2. bölüm · Şarap Tenli
Bölüm 1:İlk Yudum
Bölüm şarkıları:
Billie Eilish "No time To die"
Halsey "Control"
~Her yara sahibini büyütür; ama bazı yaralar, sahibini kendine yabancı eder~
Tilya Avcı
Güven bir uçurum muydu?
Sonu beni hayal kırıklığına sürükleyen bir uçurum...
Yoksa uçurum olan güvensizlik miydi?
Çakılırsam sevgisizlikle yüzleşeceğim bir uçurum...
Güven ve güvensizlik,
Acı ve şifa,
O şifayı ellerimde taşıyorum ben. Annemden miras kalan sonsuz bir şifa. Her kesi iyileştirdim, her yaranın üzerine merhem oldum. Ama kendi ruhuma dokunamadım. Çünkü bazı yaralar sadece kanar...Bazı acılar sadece susar...Ve sen o acının üzerine bir ömür yürürsün,yara kanaya kanaya kalır.
Ben de öyle yaptım. Sustum, sardım, unutur gibi yaptım.
Boynumdaki yakut taşlı, pırlanta kolyeyi sıkıca tutarak kaçıyordum. Üzerimdeki uzun, kırmızı gece elbisem ve rüzgarın önüme attığı koyu kahverengi saçlarım işimi zorlaştırıyordu.
Arkamda duyduğum silah sesiyle durdum. Hemen ardından "Eğer o kolyeyi bana teslim etmezsen, gözümü bile kırpmadan tam kalbinden vururum seni!" diyen sert bir ses duydum.
Hızlı bir hareketle elimi yırtmacıma doğru uzatıp bacaklarıma yerleştirdiğim silahımı aldım ve arkamı döndüm.
Karşımda üç ezeli düşmanımdan biri duruyordu.
Yanlış olmasın internetten araştırdığım kadarıyla 1.95 boyu, geniş omuzları ve sarışın teniyle fotoğraflarda gördüğümden daha yakışıklıydı. Onu izlemeyi bırakıp kahvelerimi mavilerine diktim ve alaycı bir gülümsemeyle "Bakalım kim kimi kalbinden vuracak?" dedim.
Ama gözlerinde beklemediğim bir ifadeyle "Sen..." dedi bana. Bir şeyleri kaybetmiş ve bulmuş gibi bir parıltıyla bakıyordu gözlerime. Şaşırmış ve hatta afallamıştı. Buna daha fazla kafa yormadım ve fırsatı değerlendirdim.
Annemin katili olan Yavuz Kılıç Türkdoğanın silahı tutan kolundan vurdum.
Silah elinden yere düşünce hafif sendelendi ama düşmedi.Diğer elini yarasına bastırırken boğazından kısık bir inilti döküldü.Bir dakika bile beklemeden koşmaya başladım.
"Dur."
Duramazdım annemin intikamı boynumdaki kolyeye bağlıydı.Eğer kolyeyi çalıp kaçarsam ruslar kolyelerini istediği için bu mafya bozuntusunun kafasına üşüşürdü. Önce ortaklıklarını bitirir, sonrasında yavaş yavaş çökertirlerdi onu. Ve bu onun sonu olurdu. Ama eğer bir an bile beklersem bu benim sonum olurdu.
"Onu ve kolyeyi sağ salim bana teslim etmezseniz hepinizin belasını sikerim!" diye bağırınca topuklu ayakkabıyla ne kadar hızlı koşula biliyorsa o kadar hızlı koşmaya başladım.
Ben de illa topuklu ayakkabıyla koşacağım. Kolye çalmaya gelirken defileye çıkıyorum sanki.
Birden bire önüme çıkan arabayla irkildim ama kardeşim Timurun olduğunu görünce hemen açılan kapıdan arabaya atladım. On sekiz yaşında olmasına rağmen annemin intikamı için en az benim kadar çaba sarf ediyordu.Ama aramızda büyük bir fark vardı. Kardeşim her ne kadar bana olanları az çok tahmin etse de, babamın gerçek yüzünü tam anlamıyla bilmiyordu. Ama ben on yıl önce ruhumun katliamına ortaklık eden babamı herkesten iyi tanıyordum. Evet, Agah Avcı kızını ölmeden mezara koymuştu, kalbi atarken üzerine toprak atmıştı. Timur onun bana yaptıklarını bilse eminim babamı diriltir ve onu yeniden öldürürdü.
"Acele edin peşimdeler!" dedim nefes nefese.
