona ulaştım. Beklediğim biriydi. Yavuz'un arayacağına nerdeyse emindim. Yalandan boğazımı temizledim ve telefonu açıp kulağıma yasladım. "Dinliyorum."

"Ne zaman hazır olursun? Kapıdayım. Yarım saat içinde çıkmalıyız." O görmüyordu ama yüzümde zafer gülüşü vardı. Zafer o davete gidecek olmam değildi, buna o karar vermiyordu. Zafer, Yavuz'a eninde sonunda benim istediğim olacağını kanıtlamaktı.

"Hazırım, beş dakika içinde orada olurum." Aramayı kapattım ve odaya yeni aldırdığım boy aynasına baktım.

Zarif ve oldukça iddialı bir gece elbisesi tercih etmiştim. Siyah renkte, vücuduma tam oturan ve aşağı doğru hafif balık kesim formunda açılan elbisenin içinde güzel görünüyordum. Yaka kısmı kalp formunda, omuzlarımı tamamen açık bırakıyordu. Kollarıma takdığım uzun, siyah eldivenler elbiseye ekstra bir şıklık katmıştı. Ayağımda siyah ve sade bir stiletto taşıyordum. Boynuma zarif bir kolye takmış ve rüzgarlı havada üşümemek adına üzerime beyaz bir kürk almıştım. Kırmızı rujum yine dudaklarımdayken, kalçama kadar uzanan saçlarımı toplama gereği duymamış, açık bırakmıştım.

Daha fazla beklemedim ve siyah, küçük çantamı alıp, odadan çıktım. Merdivenleri tek tek inerken, başım dönüyor, midem bulanıyordu. Nihayet birinci kata ulaştığımda, düşmediğim için derin bir nefes verdim.

Her zamanki gibi salonda birlikte vakit geçiren Ali ve Cemre'ye 'iyi akşamlar' demiş, tatlı iltifatlarını dinlemiştim.

Kapıdan çıktığım gibi bir koruma ordusuyla karşılaşmıştım. Muhtemelen bu gece hem benim, hem de Yavuz'un korumaları bize eşlik edecekti.

Yavuz bineceğimiz arabanın karşısında durmuş Mertle birşeyler konuşuyordu. Siyah bir takım giyinmişti. Yan yana dursak nasıl uyumlu görüneceğimizi düşündüm bir anlık. Ondaki tek beyaz, gömleği bendeki kürkümdü. Saçları özenle taranmıştı. Yutkundum hafifçe. Adam çok yakışıklı Tilya. İçimdeki ses yine oldukça saçmalıyordu. Bize neydi yani adamın yakışıklılığından?

Yavuz geldiğimi farketmiş ve Mertle konuşmayı bırakmıştı. Bakışları bedenimde gezindi, her bir zerremi inceler gibi bakıyordu. En çok saçlarımda oyalanmıştı gözleri. Fazla baktığını düşündüğündeyse hızla bana ilerlemiş ve elimden tutup, geniş basamaklardan inmeme yardımcı olmuştu. Arabaya doğru ilerletti ve binmeme yardımcı oldu. Koltuğa oturup, bakışlarımı cama çevirdim. Yavuz her zamanki gibi karşıma oturmak yerine, yanımda oturmuştu.

Bakışlarımı yüzüne çevirdim. Beklemiyor olacakki bocaladı ve yüzündeki hayran ifadeyi sildi anında. Yalandan boğazını temizledi.

"İyi misin? Solgun görünüyorsun. Serumunu aldın mı sen bugün?"

"İyiyim, yorgunum sadece. Her gün serum almıyorum, iki günde bir." dedim sakin bir sesle.

"Bedenin nasıl dayanıyor, anlayamıyorum."

Omuzlarımı silktim. "Çocukken daha zordu, şimdi pek fark etmiyor. Alıştım artık." Derin bir nefes vermekle yetindi.

"Hayret," dedim yüzümdeki alaycı gülümsemeyle. "Kavga etmeden de konuşa biliyormuşuz."

"Sence ben her konuşmamızda kavga etmekten mutlu muyum, Tilya?"

"Her kavgamızın senden kaynaklandığını düşünürsek, bence evet. Mutlusun." dedim göz devirerek.

"Ulan dediğim herşeye karşı çıkan sensin."

"Pek mantıklı şeyler demediğinden olsa gerek." Ya sabır çektiğini çok net bir şekilde duydum.

Birkaç dakika geçmemişken Yavuz tekrar bana dönmüştü.

"O gece çaldığın pırlanta kolye, sence neden o kadar değerli?"

Neden bu konuyu açıyordu? Bilmem derecesinde dudağımı büzdüm.

"Çünkü kolyenin bir zehir mekanizması var. Sen hiç farketmeden tenine, sonra kanına işler. Kolyeyi takdıktan beş dakika sonra yere serilirsin."

"Bu alelade bir kolyeyle de yapılamaz mı zaten?" Onu ayıran neydi?

"Öyle değil. Kolyenin ortasındaki büyük, yakut taş, kolyenin her yanına zehir taşıyor. Herhangi bir zehir kullanılmıyor. Zehirli olan o yakut taş. Nadir bir taş, Anqola harici hiçbir yerde olmaz, madenden çıkartmak da yasaktır."

Gözlerim büyüdü, işte şimdi şaşırmıştım. Kim böyle bir kolyenin kendisinde olmasını istemez ki? Farkedilmesi imkansız bir zehirdi. Fakat şimdi büyük bir sorun vardı. Yavuz'un bunu bana niye anlattığını tahmin ediyordum. O kolyeyi beş dakikadan çok daha uzun süre taşımıştım boynumda. Ona bunu açıklamak istemiyordum. Fakat herşey ortadaydı.

