7. bölüm · ŞAHMERAN

5-Bir varmış bir yokmuş

Minell Müno

Gecenin karanlık atmosferinde lilith malikâneneden çıkmamıştı. Çıkartmamışlardı. Saatlerdir Nilüfer ile oynuyordu. "Sarı saçlı olan barbie nerde?" Diye sordu Nilüfer etrafındaki oyuncaklara bakarken.

Lilith yavaşça dağınıklığın içimden çıktı ve sarı saçlı barbie bulmak için kuş bakışından bakmaya çalıştı. "Burda!" Dedi zıplayarak çekmecenin arkasında kalan barbie doğru koştu. Barbie eline aldığında bir kupa gibi havaya kaldırdı. "Bak!" Dedi nilüferin yanına otururken.

Saat hayli geç olmuştu. Karanlık hava yeryüzünde yer sahibi olmuştu. Eslem hanım ise hala gelmeyen kızı için endişe ile bekliyordu.

Lilith oturduğu yerden pencereye baktı. "Hava çok karanlık oldu." Dedi Lilith. Nilüfer'in bakışları pencereye kaydı. "Biraz daha kal." Diye mırıldandı. Ama Lilith eve gidince yiyeceği azarları düşününce alel acele ayağa kalktı. "Abim ve annem çok kızar." Dedi Lilith endişe ile. Minik adımları ile oyuncakların üzerinden atlarken elleri kapı kulpuna asıldı. "Yarın yine gelirim." Dedi.

Küçük bedeni ile kapıya asıldı ve zar zor kapıyı açtı. Malikanenin büyük koridorlarında baktığında derşn bir nefes aldı. Nilüfer ise onunla beraber ayağa kalmış ve yavaşça yanına yanaştı. "Kapıya kadar seninle geleyim mi?" Diye sordu tatlı bir ses tonuyla Nilüfer. "Olur." Dedi Lilith.

Boş koridorda iki küçük kız, parmak uçları ile yürüyorlardı. Birbirlerinin ellerini tutarak yürürken Lilith minik omzu yanlışlıkla boyu kadar olan bir vazoya çarptı. Sağ sola sallanan vazo düşeceği sırada Nilüfer, Lilith'yi vazodan uzaklaştırdı. Bu hamle ile vazonun düşmesi bir olmuştu. "Dikkatli ol." Dedi Nilüfer. Kırılan vazonun sesi koridorda fazlasıyla ses yapmıştı.

İki çocuk yürümeye devam ederken. Arkalarından açılan kapı sesi ile ikiside irkildi. Açılan kapıdan Yaman çıktığında ikiside derin nefes almıştı. Yaman Asil abileri gibi değildi. Daha yumuşak ve anlayışlıydı. "Ne yapıyorsunuz?" Dedi Yaman sorgular gibi. Lilith ve nilüfer birbirlerine baktı sonra tekrar yaman'a baktılar. "Ne yapıyoruz?" Dediler aynı anda. Yaman'ın ters bakışları ardından resmen küçülüyorlardı. "Ne haltlar karıştırıyorsunuz?" Dedi yanılarına geldiğinde."Lilith'yi kapıya kadar eşlik edecektim." Diye savunmada bulundu Nilüfer melül melül bakarken.

Yaman'nın bakışları ikisinin arasından gelip giderken deşrn nefes aldı. "Hava karanlık Lilith tek başına gidemez." Dedi tak kaşı havaya kalkarken. "Bir tane korumaya söyleyin o götürür." Dedi başından salmak ister gibi. Lilith ise hemen doğruldu. "Yok! Yok!" Dedi ellerinini sallayarak. "Hiç gerek gerek yok. Abim kızar." Dedi hemencik.

Yaman’ın bakışları Lilith’in telaşlı hâlinde takılı kaldı. Küçük kızın sesi titremişti ama gözlerinde inatçı bir kararlılık vardı.
“Abin neden kızsın?” diye sordu Yaman, bu kez sesi biraz daha yumuşaktı.

Lilith dudaklarını birbirine bastırdı. Omuzları hafifçe düştü.

“Geç kalırsam… hem annem hem abim kızar. Bir de… korumayla gidersem daha çok sorarlar.”

Nilüfer, Lilith’in elini sıkıca tuttu. “Ben de gelirim,” dedi fısıltıyla. “Birlikte gideriz.”
Yaman kaşlarını çattı. “Nilüfer, saçmalama. Bu saatte dışarı çıkamazsın.” Sonra başını iki yana salladı. “Siz gerçekten vazo kırdınız değil mi?”
İki küçük baş aynı anda eğildi.

Koridorun zeminine yayılan seramik parçaları ay ışığında parlıyordu. Malikânenin ağır sessizliği kırılmıştı ama henüz kimse gelmemişti. Yaman birkaç adım atıp kırıklara baktı, sonra çocuklara döndü. “Tamam,” dedi sonunda. “Kimseye bir şey demeyeceğim. Ama bir şartla.”

İkisi de merakla başlarını kaldırdı.
“Ben götüreceğim.” Lilith’in gözleri büyüdü. “Gerek yok,” dedi hemen. “Ben yolu biliyorum.”
“Biliyorum,” dedi Yaman sakin bir tonla. “Ama hava karanlık. Ve bu mahalle gündüz bile tekin sayılmaz.” Sesi sertleşmedi ama kesinlik vardı içinde.

Lilith bir an düşündü. Eve geç kalma korkusu, korumayla gitme korkusundan daha büyüktü. Yaman’la gitmek… en azından daha az dikkat çekerdi.

“Tamam,” dedi usulca.
Nilüfer dudaklarını büktü. “Ben de gelmek istiyorum.”

Yaman eğilip kardeşinin yanaklarını iki parmağıyla hafifçe sıktı. “Sen yatağına gideceksin küçük hanım. Yarın okul var.”
Nilüfer istemeye istemeye başını salladı. Lilith’e sarıldı. “Yarın erken gel,” diye fısıldadı. “Gelirim,” dedi Lilith.

Yaman, Lilith’in önüne geçip ağır ahşap kapıyı açtı. Soğuk gece havası içeri doldu. Bahçedeki uzun ağaçlar rüzgârla hafif hafif sallanıyordu. Uzaktan bir köpek havlaması duyuldu.
Malikânenin merdivenlerinden inerlerken Lilith adımlarını hızlandırdı. Yaman fark etti.
“Korkuyor musun?” diye sordu.

Lilith hemen başını iki yana salladı. “Hayır.”
“Yalan söylemeyi pek beceremiyorsun.”
Lilith kaşlarını çattı. “Ben korkmam.”
Yaman hafifçe gülümsedi. “Korkmak kötü bir şey değil.” Bahçe kapısına geldiklerinde Yaman demir kapıyı açtı. Sokak lambası yanıp sönüyordu. Gölgeler uzamış, sokak neredeyse bomboştu.

Lilith derin bir nefes aldı. “Ben buradan giderim,” dedi.
Yaman yerinden kıpırdamadı. “Evine kadar.”
“Abim görürse…”
“Görürse ben konuşurum.”
Lilith ona baktı. İlk kez Yaman’ı sadece malikânenin büyük oğlu gibi değil, gerçekten yanında duran biri gibi görüyordu. İçindeki düğüm biraz gevşedi.

Beraber yürümeye başladılar. Küçük adımlar, uzun adımlara yetişmeye çalışıyordu. Bir süre sessizlik oldu.

“Nilüfer seni çok seviyor,” dedi Yaman birden.
Lilith omuz silkti ama hafifçe gülümsedi. “Ben de onu seviyorum.”

“Buraya gelmeye devam edecek misin?”
Lilith duraksadı. “İzin verirlerse.”
Yaman başını hafifçe yana eğdi. “Kim?”
Lilith cevap vermedi. Sokağın köşesine geldiklerinde evinin çatısı görünmüştü.
Kapının önünde ışık yanıyordu.
Lilith’in kalbi hızlandı.

“Geldik,” dedi Yaman.
Lilith kapıya birkaç adım kala durdu. “Teşekkür ederim,” dedi kısık bir sesle.
Yaman omuz silkti. “Bir dahaki sefere vazo devirmeden çıkın.”

Lilith hafifçe gülümsedi. Sonra kapıya doğru yürüdü.

Tam kapıyı çalacakken arkasından Yaman’ın sesi geldi: “Lilith.” Küçük kız döndü.
“Geç kalırsan… benim adımı.”
Lilith’in gözlerinde kısa bir şaşkınlık belirdi. Ardından küçük ama anlamlı bir tebessüm oluştu.
“Tamam,” dedi.
Ve kapıyı çaldı.

🗝🐍

YAMAN KARAN

huzur evinden çıktıktan sonra kendimi toparlamak için babamın zoruyla açtığım restoranlardan birine gitmiştim. Köşedeki masallardan birine oturdum. İçeri giren insanlara göz ucuyla inceliyordum. Derin nefes aldım. Kendimi birdaha içki içmeyeceğim diye söz verdiğimden beri içmiyorum. Ama içimdeki şeytanın dürtüsü çok cazip geliyordu. Hızla parmaklarım ile burnumu ovaladım.

Masaya gelen çerez ve rakıya hiç dokunmamıştım. Arasında kaldığım iki seçim çok kritikti.

Dirseklerimi masaya koydum ve başımı ellerimin arasına aldım. İçimdeki sıkıntıyı off diye geçirmeye çalıştım ama işte yaramamıştı. Bir karar vermeye çalıştıkça yeni şeyler çıka geliyordu. Kapı hep olduğu gibi tekrar açıldığını duydum ama pek oralı olmamıştım. Taki çok yakınımda sandalye çekme sesi duyana kadar kafamı kaldırmamıştım.

Kafamı kaldırdığımda gözlerimi kıstım. Çok beklenen ama gelmeyeceğini düşündüğüm biri vardı. Boran ateşoğlu. Sırtımı geriye yasladım ve sağ kolupu yanımdaki boş sandalyeye uzattım. "Hayırdır?" Dedim tek kaşımı kaldırarak. "İstanbuldan buraya gelecek kadar çokmu özledin beni boran." Dedi sırıtarak. Boran ise masaya oturduğu gibi rakıya yönelmişti. "Aynen özlemden yatağa falan düştüm." Diye homurdandığında sabır diler gibi kafamı salladım.

