8. bölüm · Sancağın Gölgesinde

Bölüm 8

Suden Suden

- Sende yesene mantıdan.
Evet, dediğimi yapmıştı. Yani çok şükür yapmıştı. İki saattir buna uğraşıyordu. Ben ise ona asla yardım etmemiş, Altay ile ilgilenmiştim. Şimdide küçük adama yemek yediriyorum.
- Aç değilim.
- Aç mısın diye sormadım arkadaşım.
Dedi ve ayaklandı. Dolaptan tabak çıkartıp mantıyı doldurdu. Yoğurtta döktükten sonra eli sosa gitti ama bir an duraksadı.
- Soslu mu sossuz mu?
- Aç değilim diyorum.
- Bir soru sordum.
Oflayarak cevap verdim.
- Fark etmez.
Elindeki sosu bırakıp bana doğru yaklaştı. Oturduğum için bana bakarken hafif başını eğdi. Normalde de konuşurken hep başını eğiyordu. Boyu uzundu.
- Arkadaşım.
- Efendim.
Hemen toparlandı.
- Bir dakika bir dakika. Sen şimdi arkadaş olduğumuzu kabul mu ettin?
Bende yaptığım şeyin yeni farkına varıyordum.
- Hayır. Hayır etmedim.
- Ettin ettin. Bal gibide ettin.
Ofladım.
- Sos döküyorum bu arada.
Buna da cevap vermedim. Sosu da döküp tabağı önüme bıraktı. Tadını merak etmiştim, yalan yok. Kaşığı alıp tadına baktım.
- Nasıl ama arkadaşım?
Gerçekten uğraşmasına değmişti. Tabi egolanmasın diye gerçeği söylemedim.
- Eh işte.
- Mükemmel mi olmuş? Bende öyle düşünmüştüm.
Altay'a bir kaşık daha verip en ters bakışımı kuşandım.
- Bana öyle bakma.
Bu sefer onunla biraz ben alay etmek istedim. Acıları unutmak ancak böyle mümkündü.
- Nasıl bakıyormuşum?
- Öldürecek gibi.
Buna istemsizce dudaklarım kıvrıldı. Bana şaşkın bir şekilde bakmaya başladı. Belkide beklemiyordu. Çünkü bunu ben bile beklemiyordum. Gülmek ne demek bilmezken şuan gülüyor muydum ben? Anında ciddileştim.
- Tomris, güldün.
Sanki bir şey başarmışım gibi söylemekten çekinmedi. Bende inkar etmekten çekinmedim.
- Hayır gülmedim. Kafanda kuruyorsun.
- Tamam. Bu da dediğin gibi olsun bakalım.
İnatlaşmaması işime gelmişti. Mantımı yemeye devam ederken çalan telefon ile kaşığı bıraktım. Albay arıyordu.
- Komutanım.
- Tomris önemli bir görev var. Yarım saate askeriyede ol.
- Emredersiniz komutanım.
Son kaşığı da alıp ayaklandım.
- Ne oldu?
- Görev.
- Bekle ben seni bırakayım.
Diyerek Tunç da ayaklandı.
- Gerek yok. Giderim kendim.
- Arkadaş arkadaşa yardım eder. Altay'ın hırkasını alayım çıkalım.
Dedi ve hırkayı almak için odaya girdi. Bende kapıya doğru yönelip ayakkabılarımı giydim. O da arkamdan geldi ve merdivenlerden indik. Arabaya bindiğimizde kucağıma Altay'ı aldım.
- Asker abla nereye gidiyoruz?
- Benim işim var ablam. İşimi bitirince alırım seni.
- Söz mü?
- Söz.
- Bir dakika. Altay'ı görevden gelince alacak mısın?
Başımı salladım.
- Olmaz.
- Sana sormadım.
- Arkadaşım olmaz diyorum.
- Bende neden diyorum o zaman.
- Yorgun olursun.
Beni mi düşünmüştü o? Saçmalama Tomris. Bu hayatta seni kimse düşünmez, sana öyle geliyor. İç sesim haklıydı.
- Ne?
- Görevden geleceksin, yorgun olacaksın. Şimdi Altay sana zorluk çıkartmasın.
Cevap vermedim. Bir garip hissetmiştim. Belki de arkadaşlık gerçekten böyle bir şeydi.
**********
Bir süre yolda sessizce ilerledik. Tomris'in davranışlarında bir gariplik vardı. Bugün gülmesi, arkadaş olduğumuzu kabul etmesi... Bunlar normal davranışlardı ama Tomris için değildi. İkimizde konuşmamaya devam edince elim radyoya uzandı. Açılan şarkı ile bir an birbirimize baktık.
- Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşek!
Diyordu şarkı. Altay da bağırarak eşlik etmeye çalışıyordu. Ufak bir kahkaha attım.
- Hayırdır? Bu şarkı bana gönderme mi?
Dedi Tomris.
- Estağfurullah arkadaşım.
- Bende öyle düşünmüştüm.
Diyip önüne döndü. İyi ki normal davranıyor diye düşündüm. Yine eski fabrika ayarlarına dönmüştü.
- Sağdan mı soldan mı?
Eliyle sağ tarafı işaret etti.
- Şu bina.
Durdum ve arabayı köşeye çektim.
- Evini de öğrendiğime göre artık daha sık görüşürüz arkadaşım.
- Taşınmak zorunda bırakma beni.
Buna kahkaha attım.
- Görüşürüz asker abla.
Altay'ın yanağına kocaman bir öpücük kondurdu.