"Kamera kayıtlarını izledim. On beş dakika gibi boynunda kolyeyle gezmişsin, fakat en ufak bir belirti bile yok. Bu nasıl oluyor Tilya?" Yutkundum yalnızca. "Ben düşündüm ve bir mantığa oturtamadım. Kolyenin o kolye olduğuna eminim, senin o kolyeyi beş dakikadan çok boynunda taşıdığına da eminim."

Açıklamaya bilirdim, 'bunu sana söylemek zorunda değilim' diyerek kavga çıkara bilirdim, yapmadım. Dümdüz doğruyu söylemeyi seçtim. Yalanlar biriktikçe boğuluyordum, kendi sonumu kendim getirmek istemediğimden dürüst oldum.

"Bağışıklığım var."

Kaşlarını çatmış, 'ne anlatıyorsun?' der gibi bakıyordu yüzüme.

"Zehire yani, bağışıklığım var. İster iğne yapılsın, ister yemeğime katılsın, isterse de vücuduma enjekte edilsin, farketmiyor. Kanımı yavaş yavaş zehirliyor belki, fakat hiçbir türlü zehir beni öldüremiyor."

Dehşetle, korkuyla izliyordu. Bana dair öğrendiği her bilgiyle daha çok duvara tosluyordu sanki.

"Bu...bu bir iki yılda olacak birşey değil," Bakışları bana döndü. "Nasıl oldu?"

Nefes alamıyordum. Zamanında dayandığım şeyleri şimdi hatırlayınca, nefes alamayacak gibi oluyordum. Bir bebek, bir çocuk, bir genç kız... Nasıl dayanmıştı? On beş yaşındaki kız çığlık attı içimden.

'Dayandığımı mı zannediyorsun?' dedi bana ağlayarak, fakat sitemle. Sarılmak istedim, özür dilemek istedim, fakat benden özür dileyecek birini bulamadım.

Bakışlarımı karşımdaki adama çevirdim. Anlatmazsam, kanımı yutarsam, ölürüm sandım.

"Annem'in göğüs uçlarına, ben süt emerken öldürmeyecek fakat alıştıracak kadar zehir sürüldü doğduğum ilk an."

Saf bir anne sütü çok görülmüştü bir bebeğe. Yıkıl dünya! Yıkıl, altında kalayım!

"Sonra dozu arttı tâbi, kanıma işledi. Zamanla da bağışıklık kazandım."

Büyük bir soğukkanlılıkla yanıtlamıştım sorularını. Oysa o benim aksime pek şaşırdı. Şaşırmak az kaldı tepkisinin yanında. Dehşete gelmek daha doğru bir fiildi.

"Bu nasıl bir vicdan? Kimin merhametsizliğinin bedelini ödedin? Ne yaptılar Tilya? Sana ne yaptılar?"

Ben bunları sevmiyordum. Bu sorular ben doğduğum gün, beni korumak için sorulmalıydı, öylesine biri tarafından acıyarak değil.

Beni yaktılar diyemedim.

Beni yıktılar diyemedim.

Beni boğdular diyemedim.

Bende akıtılacak bir damla bile kan bırakmadılar diyemedim.

"Düşmana karşı herhangi bir zaafım olmasını istememiş babam. Hem bak, işe de yaradı." dedim yalnızca. Elimi koskoca arabada koyacak yer bulamadım. Ah, ne çok canım yandı bunları ona söylerken.

Babasıyla konuşmuyordu. Yadırgadı mı acaba, yoksa babasının merhametsizliği benim babamınkiyle yarışır mıydı?

Ne çok istedim, kimsenin bu durumu anlamamasını. Bütün dünya bu söylediklerimi yadırgasın istedim. Varsın beni anlayan olmasın ama, dilerim ki bu cihanda kimsenin babası kendi bebeğine zehir verecek kadar merhametsiz olmasın. Varsın ben bir başıma taşıyayım bu yükü ama, kimsenin annesi buna göz yumacak kadar çaresiz de olmasın.

"Ulan iyiki o piçi bizzat ben öldürmüşüm. Bunları bilsem işkence eder, öyle öldürürdüm! Şerefsiz kendi canına bile acımamış!"

Bunu söylemekten vazgeçmeyecekti. Duymazdan geldim yalnızca. Babam'ın ne ölüsü, ne de dirisi hakkında konuşmak istiyordum. Babam ölmeden önce de Yavuz onu sevmezdi. Hoş, babam da ona bayılmazdı ama yönetici ve masanın baş'ı olduğundan saygıda kusur etmezdi. Alttan alta babam hep onun kuyusunu kazar, koltuğunu almak için çırpınırdı. Yavuz'un yönetici olması babamın zerre işine gelmiyordu. Ülkede uyuşturucu satışı yasaktı. Birkaç kişi yakalanmış ve bedelini canlarıyla ödemişlerdi. İnsan kaçakçılığı da Yavuz tarafından yasaklandığında babam daha çok çıldırmış, sonu ölüm olmuştu.

Elimin üstüne kapanan bir el hissettiğimde irkildim. "Titriyorsun," dedi Yavuz pürüzlü bir sesle. "Hadi inat etme, eve dön, hastasın. İstersen ben de gitmeyeyim, hastaneye gidelim." Bakışlarımı yüzüne çevirdim. Başımı iki yana salladım. "Hala beni oraya götürmemek için çabalıyorsun ya Yavuz, pes doğrusu!"

"Hayır Tilya, kötü görünüyorsun." Elimi elinden kurtardım ve kollarımı karnımda birleştirip cama döndüm. "Davete ulaşana kadar konuşmayalım Yavuz!"