Timur "Abla kolyeyi ala bildin mi?" diye sorunca bende alayla yeşil gözlerine baktım ve sarı saçlarını karıştırarak "Ablan iki aydır İtalyada ve sen onu görünce ilk sorduğun soru bu mu?"diye sahte bir üzüntüyle sordum.
"Abla iki gün önce senin yanındaydım ya. Hem az önce konuştuk."diye cevap verdi kahkaha atarak.
Omuz silkerek dedim."Olsun, ablaya cevap verilmez. Hem sen ne zaman benim bir işi halletmeden döndüğümü gördün?" Gerçi en son iş hall etmeye çalıştığımda vazoyu adamın kafasında kırmıştım.Ama o sayılmaz,çünki orda benim yerime kim olsa aynısını yapardı...Galiba.
"Eeee kimin ablası." diyerek cevapladı sorumu. Boynumdaki kolyeyi çıkartıp Timurun uzattığı kutuya yerleştirdim. Ardından çantamdan çıkardığım şarap kırmızı rujumu tazeledim.Rüzgar sayesinde bozulmuştu.
Tam o sırada Timur "Ooo Tilya hanım siz şahmeranınız olmadan evden çıkarmıydınız?" diye sorunca kaşlarım çatıldı,gözlerimde korku belirdi.Hemen elime baktığımda beynimden vurulmuşa döndüm. Şahmeranım yoktu.
"Hemen geri dönüyoruz! Şahmeranımı düşürmüşüm." diye panikle bağırdım.
"Abla saçmalama hiçbir yere gitmiyorsun!"
"Asıl sen saçmalama annemin hediyesini orda bırakmam." diye çıkıştım ona.
"Seni kendi ellerimle hırsızlık yaptığın eve geri göndermem! Şimdi birkaç adam yollarız arayıp bulur, getirirler." dedi kendinden emin bir şekilde
Huzursuz bir biçimde homurdandım ama bir şey söylemedim çünkü zaten adamlar bulamazsa ne olursa olsun oraya gidicektim.O bana annemin hediyesiydi.
"Yaşa kızım.Vazgeçme bu hayattan. Bana tutun ,ablana, kardeşine tutun ama sakın bırakma. Bu anka kuşu gibi yeniden doğ. Biliyorum bu yaşadıkların bir vahşet. Kimse dayanamaz ama sen benim kızımsın. Şifalı ellerinle iyileştir kendini. İyiki doğdun." diyerek onbeşinci yaş günümde yani o ölmeden önceki son yaş günümde ben kanlar içindeyken hediye etmişti. Nasıl bırakırdım...
***
Şahmeran'ım kaybolduğu için uyuyamamıştım bu yüzden ne ablam Aden'i ne de Timuru uyutmamıştım.
Odamdaki koltukta üçümüz oturmuş öylece duvara bakıyorduk.Timur başını dizime yatırıp gözlerini kapatınca ne istediğini anladım.Başımı çevirip ablama gülümsedim.
Annem, Timur sekiz, ablam on altı, ben onbeş yaşımdayken öldüğü için annemin o güzel sesine hasret kalmıştık.Annemin ela gözleri,beyaz teni, kahverengi saçları ,kısacası bütün fiziksel özellikleri Aden'e geçmiş olsa bile şifalı elleri ve efsunlu sesi bana miras kalmıştı. Bu yüzden ablam ve kardeşim annemin sesini her özlediğinde onlara karadeniz şarkıları söylerdim ve hep birlikte annesizliğimize ağlardık.
Kardeşimin saçlarını severek türkü söylemeye başladım.
Ha bu akan dereler denuzlere dolacak.
Soylesana güzelum sonumuz ne olacak?
Oy duman kara duman sardi dört yanumuzi,
Ander kalsun sevdaluk oy alacak canumuzi.
...
Ve üçümüz bu gece yine annesizliğimize ağlayarak uyuduk.
***
Sabah uyandığımda Aden ve Timur hala uyuyordu.Kalkıp duş aldım, yüz bakımımı ve makyajımı yaptım. Son bir şey kalmıştı. Makyaj masasından rujumu alıp dudaklarıma sürdüm. Hafif esmer tenime ve kahverengi saçlarıma kırmızı ruju çok yakıştırıyordum, bu yüzden nadiren dudaklarımda ruj olmazdı.
Üzerimde yarım kollu,v yakalı ,dizimden bir karış yukarıda siyah bir elbise vardı.Elime bakınca şahmeranımı görmeyince yine huzursuz oldum. Lacivert stilettoları ayağıma geçirip aceleyle aşağı indim.Sonuçta benim ve kolyenin başına bir şey gelmeden onu müzeye teslim etmeliydim.
