6. bölüm · Sahir
BÖLÜM 6:KEHRİBAR
BÖLÜM 6:KEHRİBAR
HASTANE
Aldığı yaraya rağmen hayatta kalmayı başarmıştı. Ancak sadece zar zor gözlerini açabiliyor, ağzından giren bir çok makine yüzünden konuşamıyordu. Doktorları operasyonun güzel geçtiğini ama hala bir risk olduğunu söylüyordu. Rıza Ağa oğlunu bu şekilde görmeye dayanamıyordu. Bu hayatta iki kez hastaneye zaten kurşun yediği için düşen Karan'ı tekrar bu şekilde görmeye dayanamıyordu. Kalbine giren hafif acıyı görmezden geliyordu. Hasta yatağında yatan Karan'ın tek derdi ise hala kızı Lal'di. Onu nasıl ordan alacağını, Karaaslanların eline kızını bırakmamak için bilinci yerinde değilken bile içinden yeminler ediyordu.
Lal'i gerçekten sevmediğinin düşünülmesini istiyordu. Ama karısından ona kalan tek canlı hatırayı da kaybetmek isteyeceği son şeydi. Ancak oğlunun o soğuk gözlerinden nefes alışverişinden bile plan yaptığını anlayan Rıza Ağa bun izin vermemek için önlemler alacaktı. Onun için asla oğlundan önemli bir şey yoktu. Hele ki Rize'den gelen gelini Asliye'nin kızı Lal için. Ona göre Karan'ın, Lalden bu denli nefret etmesinin sebebi vardı.
Bu kadar sevdiği karısından olan çocuktan nefret etme sebebi ancak Lal'in başka bir adamın kızı olabilecek olmasıydı. Lal daha 8 aylıkken doğmuştu. Karan ve Asliye tam da 9 aylık evliyken. Ve bunlar yetmezmiş gibi Lal'in normal çocuklara göre daha da sağlıklı doğmasıydı. Rıza Ağa bu şeyleri ilk kez düşünmüyordu. O günden beri. Doğduğundan beri Lal'in yüzüne bakmayan Karan'ın sebebinin bu olduğunu, böyle bir şey olduğu için her şey böyle zannediyordu.
Ancak tek gerçeği bilen gerçekte olanı bilen dört kişi vardı; Karan, dördüncü kişinin kim oluğunu hiçbir zaman bilememişti. Ve o kişinin de öldüğünü. Diğer bilen iki kişi ise Asliye ve evlatlık kardeşi Nalan Karaaslan. Miran'ın annesi. Asliye ve Nalan'ın son istekleri buydu. Lal ve Miran'ın evlenip bu iki aile arasında kan yoluyla da bir bağ oluşturmak. Ancak Nalan ölmeden önce Karan ile asla, hiçbir zaman görüşmemişti.
Karan, Nalana her gün işkence yapıldığını düşünüyordu. Onunla görüşmek için konaklarına sızdığında ise kardeşten farksız gördüğü Nalanı yerde kanlar içinde görmüştü. Baş ucunda ise kızı İdil vardı oyuncağına sarılır haldeydi. Karan'ı görmemişti. Karan onlar için büyük bir ses çıkarmış ve konaktan koşarak uzaklaşmıştı.
O gün Karan bu dünya da koskocaman Şanlıurfa da yapayalnız kalmıştı. Yakın hissettiği herkesi tek tek kaybetmişti.
İşte tamda o gece Lal, babasının gözlerinde insanlığa dair her bir zerrenin öldüğünü görmüştü.
KARAASLAN KONAĞI
Lal hatırladıklarıyla korkuyla yatakta sıçrayarak uyandı. Yan komodindeki suya uzandığında ise yerde yanında üstünü başını değiştirmeden uyuya kalan Miran'ı görmüştü. Gülümsedi. Alnına düşen tel tel minik ama güneş ışığında kahverengiye dönen saçlarına baktı. "Uyurken bile saçları bozulmamış maşallah yani..." Saç tellerine dokunacakken Miran bir anda uyanıp bağırmıştı. Lal ise korkmuş ve bağırmıştı. Miran kahkaha atmaya başlamıştı. O kadar komiğine gitmiştiki karnını tuta tuta gülüyordu. Lal bir yastık alıp kafasına geçirdi.
