3. bölüm · Sahir
BÖLÜM 3:FOTOĞRAF
BÖLÜM 3:FOTOĞRAF
Zümrüt tam masaya kahve götürecekken salonun içerisindeki sohbeti duydu. Rıza bey bağırıyordu. "Lal'i onlara vermek bizim tek seçeneğimizdi şimdi ne yapacağız! Karan!" Karan oturuyor, sessiz kalıyordu. Belki de ilk kez böyleydi o günden beri ilk kez susuyor konuşmuyordu. Ortanca kardeşi Civan bir anda öne çıktı. Boğazını temizledi. "Baba siz bu Lal'i ne diye bunlara gelin etmek istersiniz, derdiniz nedir!" Karan, kardeşine döndü. Ona susması için sadece baktı. Civan ilk ya da son kez abisinin bakışıyla susmuyordu hep oluyordu bu. Ama ilk kez bağırmadığını, çağırmadığını sadece sustuğunu görüyordu.
En küçük kardeşleri her zamanki gibi ortalıkta yoktu olsaydı da pek bir işlerine yaramıyordu. En azından Rıza Ağa ve Karan böyle düşünüyordu. Rıza Ağa oturdu oğlu Karan'ın dizine elini koydu. Gözlerine baktı. "Oğlum, söyle bana ne düşünürsün ne yapacağız?" Karan bilmez şekilde otururken gözü duvarda asılı olan eski, çok eski fotoğrafa daldı. Gözleri dolduğunda babası onun gözünün daldığı yere baktı ve öfkeyle bir nefes aldı.
"Yetti Karan, her şey o kadın yüzünden şimdi de onun kızını feda edeceksin diye mi bu halin."
24 Ocak 1999
Asker de, babasından anasından uzakta Rize'deydi. Arkadaşlarının ısrarına dayanamayarak çarşıya inmişti ilk kez. Korkuyordu gider gitmez sevmediği bir kızla evlendireceklerdi onu. Bu her aklına geldiğinde eli ayağı titrerdi. Aşık olmayan biriyle evlenebilir miydi kimse? İşkence değil miydi bu?
Tam o sırada. Önünden masmavi bir deniz geçti. Rüzgarla gelen dalgaları bir afet yaratacak kadar şiddetli ama ona baktı mı, onun ela gözlerine dokundu mu bütün felaketleri defeden bir deniz.
"Çok pardon." dedi narin bir ses sadece saniyelik arkasına bakarak. Sadece öylesine, bir saniye baktılar birbirlerine ama o bir saniye ikisi içinde sonsuzlukla eş değerdi. Sanki zaman durmuşta o deniz kadar mavi gözler , Karan Karahan'ın bir daha nefes alamamasına sebep olmuştu. Kalbine bir sancı girdi. "Bu..." diyebildi sadece kısık sesle. Eli kalbine gitmiş, sımsıkı o kalp o hızla oradan bir anda fırlamasın diye tutmuştu. Karahanların en değerli oğlu bir çift mavi göz de bitmiş, tükenmiş belki de ölecek hale gelmişti. Şanlıurfa'nın yağız delikanlısı Karan Karahan yenilmişti, yenik düşmüştü 19 yıllık hayatında ilk kez.
Yanındaki devresi gülmüştü. Kime baktığını görmüştü. "Asliye o. 18 yaşında 1 hafta oluyordur ailesi başkasıyla nişanlayacak. Ama tutulduysan söyle ha aman sonra çok geç olur devrem." Elini omzuna atıp teselli edermişçesine iki kere vurup baktığı şeylerle ilgilenmeye hemen geri döndü. Karan ona eğildi. "Asiye mi dedin?" Devresi güldü. "Asliye oğlum Asliye. Asiye dememişler de araya l getirmişler gibi düşün."
"Asliye..."
Karan, ilk kez bu ismi duymanın şaşkınlığı ve yenilmiş bir kalple çarşının ortasında kaldı. Tek bir isim, hatırladığı bir çift mavi göz ve o güzel ses.
Tam Karan arkasını dönüp gidecekken koşarak arkadan gelen birisini fark etti arkasını döner dönmez tekrardan başladı o kalp yerinden çıkacakmış gibi atmaya. "Fotoğraf çekilelim mi?" diye sordu o az önceki narin ses. Asliye geri dönmüştü. Koşarak tek bir saniye göz göze geldiği adama gelmişti. Karana sorgulayacak vakit bırakmadan elinden tutmuş koşarak fotoğrafçıya yönelmişti. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, devresi arkasına dönüp ona bir şey soracakken Karanı bulamadı. Nereye gitti diye çarşıyı aramaya başladı.