Onlar müzeden çalmıştı sen de onlardan çalıp müzeye teslim ediceksin.Eminim günaha girmezsin Tilyacım. Diye diye kendimi kandırıyordum.
Merdivenden inerken iki aydan sonra Ateşi görünce koşarak boynuna atladım. O da iki elini belime sararak bana karşılık verdi.
Ateş benim 18 yaşımdan beri yakın korumamdı.Tam yedi yıldır beraber olduğumuz için çok yakın arkadaşdık.
Hayır, sadece arkadaş değildik. O benim abimdi.
Yeşil gözleri ve sarı saçlarıyla bana göre model olması gerekiyordu.
Ondan ayrılınca bana kocaman bir gülümsemeyle "Hoş geldiniz Tilya hanım."diyince, ben de ona karşılık vererek gülümsedim ve "Hoş bulduk yakışıklı, özlemişim. " diye cevap verdim.
"Siz kilomu almışsınız Tilya hanım?"diye sorunca kaşlarımı çatıp yumruğumu omzuna geçirdim.
Boğazından dökülen kısık iniltilerinin arasından "Bu yüzden eliniz biraz daha ağırlaşmış...Gel de uğraş." dedi bana utanmaz arlanmaz.
Her ne kadar Ateşle abi kardeş gibi samimi olsakta beni sinir etmek için çoğu zaman Tilya hanım diye hitap ederdi. Bu konuda ona hep kızardım ama benim inadıma daha da resmileşirdi. Kısacası tam bir uyuzdu.
"Bana bak vallahi seni buraya gömerim, sonrada acımam bir daha gömerim! Bem-beyaz güller dizerim mezarına."diyince kahkaha atmaya başladı.
"Hala beyaz gül takıntınız olması garip. Sizi tanıdığımdan beri en sevdiğiniz çiçek beyaz gül. Çok sadık bir kadınsınız."dedi.
Aklıma gelenlere duraksadım ve Ateşe dönüp "Her hafta annemin mezarına çiçek götürmeyi unutmadın değil mi?"diye sordum.
"Emrettiğiniz gibi her hafta onbeş beyaz gül koydum Şifa hanımın mezarına." dedi gülümseyerek. Ben de ona gülümsedim burukça.
"Hadi yürü senin bu çenen yüzünden canımızdan olacağız haberin yok." diyerek başımı sağa sola çevirip, önünden yürümeye başlayınca bana yetişip "O ne demek şimdi Tilya? Allah korusun." Hanım demeyi bıraktığına göre sinirliydi.
***
Evden çıkıp üç arabayla müzeye doğru yola çıkmıştık ki Asaf aramızdaki kapalı bölmeyi açıp "Büyük bir araba konvoyu bizi takip ediyor Ateş ne yapalım?" diye sorunca Ateşle bir birimize baka kaldık.
Sana gerçek anlamda rahat yok Tilya!Allahın şanslı kulusun ki, her ay en az bir kere sana suikast düzenliyor sevgili düşmanların. Gerçi bazıları babanın düşmanları ama neticede musallat oldukları sensin.Zaten o adamdan miras olarak iyi bir şey beklemek aptalca olurdu.
Hayır, sanki kendi düşmanım az, birde onunkilerle uğraşıyordum.
"Durdurun araçları tokalaşıp sohbet ederiz Asaf. Ne yapacaksın oğlum bas işte qaza!" diyince kıkırdadım. Ateş bana gözlerini devirip "Her defasında bu kadar rahat olmazsınız ama Tilya hanım." diyince omuzlarımı silktim ve çantamı elime aldım.
Araba hızlanmaya başlayınca silahımı ve yedek şarjörümü çantadan çıkardım. Arabadan yedek spor ayakkabıyı alıp giyindim.
En son on santimlik topuklularla dövüşürken ayakkabımın topuğu kırılmıştı ve bu tam bir felaketdi. Gerçi o zaman ayağım da kırılmıştı.
Araba aniden durunca öne doğru sendelendim ve yeniden arkaya çarptım. Ateş panikle "Arabanın kapısı açılınca iniyoruz ve ormana doğru koşuyoruz. Sakın yanımdan ayrılmayın Tilya hanım!" diyince hızlıca başımı salladım.