"Burda komik olan ne anlamadım yani ben!" Kafasına yediği yastıkla akıllanmayan Miran gözlerinden yaşlar gele gele gülmeye devam ediyordu. "Demek maşallah he uyurken bile bozulmuyor saçım... sağol sende biraz kendi saçına aynı derece bak bari." Lal hemen saçlarına bakmış, elleriyle tarar gibi elini saçının arasında gezdirmişti. Uçlarına bakmıştı. Sonra bir anlığına durmuştu. Ayağa kalkmış onu izleyen Miran'ı görünce her iki elinide beline götürmüştü. "Sen!" Arkasındaki yastığı da fırlatmıştı. "Benimle alay mı ediyorsun!"
Yastığı havada tutan Miran, tıpkı karşısındaki Lal gibi yapmıştı. Her iki elinide beline koymuştu. Sesini inceltmişti. "Sen!" Tuttuğu yastığı Lal'in saçlarına doğru hafifçe atmıştı. "Benimle dalga mı geçiyorsun!" Lal ayağa fırlamıştı. Miran kahkahalarla gülerken göğsüne iki elini yumruk yapmış vurmaya başlamıştı. "Bana bak vahşi!" Lal'in durdurulamayan ve gerçekten de can acıtan ellerini engellemek için bileklerini tutmuştu.
Lal o kadar hafifti ki fark etmeden ayaklarını bile yerden kesmişti. Ayaklarını havada çırparken bağırmaya başladı. "Bırak sapık! Pis sapık seni! Allah'ın cezası seni! Seni hangi kadın alır zaten zebani, azrail!" Miran tam ondan kurtulmak için onu yatağa doğru götürmüşken Lal bacaklarının arasına vuracakken son anda geleni görmüş ve bacaklarını kapatmıştı. Dengeleri bozulmuş üst üste yatağa düşmüşlerdi.
Yine olmamaları gerektiği kadar yakınlardı. Miran ilk kez bir kadına bu şekilde rahat davranabiliyor, taklitler yapmaktan çekinmiyordu. Lal ise ilk kez bu karşımdaki adam bana elini kaldırır mı diye korkmuyordu. İlk kez annelerinin ardından rahat bir uyku çekiyordu ikisi de. İkisi de belki de ilk kez o kanlı geceden sonra sanki hastanede vurulan bir adam yokmuş, sanki Asliye'ye ne olduğunu öğrenmek istemiyormuş gibiydiler. O an ikisi de sonsuza kadar bu şekilde bu odadan çıkmak istemediler.
Miran, Lal'in gözlerine bakmış, sanki yüzündeki her detayı ezberindeymiş gibi doyamıyormuşçasına açgözlülükle inceledi. Dudaklarına baktı. Çok dikkatli olduğunu gören Lal, korkmuş ancak karşısında uzak durması gerektiğini bilen adama belli etmiyordu. Eğer istemezse rahatça söylediğinde onu bırakacak bir adamdı çünkü karşısındaki. Ama Lal bunu söylemeyi o an düşünmedi bile. Miran başını biraz daha eğmişti. Artık daha yakındılar.
"ABLA!" Çarparak, hatta kırılırcasına açılan kapının sesiyle Miran hemen Lal'in üstünden kalmıştı. Elinde kepçeyle ve diğer elinde tahta kaşıkla içeriye dalan Derya'ya baktı. "Ne yapıyorsun Derya? Allah aşkına ya." Lal utançtan kıpkırmızı olmuş şekilde yataktan kalktı. Derya hafifçe boğazını temizlemişti. Elini, yüzündeki sıcak bir tebessüm ile uzattı.