Bardağa doldurduğu rakının üzerine su eklerken onu izledim. "Ne işin var burda ateşoğlu." Dedim ciddi bir tonda. Bu adamdan hiç haz almıyordum ama iyi adamdı. Rakıdan bir yudum aldı ve bardağı masaya fırlatır gibi bırakması ile arkasına yaslanması bir olmuştu. "Canım dostum yaman'ı özledim bir sorunumuz varmı?" Dedi.

Derin bir nefes verdim. "Boran." Diye ona seslendim. İçimdeki savaş okadar dışarı yansıyorduki boran'nın çapkın duruşu anında ciddiyet kapladı. "Bir bok var değil mi?" Dedi anında. Batan gözlerime baktığında bir şey aradığı çok belliydi.

"Sana anlattığım Lilith varya." Diyerek cümleye giriş yapmaya çalıştım. Boran fazlasıyla ciddiydim şekilde beni dinliyordu. "Onu buldum, buldum ama hiç bir şey hatırlamıyor!" Dedim çok ses çıkmayacak şekilde hırsla masaya vurduğumda boran'nın gözleri kısıldı. "Dedemin piç kardeşi." Yumruğum havada asılı kaldı sakinleşmek çalıştım içimdeki öfkeyi şuan kusmayacaktım. "O, kızın hafızasını kaybetmesine sebeb olmuş." Dişlerimi sıktım. Boran rakıdan bir yudum daha alırken gözlerini almadan dinliyordu. "Bide satmış! İnanıyormusun? Satmış!"

Boran hiç bir şey demeden benim önümdeki bardağa rakı doldururken sessiz kaldım. "Sek mi?" Dedi boran rakıyı avucunda tutarken. "Yeminliyim." Dedim bakışlarım rakıdayken. Boran boşta olan eli ile Aman işereti yaptı. "Bu gün içmeyeceksen ne zaman içeceksin karan?" Dedi sonra elindeki rakıyı salladı. "Sek mi?" Diyerek aynı soruyu tekrar sordu. "Sek." Dedim. İnce uzun bardağa rakıyı su koymadan doldururken alnımı ovaladım.

Boran bardağı bana uzatırken kendi bardağını havaya kaldırdı. "Yılların şerefine." Bardağı aldım ve onun bardağına tokuşturdum. Bardakları masaya koyduğumuzda Boran konuşmamı bekliyordu. "Herşeyi unutmuş. Herşey... nilüfer'i bile unutmuş." Dedi inanmak istemediğimi belli ederek.

Boran yavaşça doğruldu. "Bu kız hafızasını kaybetmiş nasıl hatırlasın?" Dediğin yanağımı ısırdım. "Ateşoğlu, lili ismini bile hatırlamıyor."
Boran derşn bir nefes verdi bir kaç çerez attı ağzına. "Hafıza geri gelirmi sence?" Diye sordu. Kafamı bilmiyorum anlamına gelen şekilde salladım. Sek olan rakıdan bir yudum aldım. Boğazımı yakarak geçen rakı tüylerimi diken diken yapmıştı. "Çocukkende çok güzeldi." Dedim iç geçirdim. Gözlerimin önüne açık kumral saçları geldi. "Büyüyünce de çok güzel olmuş." Dedim boş duvara bakarken.

Karşımda duran boran kaşlarını havaya kaldırdığında bakışlarım ona kaymıştı çoktan. "Oğlum sen aşık olmuşsun!" Diye patladı boran. Kaşlarımı anında çattım. "Bana abi diyordu küçükken!" Diye karşı çıktım anında. Boran bana yandan bakışlar atarken omzum gerilmişti. "Boş boş konuşma." Dedim.

Stres içinde rakıdan bir yudum daha aldım. İçten içe boran'nın dedi şeyi kendi içimde sorguluyordum. Artık ikimizde konuşuyorduk.

Cebimde titreyen telefon, kendi içimdeki savaşın ara vermesini neden olmuştu. Homurdanarak cebimde telefonu çıkardım.

Lili 4 cevapsız çağrı.
Hayırsız kardeşim (asil) 13 cevapsız çağrı.
Nilüferim 3 cevapsız çağrı.
Hızır 1 cevapsız çağrı.

Gözlerimi kıstım. Aramalardan çıktım ve mesajlara baktım.

Hayırsız kardeşim (asil) 9+mesaj
Lili 9+mesaj
Nilüfer 3 yeni mesaj

Teker teker mesajlara bakarken gülmeden edemedim. Hepsi bu kadar uzun süre ortadan kaybolmamı beklemiyordu. İlk olarak asil'in yaratıcı küfürlerine bakmak istiyordum. Mesajları açtığımda yirmi mesaj yazdıysa on dokuzu küfür içeriyordu.

Hayırsız kardeşim: Bak abi galan dinlemem dalarım sana bak mesajlara. 13.33

Hayırsız kardeşim: siktirme belanı nerdesi?! 16.45

Hayırsız kardeşim: Lilith’in mesajlarına bile bakmıyorsun it! 18.10

Hayırsız kardeşim: fabrikanın dosyaları nerde? 19.23

Hayırsız kardeşim: nezaman bakacaksın piç!
21.54

Ve +9 mesaj

Bana küfretmesini hiç sevmiyordum. Şuan burda olsa ona dalarım. Ama yüzümdeki sertlik Lilith ismini gördüğünde yumuşadı. Bu sefer onun mesajlarına baktım.

Lili: Yaman nerdesşn sabah uyandım yoktun. 10.24

Bu mesajı uyandığı gibi yazdığına adım kadar emindim.

Lili: kimse sana ulaşamıyor, nerdesin? 14.32

Derin bir nefes verdim ve okumaya devam. Ettim.

Lili: hemen gelirmisin? 15.57

9+mesaj

Nilüferin mesajlarıma bakmadan telefonu kapadım ve masaya koydum. Boran etrafa bakarak insanları izliyordu. "Özgür nerde?" Dedim kafamı dağıtmak amacıyla. Boran bu ismi duyar duymaz kırmızı görmüş boğa gibi nefes verdi. "O piçin adını anma!" Dedi sinirle. Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken sandalyeyi masaya daha çok çektim. "Noldu O senin yandaşın değilmi?" Dedim tereddüt ederek.
Boran'ın elimdeki bardağı sertçe sıktığını fark ettim.

"olmasaydı!" Dedi sertçe. "Noldu lan, düzgün anlat!" Diye aynı sertlikte ona patladığımda geri çekilmişti. "Piç gitmiş arabamı çarpmış!" Dediğinde kala kaldım. Trilyonluk adam araba için sağ kolu olan adama sinirlenmişti.

Gerçi onların ayrılması imkansız gibiydi. Abi kardeşten farkları dahi yoktu. Hep birbirlerinin yanında olur. biri kaçsa diğeri onu kovalar dı. "Boş ver." Diye ağzımda bişeyler geveledim. Zaten geri barışacaklardı eminim.

Baran ile her ne kadar yaptığımız işten dolayı düşman olsakta birbirimizi içten içe seviyorduk. Birbirimizin arkasından kuyu kazarken. Başka liderler kazmaya çalışınca ikimizde bir oluyorduk. Birbirimizi bu konuda yedirmezdik.

Boran’ın yüzündeki öfke hâlâ tazeydi ama gözlerinin arkasında başka bir şey vardı; o her zamanki alaycı, umursamaz maskesinin altında biriken yorgunluk, ihanetle yoğrulmuş bir hayal kırıklığı ve belki de benimkine benzeyen bir iç savaş. Masadaki rakı şişesi yarılanmıştı, ince uzun bardakların içindeki sıvı artık sadece alkol değil, geçmişimizin tortusunu da taşıyordu sanki.

Restoranın içi kalabalıklaşmaya başlamıştı. Garsonlar masalar arasında sessiz bir telaşla dolaşıyor, fonda çalan hafif fasıl müziği insanın içine işleyen bir hüzün yayıyordu. Köşedeki masamız, kalabalığın ortasında izole bir savaş alanı gibiydi. Dışarıdan bakan biri iki eski dostun içki içip dertleştiğini sanırdı. Oysa masanın altında yumruklar sıkılıydı, çeneler kilitliydi, geçmişin gölgesi omuzlarımıza çökmüştü.

“Özgür’le mevzu sadece araba değil,” dedim yavaşça, gözlerimi ondan ayırmadan. “Sen arabaya bu kadar takılmazsın.”

Boran çenesini kasarak güldü ama o gülüşün içinde zerre neşe yoktu. “Takılmam tabii,” dedi ağır ağır. “Ama insan sağ kolunun direksiyonu değil de arkasını dönmesini hazmedemiyor, Yaman.”

O cümle havada asılı kaldı. Arkasını dönmek… İhanet. Bu kelimeler son zamanlarda hayatımın merkezine yerleşmişti. Dedemin piç kardeşi… Lilith’in hafızası… Satılmak… Unutulmak…

Bardağımdan bir yudum daha aldım. Sek içtiğim rakı boğazımdan geçerken içimdeki sözümü çiğnediğim gerçeğini yüzüme vuruyordu. Bir daha içmeyeceğim demiştim. Kendime söz vermiştim. Ama şimdi her yudum, içimdeki karmaşayı biraz daha bulanıklaştırıyor, düşüncelerimi keskinleştirmek yerine dağıtıyordu.

“Arkayı dönmek kötü,” dedim alçak bir sesle. “Ama arkandan iş çevirmek daha kötü.”
Boran bakışlarını gözlerime sabitledi. O an aramızdaki düşmanlık, rekabet, güç savaşı falan yoktu. Sadece iki adam vardı; ikisi de sevdiği bir şeyi kaybetmiş, ikisi de ihaneti tatmış.

“Lilith’i geri alacaksın,” dedi net bir tonla. “Hafızasını da geri alacaksın.”

Kısa bir kahkaha attım, ama o kahkaha daha çok nefes gibi çıktı. “Hafıza öyle bakkaldan alınmıyor Ateşoğlu.”

“Elinden alınmış,” dedi dişlerini sıkarak. “Elinden alınan şey geri alınır.”