Arabanın kapısı açıldı ve ormana doğru koşmaya başladık.Çok hızlı koştuğumuz için nefes nefese kalmıştım. Ama bir terslik vardı çünkü ikinci ve üçüncü arabadakiler peşimizden gelmiyordu. Yanımda sadece Asaf, Ateş ve Ferman vardı. Belli ki, adamlarımı imha etmişti o şerefsiz mafya bozuntusu. Onun uykularını kaçırmak boynumun borcu olmuştu. Tabi öncesinde yaşamanın bir yolunu bulmalıydım.
Ferman kendini yere atıp gözlerini kapatınca hepimiz afallayarak onu izlemeye başladık.
Asaf şokla "Ferman ne yapıyorsun Allah aşkına?" diye sordu.
Ferman tek gözünü açarak "Ölü taklidi yapıyorum. Ceset görünce tiksinip giderler belki."
Ateş kaşlarını çatıp "Bunlar mezarlıkta yaşayan adamlar. Ceset görünce dua edip üstünden geçerler." dedi.
Gözlerimi devirerek "Ölmeden önce son esprini de yaptın. Bravo Ferman."
Ferman "Ne yapayım Tilya Hanım kendimi adamlara sunup, gelip beni öldürün diye bağırayım mı?" dedi canı sıkılmış bir sesle.
"Hayır tatlım. Ama benim gibi bir kadından savaşmadan ölmesini bekleyemezsin!" diyince herkesden gür bir kahkaha yükseldi.
Ateş alaylı bir gülümsemeyle "Ona ne şüphe zaten." dedi.
O arada Ferman yerden kalkmış ve Asafla adamları kendi aralarında bölüyorlardı.
Ormanın içlerine doğru ilerlerken hatırladığım şeyle deliricek gibi oldum. "Kolye... Kolyeyi arabadan almayı unuttum."
Asaf panikle "Kesin oyüzden peşimize düşmediler. Çünkü bu ormanda bizden başka kimse yok!"dedi.
Haklıydı ilk kontrol edecekleri yer arabaydı.Ve arabada kabak gibi olan kolyeyi görmemek için kör olmak gerekiyordu.O zaman sen neden görmedin sevgili Tilya?
Nasıl böyle bir hata yaptım?Nasıl annemin intikamını unutup kendi canımın derdine düştüm.
"Allah beni kahretsin!" diye bağırınca iki el silah pataladı.
Ferman ve Ateş aynı anda "Noluyo lan?" diyince Asaf "Erken karar vermişim.Peşimizdeler!" diye bağırdı. Ona azarlarcasına baktım ve kısık bir sesle "Bağırmayın lann! Duyup gelicekler şimdi bizi buraya gömecekler." dedim ağlamaklı bir sesle.
Korumalar beni onaylayıp silahlarını hazırladılar.
Ormanda on dakika ilerledikten sonra önümüze büyük bir açıklık çıktı ve tam karşımızda elliden çok adam görünce hepimiz sert bir şekilde yutkunduk. Elli kişiye karşı savaşmak yalnızca akılsızlıktı, fakat bu durumda silahımı bırakıp onlara teslim olmam imkansızdı.
İlk konuşan Ateş oldu "Elli, dört yere bölünüyor mu?"
Karşıdan gelen sesle önümüze döndük. Aralarından bir adam öne çıkıp "Tilya hanım eğer bizimle gelirseniz kimseye bir şey olmayacak." deyince Ateş önüme çıkıp "Tilya hanım hiç bir yere gitmiyor!" dedi.
Adam sırıtarak "O zaman siz üçünüz ölürsünüz ,biz yine Tilya hanımı alırız."diyince ,bir adım öne çıkıp "Siz kimi alıyorsunuz lan?Haddinizi bilin!" diye bağırdım.
Adamın yüzünde önce bıkkın bir ifade belirdi,sonra telefonunu çıkarıp birilerini aradı.Kısık bir sesle bir şeyler söyledi.Telefonu kapatmadan önce "Tamam abi." dediğini duymuştum.
Yüzünü bana çevirip "Yavuz bey size şahmeranınızı teslim etmek istiyor efendim." diyince bütün sinirlerim bozuldu. Beni nasıl ayağına getiriceğini çok iyi biliyordu ve bu benim açımdan fazlasıyla sinir bozucuydu.
Elimdeki silahı Ateşe verdim ve yüzümü Asafa çevirip "Siz Fermanla eve dönün." dedim. Sonrasında adama bakıp "Ateş benimle gelecek ve siz bana saldırmayacağınız sürece o hiçbir şey yapmayacak."dedim kendimden emin bir şekilde. Adam "Ne haddimize size saldırmak?" diyince bu beklenmedik cevapla ben ve Ateş bir birimize baka kaldık. Arabaya doğru ilerleyip benim için açılmış kapıdan içeri girdim.