"Ben Derya. Annem dedi dün gelmişsin hoşgelmişsin abla! Benim Miran abimin karısı benim ablamdır sana abla desem sorun olmaz değil mi? Üstünde ki pijama da sana ne kadar yakışmış istersen dolabımdan her şeyi alabilirsin tabii istersen senin şu güzelliğini benim elbiselerim bile kapatamaz bu arada. İyi uyudun mu bari abla? Demedi deme abim hep horlar neyse neyse hep değil bazen. Bu gece senin yanında da horladı mı?"
Lal yutkunmuştu. Ancak cevap verebildiği tek şey sıcak bir tebessümün karşılığı ve uzatılan ele karşılık uzattığı eldi. "Eee...şey ben..." Miran hemen araya girdi. "Abicim, Derya hani kendisi yeni geldi ya bu eve seni tanımıyor daha hani üstüne gitmesen mi?" Lal' döndü. "Derya böyle soru sordu mu durduramıyor hep devam ediyor aklında bulunsun bundan fazla uzun cümleleri de var." Derya'nın yüzünün düştüğünü gören Lal de üzülmüştü. Kötü bir niyeti yoktu belliydi Miran'ın dediği gibiydi durduramıyordu aklından geçeni soruyordu.
Derya'nın yanına yaklaşmış ve koluna girmişti. "Bence senin elbiselerin benim güzelliğimi daha çok ortaya çıkartır hadi bakalım bana ne verebilirsin olur mu?" Derya hemen odaya girip sorular sorduğundaki gibi yüzü gülmüştü. Hemen Lal'i odasına doğru yönlendirmeye başladı. Onlar çıkınca Miran'da odasında yalnız kalmış ve giyeceklerini hemen seçip duş almaya girmişti.
Lal, Derya'nın kıyafetlerinden bir şeyler seçmişti o sırada. "Duşa girebilir miyim acaba?" Derya şok olmuş şekilde mutluluktan dönüp durduğu odasında bir anda durdu. "Miran abimin odası var ya...Evleneceksiniz zaten beraber duş alsanız nolurki!" Kötü bir şey söylemiş gibi eliyle ağzını kapatıp gülmüştü. İşittiklerinin karşısında ise Lal kıpkırmızı olmuştu. Evet evleneceklerdi ama bu gerçek bir evlilik değildi. Bunu düşünmek bile onun imkansızı hissetmesine sebep oluyordu.
Elindeki kıyafetleri sıktı. Başını eğdi. Böyle bir adamla evlenmek kabus olurdu herhalde diye aklından geçirdi. Kafasını kaldırdı. Derya'ya baktı, gülümsedi. "Kendin diyorsun ya evlenmedik daha laf söz olur buralarda malum..." Karşılık olarak onu sorgulamayan, dediğine inanan bir sıcaklık vardı karşısında. "Kafana takma abla..." Lal'in elini tuttu.
"Evlenseniz de sen gelip benim odamda duşa girebilirsin!" İkisinin kahkahası odayı doldurmuştu. Lal duşa girmeden önce kafasına takılan bir şeyi sormak istedi. "Derya, sen neden bana abla Mirana abi diyorsun benimle yaşıt gibisin...Miranı bilmiyorum yani tabii."
Derya bir anlık uzaklara daldı. Lal az önce karşısında eğlenceli, hayat dolu o kızın yerine bir anda hüzünlenen, gözlerine kış gelmişçesine soğuk dolan kızı buldu. Derya ellerini birleştirip sıktı, tek ayağını halıda bir ileri bir geri yapıyordu. Sanki bir anda altı yaşında bir çocuğa dönmüş gibiydi. "Miran abimle aramda çok yok ama seninle aramda 1 yaş var, senden küçüğüm..."