O an gözlerimin önüne Lili’nin sabah attığı mesaj geldi. ‘Yaman nerdesin sabah uyandım yoktun.’ O cümledeki panik, o masum telaş… Beni arayan sadece geçmişim değildi. Şu anım da beni arıyordu.

“Her şeyi unutmuş,” dedim daha yavaş, daha kırılgan bir tonla. “Nilüfer’i bile…”

Boran başını iki yana salladı. “Çocukla bağ kurduysa, bir yerde o bağ duruyordur. Hafıza gider ama his kalır.”

Bu cümle içime işledi. Hafıza gider ama his kalır… Lili beni gördüğünde gözlerindeki o garip tanıdıklık… İsmini hatırlamıyordu ama yanımda durduğunda huzurlu görünüyordu. Bana “abi” demezken bile sesinin tonunda bir geçmiş vardı.

Boran bir anda masaya doğru eğildi. “Ama mesele aşk değil sadece, değil mi?”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
“Sen onu korumaya çalışmıyorsun sadece,” dedi gözlerini kısarak. “Sahipleniyorsun.”
Omzum gerildi. İçimde bir yer tam da bu kelimeye takıldı. Sahiplenmek… Bu duygu masum muydu yoksa bencillik miydi?
“Onu satmışlar,” dedim sertçe. “Hafızasını almışlar. Hayatını çalmışlar.

Sahiplenmeyeyim de ne yapayım?”
Boran geri yaslandı, dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. “Tamam,” dedi. “O zaman şunu sorayım. Hafızası hiç gelmezse ne yapacaksın?”

Bu soru beni hazırlıksız yakaladı. Masadaki çatlaklara bakıyormuş gibi yaparak sustum. Hafızası hiç gelmezse… Ya beni hiç hatırlamazsa? Ya o geçmiş sadece benim zihnimde yaşarsa.

Boğazım düğümlendi ama belli etmedim. “Yeniden tanışırım,” dedim sonunda. “Gerekirse her gün yeniden.”

Boran bu sefer gerçekten güldü, ama alaycı değil, daha yumuşak bir gülüştü bu. “İşte aşık olmuşsun,” dedi başını sallayarak.
Bu sefer itiraz etmedim.

Telefonum masanın üzerinde sessizce duruyordu ama sanki ağırlığı artmıştı. Lili’nin mesajları zihnimde yankılanıyordu. Onu yalnız bırakmıştım. O hafızasını kaybetmiş, dünyaya tutunmaya çalışırken ben burada geçmişe takılı kalmıştım.

Geldiğimden bile bir sürü şarkı çalmıştı. Hiç birine çok takılmamıştım. Ama başlangıcı ile anında irkilmeme sebeb olan bir şarkı çalmaya başlamıştı. Omuzlarım gerildi, yanak işlerimi ısırdım, bacağım istemsizce titremeye başlamıştı. Esmeray'ın unutama beni, şarkısı çalıyordu.

Şarkının ilk notaları mekânın içindeki uğultuyu bastırmadı belki ama benim içimde kopan fırtınayı susturdu. Sanki herkes konuşmaya devam ediyor, çatal bıçak sesleri masalara çarpıyor, kadehler tokuşuyor; ama benim için zaman bir anda ağır çekime girmişti.

“Unutma beni…”

Diye mırıldandım. Sözlerim havada asılı kalmadı, doğrudan göğsümün tam ortasına saplandı. Nefesim daraldı. Rakının boğazımda bıraktığı yanma, bu sefer alkolün değil, hatıraların yakıcılığı gibiydi. Parmaklarım istemsizce masanın kenarına tutundu. Tırnaklarım ahşaba sürtünürken çıkan cılız ses bile bana fazla geldi.

Gözlerimi kapadım bir anlığına.
Ve onu gördüm.

Saçları açık kumral, güneşte sarıya çalan uçları rüzgârla savruluyor. Çocuk hali… Üzerinde beyaz bir elbise, dizlerinde toz, yanaklarında çocuksu bir inat. Bana doğru koşarken “Yaman abi!” diye bağırışı kulaklarımda yankılandı. O sesi öyle canlı duydum ki, gözlerimi açtığımda karşımdaki restoran duvarı bir anlığına yabancı geldi.

Hakikaten öyleydi. O küçük kız, nereye gitsem arkamdan gelirdi. Fabrikanın bahçesinde, yazlıkta, sahilde… Ben bir yere yaslanırsam o da hemen yanıma çökerdi. Elinde ya bir oyuncak ya da kopardığı bir çiçek olurdu. Bana anlatacak mutlaka bir şeyi vardı. Küçük dünyasının büyük meselelerini.

Ne ilk kez dizini kanattığında ağlamamak için dudaklarını ısırışını, ne de bir gece korkup odama gizlice gelişini. Yatağın kenarına oturup “Ben burada uyuyabilir miyim?” deyişini. O zamanlar sadece bir çocuğu koruyordum. En azından öyle sanıyordum.
Şimdi ise o çocuk büyümüş, karşıma bir kadın olarak çıkmıştı. Ve beni tanımıyordu.
Şarkının sözleri mekânda yankılanırken boğazım düğümlendi. Gözlerim yanmaya başladı ama ağlamadım. Ağlayamazdım. Boran karşımda oturuyordu. İnsanların içinde zayıf görünemezdim. Ama göğsümde bir yer sanki ağır bir taşla bastırılmış gibiydi.

Boran bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum. Sadece dudaklarının hareket ettiğini görüyordum. O sırada şarkının nakaratı tekrar yükseldi.

“Ben nasıl ki unutmadım,
Sen de unutma beni…”

“Unuttu,” diye fısıldadım istemsizce. Sesim o kadar kısıktı ki, kendi kulağıma bile zor ulaştı.
Boran durdu. “Ne dedin?”

Gözlerimi duvardan ayırmadan cevap verdim. “Unuttu işte. Her şeyi.”

Bir anlık sessizlik oldu. Ardından Boran bardağını yavaşça masaya bıraktı. Bu sefer sert değildi. Daha temkinli, daha dikkatliydi. “Hafıza unutmak demek değildir,” dedi ağır ağır. “Beyin siler, kalp saklar.”

Bu cümle içimde yankılandı.
Kalbi saklar mıydı gerçekten?
Lili’nin bana bakarken gözlerindeki o tuhaf duraksama… Yanımda durduğunda omuzlarının gevşemesi… Sabah uyandığında beni bulamayınca attığı o telaşlı mesaj… Bunlar sadece alışkanlık mıydı, yoksa bir yerlerde hâlâ duran bir bağ mı vardı?
Bacağımın titrediğini fark ettim. Elimi dizimin üzerine koyup bastırdım. Kontrolü kaybetmek istemiyordum. Rakı bardağı önümde duruyordu. İçindeki sıvı hafifçe dalgalanıyordu; belki de titreyen elim yüzündendi.

“Yaman,” dedi Boran bu sefer daha ciddi bir sesle. “Şarkıya bu kadar takılma. Bu mekânda her gece biri birini unutma diye ağlıyor.”

Başımı yavaşça ona çevirdim. “Ben ağlamıyorum,” dedim sertçe.
“Biliyorum,” dedi sakin bir tonla. “Ama içinden bağırıyorsun.”

O an çenem kilitlendi. Çünkü doğruydu. İçimde bir şey bağırıyordu. ‘Beni unutma’ diye haykırıyordu. Sanki şarkıyı Lili söylüyormuş gibi değil de, ben ona söylüyormuşum gibiydi.
Ya gerçekten hiç hatırlamazsa?

Ya bir gün karşıma geçip, gözlerimin içine bakıp tamamen yabancı birine bakar gibi bakarsa?

O ihtimal midemi burktu.
“Onu ilk gördüğüm gün,” dedim yavaşça, gözlerim yine uzaklara dalmışken, “bakışlarında bir boşluk vardı. Ama o boşluğun içinde bir saniyelik bir şey gördüm. Tanıdık bir şey. Sanki hatırlamakla unutmamak arasında sıkışmış gibiydi.”
Boran dikkatle dinliyordu.

“Beni görünce bir adım geri çekilmedi,” dedim. “Oysa herkese karşı mesafeliydi. Bana değil. Bilmiyor ama… içgüdüsel olarak güveniyor.”

Şarkı yavaş yavaş bitmeye yaklaşırken içimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı. Son sözler söylendiğinde mekânda alkışlayan birkaç masa oldu. Normal bir geceydi onlar için. Benim içinse geçmişle bugünün çarpıştığı bir andı.

Derin bir nefes aldım.

Telefonuma baktım. Lili’nin mesajları hâlâ okunmayı bekliyordu.

“Gitmen lazım,” dedi Boran, sanki zihnimden geçenleri okumuş gibi.

Gözlerimi ona çevirdim.
“Burada oturup geçmişe içiyorsun,” dedi. “Ama kız şu an seni arıyor.”
Bu cümle tokat gibi çarptı.
Haklıydı.

Ben burada ‘unutma beni’ şarkısıyla geçmişe tutunurken, o belki de odasında oturmuş gerçekten beni bekliyordu. Hafızası yoktu ama beklentisi vardı.

Bardağı elime aldım. İçindeki rakıya baktım. Bir anlık tereddüt… Sonra bardağı masaya bıraktım.

“Yeter,” dedim kısık ama kararlı bir sesle.
Boran kaşını kaldırdı. “Şişeyi bitirmeyecek misin?”

Başımı iki yana salladım. “Ben buraya unutmak için gelmedim,” dedim. “Hatırlamak için geldim galiba.”

Ceketimi omzuma alırken kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama az önceki gibi dağınık değildi. Şarkının bıraktığı sızı hâlâ içimdeydi, evet. Ama o sızı bana bir şeyi netleştirmişti.
Eğer o unutmuşsa…
Ben hatırlatacaktım.
Bir kez değil, bin kez.

Her gün yeniden tanışacaktım onunla.
Ve bir gün, belki bir bakışta, belki bir dokunuşta, belki bir kelimede…
O boşluk dolacaktı..