- Görüşürüz ablam.
Diyip arabadan indi. Bende Altay'ı kucağıma aldım.
- Abi.
- Aslanım.
- Mantı.
Gülümsedim.
- Eve gidince biraz daha yersin abim.
Dedim ve evin yolunu tuttum. Evlerimiz birbirine biraz uzaktı. Gelince Altay ile inip yukarı çıktım. Altay'a biraz daha mantı yedirdim. Küçük adam uyuklamaya başlayınca onu yatırıp oturma odasına geçtim. Koltukta lacivert bir toka vardı. Tomris düşürmüş olmalıydı. Sonra veririm diye köşeye koydum. Biraz oturduktan sonra da Altay'ın yanına geçtim. O an sadece bir kişinin iyi olmasını istedim. Tomris'in.
**********
Askeriyeye geldiğimde Albay ile karşılaştım.
- Tam zamanında geldin Tomris. Tim gelmeden sana biraz özet geçeyim.
- Dinliyorum komutanım.
- Azad hala Pülümür'de.
Bir an duraksadım. Azad'ı patlama olunca elimizden kaçırmıştık.
- Komutanım tekrar Pülümür'e mi gideceğiz?
- Evet ama bir sorun var.
- Nedir komutanım?
- Azad'ı şimdiye kadar başları olarak bilirdik ama değilmiş. Ondan çok daha güçlü kişilerden emir alıyor.
Bu işimizi daha da zorlaştıracaktı.
- Kimlerden komutanım?
- Tam olarak hepsini bilmiyoruz. Time haber verdim, onlar da gelince söyleyeceğim.
- Emredersiniz komutanım.
Baş selamı vermiş gidecekken albay tekrar seslendi.
- Tomris.
- Emret komutanım.
- Unutma, timin başında artık sen varsın. Ona göre hareket et.
- Emredersiniz komutanım.
Diyip çıktım. Girişte bizimkileri beklemeye başladım. Çömez ve onun ardından Oğuz geldi.
- Komutanım.
- Oğuz gel biraz konuşalım.
En son sonra konuşuruz diyerek kestirip attığım konuyu şimdi konuşma vaktiydi.
- Komutanım öyle söylemeliydim özür diler-
- Haklıydın. Dediklerinin çoğunda haklıydın.
- Anlamadım komutanım.
- Dediklerinde haklıydın işte Oğuz. Neyini anlamadın?
- Komutanım beş dakika vaktimiz var. Rütbeden çıkabilir miyim?
Başımla onayladım.
- Abla sen hiç üzgün durmuyordun ben üzgündüm ve sinirliydim. Ne yapacağımı bilemedim. Abimi o halde görünce.
Devam etmedi. Gözlerinin dolduğunu şuan görebiliyordum. Kısa cümleleri bir kenara atıp konuştum.
- Oğuz biz kaç sene beraber çalıştık. Sen, ben, Yiğit yüzbaşım ve Eren. Sence üzülmez olur muyum? Rütbede değilken bana istediğini söyleyebilirsin ama görevdeyken komutanın olduğumu unutma.
Tekrar rütbeye girdi.
- Emredersiniz komutanım.
Dedi ve tekrar Albay'ın yanına gittik. Özge hariç herkes gelmişti.
- Tomris.
- Emret komutanım.
- Özge nerede?
- Bilmiyorum komutanım. İzin verirseniz bir arayım.
Eliyle sağı işaret etti. Baş selamı verip tümden uzaklaştım. Kamuflajın cebindeki telefonu çıkartıp Özge'yi aradım.
- Özge neredesin sen?
- Komutanım burada bir kaç silahlı adam var. Halkın içindeler.
Halkın içinde olmaları bizim için daha kötüydü.
- Konum at.
Dedim ve telefonu kapattım. Tekrar timin yanına gittim.
- Komutanım mühim bir mesele var.
- Ne oldu Tomris?
- Komutanım Özge bir kaç silahlı adam görmüş ve halkın içindelermiş.
- Azad göndermiş olmalı. Önce oraya gidin. Nerdelermiş?
- Özge konum attı komutanım.
- Bayrak Timi!
- Emret komutanım!
Dedik.
- Tek bir yaralı, tek bir şehit istemiyorum. Kimseye zarar gelmeyecek! Azad'ı canlı olarak buraya getireceksiniz.
- Emredersiniz komutanım.
Dedik.
- Şimdi odalarınıza gidin ve hazırlanın. On dakika içinde herkes burada olsun.
Baş selamı verip odalarımıza çıktık. Ben artık odamda tek kalmıştım. Eskiden burada Yiğit yüzbaşım da olurdu. İçeri girince masasına ve yatağına bir süre baktım. Sonra köşede duran çantamı alıp içine bir kaç şey koydum. Hızlıca aşağı indim. Timde benimle beraber inmişti.
- Bayrak Timi yolunuz açık olsun!
- Sağ ol!
Dedik ve araca bindik.
- Komutanım.
- Söyle Kartal.
- Tuğçe abla iyi mi?
Bir süre sustum.
- İyi ama şuan odaklanmamız gereken konu bu değil. İnfaz albayı duydunuz. Sözü sözümdür.
Konuştuktan sonra yüzbaşı gibi konuştuğumu fark ettim. O da hep böyle derdi. Konuma geldiğimizde hızla arabadan indik. İlk başta fark etmemiştim ama burası Tunç'un evinin önüydü.

-