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Miran abim...benim çocukken koruyucumdu, Şevket ve abim ne zaman o adam bana musallat olsa kendilerini öne atarla-" Bir anda kapı aniden açılmıştı. "Günaydın!" demişti aceleci bir ses. Gelen Meryem Anaydı.
Lal onun neden bu denli endişeli gözüktüğünü anlamamıştı ama bunun Derya'nın az önceki tamamlanmayan cümlesi ile alakalı olduğunu düşünmüştü. "Gü-gün-aydın a-anne..." Korkudan kekeleyen sesi duyunca Lal neden Meryem Ananın bir anda odaya endişeyle girdiğini anlamıştı. "Lal kızım, Miran seni sorduydu da bende hemen bakmaya geldim."
Elindeki ıslak bezi gördü Lal. Kesinlikle Miran sormuş olabilirdi ama direk ona sormadığı Meryem Ananın buraya aceleyle mutfaktan geldiğini fark etmişti. Sorgulamadan, bunların onların arasında olduğunu anlayarak ama bunu da aklının bir köşesine kazıyarak gülümseyip başını sallamış ve duşa doğru yönelmişti.
1 SAAT SONRA
"Hiç şaka yapmıyorum tam bir saat oldu Derya bir saat!" Derya çayından bir yudum alırken abisine göz devirdi. "Ne bekliyorsun abi senin gibi saçını duş jeliyle yıkayıp hemen çıkacağını mı?" Miran küçük domateslerden birisini ona fırlatmıştı. "Anne!" Meryem Ana ikisine bakıp gülmüştü. "Ne anne! Bana bak bu duş jeli mevzusu aramızda!" Derya dilini çıkarmıştı. Bir domates daha fırlattı Miran. Küçük Leyla ikisine bakıp yemeğini yemeye devam ediyordu. "Babaanne dayım sofrada yemek yemiyor oyun oynuyor!"
Miran yeğeninden gelen ihaneti kulaklarıyla duyup gülmüştü. Eliyle kalbini tutarak Leyla'ya döndü. Küçük meraklı kız hemen ona yöneldi. "Beni...nasıl ifşalarsın..." Leyla gülerken onu tutup gıdıklamaya başlamıştı. Leyla ve Miran'ın gülme sesleri konağın içinde yankılanıyordu. Zelal Hanım sonunda iki torununu da mutlu gördüğü için şükürler ediyordu.
O sırada Derya'nın odasından çıkan Lal konak avlusunda duyduğu mutlu seslerle duygulanmıştı. Miran gibi bir tipin ailesiyle oturup kahvaltı yapmasını beklemiyordu hatta küçük bir çocukla böyle gülebilceğini de. Tam merdivenlerden yukarı çıkacakken kapının çalması ile oraya yöneldi. Masadan kalkıp merdivenlere yönelen Meryem Ana, Lal'i görmüştü. Miran ise Leyla'nın servisini geldiğini anlayınca hemen çantasını kapıp yeğeniyle merdivenlere yönelmişti.
Kapıyı açtıklarında karşılarına çıkan çocukla şok olmuşlardı. "Mete!" Lal, küçük kuzenini burada görünce endişelenmişti. Burası onun için güvenli değildi. Miran onu gördüğünde merdivenlerde duraksamıştı. Onun kötü bir haber getirmiş olabileceğini düşünüyordu. Elini tuttuğu yeğeni Leyla ise hemen onun elini bırakıp kapıya koşmuştu. "Leyla!"
Mete'nin yanında bir anda başka bir çocuk daha belirdi. "Alp ve Mete günaydın!" dedi heycanla Leyla. Mete morali bozuk bir şekilde Alp'i itmişti. "Defol burdan ya!" Lal hemen kuzenini tutmuştu. Leyla gülüyordu. Eliyle tek bir saç teliyle oynamaya başlamıştı. "Sakin ol Mete...kıskandın mı yoksa?" Mete öfkeyle yerinde çırpınıyordu Lal ise onu zor tutuyordu. "Leyla buraya gel!" Miran ise Mete'den farksızdı. O da öfkelenmişti. "Kimsiniz ulan siz! Bacak kadar boyunuz var desem o da yok!" Lal ona bakıp gülmüştü. "Yok artık çüş yani."