"Ne yapacağız acaba senin bu inadınla?" Sinirliydi ve sesi bunu belli edecek bir tınıdaydı. Beni davete götürmek sinirlerini bozmuş gibiydi. Amacın zaten bu değil miydi Tilya? Tam olarak buydu.

******

Kısa bir zamanda davet alanına ulaşmıştık. Karşımda daha önce geldiğim büyük bir malikane vardı. Bizzat Pyotr'ın İstanbul'daki eviydi.

Bakışlarımı yanımdaki adama çevirdim. Zaten sert olan bakışlarındaki sinir görülmeye değerdi. "Sinirlenme hemen, senin yalının yakınından bile geçemez." Gözleri dudaklarımdaki alaylı gülüşe takıldı. "Pyotrla yarışmıyorum, yarışmam." Sesi, bakışlarının aksine sakindi.

Kaşlarımı çattım. "Ne diye sinir küpü gibi bakıyorsun bana?"

"Sinirli falan değilim Tilya, hadi geçelim." Eli elimdeydi.

"Neden seninle özel bir görüşme yapmak istiyor?" Sormadan duramamıştım. "Belki de sana yeni bir ortaklık teklif edecektir. Ederse kabul eder misin? Bence etmelisin, kendisi ço-"

"Tilya! Orada yanımdan beş dakika olsun ayrılmayacaksın. Uslu bir kız ol ve soru sorup, herşeyi kurcalama."

"Ben hep usluyumdur kocacığım." Yine ona sırnaşıyordum.

Ardımızda Mert ve Alp varken, kapıdan el ele içeri girdik. Bütün bakışlar bize dönmüş ve fısıltılar yükselmeye başlamıştı. Geniş alanda ilerlerken, Yavuz kendisine verilen selamlara, baş hareketiyle karşılık veriyordu. Ömer'i gördüğümde o masaya gittiğimizi anladım.

Masalar yerden yüksekte, yuvarlak ve küçük boyutluydu. Bu tarz masalara nefret ederdim. Çünkü topuklularım genelde çok uzun olduğundan, gün sonunda oldukça bitkin düşüyor ve oturacak yer arıyordum.

Masamıza ulaştığımızda Ömer, ikimizle de el sıkıştı. İlk konuşan Yavuz olmuştu. "Nerede senin o aklı beş karış havada olan arkadaşın?" Göktuğ Cömert'den bahsettiğini anlamıştım. Ortağından hazettiği pek söylenemezdi. Ömer bakışlarını etrafta gezdirdi. "Az önce buradaydılar aslında."

Yavuz kaşlarını çattı. "Buradaydılar derken? Yalnız değil mi?"

"Peşinde bir kız var, görsen tam bela! Rusya'da peşine mi takılmış ne," Hafif bir tebessümle onu dinlerken, Yavuz'un ifadesinin memnuniyetle uzaktan yakından alakası yoktu. "Şu senin Rusya'ya gönderdiğin gemi heyetinin başındaki adam, kız onu istiyormuş. E tâbi Göktuğ da verecek değil ya, kız öyle takılmış peşine."

"Galiba bu masada benim dedikodum yapılıyor," İyi insan lafının üstüne gelirmiş. "Benden başka dedikodu konunuz yok zaten." Göktuğ Cömert yine bildiğimiz gibiydi. Katıldığım davetlerde gördüğüm kadarıyla hep alaycı bir yanı vardı. Yavuz gibi, haberleri kaldırtmakla uğraşmazdı çünkü internet onun çapkınlık ve araba kazası haberleriyle doluydu. Anladığım kadarıyla dağınık yaşamayı seviyordu.

Bakışları bana döndü. "Yurtdışında olduğumdan düğününüze katılamadım maalesef," Yavuz'a göz atıp tekrar bana odaklandı. "Yoksa bu anı asla kaçırmazdım." Elini uzattı.

Uzattığı ele karşılık elini sıktım. "Tahmin edebiliyorum. Yarın, akşam yemeğinde bize eşlik ederek telafi edebilirsin." Bakışlarım bu sefer Ömer'e döndü. "Elbette sen de davetlisin." Tebessüm etti yalnızca.

Yavuz'un gözleri anında bana döndü. Samimiyetsizce ona gülümsediğimde, sırf kendisini sinir etmek için böyle birşey yaptığımı anladı.

Göktuğ "Neden olmasın?" dediğinde Yavuz'un eli burun kemerine gitmişti.

Aniden Göktuğ'nun arkasında beliren kadını gördüğüm an kalp krizi geçirdim zannettim. Ne işi vardı onun bu adamın peşinde. O da bana aynı şokla bakarken, onu tanıdığımı belli etmenin işleri daha da karmaşıklaştıracağını bildiğimden gözlerimi masaya eğdim ve rol yapmaya başladım.

Ardındaki kadını farkedince bir küfür savurdu Göktuğ. "Ben de yakın korumam nerede diyordum."

"Tanıştırayım, başımın belası Liray Esinti," ardından Liray'a döndü. "Bu iki beyefendi ortaklarım Yavuz ve Ömer," Yüzünü bana çevirdiğinde gülümsedi, "Bu güzel hanımefendi de Yavuz'un eşi Tilya." Elimi Liray'a doğru uzattığımda, tuttu ve "Memnun oldum Tilya hanım." dedi. Ben de aynı ifadeyle ona cevap vermiştim.

Yalandan boğazımı temizledim. "Ben bir lavaboya gidip geleyim." Yavuz başını sallarken, Liray'a kaş göz yapıyordum.

"Ben de size eşlik edeyim Tilya hanım."