İlahi bakış açısı
"Biz bu kıza ne yaptık Yavuz? Üç mafya liderini tek başına çökertmeye çalışıyor. Gözü kararmış. Sana sıktı lan! Gözünü bile kırpmadan," Ömerin ortağına bakan bal rengi gözlerine sinir hakimdi.
"Babasını öldürdük. Ne çabuk unuttun. Agah Avcı." diyince Ömer alayla "O şerefsiz için mi bu kadar tantana yani?" dedi.
"Geçmişiniz olduğu yalanını ortaya atmasaydın, ruslar kadının leşini önlerinde isterdi. Bu yalanı söylemenin mantıklı bir nedeni var mı diye, öğrenmek için geldim Yavuz. Tabi sen susma konusunda ısrarcısın."
Ömer Yavuz için ortaktan fazlasıydı. İki ortak noktası vardı onların. Birincisi aynı cehennemde doğup, büyümeleriydi. İkincisi onları bu yolda yürümeye mecbur bırakan şeydi: Kadın, çocuk ve insan kaçaklığına karşıt olmaları. Bu yolda bütün yeraltını karşılarına almıştı üçü de. Kanlarını da akıtmıştılar, kan da dökmüştüler bunun uğruna. Yavuz Kılıç Türkdoğan, Ömer Alptekin, Göktuğ Cömert. Yeraltının Kanunları derdi masa üyeleri onlara. Yeraltı masaydı, kanunlarsa onlar. Yıllarca Türkiyenin bütün mafya liderlerini dize getirmek için verdikleri mücadile sonuçsuz kalmamıştı. Şu an sahip oldukları güç bunu kanıtlıyordu. Fakat onlara karşı çıkanlar olmuştu elbette. Hepsinin sonu benzer olmuştu. Agah Avcı da o adamlardandı.
Ömer dikkatle Yavuz'u izliyordu. Ne yapacağını bilmek ister gibi. Ama gördüğü tek şey ifadesiz bakışlardı. Bunaldığını belli etmek ister gibi derin bir nefes verdi. "Sen mi öldüreceksin? O yüzden mi yana yakıla her yerde kadını arıyorsun?
Yavuz usulca başını kaldırdı ve soğuk bakışlarını ona dikti. "Ölmek kolay. Bazıları yaşamayı hak edecek kadar cesur."
Ömer bir anlık duraksadı ve başını sallayarak sordu. "Yani, onu affettin?"
Elindeki şahmerana kısa bir bakış atmıştı Yavuz.
"Affetmedim. Bekliyorum."
Aşağıdan kız kardeşi Cemrenin bağırışlarını duyunca, oturduğu koltuktan kalkıp homurdanarak aşağı indi her zamanki gibi. Sesler sinema odasından geliyordu.
Kapıyı açıp içeri girince, Cemre ve Aliden gür bir çığlık yükseldi.
"Cin...Al işte bizi cin çarptı! Dedim ben sana korku filmi izlemeyelim, romantik komedi izleyelim." diye bağırdı Cemre.
"Kızım cin deme şuna, üç harfli de!" diye bağırmıştı Ali.
Bunlarla nasıl kardeş olduğunu sorgulayan Yavuz ışığı açtığında, Cemre ve Ali rahat bir nefes ala bilmiştiler.
"Noluyor burda yine! Bu evde sessiz bir günümüz geçmeyecekcek mi? Kaç yaşında insanlarsınız !"
"Kaç yaşında derken abicim? Ben hala yirmi üç yaşında bir bebeğim."dedi Cemre sarı saçlarını savurarak.
"Masum masum korku filmi izliyoruz Yavuz." dedi Ali, Cemreye katılarak.
Umutsuz bakışlarlı hala kardeşlerinin üzerindeydi. Aralıksız her gün bir olaya karıştıkları için alışkındı artık.
Telefonu çalınca onlara ters bir bakış atıp dışarı çıktı. Arayan sağ kolu Mertti.
"Buldunuz mu kızı?" diye sordu telefonu açar açmaz.
"Kolyeyi aldık abi, kızı da bulduk ama gelmiyor. Zorla getirelim mi?"
Kaşlarını çatıp "Biriniz bile o kıza dokumayacak Mert!" dedi sinirli bir sesle.