"Ben Mete Karahan asıl bu ucube kim!"
"Mete! Alp'le düzgün konuş! O benim mahallemden dün edindiğim arkadaşım."
Mete dudağını büzdü. "Beni bırakıcak mısın yani Leyla?" Leyla ona baktı. Sonra bir anda dayısının elinden çantasını kapıp koşarak servise bindi. Alp koşarak onun peşinden gitti ve yanına oturdu. Leyla cama kafasını koydu ve onun yüzüne bile bakmadı. "Mete...ablacım ne oluyor sakin kal bakalım çok sevebilirsin arkadaşını ama kıskanmak?." Miran olanları izliyor tepki veremiyordu tek hissettiği Leyla'nın bu şekilde davrandığını görünce onun büyümesine dayanamayacağıydı.
"Lal! Ne arkadaşı! Ben Leylayı gördükçe böyle kalbim çıkacak gibi oluyor...bugün onda da oluyor mu diye sorucaktım." Lal dayanamamış kahkaha atmaya başlamıştı. Hatta bunu duyan herkes. Miran dışında tabii. "Bana bak!" Mete'ye öldürecekmiş gibi bakıyordu. "Seni mahvederim yok ol ulan!" Mete ona dilini çıkartmıştı. "Yaşlı duygusuz herif sen ne anlarsın aşktan! Lal ablamı hak etmiyorsun!" Lal, Miran'ın gerçekten kızdığını anlayınca hemen Mete'yi servise bindirmişti. Giderken Leylaya ve Alp'e çok bulaşmaması konusunda tembih de etmişti.
Lal kahkaha atmamak için zor dururken Miran'a bakmıştı. "Yok artık yani komik mi bu şimdi!" Lal kendisini tutamamıştı ve kahkahasını serbest bırakmıştı. "Komik yani... 7 yaşında falan ya bunlar yaşlı duygusuz herif." Sonda dediğine daha çok gülmüştü. "Ne yaşlısı be! O bücür kendisine baksın yaşlıymış!" Lal ona inanamayarak bakıyordu. "Yok artık yani...bücür mü!" Konakta olanları izleyen herkes kahkaha atıyordu. Korumaların bile güldüğünü gören Miran hemen dışarı çıkmıştı.
Lal peşinden koşmuştu. "Bekle beni yaşlı duygusuz herif!" Miran arabaya binmişti. Lal de hemen arkasından. "Annemin mezarlığına bensiz mi gidecektin alınırdım valla..." Miran, az önce hiçbir şey olmamış. Lal de onunla alay etmemiş gibi döndü. "Merak ediyorum da..." Lal gülerken ona döndü. Miran onun gülerken ki halini görünce şaşırmıştı. Daha dün büyüdüğü avluda kan kusan kız burda duruyor gülebiliyordu. O an daha beter neler yaşadığını düşündü.
O evde neler yaşamıştı da bunu yaşadıktan sonra bile gülebiliyordu. Cümlesini tamamlamaktan vazgeçti. Ona nasıl bu kadar güçlü durabildiğini soracaktı. Annesinin mezarına bile giderken nasıl mutlu olduğunu. Ama hiç ama hiçbir zaman ona bunu yapmak istemiyordu. Merak ettikleriyle baş edebilirdi ama Lal'in sorusunu cevaplamak için söyleyecekleriyle hatta ağır olmasın diye eksilterek anlatacaklarıyla baş edemezdi.