🐍🗝

LİLİTH KANAY

"Geçmişin hatıraları gün gelir sana bedel ödetmek için geri döner ve o bedellerin ağırlığını kaldıramayacak kadar yorgun olduğunda yanında olanlar senin için en iyi olandır." Annem bu sözleri ölmeden önce kulağıma bir sır gibi fısıldadığını hatırlıyordum. O günden beri her gün istemeden karşıma çıkıyordu bu sözcükler.

Annem öldüğünde kardeşim ile ortada kalmıştık. Ozamanlar daha 17 yaşındaydım kardeşim ise 14 yaşındaydı. İkimizde herşeyi idrak edebilecek yaşa gelmiştik. Kardeşim merya'yı çok merak ediyordum. Kaç gündür onu görmüyordum.

Merakl ve endişe içinde telefonuma uzandım merya'yı aramak için telefonunu tıkladığımda sırada giriş kapısından gelen kapı açılma sesi ile irkildim. Yaman gelmişti. Arama işini daha sonraya bırakıp hızla kapıdan çıktım ve alt kaya inan merdivenlere yöneldim. Tam aşşağı adımımı attığım sırada önümde beliren yaman'a ters bir bakış attım. "Nerdesin sen?" Diye anında sorguya çektiğimi fark etmemiştim bile.
Yavaşça beni süzdükten sonra derşn nefes aldı. "Lilith çok yorgunum." Diyerek kesip atmaya kalkıştığında tek hamle ile onu durdurdum.
"Hop hop hemen öyle gidemezsin cevap ver bana." Diyerek yağ gibi üste çıktım. "Saat kaç haberin varmı?!" Diye sertçe çıkıştığımda bakışlarını kolundaki saate dikti. "Gece bir." Diye mırıldandığında kaşlarını çatarak bana döndü. "Saat kaç olmuş uyumamışsın." Dedi.

Yavaşça geri çekildim ve kollarımı önümde kavuşturdum. "Senin eve gelmemen daha büyük kabahat." Dedim.

Yaman’ın gözleri bir anlığına karardı. Sanki söylediğim söz omzuna görünmeyen bir yük daha bindirmişti. Ceketinin yakasını gevşetti, merdiven boşluğuna yayılan soğuk gece havasını içine çekti.

“Lilith…” dedi bu kez daha alçak bir sesle. “Bugün sandığından daha uzun bir gündü.”

“Her gün uzun,” diye kestirip attım. “Ama insanlar bir mesaj atmayı, bir haber vermeyi başarabiliyor.”

Sözlerim keskin çıkmıştı. Aslında öfkemin yarısı korkuydu. Annemin o fısıltısı kulaklarımda çınladı yine: Yanında olanlar en iyi olandır.

Peki ya yanında olmayanlar?
Yaman merdivenin trabzanına yaslandı. Gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıyrılmıştı. Bileklerindeki damarlar gerilmiş, yüzündeki yorgunluk göz altlarına gölge gibi çökmüştü. Bir an ona bakarken kızgınlığımın altından başka bir şey sızdı; endişe.

“Bir şey mi oldu?” diye sordum, bu kez daha kısık bir tonla.

Başını iki yana salladı. “Oldu. Ama sana anlatabileceğim şeyler değil.”

Bu cümle göğsümde bir taş gibi oturdu. “Ben ne zaman anlatamayacağın şeyler kategorisine girdim, Yaman?” dedim, dudaklarımı ısırarak. “Bu evde yaşıyorum. Aynı masada yemek yiyoruz. Aynı karanlıktan korkuyoruz belki de.”

Bakışları yüzümde gezindi. Sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri seçemiyordu. Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe artık bir nefeslikti.

“Senin karanlığınla benimki aynı değil, Lilith.”
“Belki de öyledir.” dedim inatla. “Sadece sen görmüyorsundur.”

Bir süre sadece saat tik takları duyuldu. Evin içi o kadar sessizdi ki kalbimin atışını bile hissediyordum. Gece bir olmuştu gerçekten. Ama uykunun yanından bile geçmemiştim. Merya’yı düşünmekten, annemin sesini hatırlamaktan, geçmişin gölgelerinden…

“Merya’yı arayacaktım,” dedim aniden. Bakışlarım merdivene döndüğünde kendimi gitmeye hazırlıyordum. "Beni buraya getirdin yılan Kral ya kardeşim? Nerde o?" Dedim tek kaşımı iste sizce havaya kalkmıştı.

"Merya istanbul'da 2 koruma gönderdim buraya geldiğin günden itibaren." Dedi sırtını duvara yaslarken.

Hiç birşey demeden merdivenden yukarı çıktım, ardından hızla doğu kanadına doğru adımlar atarken uzun koridordaki vazolara göz gezidirdiğimde birden gözlerim karardı. Dengemi kaybetmeye yakından bir kolum ile duvara yaslandım. Gözümün önüne filim şeridi gibi şeyler canlandı.

El ele tutuşan iki kız ve yere düşen bir vazo...

Gözümün önünde beliren an saniyeler içinde kaybolmuştu. Kafamı avcumun içine aldığımda derşn nefesler aldım. "Ne oldu böyle?" Diye mırıldandım yavaşça. Ne olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu. Aklıma uzun süre karıştırmaya çalıştım ama nafile. O iki kıza dair hiç bir iz yoktu.

Arkamdan yaklaşan adım seslerini duyduğum reflex ile arkamı döndüğümde gördüğüm yüze hiç memnun olmamıştım. Gözlerimi kıstım.

Yasin karan.

Buruşuklaşmış yüzü gençlikten bir iz bile barındırmıyordu. Elleri cepte olacak şekilde olduğum yine doğru adımlarını sürükleyerek atarken bana döndü. "İblis." Dedi alaycı bir tonlama ile. "Bir şey mi hatırladın yoksa." Dedi karanlık bir sesle. Duvardan uzaklaştım ve koridorun ortasında durdum. "Ne yapıyorsun?" Dedim dedim direkt.

"Bilmediğin çok şey var." Dedi. Adımları durduğunda koridorda kısa bir sessizlik çöktü. "Bilmek istemiyorum." Dediğimde gözlerini kıstı.

"Bilmeyeceksin, hatırlayacaksın." Dedi tehlikeli şekilde. Yavaşça yutkundum. "Neyi?" Dedim ardından ekledim. "Neyi hatırlamam lazım!" Sesim sert çıkmıştı ama kontrollüydü.

Yasin karan hafif bir kıkırdama çıkardığında gözlerimi kapadım. Çok geçmeden geri açtım. "Siz ne karıştırıyorsunuz." Dedim şüphe içinde bakarken. "Ne haltlar karıştırıyorsunuz!" Sesim gazla çıktığında dudağımı ısırdım. Ama Yasin bundan zevk alıyor gibiydi.

"Sen benim babam yatağından benim bulmam gereken bir mektumsun" Dedi.

Bir anda aklımda soru işaretleri çıktığında sorgular gibi Yasin'i baktım. O ise sinsi bir gülümseme ile arkasına dönüp daha demin geldiği yoldan geri dönüyordu.

Aklımda soru işaretleri bırakıp giden adamın arkasından bir kaç saniye bakakaldım. Ardından arkamı döndüm ve hızlı adımlar ile odama doğru adımlar attım.

Kocam olan odama vardığımda hızla kapıyı açtım, ve açtığım gibi geri kapattım. Yaman'ın geldiğini duyduğumda yatağa fırlattığım telefon halen daha aynı yerdeydi. Telefon gibi kendimize yatağa attığımda telefonu elime aldım. Yasinşn kullandığı cümleyi daha sonra araştıracaktım. Şuan ki önceliğim meyra'dan başkası değildi.

Hızla kardeşimin telefonunu tuşların ve çalan telefonu kulağıma dayadım. 5. Aramada açılan telefonda kardeşimin sesini duyunca derin nefes aldım. "Merya." Dedim kısık seste. Merya ise her zaman ki gibi anında neşeli sesiyle konuştu. "Abla! Nerdesin kaç gündür! Buraya iki adam geldi bırakmıyorlar beni abla. Bana sadece ablan güvende diyorlar." Dedi. Üç saniyede bukadar çok konuşmasına alışmıştım artık.

Sıkıntılı bir nefes aldım. "Ablam onlara güven." Dedim sadece. "Onalar seni korur." Diye mırıldandım ama sanki kendi kendime konuşuyordum. Karşıdan gelen iç çekme sesi yüreğime dokunmuştu. Çok özlemiştim kardeşimi. "Merya." Dedim bir sır gibi. "Zarif kardeşim." Dedim ağlamaklı bir ses edasıyla.

Merya telefonda beni dinlediğiniz emindim. "Ablam." Dedi iç geçirerek. "Ne zaman geleceksin?"

"Bilmiyorum merya." Dedim hemen. İlk fırsatta İstanbula gidecektim. "Abla ben kapatıyorum şimdi arkadaşım arıyor." Dediğinde o göremese bile kafamı evet anlamına gelen şekilde salladım. "Tamam merya."

Telefon kapandığında içimde bir boşluk oluştu. Üzerimdeki pantolon ve bir bluz vardı. Pjama giyimeye çok üşendiğim için bu halimle kendimi yatağa attım. Yorganı kafama kadar sürükledim. Herkesten kaçmak ister gibi. Gözlerimi sıkı sıkı kapadım.

Uyku.
Ölüm.

İkiside aynı şey. Belki bu yüzden uyumayı çok seviyorumdur.

🐍🗝

Gözlerimi açtığımda öğlen güneşi odama yansıyordu. Yatak da doğrulduğumda telefona göz attım.

13.29

Bu kadar uyuyacağımı hiç düşünmemiştim. Saçım başım alt üst olmuştu. Gözlerimi ovuşturdum. Gözlerimde ki çapaklar göz etrafımı acıtırken onlardan kurtulmak için parmaklarım ile gözlerimin etrafını süpürdüm.

Dünden kalan pantolon ve bluz hala üzerimdeydi ve fazlasıyla rahatsız ediyordu. Adımlarımı odanın içinde yer alan banyoya çevirdim. Tam banyoya gireceğim sırada kapı çalınmadan açılınca afallamıştım. "Noluyo be!" Dedim hemen. İçeri giren Hızır bana aşağıdan bakınca homurdanım. "Kısal biraz." Dedim gözlerimi devirerek.