İki dakika sonra lavaboya ulaştığımızda, şansımıza içeride kimse yoktu. "Sen kafayı mı sıyırdın Liray? Ne işin var senin böyle bir adamın yanında?" Mavi gözleri umursamaz bir ifadeyle bakıyordu. "Görev için yanındayım. Şu bana bul dediğin adam o Göktuğ pisliğinin elinde. Ne yapayım takıldım işte peşine."

"Sana verdiğim görev için arayıp her gün rapor vermeliydin, fakat ben seni her aradıgımda 'Arıyorum ve bulacağım.' diyordun! Mafya'nın ininde mi bulacaksın?"

Omzundan bir karış aşağıda olan sap sarı saçlarını savurdu. "Göktuğ zararsız bir adam, en azından bana karşı öyle."

Sinirli bir nefes verdim. "Hadi diyelim Göktuğ zararsız, onun yanındayken taranırsan ne olacak? Görev için sakın kendini tehlikeye atma demiştim sana."

"Bana diyene bak! Sen de Yavuzla evlenmişsin. Eminim bir amacın vardır. Sen niye kendini aynı ateşe attın? Benimki geçici bir durum, sen bu parmağındaki prangadan nasıl kurtulacaksın?"

Bilmiyordum.

"Konu ben değilim, sensin Liray! Ateş'in delireceğini hesaba katmadın mı? Seni Virdar'a alırken benim önüme koyduğu şart ne olacak? 'Konu ne olursa olsun, kız kardeşim kendini tehlikeye atmayacak.' demişti bana." Evet, Liray Ateş'in kız kardeşiydi.

"Bak lütfen bu durumu abim bilmesin, herşeyi berbat eder. Çok az kaldı."

Başımı iki yana salladım. İçimi büyük bir huzursuzluk ve Ateş'e karşı hissettiğim mahcubiyet kapladı. Gözlerimi Liray'ın mavilerine diktim. "Anlat hadi, bu adamın önem derecesi ne Göktuğ için?"

"Aslına bakarsan yalnızca Göktuğ değil, Kılıç için de önemli bir adam. Kısaca anlatacak olursam-"

"Bu konu kısaca anlatılacak bir konu değil Liray. Yarın Virdarda ol, uzun uzun konuşacağız. Dikkat çekmeden dönelim." Tam çıkacakken beni durdurmuştu. "Bir sorun daha var yalnız." Dişleri alt dudağını ısırıyordu. Nedir? Der gibi başımı salladım. "Biz, yani daha doğrusu Göktuğ sizin yan yalınızda kalıyor," Gözlerim açıldı anında. Aybüke bu detaya nasıl dikkat etmemiş ve bizi Yavuz'un ortağının evinde buluştuğumuz için uyarmamıştı. "Abim beni görür diye endişe ediyorum." diye devam etti.

Sakinleşmek adına derin bir nefes aldım. "Pekâlâ, sakin kalmalıyım. Ateş yalıda kalmıyor zaten fakat-" Şaşkınlıkla bakan Liray sözümü kesmişti. "Ne demek abim senden ayrı kalıyor? Sen İtalyadayken bile deliriyordu sana birşey olacak diye."

"Yalıda kalmıyor olması benden uzak olduğu anlamına gelmez. Günün büyük bir kısmı benimle. Kaldı ki artık o adamla kalmayacağın için sorun edeceğin hiçbir şey yok." Elbette kaşları çatılmıştı. "Bu operasyon en başından beri benim görevim! O şerefsizi bulup sana daha doğrusu örgüte teslim edeceğime söz verdim ve ben sözlerimi tutarım."

"Sen, bana ve abine de bir söz verdin Liray, hatırlatırım. Kendini ne olursa olsun riske atmayacaktın. Sen hariç Virdar'ın her bir üyesi, her bir çalışanı ve en çokta biz temel üyeleri canımızı vermeyi göze alarak girdik bu işe. Ama sen, abin için çok değerlisin. Abin için değerli olan benim için daha değerlidir. Buradan çıkınca ayrılacaksın o adam'ın yanından."

"Ne yapacaksın? Yavuz aracılığıyla mı bulacaksın o adamı? Tek bir soru sorduğun an, senle benim aramda bir bağlantı olduğunu anlar."

"Bu artık benim sorunum Liray-"

Lafımı bölen bu sefer Liray değil, başka bir ses olmuştu. Lirayla aynı anda başımızı usulca kapıya çevirdik. Kızıl saçlı, kısa boylu genç bir kadındı. Bu kadını bugün Yavuz'un şirketinde gördüğüme emindim.

"Yavuz beyin asistanıyım ben, sizi merak etti."

Konuştuklarımızı duymuş muydu?

Boğazımı temizledim. "Hemen geliyoruz." dedim sahte bir gülümsemeyle. Başını sallayıp gitmişti. Bakışlarımı yeniden Liray'a çevirdim. "Konuşacağız."

*****

Açıkçası buraya gelirken bu kadar sıkılacağımdan haberdar değildim. İğrenç şarkılar eşliğinde, belimde Yavuz'un eli varken, mafya bozuntularının sıkıcı sohbetini dinliyor gibi yapıyor ve şarabımı yudumluyordum. Yavuz 'Gece boyu yanımdan ayrılmayacaksın' derken ciddiye almamıştım, fakat şuan sırtım göğsüne yaslıydı. Umarım yorulduğum için, kendisini direk olarak kullandığımın farkında değildir.