"Eee Miran Arel Karaaslan neyi merak ediyorsun?" Miran ona baktı. Dudağındaki yaraya rağmen gülüp onun varlığını unutan Lal'e baktı. Ahu gözlüsüne. Samimi bir şekilde durdu, yeşil gözlerindeki göz bebekleri büyüdü. "Gerçekten de yaşlı mı gözüküyorum yani?" Lal kafasını araba koltuğuna, geriye doğru attı ve güldü. Miran da korkmadan gülerken arabayı çalıştırdı ve mezarlığa doğru sürdü.
HASTANE
Karan sonunda etrafındaki makinelerin azalmasıyla rahatlamıştı. Doktorlar onun nasıl bu kadar hızlı toparladığını düşünüyordu. Karahanlar için ise bu haberler büyük bir bayramdı. Ancak doktorlar hastanın vücudunun şok geçirmesinden de korkuyordu. Ne kadar hızlı iyileşmişse o kadar hızlı bir anda kötüleşmesinden de korkuyorlardı. Ama sonuç olarak bu durum her hasta için geçerliydi.
Karan parmaklarını oynattı gözleri açıkken yana doğru çevirdi kafasını, pencereye doğru. Gökyüzünün nasılda masmavi olduğuna, güneşle birlikte nasılda parladığına. Gözleri doldu. Sol elinde takılı olan alyansını havaya doğru kaldırdı. Gökyüzüne dokunmak ister gibi yaptı. Deniz mavisi, fırtına gözlüsü Asliye'nin ölene dek çıkarmadığı alyansının kendi eşiyle gökyüzü mavilerine dokunmak istiyor gibiydi.
"Bana bak Karan...ne yapıcaz biz şimdi!" Karan ellerini tuttu sevdiğinin. "Kaçırayım seni Asliyem! Baban vermeyecek seni bana haydi nolur...yalvarırım." Asliye endişe ile sevdiği adama baktı. Ellerini geri çekmedi ama gözleri onu ele veriyordu. Bir şeyden dolayı korkuyordu belliydi. "Sen korkuyorsun Asliye ama babandan değil neyden korkuyorsun!" Karşısında masmavi gözlerin dolduğunu gördü.
Bir şey sakladığına emindi sevdiği kadının ama ne olduğunu anlamamıştı. "Asliyem korkma benim deniz gözlüm benim gökyüzünü gözlerinde bulduğum sevdiğim." Asliye, ellerini çekip gözlerini kapatmıştı. Deniz kenarındaki taşlardan birisinin üstüne oturmuş ağlamaya başlamıştı. "Ka-Karan b-b-en..." Karan onun önünde diz çökmüştü. Ellerini çekmiş yanaklarından akan tüm gözyaşlarını silmişti.
Söylediklerine bir tek Karadeniz şahit olmuştu. O derin deniz, o sert dalgalar ve duyduğu sırrı bir daha ortaya çıkarmayacak o deniz.
"Ben hamileyim Karan...bi-bizim bir be-bebeğimiz olacak."
Söylenen bu sır ile bir fırtına çıktı. Bir anda rüzgar uzun siyah saçları uçurmaya başladı üstündeki kırmızı elbiseyi de. Karan duyduğu haber ile onlara vuran sert Karadeniz sularının dalgasına aldırış etmeden tuttuğu gibi, Asliye'nin ayaklarını yerden kesmişti ve döndürmeye başladı. Bu dünya da sığanacak başka bir yer yokmuş gibi onun boynuna gömülmüştü Asliye de. Karan bir anda durdu.
Sırtlarına vuran, üstlerini sırılsıklam eden dalgaya aldırış etmeden, sevdiği kadının doyamadığı gözlerine baktı. "Senin şu mavi gökyüzü gözlerini tamamlayacak kehribar göz renginde güneşi hatırlatacak, siyah saçlarıyla senin deniz kokunu taşıyacak bir kız çocuğu mu nasip edecek şimdi Allah bana?" Asliye güldü. Sevdiği adamın yanağını okşadı. Sonra dudaklarına yapıştı. Mutluluktan gözleri dolan Karan sevdiği kadına karşılık verdi.