Asliye fotoğrafçının önünde durdu. Karan sanki büyülenmiş gibi onun kolundan tutup çektiği yere gidiyordu. Sanki lal olmuştu. Tek bir laf edemiyor, nereye diye soramıyordu. "Mehmet abim ne yaparsın? Fotoğraf çekilicez ama babama söylemek yoktur sakın ha!" Fotoğrafçı güldü. "Dediğin gibi olsun temiz kalpli kızım benim. Hayde girin içeri."
Asliye, Karan'ın elini alıp beline koydu. Karan geri çekilecekken elini tuttu. "Dur sadece fotoğraf için rica ediyorum merak etme kimse burada bana laf etmeye cesaret edemez, Mehmet abimde izin vermez zaten." Onun o sesiyle Karana yaptıramayacağı şey yoktu. Karan lal kalmış gibi konuşamamaya devam ediyordu. Eli, Asliye'nin belindeydi, ondan gelen güzel temiz, deniz kokusunu içine çekiyordu. Mehmet abi içeri girmiş, fotoğraf makinesini ayarlamıştı. "Çekiyorum, 3 dediğimde hayde bakalım 1..."
Asliye kafasını kaldırmış, mavi gözlerle o ela gözleri buluşturmuştu. Karan, yakalandığını hissettiğinde utandı. Hemen bakışlarını fotoğraf makinesine doğru döndürdü. Asliye gülümsedi o kıvırcık saçlarından yayılan mis gibi kokuyla büyülenen Karan bu kızın her dakika başka bir şeyine aşık oluyordu kafayı sıyıracaktı. Sonra Asliye gözlerinin içine bakarak, gülerken ağzını pek oynatamadan sordu o soruyu.
"Benimle evlenir misin?"
Fotoğraf makinesinden çıkan ışıkla kör olmuşlardı.
5 Ağustos 2026
Karan, fotoğrafın kendisinde yarattığı etkiyle nefes alamamaya başlamış koşarak salondan dışarı çıkmıştı. Eşikte durup da onları dinleyen Zümrüt'ü bile görmemişti. Zümrüt korkuyla uzaklaşırken, Karan kravatını çıkarmış havayı sanki hiç daha önce nefes alamamışçasına içine çekiyordu. Kalbini tekrar tutmaya başladı tıpkı o gün ki gibi. Rıza Ağa koşarak oğlunun yanına gitti. Karan nefes alamıyordu gömleğinden iki düğmesini koparttı. Efsun, aşağıdan sesleri duymuş koşarak kocasının yanına gelmişti.
"Karan iyi misin Karan!" Efsun'un kendisin uzanan ellerini hızla itmişti Karan. O sırada aşağı mutlu mutlu inen yukarıda olanları duymayan Lal'i görmüştü. Hazırlanmış, süslenmişti. Onun bu halini gören Karan dayanamadı. Merdivenlerden koşarak ona yetişti. Lal onun halini görünce korkmuştu. Ama üstüne geliyor diye değil, babasına bir şey oldu diye korkmuştu. "Bab-" Karan sözünü tamamlamadan boğazına yapışmış, Lal'i duvara bastırıyordu. Öyle bir kuvvet uyguluyordu ki Lal'in ayakları yerden kesilmişti. "Oğlum bırak! Evladın o senin oğlum kendine gel!" Rıza Ağa yalvarıyordu. Lal ise neden yine babasının ona saldırdığını düşünüyordu. Ne yaptım da yine çıldırdı babam diye geçiriyordu içinden.
Karan'ın gözlerini öfke bürümüştü, Lal nefessiz kalıyordu, bu sefer canı gerçekten yanıyordu. Civan buna dayanamamış abisi kendisine gelsin diye silahını çıkartıp havaya 2 el ateş etmişti. Herkes korktu, Karan kendisine gelir gibi oldu. Lal'in boğazını tutan eller hafiflemişti. Rıza Ağa bunu fırsat bilip hemen onun ellerinden torununu kurtarmıştı. Lal, dizlerinin üstüne düşmüş boğazındaki acı geçsin diye boğazını tutup baskı uyguluyordu.
Rıza Ağa bağırdı. "Herkes işine haydi! Neyra, sen Lal'le ilgilenesin." Karan ellerini duvara vuruyordu ama yaptığından değil o fotoğrafa yıllar sonra bakmaktan pişmanlık çektiği için. "Haydi oğlum haydi kalk."