"Yoruldun mu sen?" Bakışlarım ona döndü. Demek ki ben birşey ummalı değilmişim. "Nereden çıkardın?" Kaşlarımı kaldırmıştım bunu sorarken. "Bana kolay kolay yaslanmazsın. Ayrıca hem hasta hem de açsın. Sabah bir lokma ekmek yedin." Gözlerimi gözlerinden çekip, önüme döndüm. Masada ikimiz kalmıştık. "Doğru." Kısık bir sesle mırıldandım.

"Yiyebileceğini bilsem bir an bile beklemez, gerekirse zorla yedirirdim. Yiyemiyorsun. Belkide canın birşeyleri çok çekiyor ve yiyemiyorsun." Çaresizlik hükm sürüyordu sesine. Yaslandığım adam, ben yemek yiyemiyorum diye çaresiz hissediyordu. İçime garip bir duygu yerleşmişti. Heyecanlanıyor muydum, yoksa endişeleniyor muydum, tam olarak bilmiyordum. Fakat garip bir duyguydu işte. Kendimi kaptırmaktan mı korkuyordum? Bugün 'sakın bana güvenme' der gibi bakan adama karşı ilk defa nefret haricinde bir duygu besliyordum. İçimde filizlenen bu duyguyu sulamayacaktım.

"Biliyor musun, yemek yiyemediğim ilk haftalar, tatlı yiyebildiğimin bile farkında değildim. Ama bir gün Timur'un doğum gününde, onun zoruyla bir dilim pasta yiyip, kusmayınca nasıl mutlu olmuştum." Ağzımdan kısık ama neşeli bir kahkaha çıktı. Yeniden ona döndüm. Buruk bir gülümsemeyle dinliyordu. "Ama bak görmen lazım, içim içime sığmıyor. Doğum günü bittikten sonra, mutfağa inip koca pastayı bitirmiştim. Ağzım, burnum, tişörtüm, her yerim çikolata olmuştu." Beni göğsünden ayırdıktan sonra karşı karşıyaydık ve iki elim de ellerindeydi. "Pastayı çikolatalı mı seversin?" Bana böyle sorular sormamalıydı, çünkü ben kendimle ilgili gereksiz konuşmayı severdim. Çenem düşecekti yine.

"İçinde meyve olan herşeyi sevdiğim için, pastanın da meyvelisini severim. Fakat çikolatasız pasta da, topuklu ayakkabısız bana benzer." Bu sefer gür bir kahkaha atmıştı, gerçek bir gülüş. İç çektim. "O akşam yediğimde öyleydi. Meyveli çikolatalı," Aklıma sızan anılarla durdum, yüzümü ekşiltmiştim. "Gerçi o gecenin sonunda..." Karşımda biri olduğunu hatırlayınca, kendimi durdurdum. Her boku, her kese anlat Tilya. Sakın geri kalma! Hiçbir detayı da aman diyeyim atlama! "Her neyse, çok konuştum."

"Ne oldu o gecenin sonunda?" Bakışlarım yerdeydi. "Annem gördüğü gibi delirip, bu kadar şekeri bir anda yediğim için kızdı elbette. Haksız da sayılmazdı, bütün gece midem ağrıdı."

O gece annenin nerede olduğunu bile bilmiyorsun Tilya. Muhtemelen ya Aden'le ilgilieniyordu, ya da uyuyordu. Sen o gece yakın dövüş dersinde, mide ağrın yüzünden mücadele edememiş ve babanın da onayıyla, profesyonel bir dövüş uzmanı tarafından ölesiye dayak yemiştin. Gecenin sonunda kemiklerinin acısından, midenin ağrısını hissedemiyordun bile.

Acı acıyı yutuyordu...

Konu hızlıca kapansın diye yine başka bir konu hakkında konuşmaya başladım. "Yarın Göktuğ ve Ömer için de o meyveli çikolatalı pastadan yapacağım," dedim hevesle ve devam ettim. "İstersen bana eşlik edebilirsin."

Mavilerine güneş doğmuş gibi ışık saçıyordu. "Seve seve eşlik ederim. Ama pastayı bizim yememizi tercih ederdim. Ne diye onlara pasta yapıyorsun?" Göz devirdim. "Çünkü onlar misafir."

"Ne gerek vardı? Niye çağırdın Göktuğ'u , ağırlamaya misafir adayı mı yoktu?"

"Benim evim değil miydi, istediğimi çağırırım. Hem bence şeker bir adam."

"Ne şekeri, ondan olsa olsa karabiber olur."

"Evett! Karabiber! Harika bir lakap!"

Birşey söyleyecek gibi oldu, fakat bize doğru aceleyle gelen Mert'i gördüğü gibi durdu. Önce kaşları çatılmış sonra dik dik Merte bakmıştı. "Ne var lan?"

"Abi, sanki Pyotr'ı biraz fazla mı beklettin? Adamın düzenlediği davette adamı bekletiyorsun. Hafife almasan mı sen bunu?"

"Beklesin, işi ne? Karımla konuşuyorum!" Hem ben, hem Mert hayretle Yavuz'u izliyorduk. "Ne? Haksız mıyım?" Dilimi damağıma vurdum. "Sonuna kadar haklısın." Dudağının bir koşesi kıvrılmıştı.

"Bak Tilya başını belaya sokma, olabildiğince hızlı olacağım. Alp ve Büşra seninle olacak zaten." Kaşlarım çatıldı. "Büşra kim? Şu asistanın mı?" Başını onaylarcasına salladı.

"Ben de geleyim mi senle?" Yok daha neler der gibi bakıyordu resmen.

"Geleyim mi?"

"İmkanı yok!"

"Gelmeyeyim mi?" Kedi gibi bakıyordum resmen.

Büyük bir hayretle izliyordu. Ardından dudaklarına hınzır bir gülümseme yerleşti. "Hani senin benim gücüme ihtiyacın yoktu."