O sırada bir silah sesi duyuldu. Bir el daha. Karan kendisini düşünmeden kendisi vücudunda hissettiği sıcaklığı umursamadan Asliye'yi bir taşın arkasına koydu. O sırada ağlayarak sımsıkı elini tuttu Asliye. Karan vurulmuştu. İki kere birisi bacağından biri de karaciğerine yakın yerde vurulmuştu. Asliye bağırmıştı. Karan yere yığılmıştı.
"KARAN!"
Asliye sevdiği adama bakmış, kafasını dizlerine yatırmıştı. "Beni de çocuğumuzu da bırakamazsın yalvarırım Karan! Karan!" Asliye'nin çığlıkları Karadeniz de yankılanıyordu. O sırada babası Haydar Aksu gelip az önce vurduğu adamın kan akan bacağına tükürmüştü. Asliye kalkmamak için direnirken Haydar'ın adamları çoktan onu kaldırmış ve arabaya doğru götürmüştü. Asliye hala Karan'ın ismini sayıklıyor arkasına bakıyordu. Karan Karahan ise sevdiği kadın için kalkmaya çalışırken Haydar Aksu onun vurulan bacağına basmıştı.
"Senin şu beş kuruş etmez kanınla burdan sürüne sürüne kalk da hastaneye git." Etrafındakilere baktı. Bağırdı. "Yardım eden olursa ondan daha beter hale getiririm sonra söylemedi demeyin hayde!" Silahını beline koyup hala arabanın camlarına vurup bağıran Asliye'nin yanına gitti ve arabaya bindi. Karan'ın ağzından kanlar çıktı. Ancak ondan akan kanı Karadeniz'in sert dalgaları temizliyordu. Yardım gelmesi beklemedi taşlara tutuna tutuna, sürüne sürüne kalktı.
Burnuna gelen Deniz kokusu, fırtınayı dindiren güneşin rengi onu ayakta tuttu. Bir adım sevdiği için bir adım belki de oğlan olacak ama kız olduğuna emin olduğu çocuğu için atıyordu. En sonunda acıya dayanamayıp yere yığıldı. Tekrar ayağa kalkmaya çalıştı. Tekrar düştü. Bir kez daha ağzına dolan kanları kustu. Sokakta herkes ona bakıyor ama yardım etmiyordu. Karan insanların canından olacağını biliyordu yardım istemedi. Ama biri de çıkıp en azından ayağa kalkmasına yardım etsin diye dua ediyordu.
Karan ağlamak istiyordu. Ama bu sefer Asliye içinde değil kızı, yavrusu için ağlamadı. Rize'ye onun geldiğinde bu olanları duymasını istemiyordu. O hep mutlu bir ailesi var sansın istiyordu.
Bir anda gözünden bir damla yaş aktı. Kehribar gözlü, siyah saçları deniz kokulu annesinden kıvırcıklık almış ama onun düz saçlarıyla birlikte dalgalı saçlı olan güzel kızı aklına geldi. Herkes çocukluğunda isminin ahu olmasını istemişti. Güzel gözlü kadın. Lakin o zaten babası için her zaman ahu gözlüydü. Sonra aklına tek bir isim geldi.
Sevdiği kadınla ilk günlerinde nasılda lal olduğunu. Dilsiz gibi kaldığını. Sonra hiç düşünmedi her baktığında sevdiği kadının her bir zerresini hatırlatacak kızına birde ilk günlerine ait olan isimi verdi. Üç kere kulağına fısıldamıştı. Lal diye. O günleri hatırladıkça kızına neden bu kadar kötü davrandığını da hatırladı. Zamanla onun kendi kızı olduğunu unutmuştu. Zamanla onun sadece dedesi Haydar Aksu'nun almaması için sanki evlatlıkmış gibi davrandığı o kız olmaktan çıktığını sanki gerçekten de bir başkasının çocuğuymuş gibi olduğunu fark etmişti.