Hızır ise dediğim şeyi umursamayarak kapıyı kapattı. "Saat kaç Lilith hanım?" Dedi sorgular gibi. Bu saate kadar uyuyacağım bende düşünmezdim. "En son on birdi." Dedim omuz silkerek. Hızır bu kadar normal bir şeymiş gibi konuşmama karşılık tek kaşını havaya kaldırdı.

"Kahvaltı bitti." Dedi çok önemliymiş gibi.
"Aç değilim ki." Dedim banyonun kapasını kapatırken.
"Saygı." Dediğinde ne anlatmaya çalıştığını anlamıştım.
"Onlar bana saygı duymuyor." Dedimde sıkıntılı bir nefes verdi Hızır. "Her şeye bir cevabınız var maşallah." Dedi homurdanarak. Hafif bir kıpırtı çıkarırken gülümseyerek onu düzelttim. "Kırk kere maşallah." Komik olmayan esprime gözlerini devirerek karşılık verdiğinde keyfim ikiye katlanmıştı.

Kapının kapanma sesi odada kısa bir yankı bıraktı. Hızır’ın ayak sesleri koridorda uzaklaşırken birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Kapıya bakıyordum ama aslında hiçbir şey görmüyordum. İçimde bir ağırlık vardı; tam olarak adını koyamadığım, göğsümün ortasına yerleşmiş bir şey.
Derin bir nefes aldım.

Banyoya girdim.
Kapıyı arkamdan kapattığımda aynadaki yansımamla göz göze geldim. Saçlarım darmadağındı. Dün geceden kalan pantolon ve bluz üzerime yapışmış gibiydi. Yüzümde uyku izleri vardı ama sadece uykudan değildi o yorgunluk. Parmaklarımı lavabonun kenarına koyup biraz eğildim.

“Toparlan Lilith,” diye mırıldandım kendi kendime.

Musluğu açtım. Soğuk su avuçlarıma doldu. Yüzüme çarptığımda irkildim ama iyi geldi. Birkaç kez daha yaptım. Suyun yüzümden süzülüşünü izlerken aklım yine dün geceye kaydı.

Koridor.
Vazo.
El ele tutuşan iki kız.
Gözlerimi kapadım.

O görüntü o kadar hızlı gelmişti ki… Ama bir o kadar da gerçekti. Sanki bir anlığına başka birinin anısını izlemiş gibiydim. Ama aynı zamanda o anının içinde ben de vardım gibi hissetmiştim.

Avuçlarımı tekrar suyla doldurdum ve yüzüme bastırdım.

“Saçmalama,” dedim kendime.
Başımı kaldırıp aynaya baktım. Gözlerimin içi hâlâ biraz bulanıktı. Parmaklarımla saçlarımı geriye attım. Sonra yavaşça duşu açtım. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp kenara bıraktım ve sıcak suyun altına girdim.

Su omuzlarıma çarptığında kaslarım gevşedi.
Bir süre hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.
Ama insan beynine “düşünme” demek pek işe yaramıyor.

Aklıma ilk gelen yine Yasin oldu.

“Bilmeyeceksin... hatırlayacaksın."

Bu cümleyi düşündükçe içimde tuhaf bir huzursuzluk dolaşıyordu. O adamın bakışları, söylediği şeyler… Sanki benden çok şey biliyordu. Benim bilmediğim şeyleri.
Su saçlarımdan aşağı akarken gözlerimi kapadım.

“Hatırlayacaksın.”

O kelime beynimde yankılandı.
Hatırlamak.

Ben neyi unutmuştum ki?

Gerçekten unutmuş muydum… yoksa benden bir şey mi saklanıyordu?

Duşun altından çıktığımda biraz daha iyi hissediyordum ama kafamın içindeki düğümler çözülmemişti. Havluyu alıp saçlarımı kuruladım. Üzerime rahat bir eşofman ve geniş bir kazak geçirdim. Aynaya son bir kez baktım.

Bir süre yüzümü inceledim.
Bazen aynaya bakarken kendi yüzümü yabancı gibi hissediyordum. Sanki bu yüz bana ait ama geçmişi bana ait değilmiş gibi.
Başımı iki yana salladım.

“Yeter,” dedim. Kapıyı açıp odadan çıktım.
Koridor sessizdi. Malikânenin o uzun, ağır sessizliği yine her yere çökmüştü. Halının üzerinde yürürken adım seslerim bile neredeyse duyulmuyordu.

Merdivenlere doğru yürürken aşağıdan gelen hafif sesler kulağıma çarptı. İnsanların konuşması, tabak çanak sesi… Muhtemelen mutfak tarafında bir hareket vardı.

Ama benim aklım başka yerdeydi.
Ben aslında kahvaltıyı kaçırdığım için aşağı inmiyordum.

Ben Yaman’ı görmek için iniyordum.
Bunu kendime itiraf etmem birkaç saniyemi aldı.

Merdivenin başında durdum.
Dün geceki hâli gözümün önüne geldi. Kapıdan girdiğinde yüzünde bir yorgunluk vardı. Sanki sadece fiziksel değil… başka bir şeyin yorgunluğu.

Ben ona kızmıştım.

Ama şimdi düşündüğümde… o an gözlerinde başka bir şey de görmüştüm.
Bir tür kırılganlık.

Derin bir nefes aldım ve merdivenlerden inmeye başladım.

Alt kata indiğimde salon tarafı boştu. Perdeler açıktı, güneş içeri doluyordu. Büyük salonun ortasında duran sehpanın üzerinde birkaç gazete ve yarım bırakılmış bir kahve vardı.

Kahvenin hâlâ sıcak olduğunu fark ettim.
Demek ki biri az önce buradaydı.
Salonda birkaç adım attım. Sonra pencereye doğru yürüdüm. Bahçeye baktım. Ağaçların yaprakları rüzgârla hafif hafif hareket ediyordu.

Bir an için içimde garip bir his oluştu.
Sanki bu manzarayı daha önce görmüştüm.
Ama sadece görmemiştim…

Bu bahçede koşmuştum.

Bu merdivenlerden düşmüştüm.

Bu koridorda gülmüştüm.

Kalbim bir an hızlı attı.

Elimi pencerenin kenarına koydum.
“Ben burada daha önce bulundum mu?” diye mırıldandım.

Cevabı bilmiyordum.

Ama içimde bir yer “evet” diyordu.
Tam o sırada arkamdan gelen ayak seslerini duydum.

Refleksle arkamı döndüm. Ve Yaman’la göz göze geldim. Bir an için ikimiz de durduk.
O da beni görmeyi beklemiyormuş gibiydi.
Saçları biraz dağınıktı. Gömleğinin ilk düğmesi açıktı. Yüzünde uykusuzluk vardı ama aynı zamanda garip bir sakinlik de vardı.
Ben ilk konuşan oldum.

“Demek kahveni yarım bırakan sendin.”
Sesim düşündüğümden daha normal çıkmıştı.

Yaman birkaç saniye bana baktı. Sonra sehpanın üzerindeki fincana göz attı.
“Evet,” dedi kısaca.

Ben omuz silktim. “Soğumadan içseydin.”
Neden böyle bir şey söylediğimi bilmiyordum. Belki de konuşacak başka bir şey bulamadığım için.

Yaman birkaç adım yaklaştı. “Uyandın mı sonunda?” dedi.

“Evet,” dedim. “Birileri odamı basıp kahvaltıyı kaçırdığımı hatırlatana kadar uyuyordum.”
Bu cümleyi söylerken aklıma Hızır geldi ve istemsizce gülümsedim.
Yaman da hafifçe gülümsedi.
Ama sonra yüzündeki ifade tekrar ciddileşti.
“İyi misin?” diye sordu.

Bu soru beklediğim bir soru değildi.
Bir an durdum.

“İyiyim,” dedim. Ama o an aklıma koridordaki görüntü geldi.

El ele tutuşan iki kız.
Vazo.

Yaman’ın gözleri hâlâ üzerimdeydi. Sanki cevabımı ölçüyordu. Ben birkaç saniye düşündüm. Sonra istemeden söyledim.
“dün gece… garip bir şey oldu.” Yaman’ın kaşları hafifçe çatıldı. “Ne oldu?”
Elimi şakağıma götürdüm.

“Koridorda yürürken… bir şey gördüm. Ama gerçek değildi.” Sözlerimi dikkatle seçmeye çalışıyordum. “Bir anı gibi… ama benim değilmiş gibi.” Yaman’ın yüzündeki kaslar gerildi. Ben bunu fark ettim. “İki kız vardı,” dedim yavaşça. “El ele tutuyorlardı. Sonra bir vazo düştü.”

Salonda bir sessizlik oluştu. Yaman hiçbir şey söylemedi. Ama gözlerinde bir şey değişti. Ben bunu net gördüm. Kalbim biraz hızlandı.
“Yaman,” dedim. “Ben neyi hatırlamaya çalışıyorum?”

Yaman'nın ademelması hataket ettiğinde gözlerim o tarafda takılı kaldı. "Hiç bir şey." Dedi. Sanki ezberden konuşuyordu. Tek kaşımı havaya kalkarken sorgular gibi ona baktım.

Az daha bu konuyu konuşup ortamın havasını boka sarmasını istemiyordum. İçimdeki tüm sıkıntıyı oflayarak çıkartmaya çalıştım ama işe yaramadı. "Neyse." Diye geliştirdiğimiz saçımı düzeltmeye çalışırken. "İstanbul'a ne zaman gideceğiz?" Diye sordum salondaki koltuklardan birine yanaştım.

Bakışlarım yaman'a kaydığında yanağını ısırdığını fark ettim ama bir şey demedim. "Yarın gideriz." Diye geçiştirdiğini bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum. "Hmm." Diye mırıldandım. "Peki." Dedim ve elimdeki telefon ile uğraşmaya başladım.

Bir kaç dakika sonra içeri yine kavga ederek giren asil ile nilüfer'in tartışması ile bakışlarımı kaldırdım. "Bebe sus." Dedi Asil alayla nilüfer'in alnında bir parmağı ile iterken. Nilüfer'in kaşları çatıldında aynı şeyi yapmaya çalıştı ama boyu yetmiyordu. Yaman onlara yandan garip bakışlar atarken benim dudaklarım kıvrılmıştı.