"Söyleyin ona Yavuz bey şahmeranınızı teslim edecek, can güvenliği konusunda rahat olsun."
"Tamam abi." diye bir cevap geldi karşı taraftan. Yavuz telefonu cebine yerleştirip, çalışma odasına geri döndü.
Tilya Avcı
Güvenlik nedeniyle ormanda, şehirden çok uzak kaldığımız için, Nişantaşı'na gelmemiz iki saat sürmüştü.
Yüzümü Yavuz'un sağ kolu olduğunu düşündüğüm, yeşil gözlü elemana çevirdim. "O ukala patronun beni ayağına çağırmanın bedelini çok fena ödeyecek!"
Sadece gülümsemekle yetinip, sessiz kaldı. Sessizliği zaten bozuk olan sinirlerimi, daha da bozuyordu. Galiba birileriyle kavga etmeye ihtiyacım vardı. Ne yazık ki o birileri bu sefer Yavuz olmuştu.
Yol boyu o Yavuz denen mafya bozuntusuna içimden binlerce küfür savurmuştum.
Araba durunca geldiğimizi anladım ve düşüncelerimden sıyrıldım. Arabadan indiğimde, gördüklerimle kaşlarımı kaldırdım. Karşımda ki yalıdan ziyade tarihi bir mimarlık numunesi gibiydi. İnternette asla adresini ve görsellerini bulamadığımdan ilk defa görüyordum.
Ev, klasik Avrupa mimarisinin zarafetini yansıtan görkemli bir malikâne gibiydi. Geniş merdivenlerle ulaşılan büyük bir ana girişi vardı: giriş kısmında yüksek sütunlar ve detaylı oymalar dikkatimi çekmişti. Çatısı koyu gri arduvaz taşından yapılmış ve çeşitli çıkıntılarla süslenmişti. Her pencerede simetrik bir düzen hâkimdi ve pencere üstlerinde kabartma süsler bulunuyordu.
Bahçenin, heykel gibi biçimlendirilmiş çitler ve düzenli yollarla çevrili olması renklerin uyumunu sağlıyordu. Ön kısımda dikdörtgen biçimli bir süs havuzu vardı ve suyun sessiz akışı ortama sakinlik katıyordu. Yeşillikler, düzgün kesilmiş çalılar ve küçük ağaçlarla tamamlanmıştı. Genel olarak ev, ihtişamlı ama düzenli; eski zaman aristokratlarının yaşadığı türden bir mekân izlenimi veriyordu. Tam bu yüzden dikkatimi çekmişti, çünkü eski Avrupa mimarisine karşı bir hayranlığım vardı. Muhtemelen tıp okumasam, mimarlık okurdum.
Şaşırtıcı olan diğer bir şeyse, yalının arka kısmında ormanlık bir alan vardı. Nişantaşı'nda ağaçlık alan görmek komiğime gitmişti.
Korumaların biri bana samimi bir şekilde "Buyrun Tilya hanım.Yavuz bey sizi bekliyor." dediğinde, evi izlemeyi bırakıp, Ateşe döndüm."Sen burda kal, ben hemen geliyorum."
Geniş merdivenlerden çıkıp, giriş kapısında durdum. Korumanın benim için açtığı kapıdan geçip, içeri girdim. Kapıdan içeri adımımı atar atmaz mermer zeminin serinliği ayakkabımın altından geçti. Yüksek tavanların yankısıyla sessiz bir ihtişam hakimdi eve. Merdivenlerden yukarı çıktım, her basamakta hafif bir vanilyalı oda kokusu havada asılı kaldı. İkinci kata varınca koruma sağda, büyük bir pencerenin önündeki kapıyı tıklattı. İçeriden "Gel." sesi duyulunca kapıyı açıp geçmem için beni içeri yöneltdi.
Başım dik bir şekilde içeri girip odaya kısa bir bakış attım.Ardından Yavuz ve Ömeri gördüm.
Bakışlarım Yavuzla kesişince gözünü bile kırpmadan beni izliyordu.
Koruma "Bir isteğiniz varmı Yavuz bey?" diye sordu.
"Yok koçum sen çıkabilirsin."
Korumaya yönelip "Senin adın neydi yakışıklı?" dediğimde koruma renkten renge girerek Yavuza bakıyordu. Yavuza döndüğümde kaşları çatık bir şekilde, soğuk bakışlarını bana dikmişti.
"Alp... Tilya hanım."