Omuz silktim. "Hala yok. Sadece canım sıkıldı. Biliyorsun, seviyorum öyle ortamları."

"Bilmez miyim Avcı kız?"

"Geliyorum değil mi? Beni götürmezsen, rahat durmam! Kaçarım buradan, saklanırım. Asla bulamazsın beni!"

"Güzel hayal. Sen burada birkaç hayal daha kur, hemen geleceğim." Yanımdan uzaklaştığı gibi Alp ve Büşra denen kadın nöbet için başımda dikilmişti.

Yirmi dakikaya yakın bir süreden sonra cidden bunalmıştım. Elimi şahmeranımın klipsine attım. Oranın ne derece sivri olduğunu biliyordum. Yanlışlıkla elimi kesmişliği çoktu. İşaret parmağımın ucunu o kısma geçirdiğim gibi kanamaya başlamıştı. Dudaklarımdan güçlü bir inleme koptu. İkisininde bakışları bana döndü anında. "Parmağım kanıyoor," Adeta cırlıyordum. Bakışlarım Alpdeydi. "Ben kan görmeye dayanamam! Çabuk gidip bana yara bandı bul!" Aynen Tilya, bir damla kan görsen düşer bayılırsın. Alerjin falan var hatta kana. Sıkıntılı bir ifadeye bürünmüştü. Muhtemelen parmağım kanadığı için Yavuz'a nasıl hesap vereceğini düşünüyordu. Önce Büşraya sordu. Olmadığını anladığında önce Büşrayı göndermek istemiş, fakat ben odun diye çıkıştığım için el mecbur kendisi gitmişti. Sıra Büşraya gelmişti.

Onun için ekstra bir çaba harcamayı düşünmüyordum. Hem köşedeki masalarda olduğumuzdan hem de dans müziği çaldığından kimsenin dikkati burada değildi. Elimden geldiğince ve mecbur olmadıkça bir kadının saçının teline dahi dokunmak istemezdim. Fakat, Yavuz'un benim başıma asistanını dikeceğini pek tahmin etmemiştim. Elimdeki eterli pamuğu Büşra'nın ağzına dayadıgımda, filmlerdeki kadar hızlı olmasa bile, bir iki nefes alışın ardından işe yaramış ve kollarıma yığılmıştı. Hızlı bir hareketle onu davet salonunun en köşesine çektim. Muhtemelen içip sızdığını düşünürlerdi. Hızlı adımlarla salondan çıktım ve uzun, geniş basamaklara yöneldim. Hızlı olmalıydım, fakat bedenim beni taşımayı reddediyordu. Trabzanlara tutundum ve daha sakin adımladım. En kısa zamanda doktora gitmeli, serumlar arsındaki süreleri kısaltmalıydım. Belli ki bedenime yeterli gelmiyordu.

Telefonumdan Virdar kuruluş uygulamasını açtım.

-Başlıyoruz. Her şeyi kayıt altında tut Aybüke, bana hangi odada olduklarını söyle Can.

Can: Hemen karşındaki koridora
doğru ilerle, sağdan üçüncü salon.

Aybüke: Kulaklığı aktif hale getir.
Ses kaydediliyor, görüntü bulanık. Kolyeni düzelt Tilya.

Kulaklığı aktif ettim, kolyeyi düzelttim ve ilerlemeye devam ettim.

Başından beri tahmin ettiğim gibi Yavuzla olan evliliğim işime yarayacak ve bana, düşündüğümden daha çok kapı açacaktı. İçeri girmemin nedenlerinden biri Cengiz Gümüşay'ı gözlemlemek olsa da, Pyotr'dan alacağım minik bir intikam vardı.

Salon kapısıyla karşı karşıyaydım. Tek yapmam gereken bir adım daha atmak ve kapıyı açıp, bütün cesaretinle içeri görmekti. Bunlar nadiren yaptığım eylemler değildi, fakat bu an farklıydı. Yalanı kuşanmalı ve öyle ilelemeliydim. Bu gece Agah Avcı'nın varisi Tilya Avcı değil, Yavuz Türkdoğan'ın eşi Tilya Avcı Türkdoğan olmalıydım. Madem böyle bir yol izlemiştim, bu evliliği kendi lehime çevirmeliydim öyle değil mi?

Kapıyı açtığımda karşıma uzun bir koridor çıkmasıyla kaşlarımı çattım. Neydi bu şimdi? Kulağımdaki cihazdan Can'ın sesi yükseldi. "Sorun yok, ilerle Tilya. Koridorun sonundaki kapı."

Göz devirmekle yetindim. Koridor uzundu fakat dar değildi. Şarap kırmızısı duvarlar tablolarla süslenmişti. Koridorun sonuna ulaştığımda kapının sol tarafındaki tablo oldukça dikkatimi çekmişti. Jan Matejko'nun "Stančzyk" tablosunun kaliteli bir kopyasıydı. Bu tablo oldum olası dikkatimi çekmiştir. Tablonun orta kısmında, sandalyede oturan düşüncelere dalmış bir kraliyet soytarısı tasvir edilmişti. Soytarı aldığı felaket haberiyle oldukça ifadesiz görünüyordu. Yanındaki masada açık duran mektup, Rusya'nın Smolensk şehrini ele geçirdiğinin haberini veriyordu. Stańczyk, ülkesinin toprak kaybettiğini öğrenen ilk kişilerden biriydi.

Sebepsizce bu gece gibi hissettiriyordu. Bakalım toprak kaybeden biz mi yoksa karşı taraf mı olacaktı?