"Abi!" Dedi Nilüfer, Yaman'a bakarken. Yaman ikisinede "Bunlar benim kardeşim olamaz." Diyerek bakıyordu âdeta. Yaman "beni karıştırmayın." Dercesine elini havaya kaldırdı. "Bana birşey demeyin." Dedikten sonra yavaşça masadaki gazeteye uzandı.

Nilüfer bu sefer bana baktığında anında bakışlarımı çevirdim. Kardeşlerin arasına girmek istemiyordum.

Nilüfer yavaş adımlarla yanıma oturduğun da bakışlarımı telefondan çektim. Bir süre boş boş bakıştık nilüfer'le. "Ayin mi yapıyorsunuz?" Diye asil sorduğunda böyle bir soru beklemediğim için afallamıştım. "Yok büyü yapıyoruz tövbe estağfurullah." Dedim sabır diler gibi.

Nilüfer abisi asil ile benim arasında arasında gidip gelirken dinlemek istemiyormuş gibi gözlerini devirdi. "Neyse ne." Dedi bizi durdurarak. "Sen ne yapıyorsun Lilith." Diye sordu Nilüfer. Omuz silktim ve arkama yaslandım. "Aynı işte.Kardeşimi falan özledim." Nilüferin kaşları merakla havaya kalkarken soru sormadan edemedi: "kardeşinmi var?"
Kafamı aşşağı yukarı sallayarak onayladım. "İstanbulda." Dedim yavaşça.

Nilüfer kafasını salladı düşünerek. "Gidelim İstanbula." Dedi çok rahat şekilde. Hiç birşey demeden önüme baktığımda asil, yaman'a doğru baktı. "Gider miyiz?" Yaman bakışlarını devirdi tahammül edemezmiş gibi nefes verdi. "Seni burda bırakcaz." Dedi alay ederek Yaman. Dudaklsrım ister istemez kıvrıldı. Ama asilin yüzü ciddileşmişti.

Nilüfer bir an durdu.
Asil’in yüzündeki ciddiyeti görünce kaşları hafifçe çatıldı.“Ne bakıyorsun öyle?” dedi alayla. “Şaka yaptım.”Ama Asil gülmedi. Salondaki herkes hâlâ hafif bir gülümsemenin içindeydi. Yaman gazeteyi yarım indirip kardeşine baktı. Ben de ilk defa Asil’in yüzündeki o tuhaf sertliği fark ettim.

Az önce Nilüfer’i alnından iten çocuk gitmişti.
Yerine omuzları gerilmiş, çenesi kasılmış biri gelmiş gibiydi. Yaman kaşlarını çattı. “Asil.” Uyarı gibi söylemişti. Ama Asil duymamış gibi Nilüfer’e bakıyordu.

Nilüfer sabırsızlandı. “Ya ne oldu sana bir anda?” dedi. “Az önce ‘bebe sus’ diyordun şimdi dram başlattın.” Ben istemsizce gülümsemiştim. Yaman da kısa bir nefesle güldü. Ama Asil’in yüzü hâlâ taş gibiydi. “Benimle dalga geçiyorsunuz,” dedi. Salonda bir sessizlik oldu. Nilüfer gözlerini devirdi. “Of yine başladı.”

“Başlamadım,” dedi Asil sertçe. “Siz başlatıyorsunuz.” Yaman gazeteyi tamamen indirdi.
“Asil kes,” dedi uyarı tonuyla. Ama Asil bir adım öne çıktı. Gözleri bir an bana kaydı, sonra tekrar Nilüfer’e döndü. “Her şey sizin için oyun zaten,” dedi. “Herkes gidiyor ama siz hâlâ şaka yapıyorsunuz.” Nilüfer bu sefer gerçekten sinirlendi.
“Ne diyorsun sen?” dedi. “Kim gidiyor?”
Asil güldü ama o gülüş hiç komik değildi.
“Kim gitmiyor ki?”

Yaman ayağa kalktı. “Asil.” Bu sefer sesi daha sertti.

Ama Asil durmadı.

Bir anda elini havaya kaldırıp salonu işaret etti.
“Annem gitti,” dedi.
“Babam zaten yok.”

Nilüfer’in yüzündeki alay tamamen silindi.
Asil’in sesi biraz titriyordu ama bağırıyordu artık.
“Bu eve gelen herkes de gidiyor!” Ben istemeden doğruldum. Yaman sert bir nefes aldı.
“Asil yeter.” Ama Asil sanki kimseyi duymuyordu.
Gözleri bu sefer doğrudan bana döndü.
Bir an için bakışlarımız kilitlendi. Sonra sertçe konuştu.

“Zaten senin sevdiğin herkes gidiyor.” Salondaki hava bir anda ağırlaştı. Kalbim garip bir şekilde sıkıştı. Asil’in çenesi titredi.
Sonra daha alçak ama daha sert bir sesle söyledi:
“Beni sevme o yüzden.”
“Çünkü ben de giderim.”

Gelecek mi? Geçmiş miydi?

🗝🐍

Akşam çoktan olmuş. Gecenin karanlığı ile her yerşn ışığı açılmıştı. Malikanede herkesin hissetiği bir ağırlık vardı. Herkes suskundu. Asilin o cümlelerinden sonra odama gidip uyumak için kendimi zorladım. Ama nafile. Hiç bir işe yaramayan yatakta bir sağ bir sola dönüyordum. Arada sırt üstü yatıp tavana bakıp gözlerimi tekrar kapatıyordum. Karnımdan gelen gürültü sesleri odada yankılanırken. Yatakda döndüğüm için dağılan saçlarım ile yatakda doğruldum. "Açım heralde ya." Diye mırıldandım kendi kendime.

Çıplak ayaklarım ile soğuk zemine adım attığımda bir ürperti hissetim ama pek umurumda olmadı. Üzerime kapıya astığım bir hırka attım.

Kapıyı açtığımda sağ tarafta bekleyen Hızır ile bakıştık. Hiç birşey demeden sol tarafa baktığımda ise hiç görmediğim bir koruma ile karşılaştığımda kaşlarımı çattım. "Sen kimsin be?" Dedim onu baştan aşşağı süzerken. Hızır'a kıyasla fazlasıyla kısaydı.

Gerçi hızır 2.05 metre ama olsun

Yargılayıcı bakışlar atarken duruşu dşkleştirdim. Yavaşça Hızır döndüm. "Bu kim la?" Dedim tek kaşım havaya kalkarken. Hızır bir soldaki adama bir bana baktı. "Koruma." Dedi açık ve net şekilde. Dudaklarımı yok artık der gibi büzdüm. "Yemin et ben bilmiyordum." Dedim alaycı bir tonlamayla. Sonra ciddileştim. "Cevap ver be! Bu kim?" Dedim onu sarsarak. Hızır omuzlarını relax şekilde silkeledi. "Yaman bey gönderdi. Adı... cesur gibi bişeydi." Dedi adama ters ters bakarken. Çok geçmeden sözlerine ekleme yaptı. "Gözüm tutmadı ama hayırlısı."

Hızır’ın son sözlerinden sonra koridorda kısa bir sessizlik oldu. Duvarlardaki sarı ışıklar loş bir gölge oluşturuyordu. Adamın yüzüne tekrar baktım. Kaşlarım hâlâ çatılıydı.

“Cesur gibi bir şeydi mi?” dedim alayla. “İsmini bile doğru düzgün bilmiyorsun yani?” Solda duran adam boğazını temizledi. Sesini ilk defa o zaman duydum.

“Cesur.” dedi kısa ve net bir şekilde. “Adım Cesur.”
Başımı hafif yana eğip onu tekrar süzdüm. Gerçekten Hızır’ın yanında kısa kalıyordu ama yine de duruşu fena değildi. Kollarını arkasında birleştirmiş, dimdik duruyordu.

“Eee Cesur…” dedim yavaşça. “Benim kapımın önünde nöbet tutmak için mi geldin?”
Adam bir an Hızır’a baktı, sonra tekrar bana döndü.
“Yaman bey öyle uygun gördü.”

Hızır hafifçe burnundan soludu. Kollarını göğsünde bağladı. “Ben tek başıma yetmiyor muydum da bir tane daha dikti başımıza…” diye mırıldandı.
Cesur bu lafı duyunca göz ucuyla Hızır’a baktı ama bir şey demedi. O sessizliği ben bozdum.
“Demek Yaman gönderdi…” dedim düşünceli bir şekilde. Sonra aniden aklıma geldi. Karnım yine guruldadı. Elimi karnıma koydum.

Hızır kaşını kaldırdı. “Ne oldu?”

“Ben açım.” dedim gayet ciddi bir şekilde.
Hızır birkaç saniye bana baktı. Sonra yüzünde sabırsız bir ifade oluştu.

“Gece yarısı mutfağa mı ineceksin yine?” Omuz silktim. “Ne yapayım, açlıktan öleyim mi?”
Hızır başını iki yana salladı.

“Geçen sefer mutfağı savaş alanına çevirmiştin.”

“Abartma ya!” dedim hemen. “Sadece iki tabak kırıldı.”

“Altı tabaktı.” dedi Hızır. “Detay.” diye mırıldandım.
Sonra Cesur’a döndüm. “Sen gelme.” dedim parmağımla işaret ederek. “Bu gizli bir operasyon.”
Hızır kaşlarını kaldırdı. “Ne operasyonu?”

“Sessizce mutfağa girip yemek çalma operasyonu.”

Hızır istemsizce hafifçe güldü. Çok nadir gülen biriydi, o yüzden yüzündeki ifade biraz tuhaf duruyordu.

Cesur ise hâlâ ciddi duruyordu.
“Ben görevimi yaparım.” dedi sakin bir sesle. “Kapınızdan ayrılmam.”

Bir adım ona yaklaştım. Gözlerimi kısarak baktım.
“Beni takip mi edeceksin yani?”
“Koruma görevim bu.”

Başımı geriye atıp iç çektim. Adımları koridora yönelttim.

Koridorda ayak seslerimiz yankılanıyordu. Malikânenin gece hâli her zaman daha tuhaf gelirdi bana. Gündüzleri kalabalık ve gürültülü olan yer şimdi sessizdi. Sadece duvarlardaki saatlerin tik takları duyuluyordu.