Bu o kadar iyi bir oyunculuktu ki, kendi babası bile inanmıştı lakin Haydar Aksu asla. Sonsuza kadar Lal'i alabilecek en ufak bir açığı bekliyordu. Karahan konağını yirmi dört saat izliyordu. Hatta Neyra Ana ve Efsun'un da ona yancılık yaptığını biliyordu. Efsun'u sırf gözü üstünde olsun diye nikah kıymıştı. Ancak şimdi fark ediyordu da, kızına gerçekten de yıllardır başını okşamak için dokunmuyordu, yıllardır gerçekten de vurmaya kıyamadığı minik Lal'e artık vururken düşünmüyordu bile.
Nalan'ı da arkadaşını, gerçekten kardeşi gibi hissettiği tek kişiyi de kaybedince daha da çok kendisini ve en önemlisi Lal'i kaybetmişti. Haydar'ın ona yaptığını kendi öz be öz kızına yapmıştı kendi dedesi. Yıllardır ona çektirdikleri özellikle. Karan gözlerinden akan yaşlara mani olamıyordu. Ağzında oksijen maskesini çıkaramıyor ama hem kızından hemde hala sevdiği ve unutmadığı kadından özür diliyordu.
Yıllardır kendinden başka herkesten koruduğu kızını dün kaybetmişti. Ama dün onun kendisine geldiği, Lal'e yaptıkları için kendisine her gün lanet etmeye devam edeceği ve artık kızını ilk doğduğundaki gibi sarmalamaya başlayacağı gündü. Hayatını kaybetmeden onu emanet edecek, Haydar Bey'in, Asliyeye yaptıklarının aynısının kızına yapmasına izin vermeyeceği günün başlangıcıydı dün.
Zar zor kalkan eliyle titreye titreye ağzındaki oksijen maskesini çıkarmıştı. Gözlerinden akan yaşları durdurmadan gökyüzüne baktı. Gülümsedi.
"S-söz Asliy-em..."
MEZARLIK
Vardıklarında Lal kemerini çıkarmış hemen arabadan inmişti. Miran onun bu tatlı ve heyecanlı haline gülümsemiş ama kendisine gelmek ister gibi bir tane alnına vurmuştu. O da kemerini çıkarmış arabadan anahtarı almış ve inmişti. Arabayı kitlerken, Lal'in bekçiye soru sorduğunu görmüştü. Sonuna doğru duymuştu. "...evet Asliye Karahan bir daha bakın burda annem o benim." Miran şaşırmıştı Arkadan ürkütmeden, Lal'in kolunu tutmuştu, kulağına eğilmişti. "Ne demek o? Annenin mezarlığının yerini bilmiyor musun?"
Lal, bekçiye pür dikkat bakarken kolunu çekmişti. "Hayır bilmiyorum hiç getirmediler çünkü." Miran, damarlarındaki kanın ısındığını hissediyordu. Mezarlık da çok bunalıyordu. Yine nefes alamayacakmış gibi hissetti burdan nefret ediyordu. Lal onun kötü olduğunu görmüştü ama umursamamıştı. Bekçi kayıtlara bakarken Miran'a fısıldadı. "Hayırdır zebani? Bir kötü mü oldun sen?"
Miran sırıttı. Gömleğinin bir düğmesini açtı. "Ohooo...mezarlıkta tövbe tövbe kapat yakanı zebani." Miran onu takmamış üstündeki ceketi de çıkarmıştı. "Ne o Lal Karahan burda beni kimden kıskandın? Bekçiden mi kendinden mi?" Tam Lal ona sinirle dönecekken bekçi ikisinin de aklından çıkaramayacağı bir şey söyledi. Akıllarında yankılanacak ve geçmeyecek bir şey.
"Burada Asliye Karahan adında...hatta Asliye adı geçen bir mezarlık yok üzgünüm."
🖤
beğendiyseniz oy vermeyi unutmayın lütfen...