"Ha Alpcım. Sana zahmet aşağı inip Ateşe söyle Asafı arasın benim için evden topuklu ayakkabı alsın gelince. Siyah olur. Kırmızı tercihim. Ayağım bu ayakkabılarla huzursuz oldu."
Arkamı döndüğümde Yavuzun gülümsediğini gördüm ama ona baktığımı görünce gülümsemesi kayboldu.
Alp "Emredersiniz Tilya hanım." diyerek gitti.
"Hayatın tehlikedeyken bile topuklu ayakkabı düşünecek kadar rahatsın öyle mi?"dedi Yavuz derin bir iç çekerek.
Kısa bir gülüşün ardından dedim."İnsanı ne öldürür bilir misin?Ruhu sıkışmış bir çift kadın ayakkabısı."
Bunu söylerken koltuğa geçip zarifçe bacak bacak üstüne attım.Hem hayata, hem Yavuz'a meydan okur gibi.
Ömer ayağa kalkıp "Sonra görüşürüz yenge hanım." diyip gidince afalladım.
Yenge derken? Kim yenge? Kimden dolayı yenge?
Yavuz'a dönüp "Senin adamların, ortakların hepsi bir garip? Tabi patronları bir gecede vurulunca, panik oldular." dedim kafamı sağa sola çevirerek.
"Beni nasıl buraya, ayğına getireceğini çok iyi biliyorsun. Nasıl? Şahmeranı kullanmak işe yaradı değil mi? Geldim, burdayım," Kaşlarımı kaldırarak söylemiştim bunları.
"Şimdi izininle onu ala bilirmiyim artık?" dedim kinayeli bir sesle.
"Ala bilirsin tabii ki. Ama öncesinde kolyeyi neden benden çalıp, rusları başımıza bela ettiğini bana açıkla ve ardından yaptıklarının bedelini öde!"
Dudaklarıma küçümseyici bir gülümseme kondurdum. "Sen," dedim işaret parmağımla onu işaret ederek. "Bana?" Parmağım kendime döndü. "Bedel ödeteceksin öyle mi?"
Oturduğum yerden kalkıp, küçük adımalarla masanın karşısına- Yavuz'a doğru gittim. Aramızda bir karışlık mesafe kaldığında durdum. "Çok güçlü olduğun için fazla tedbirsiz davrandığının farkında mısın Kılıç Türkdoğan?" diye sordum fısıltıyla, hala gülümseyerek. "O kadar tedbirsiz ki," Parmaklarımla dört rakamını gösterdim. "Batumdan gelen dört kamyon silahın yok oluyor, ama sen farkında bile değilsin." Aynı soğuk bakışlarla dikkatle beni izlerken, gülümsemesini beklemiyordum. Bir dakika, şaşırmamıştı.
Bana doğru bir adım daha attığında, aranızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. Sol elini kaldırıp, önüme düşen bir tutam saçımı kulağımın arkasına ittiğinde, ona belli etmek istemedim, fakat ürperdim. Artık yüzümdeki küçümseyici gülümseme solmuştu. Başımı dik tutmak içinse yoğun bir çaba sarf ediyordum.
Kulağıma doğru eğildi. "Sende fazla tedbirsiz davranıyorsun Avcı kız." Geri çekilip, masanın üzerinde açık bir şekilde duran bilgisayarı bana çevirdi. Ekranda, koltukta oturup konuşan Aden ve Timur'u gördüğümde, kalbimin atışı öyle bir hızlandı ki, Yavuz'un bile duyduğuna emindim. "Dün gece Tilya. Rusların senin için tuttuğu keskin nişancıyı öldürttüm ve yerine kendi adamımı yerleştirdim. Ve o adam şimdi benim emrimi bekliyor, kardeşini öldürmek için."
Söyledikleriyle yıkılmak istemiştim, fakat şimdi boyun eğersem bir daha aynaya bakamayacaktım. Hızlıca elbisemin altından, bacağıma yerleştirdiğim silahı alıp, kalbini hedef aldım. Buraya silahsız gelecek kadar delirmemiştim henüz. Ama o beni kontrol ettirmeden içeri alacak kadar delirmişti. Yüzündeki gülümseme büyüdü. "Bu iki oldu Avcı kız."
"Eğer kardeşimin kılına zarar gelirse, bu sefer koluna değil, tam kalbine isabet eder bu kurşun Kılıç Türkdoğan!"
Hayranlıkla izliyordu, yüzündeki gülümsemeyle beni daha fazla delirtiyordu. "Eğer, bana derdinin ne olduğunu açıklarsan, kardeşine hiç bir şey olmayacak Tilya. Aksi halde beni vursan bile kardeşinin sonu ölüm olur."