Önden yürüyordum. Arkada ise iki tane dev gibi koruma.

Bir an durup arkama baktım. “Bir şey soracağım.” dedim. Hızır kaşını kaldırdı. “Ne?”

“Ben yemek çalmaya gidiyorum. Siz neden hâlâ beni takip ediyorsunuz?” Hızır hiç düşünmeden cevap verdi. “Çünkü sen tek başına mutfağa gidersen büyük ihtimalle ya yangın çıkar ya da evi uyandırırsın.” Dudaklarımı büktüm. “Abartıyorsun.”
Cesur o ana kadar sessizdi. Ama bu sefer sakin bir şekilde konuştu.

“Bence de haklı.” Başımı ona doğru çevirdim.
“Sen daha beş dakika önce geldin.”
“Evet.”⁰
“Beni tanımıyorsun.”
“Yine de tahmin etmek zor değil.” Hızır hafifçe güldü. Gözlerimi devirdim. “Ne güzel ya… iki tane dedektifim olmuş.”

Sonunda mutfağın olduğu geniş koridora ulaştık. Büyük kapı yarı aralıktı. İçeriden loş bir ışık geliyordu.

Kapının önünde durdum. “Tamam.” dedim fısıldayarak. Hızır bana şüpheyle baktı. “Ne tamam?”

“Operasyon başlıyor.” Hızır derin bir nefes verdi.
“Allah sabır versin.”

Kapıyı yavaşça ittim. Mutfak kocamandı. Mermer tezgâhlar, büyük dolaplar ve ortada dev bir ada tezgâh vardı. Lambalardan biri yanıyordu.
Sessizce içeri girdim.

“Tamam.” dedim yine fısıltıyla. “Şimdi yiyecek buluyoruz.”

Hızır duvara yaslandı. “Sen bul.” Cesur ise kapının yanında durdu. Dolaplardan birini açtım.
“Hmm…”
Boştu.
Diğerini açtım.
Yine pek bir şey yoktu.

“Bu insanlar niye yemek yemiyor?” diye söylendim.
Hızır hemen cevap verdi. “Yiyorlar. Ama sen gece ikide geliyorsun.” Bir çekmece açtım.
İçinden çatal bıçak çıktı.
Bir tane elime aldım.

“Bunla mı doyacağım ben?”

Hızır sabrını kaybediyormuş gibi başını geriye attı.
Sonra buzdolabına yöneldim.
Kapıyı açtığım anda gözlerim parladı.
“ooo!”
Hızır başını kaldırdı.

“Ne buldun?”
“Hayat.”

İçeride yemekler, tatlılar, meyveler vardı.
Hemen bir tabak aldım. İçine ne bulduysam koymaya başladım.
Meyve
Zeytin.
Tatlı.
Bir parça kek.

Hızır bana bakıyordu. “Bunların hepsini mi yiyeceksin?” Omuz silktim.
“Açım dedim.” Cesur ilk defa biraz rahatlamış gibi tezgâha yaslandı. “Bu kadar yemekle küçük bir ordu doyar.” Bir lokma kek aldım. “Ordu değilim ama açım.”

Tam o sırada başka bir dolabı açmaya çalıştım.
Ama dolap sıkışmıştı. “Hmm.” Bir daha çektim.
Açılmadı. Hızır hemen uyardı. “Lilith…” “Bir saniye.”

Biraz daha çektim.

Dolap yine açılmadı.

Sinirle biraz sert çektim.

Bir anda TAK!

Dolap kapağı sertçe açıldı.
Ama içindeki birkaç tabak raftan kayıp CLINK! CLINK! diye tezgâha düştü.

Üçümüz birden donduk.

Mutfakta çıkan ses gecenin sessizliğinde çok büyük yankılanmıştı. Hızır gözlerini kapattı. “…Ben demiştim.” Ben ise donmuş halde tabaklara bakıyordum. Sonra yavaşça başımı kaldırdım.
“Şey…” Cesur kapıya doğru baktı.

“Sanırım biri duymuştur.” Tam o anda koridorun içinden ayak sesleri gelmeye başladı.
Yavaş. Ağır. Net.

Hızır başını kapıya çevirdi.
Ben fısıldadım.

“…Kaçsak mı?” Hızır bana baktı.
“Artık çok geç.”
Ayak sesleri kapıya yaklaştı.

Ve mutfağın kapısı yavaşça açıldı.

Kapı yavaşça aralandı.
Üçümüz de aynı anda kapıya baktık.

Loş koridor ışığı mutfağa sızarken kapının aralığından bir siluet göründü. Uzun saçlı biriydi. Ama yüzü… yüzü tamamen simsiyah bir maskeyle kaplıydı. Gözleri dışında hiçbir yer görünmüyordu.
Birkaç saniye kimse konuşmadı.

Sonra aynı anda ben ve Hızır bağırdık.
"Hortlak!”
Refleksle Hızır’ın koluna yapıştım. Hızır da istemsizce geri sıçrayınca arkasındaki sandalyeye çarptı. Sandalye devrildi.

Bune lan!” diye bağırdı Hızır.

Ben tezgâhın arkasına saklanmaya çalışırken elimle yanlışlıkla bir kaseyi ittim.

Kase yere düşüp yuvarlandı.
“Geliyo! Geliyo!” diye fısıldadım panikle.
Kapıdaki kişi ise bir an dondu. Sonra bizim hortlak diye bağırdığımızı duyunca o da korkuyla geriye sıçradı.

“aaa!” diye bağırdı.
Bir adım geri attı ama sonra korkuyla bize doğru koştu.

“hortlak var!”
Bu Nilüfer’di.

Ama o anda kimse bunu anlamadı.

Ben Hızır’ın arkasına saklanmaya çalışıyordum, Hızır ise beni itip kendi saklanacak yer arıyordu.
“Üstüme gelme!” dedi Hızır.

“Sen koruma değil misin!” diye bağırdım.

“Ben hortlak koruması değilim!”

Nilüfer ise yüzündeki siyah kil maskesiyle bize doğru koşuyordu.

“Lilith! Hızır! Hortlak var!”

“İşte sensin!” diye bağırdım.

Panikle elimdeki tabağı savurdum.
Tabak havada döndü.

Bir başka tabağa çarpıp yere düştü.
Bu sırada tezgâhtaki meyve tabağı devrildi.
Elmalar, portakallar her yere yuvarlanmaya başladı.
Nilüfer korkuyla bana sarılmaya çalıştı ama ben geri çekilince ayağı portakala bastı.

“AAAA!”
Kaydı.

Hızır onu tutmaya çalıştı ama o da ayağıyla muz kabuğuna basınca kaydı.
“dur—”

Üçümüz birden mutfak adasına çarptık.
Tezgâhın üzerindeki kaseler ve tabaklar havaya sıçradı.

Takır tukur sesler mutfağı doldurdu.
Ben eğilip kafamı korumaya çalışıyordum.
“cesur ışığı aç!”

Nilüfer hâlâ panikle bağırıyordu.
“hortlak nerde!”

“işte karşımda!” diye bağırdım.

Hızır başını iki eliyle tutmuştu.

“Ben böyle görev görmedim…”
Bu sırada Cesur…

Kapının yanında dimdik duruyordu.
Kolları göğsünde bağlı. Yüzünde tamamen ciddi ve boş bir ifade vardı. Hiç hareket etmiyordu. Sadece bizi izliyordu. Önünde meyveler yuvarlanıyor, tabaklar düşüyor, biz üçümüz panikle birbirimize çarpıyorduk. Ama o tek kaşını bile oynatmadı.
Tam o anda mutfağın kapısı tekrar açıldı.
Kapının eşiğinde biri belirdi.

Uzun boylu, sert duruşlu.

Asil.

Kaşları çatılmıştı.

Önündeki kaotik manzaraya bakıyordu.
“Burada ne—”

Tam o anda Nilüfer hortlak diye eline gelen tabağı asil'in kafasına fırlattı.
Ve…
Direkt Asil’in kafasına düştü.
Tabak ikiye ayrılıp yere düştü.
Mutfakta bir anda ölü sessizlik oldu.
Ben.
Hızır.
Nilüfer.
Üçümüz de donduk.

Nilüfer’in yüzünde hâlâ siyah kil maskesi vardı.
Hızır’ın elinde muz kabuğu.
Benim saçımda portakal yaprağı.
Cesur ise kapının yanında hâlâ aynı ifadeyle duruyordu.

Asil yavaşça yere düşen tabak parçalarına baktı.
Sonra başını kaldırdı.
Gözleri tehlikeli şekilde daraldı.

“…Açıklamak isteyen var mı?”

Üçümüzde birbirimize baktık.

Ama Nilüfer ile Hızır bana bakıyorlardı. Tüm suç benimdi, kabul ediyorum.

🐍🗝

Dün gece asil tarafından bayağı azar yedikten sonra odama geri dönmüştüm. Her zamanki gibi aklımdaki bin bir soru yüzünden uyuyamamıştım. Bu yüzden sabah şiş olan gözlerim uykusuzluğun damgalanıyor gibiydi.

Yatakdan sanki hiç uyumamış gibi kalktığım. Zombiler farkım olmayan şekilde ayağa kalktığımda güneşin "ben aydım." Der gibi camıma yansıttığı ışıkları gözüme yansıdığında gözlerimi kapadım. "Lanet güneş!" Diye söylendim.sanki bu gün hiç bir şeye eyvallahım yoktu.

En kısa süreçte benim için hazırlanan dolaptan, kazak ve İspanyol paça bir pantolon giydim. Odadan çıkmak için kapıya yöneldiğimde aklıma telefonum gelmişti. Bir süre odaya boş boş bakarak telefonumu aradım. "Nerde bu?" Diye homurdandım. Bakışlarım masanın üzerinde ve yatakda gezindi. En sonunda yatağın yanındaki komidinde çapraz şekilde duran telefonumu görünce rahat bir iç çektim.