Altın renkli detaylarla bezenmiş kapıyı açtığımda beni bir çalışma odası karşılamıştı. Yavuz çalışma masasının ardında oturuyordu. Masanın karşısındaki iki koltuktan birinde Pyotr varken, diğeri boştu. Yavuz'un ardında Ömer ve Göktuğ vardı her zamanki gibi. Pyotr'ın yanındaysa yine o tanıdık egoyla yeğeni Artyom Lantsov vardı. Ve elbette masanın birkaç önemli üyesi masanın karşısında durmuştu Çıkacak kararı bekliyor gibiydiler. Kapının açılmasıyla bütün bakışlar bana doğru döndü. Yavuz'un bana dönen bakışlarında şaşkınlık ve dehşet vardı.

"Beyler, üzgünüm biraz gecikdim," dememe kalmadan Yavuz'un gözlerine öfke akın etmişti. Başını küçük bir açıyla aşağı eğdi ve parmakları burun kemerine yerleşti. Sabır diliyor diye tahmin ediyordum ama, bana lanetler ediyor da olabilirdi elbette.

Yüzümdeki derin ve bir o kadar da sahte gülümsemem Yavuz'a bahşedilmişti. Tahmin ettiğim gibi birkaç saniyelik beklemenin ardından ayağa kalktı ve oyunuma eşlik etmeye başladı. Yanıma ulaştığı gibi eli belime yerleşti. Yine irkilmiş fakat belli etmemeye çalışmıştım. Bakışları hala büyük bir öfkeyle kaplıydı. Nefesini verdi ve beni kendiyle beraber masaya ilerletti. Pyotr hayran bir gülümsemeyle ayaklandı.

"Tilya,"

İ harfini öyle bir uzattı ki, Yavuz'un çenesi kasıldı. Bu akşam keyifli geçecekti.

"Sevgili eşim Tilya Avcı Türkdoğan." diyerek beni odadaki herkese takdim etti. Pyotr'ın bana uzattığı eli tuttuğumda, çevirdi ve elimin tersine derin bir öpücük kondurdu. "Bu tanıdık güzelliği görmeyeli çok zaman geçti." Benim ve kardeşimin ölüm emrini vermemiş gibi davranıyordu. Ben de onun malına göz dikmemiş gibi davranacaktım öyleyse.

"Öyle oldu. Yurtdışında olduğumdan son birkaç davete kardeşim teşrif etti."

Elimi elinden geri çekip, Artyom'a baş selamı verdim. Pyotr'ın karşısındaki koltuğa oturduğum gibi, Yavuz da yerine geçmiş ve toplantıyı devam ettirmişti.

Anladığım kadarıyla, Pyotr'ın Yavuz'dan istediği tek şey Yunanistan'a taşıyacağı silahlar için ülke arazisini kullanmasına izin vermekti. Karşılığında taşınan malın yüzde yirmilik kısmını sunuyordu. Aslına bakılırsa oldukça iyi bir teklif gibi görünüyordu. Fakat Yavuz bununla yetinecek gibi durmuyordu.

Boğazımı temizledim. "Kara yollarına muhtaç kaldığına göre, deniz ticaretinden atıldın öyleyse." dedim Pyotr'a yönelik. Göktuğ büyük bir kahkaha atmışken, Yavuz'un dudağı bir yana doğru kıvrıldı. Bakışlarımı tekrar Pyotr'a çevirdiğimde tek kaşını kaldırmış alayla gülümsüyordu. "Tilya," dedi tekrar i harfini uzatarak. "Babanın kızısın. Damarlarında Agâh Avcı'nın kanı aktığını fazlaca belli ediyorsun." Yalnızca gülümsemiştim. Fakat ben babamın kızı değildim. Belki annemin de kızı değildim, ama benim babamla yarışacak merhametsizliğim yoktu.

"Peki, bu gece ben size bir teklif yapabilir miyim?" Bakışlarımı Yavuz'a çevirdiğimde kaşlarını çatmış olsa da beni onaylarcasına başını salladı. "Kararları sizin yerinize eşiniz alıyor galiba Bay Kılıç." Bunları söyleyen Artyomdu. "Eşimin her sözü en az benimki kadar geçerlidir. Hatta daha fazlası. Bu yüzden o saygı duvarını aşma, seni buradan çıkartmam." Bunları söyleyen Yavuz değil, Kılıçtı aslında. Arada uçurumlar vardı.

Pyotrsa yeğenin aksine, teklifimi merak etmiş olacak ki beni dinliyordu. "Bir satranç oyununa ne dersiniz? Kazanırsanız istediğiniz gibi yüzde yirmilik bir anlaşma yapılsın," bakışlarım Yavuz'a döndü. Hala kaşları çatıktı. "Fakat kazanan ben olursam, taşınan maldan kazanılacak paranın yüzde altmışlık kısmı Türkiye'nin olur."

Kulaklığımdan Aybüke'nin endişeli sesi duyuldu. "Adamın kıtalar arası satranç turnuvası şampiyonu olduğunu biliyorsun! Yavuz'a mı zarar ettireceğiz? Hani Pyotr'dan intikam alacaktın?" Gülümsedim.

Fakat odadaki herkes Aybükeyle hemen hemen aynı tepkileri vermişti. Şaşkınlık. Artık herkes yüzde yirmilik anlaşmaya kendini hazırlamışken, Pyotr'ın kahkahası yükseldi.

"Benim satranç şampiyonu olduğumu biliyor ve buna rağmen, bana bu teklifi mi yapıyorsun?"

Özgüvenli duruşum ve üstten bakışlarım devreye girmişti. "Elbette biliyorum. Fakat söylemek isterim ki o turnuvaya ben katılmamıştım."