Adam gerçekten çok akıllıydı! 'Bu hayatta akıllı düşmandan korkmalısın.' derdi babam daima. Zehir gibi işliyordu beni. Kurallarını acı çektirerek, madde madde kazıyordu beynime. Unutmam imkansızdı.
Silahı sertçe fırlatınca, odanın diğer köşesine ulaştı. Sertçe Yavuz'a döndüm.
"Annemin intikamını! Onun bir suçu yoktu. Sırf babamın canını yakmak için neden onu öldürdünüz? Nasıl bu kadar vicdansız ola bildiniz?" diye haykırdım.
Yüzünde şaşırmış bir ifade belirmişti nihayet.
"Sen neden bahsediyorsun? Masum bir kadına asla ama asla dokunmam!" dedi kendinden emin bir şekilde.
"Öldüreni de yaşatmam!"diye devam etti.
"Kim o zaman? Kim kıydı anneme?"
"Yalan söylüyorsun!" dedim kabullenmeyerek.
"Bu söylediğine kendin bile inanmıyorsun değil mi? Anneni ben öldürmedim. Düşmanımdan intikam almak için, bir kadına ve ya çocuğa dokunmam, dokundurtmam. Benim asıl mücadelem en başından beri, kadınları ve çocukları korumak. Durum böyleyken, kendi kurallarımı çiğnemem!" dedi buz gibi bir sesle.
"Belki de sen öldürmedin," dedim omuzlarımı indirip, kaldırarak. "Ama yolun sonu sana çıkıyor Yavuz! Biliyorsun değil mi? O gün ne yaşandığını, annemin nasıl, kim tarafından öldürüldüğünü biliyorsun." Maalesef, duygularını gizlemek konusunda çok başarılıydı. Çünkü, yüz ifadesi hiçbir şey anlatmıyordu.
Kardeşin, hala tehlikede Tilya. Önceliğin o! Kurtaracaksın! Ne yapman gerekirse yap! Ne bedel ödemeliysen öde!
Yalandan boğazımı temizledim, ve başımı kaldırıp gözlerimi onun gözlerine kilitledim. Maviydi: deniz mavisi değildi, gökyüzü mavisiydi. Gece olunca deli gibi korktuğum o gökyüzü mavisi. Yutkundum. "Şimdi, ben gidip o keskin nişancıyı yakmadan önce, adamını geri çek! İstediği aldın, sözünü tut!"
"Hayır, henüz istediğimi almadım."
Aldığım cevapla anladım ki, Yavuz benim sabrıma oynuyor. "Ne istiyorsun, Allah'ın cezası adam?" diye sorarken sesim hayli yüksek çıkmıştı.
Geri çekilip, koltuğa oturdu ve bana da oturmam için sandalyeyi işaret etti. Sinirli bir nefes verip, kalktığım sandalyeye geri oturdum.
"Güvenliğini sağlamak istiyorum Avcı kız. Ben bunu yaparken, bunun nedenini sorma istiyorum."
Ne anlatıyor be bu adam?
"Seni ailenle tehdit etmek, yapmak isteyeceğim son şey dahi değil. Ama bunu sana yaptırmanın başka bir yolu yok."
"Sabrım taşıyor Yavuz. Ne söylersen söyle yapacağımı adın kadar iyi biliyorsun. Neye yol yapmaya çalışıyorsun? Neyi yumuşatıyorsun? Güvenliğim içinmiş. Ne istiyorsan söyle açıkça."
"Benimle evleneceksin."
Evlilik?
Umarım okurken keyif almışsınızdır .Ben yazarken çok keyif aldım🤗
Bu benim ilk kitabım.Destek olursanız çok mutlu olurum💖
Umarım giriş bölümünü okumuşsunuzdur, orada hikayeyle ilgili önemli detaylar var🌸Tilya ve Yavuzun hikayesinin temelini orda yazdım çünkü😙
Tilya ve Yavuzun hikayesini nasıl buldunuz?
Sizce Yavuz Tilyayı nerden tanıyor?
Tilyanın on beş yaşında yaşadığı vahşet nedir sizce?
Tilya evliliği kabul edecek mi?
Tilyanın pırlanta şahmeranı
Türkdoğan yalısı
Bu arada okurken Tilyayı Kendall Jenner olarak düşüne bilirsiniz🤗
Gelecek bölüme kadar hoşçakalın🧚🏻♀️