Adımlarım odanın içinde olan telefonu doğru yönelttim. Önümdeki komidine doğru eğildi ve telefonumu aldım. Her şey çok normal gibiydi. Tek bir Anormallik dışında. Kardeşim merya nerdeyse gece boyunca aramış ve mesaj atmıştı. Bu kadar mesaj atmaya bile üşenirdi merya. Endişe içinde telefonumun şifresini açtım ve merya'yı aradım.

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor."

Başımdan aşşığı kaynar sular döküldü, kalbim duracakmış gibi hissettim. Ayağımdan ve parmaklarımdan tüm kanlar çekilmiş gibiydi. Nefesimi tuttum. Hemen medyanın gece 02.37 geçe gönderdi mesajlara baktım. Sayısız mesaj ve ses kaydı vardı. Mesajları açarken bile o kadar stresliyim ki, anlatamazdım.

Yap Lilith. Sen korkmazsın.
Peki niye korkuyorum?

Medyadan gelen uzun mesajlar ve ses kayıtlarına göz gezdirdim. Ama ilk gözüme çarpan mesaj dünyamı başıma yıkmıştı.

"Abla peşimde biri var yardım et"

Yüzümde hiç bir tepki olmadı. Haraket edemedim. Nerdeyse tüm mesajlarında onu takip eden adamdan bahsediyordu. Bakışlarım ses kayıtlarına kaydı. En son attığı ses kaydını açtım.

"Abla arkamda biri var. Uzun boylu simsiyah çok yakından takip ediyor ne olur yanıma gel."

Ses kaydınında ne olur yanıma gel demişti. Ama gelememiştim. Ablalık görevimi yapamamıştım. Tekrardan ses kaydını dinlemeye koyuldum.

"Abla çok korkuyorum-"

Merya'nın bu sözünden sonra telefon düşme sesi ile bağırışma sesleri geldi. Kalbimin o taraflarında keskin bir ağrı girdi. Sanki biri, göğsüme sert bşr baskı yapıyordu. Ses kaydında bağırışma ve boğuşmak sesleri bittinde sessizlik oldu. Sonra karşıda biri telefonu aldı.

"Lilith, bunların sorumlusu hep yaman'dı, ve hep Yaman olacak."

Erkek sesi ses kaydını kapattıktan sonra bşr daha mesaj gelmemişti o saate. Peki şuan merya nasıldı? Yaman'ın gönderdiği korumalar neredeydi? Ve o erkek sesi kime aitti?

Bunların hepsinin cevabını vermek zorundalar dı. Bütün Karan Ailesi hesap verecekti.

Adınlardım sertçe ve öfkeyle kapıya yönelttim. Kapıyı resmen fırlatarak açtım ve koridora adım attım. Arkadaşı kapı duvara çarparak geri kapandığında Hızır ile Cesur afallamış gibi bir birlerine baktıklarına adım gibi emindim.

Aynı sertlikle koridorda yürüyordum. Arkamdan bana bağıran hızır umurumda dahi değildi. Büyük ihtimal sabah olduğu için şuan ailecek kahvaltı yapıyorlardı. Bunu düşünerek hızla yemek odasına yönelttim adımlarımı.

En sonunda yemek odasının koridorun sağ tarafında gördüğümde daha hızlandım. "Lilith noluyo!" Diye arkamda bağıran Hızır en sonunda bana yetişmişti. Kolumu tutarak geri çektiğinde en sonunda ona baktım. "Bırak beni!" Dedim kolumu kendime çekerek. Hızır belkide ilk kez beni bu kadar sinirli görüyordu. Kaşlarını çattı, sanki bakışlarından ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibi. Bu sert çıkışından sonra kolumu bırakmıştı.

Hiç vakit kaybetmeden yemek salonuna sert bir giriş yapmıştım. Nerdeyse herkes buradaydı. Daha iyi. Herkes değişik bir bakışlar atıyorlardı. Ama onlar daha ağzlarını dahi açmadan birden öfke birden kustum. "Ne yaptınız!" Diye onlara doğru yürüdüm. "Kardeşim nerde benim!" Dedim sinirle. Nilüfer bana garip bakışlar atıyordu, hiç bir şey anlamamış gibi. Asil ise hemen kardeşime baktı. Sanki ne olduğunu sorar gibiydi. Yasin karan ise aynı ciddiyetle kaşlarını çatmış beni süzüyordu.

Yaman ise... Yaman hiç bir yüz ifadesinde bulunmadan ne olduğunu anlamamış gibi bakıyordu. "Ne bu sabah sabah cin gibi bağırmalar." Diye mırıldandı Yasin. Nefret dolu olan bakışlarımı ona çevirdim. "Cin gibi bağırmalar mı?" dedim alayla, sesim titriyordu ama öfkem titrememe izin vermiyordu. "Kardeşim kayıp diyorum!"

Salondaki hava bir anda değişti. Az önceki o rahat kahvaltı ortamı yerini keskin bir sessizliğe bıraktı.
Yasin Karan hafifçe geriye yaslandı, bakışları ciddileşti. "Ne demek kayıp?" dedi bu kez daha sert bir tonla. Elimdeki telefonu sıkıca kavradım. Parmaklarımın beyazladığını hissediyordum.
"Gece boyunca beni aramış," dedim dişlerimin arasından. "Mesajlar... ses kayıtları..."

Bakışlarım yavaşça Yaman’a kaydı. "Ve biri var," dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. "Onu takip eden biri." Salonda hafif bir kıpırdanma oldu. Nilüfer dudaklarını araladı ama bir şey diyemedi.
"Saçmalık," dedi Yasin kısa ve keskin bir şekilde. "Bizim korumalar—" dediğinde sertçe onu kestim.
"YALAN!" Sesim odada yankılandı. Birkaç kişi irkildi. "Koruma falan yoktu!" dedim. "Tek başınaydı! Korkuyordu!"

Bir adım daha attım. Artık masaya çok yakındım.
"Ve en son..." dedim, sesim bir anlığına kırıldı ama toparladım. "Bir ses kaydı var."

Gözlerimi tekrar Yaman’a diktim. "Bir erkek sesi."
Bu sefer o da bakışlarını kaçırmadı. "Sana sesleniyor." Masadaki herkes şimdi tamamen ona bakıyordu. "Lilith," dediğini duydum o adamın. "Bunların sorumlusu hep Yaman’dı… ve hep Yaman olacak."

Sözlerim havada asılı kaldı. Birkaç saniye… kimse konuşmadı. Sonra sandalye sesi geldi.
Yaman yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde hâlâ o sinir bozucu sakinlik vardı ama gözleri… Gözleri artık boş değildi. "Bu sesi bana dinleteceksin," dedi alçak ama sert bir tonla. Başımı hafifçe yana eğdim. "Dinleyeceksin," diuerek onayladım. Kagamı hafifce sallamıştım. "Ve bana kardeşimi geri getireceksin."

Bir adım daha yaklaştım.
"Aksi halde…" Dedim tehtitkâr bir tonlama ile. Parmağımı havaya kaldırdım ve evi gösterdim. "Bu evi hiç acımam yakarım." Dedim. Nilüfer hariç herkesin kaşları çatıldı. Birbirlerine baktılar. Eminimki düşündükleri tek şey. "Acaba bunu yapabilir mi?" Sorusuydu. Cevap ise açık ve netti. Evet. Yapardım.

🐍🗝

Lilith'yi, bırakmıştı evine Yaman, amq eve geçince dedesinin kardeşi olan Mehmet'i malikânenin kapısının önünde beklemesi onu şaşırmıştı. Bahçeye adımımı ayan Yaman tereddüt ederek mehmet'in yanına gitti. "Bir şey mi var amca." Dedi Yaman.

Kaşlarını çatmış, öfkeyle ona bakan mehmet ise elini beline koymuş Yaman'ı izliyordu. "var yaman!" Diye bağırdı küçük çocuğa. Afallayan Yaman masum masum büyük amcasına baktı. Anlamıyordu.

Şuan Anlamıyordur

Mehmet ise yamanın kolundan sertçe tuttu. Yaman çok sarılmışdı. Ama sesini dahi çıkartmamıştı. Büyük amcası sertçe onu içeri sürükledi. Mehmet'in uzun adınları yamanın iki adımı bile etmiyordu oysa. Amcası onu içeri sürüklerken ona ayak uydurarak hızlı adımlar atmaya çalışıyor du, ama adımları birbirine dolanım dizlerinin üzerine düşüp kalkıyordu. "Amca bırak!" Diye yalvardı Yaman, sesi malikanenin boş koridorlarında yankılandı.

Mehmet, yaman'ı salonun ortasına fırlattığında dedesi Turgut vardı. Turgut Mehmet'e ters bir bakış atıp yere sızlanan torununa doğru endişeli adımlar attı. "Ne yapıyorsun!" Diye Mehmet'e kızdı dedesi. Turgut torunu yaman'ı kolu dan destek vererek ayağa kaldırdığında titriyordu Yaman. "Lilith'yi evine götürmüş!" Dedi parmağı ile yaman'ı gösterirken mehmet. Turgut ise Mehmet'e kınayıcı bakışlar atıyordu. "Torunuma birdaha böyle davranma!" Diye bağırdığında mehmet ellerini havaya kaldırıp kafasının üzerine koydu.

Delirmiş gibiydi. Çünkü mehmet, lilith'yi yok etmek istiyor du. Yok edeceği sırada bir çocuk geliyor ve onu evden çıkartıyordu! "O kız hepimizin belası olacak, turgut!" Dedi dişlerinin arasından. Burnundan nefes alıyordu Mehmet.

Tüm bağırışma seslerine gelen yaman'nın babası kapıyı çarparak içeri girdiğinde Mehmet susmuştu ama siniri hala oradaydı. Yasin salona göz attı ahavadaki atmosferi ölçtü. Bakışları oğlu yaman'a kaydı. Korkuyor, ağlamak istiyor ana anlamıyordu.
Yasin hızla oğlunun yanına gelip onun karşısında diz çöktü. "Oğlum." Dedi endişeyle önüne gelen saçlarını düzeltti oğlunun. Yaman ise babasına sarıldı.

Yaman daha küçükken bir günaha ortak olmuştu

Büyükleri yüzünden günahkâr olmuştu.

Bir varmış bir yokmuş herkes kendi masalında ölü bulunmuş.