Ciddi bir tavır takındı. "Pekâlâ, ben kabulüm," bakışlarını Yavuz'a çevirdi ve sordu. "Eşinize kefil misiniz, Bay Kılıç." Sorunun üzerinden birkaç saniye geçmeden, Yavuz emin bir şekilde "Eşime daima kefilim."

Bakışlarımı ona çevirdim, mavileri kahvelerime kenetlendi. Gerçekten güven dolu bakışlar yerli yerindeydi. Bir satranç şampiyonuna karşı bana kefil mi olmuştu? Saçmalık!

Yavuz, Mert'e eliyle birşeyler işaret ettiğinde, Mert rafların birinden büyük bir satranç takımı çıkarmıştı.

Taşlar dizildi. Her taş kendi yerini almış, hiçbiri kaderinden kaçamamıştı. Zihnini oyuna hazırladığım dakikalarda zihnime akın eden onlarca anı oldu.

15 Yıl önce...

Babası oyunla alakalı stratejik adımları anlatırken kız çocuğu yalnızca taşlarla ilgileniyor gibiydi. Bu ikinci dersleriydi. Ve bir önceki dersde figürlerin hareket etme biçimini öğrenmişti Tilya. Ama bir figür vardı ki, Tilya hep onunla oynamak istiyordu. Bu figü, at figürüydü.

Bir tek o L şeklinde ilerliye biliyordu. Diğerleri ya düz ya da çarpaz gidiyorken, at figürü küçük kız çocuğunun dikkatini çekmeyi başarmıştı.

Agâh Avcı da bu durumun farkındaydı. Kızı oyuna bu taşla başlayıp, oyunu bu taşla bitiriyordu. Garip olansa Tilya on yaşında olmasına rağmen her konuda böyleydi. Bir şeye bağlanırsa sonsuz bir tutkuyla bağlanıyordu.

"Birçok oyun şans gerektirir benim güzel kızım. Fakat bu oyunda şansa yer yok! Satranç akıl oyunudur ve bu oyunda şans dilenmez, şans yaratılır. Bu oyunda tek şansın, aklın. Akıllıysan şanslısındır, aptalsan şanssız." Hırs dolu gözlerini kızına çevirdi Agâh Avcı. Tilya alışık olduğu sinirli gözlere bakarken, ifadesinde bir değişiklik olmadı. Korkmuyordu artık. Korktuğu nadir anlarda da belli etmiyordu. Kurallar bu yöndeydi. 'Her insan korkar, ama güçlü olanlar bu u belli etmez.' demişti babası ona altı yaşındayken. "Ve Tilya'm, sen benim kızmsın. Aptal olman mümkün değil."

Kız çocuğu bakışlarını satranç tahtasına çevirmiş ve ilk defa babasının öğreticeği birşey için heyecanlı hissettmişti.

Günümüz...

Oyun açılışı bana düşmüşken ilk hamlem elbette 'at G1 den H3 e' olmuştu.

Oyun ilerledikçe sessizliğin rahatsız ediciliği daha da artıyordu.

Bir saatin ardından Yavuz oturduğu yerden kalkmış ve benim arkamdan oyunu izlemeye devam etmişti. Oyun oldukça heyecanlı ilerlerse de bir yerden sonra Pyotr gerçek anlamda saçmalamıştı. Aslında oyunun başından beri yaptığı en büyük hata beni küçümsemek olmuştu. Bense oyunun başından beri kiminle yarıştığımı kendime hatırlatmış ve ipleri bir an olsun elimden bırakmamıştım.

Beklediğim hamleyi yapmasıyla yüzümdeki gülümsemem büyüdü. Şahın tek kaçış noktasını da kapatmasıyla 'atı E5 den G6 ya' doğru ilerlettim.

Oturduğum yerde dikeldim ve bacak bacak üstüne atıp, koltuğa yaslandım.

"Şah!" dedim gözlerine bakarken.

Bir saatdir bizi izleyen ve oldukça sıkılan herkes masaya doğru geldi. Pyotr'ın kaçacak hiçbir yeri kalmadığında benim atım onun şahını mat etti.

"Mat." dememle oyun da sonlandı. Hissediyordum, satranç tahtası şeffaf kana bulanmıştı. Kırmızı değildi fakat çok can sıkacaktı.

Oyun sonunda biz Rusya, karşı tarafsa Polonya olmuştu. Pyotr'a gözlerimi kaydırdığımda gördüğum tek tablo, girişteki "Stańczyk" tablosu olmuştu. Düşüncelere dalan soytarıysa bizzat kendisiydi.

Küçümsemek bir şampiyonu bile mağlup edebiliyordu...

🍷🍷🍷

Vee bir bölümün daha sonuna geldik🤗

Bu bölümü çok keyif alarak yazdım, umuyorum ki sizde aynı keyifle okursunuz✨ Sessiz ve bir o kadar da stratejik adımların olduğu aksiyon sahnelerini severimm ve bu bölüm bunu işlemek istedim. Zihinlerin savaşı beni, en az silahların güç yarışı kadar heyecanlandırıyor.

Tilya'nın eninde sonunda, Yavuz'a istediği herşeyi yaptırmasına ne diyorsunuz?

Sizce Yavuz neden şirkette Tilya'dan özür diledi?

Yeni dahil olan karakterlerimiz- Göktuğ ve Liray hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yorumlarda buluşalımmm☀️☀️

Davet elbisemizz😚

Bu arada kendiniz hayal etmek istersiniz diye bölüm ortalarına yerleştirmiyorum ama isteyenler bu görsellerle de hayal edebilirler.

Gelecek bölümde görüşürüz😚🍷