Neyra Ana, Lal'i odasına götürmüş elini yüzünü yıkıyordu. "Benim güzel kızım, sakın ha babana kin besleme tamam mı, bilirsi-" Lal ağlayarak ona döndü. "Ne bilirim ben? Annem öldüğünden beri değil ki doğduğumdan beri beni sevmez Neyra Ana bilmez misin sende?" Lal'in gözlerinden akan yaşlar yere bir bir düşerken her zamanki gibi Neyra Ana'nın tek yapabildiği onları izlemekti. Kendisine doğru çekip, kendi kızından farksız tutarak sarılıp saçını koklayıp öpebiliyordu ancak fazlasını yapamıyordu. Aldığı kokuyla onundan gözünden yaşlar akmaya başlamıştı.
Yanağına elini götürmüş, Lal'in güzel yüzüne doyamayarak, kıyamayarak bakıyor, yanaklarında ellerini gezdiriyordu. Sonra elleri Lal'in o güzel saçlarına kaydı. "Şu saçların var ya annenin rengini, ışıltısını ve o mis kokusunu almış yavrum benim mis kokusu. Ben annemi özlediğimde kızıma sarılıyorum ama o koku bir yerde yok ki başka hiçbir yerde yok. Senin annen Lal sana kendi kokusunu bırakıp gitti bu dünyadan. Bir annenin gitmeden önce verebileceği en güzel hediye bu. Bilir misin annen ölmeden önc-" Neyra Ana bir anda sustu, kalkıp geri çekilmişken Lal onun ayaklarını tutmuş yalvarırcasına onun önünde eğilmişti.
"Yalvarırım Neyra Ana yalvarırım... bir kerede ne olsun anlat o geceyi! Annem neden öldü neden!" Neyra Ana yerde ayaklarından tutup yalvaran Lal'in yanına eğilmişti. "Annen, neden öldü bilmiyorum güzel kızım ama annen son nefesini verirken, seni bana emanet etti. Mis kokulumu bana getir demişti de..." Lal ölecekmiş gibi olmuştu. Kalbi atmayı durdurmuştu sanki. "Ben o gece kaçtım...ben kaçtım..." Kafasını ellerinin arasına alıp ağlamaya başlamıştı. Bağıra bağıra, ciğeri yana yana.
Bütün herkes Lal'in sesine odaya toplanmıştı. Lal'in ağzından çıkan tek bir kelime vardı. "Anne." Rıza Ağa, Neyra Ananın bir şey anlattığını düşünmemiş tek yaptığı yerde anne diye ağlayan, anne diye ölen torununun babasından etkilendiğini düşündüğü için onu teselli etmekti. "Neyra su getir derhal!" Lal, dedesinin kollarında sakinleşemiyordu. Annesini istiyordu.
Mutfakta tek başına olan su içen Neyra Ana bir bardakta Lal için dolduruyordu. Tam o sırada mutfak kapısından Efsun girdi. "Aferin Neyra. Böyle dediğime geleceksin işte." 2 saat önce kahvaltı yaparlarken Efsun mutfağa girmiş Neyra Anaya, Karan'ın bir kavga çıkaracağını söylemiş ve bunun arkasından Lal'e söylemesi gerekenleri iyice ezberletmişti. Bunların hepsi Karan'ın planıydı. Kızını çileden çıkarıp, evlenmiyorsa onu diri diri mezara sokup açı çektirmek için yaptığı plan. Neyra Ana başta kabul etmemişti. Ancak onu da öyle bir şeyle tehdit etmişlerdi ki mecbur kalmıştı.
"Yazık değil mi Efsun? Senin üvey kızın olmasını geçtim, yeğenin değil mi Lal ne diye bunca acıyı çektiriyorsunuz ona?" Efsun onun içtiği su bardağını alıp sakince ellerinden serbest bırakmıştı. Neyra Ana kırılan cam sesiyle irkilmişti. "Sen benim işime de kimle ne bağım olduğuna da karışma Neyra Ana yanan sen olursun demedi deme."
Günlük hayatta takılmayacak takılarının şıngırtısıyla mutfaktan çıkıp, odasına doğru yönelmişti. Odasına girince derin bir nefes almıştı. Karan'ın üstünü değiştirdiğini görmüş yanına gidip boynuna uzanıp yakasını düzeltmek istemişti. Ama Karan, onun ellerini yine geri itmiş ve kendisine dokunmasına izin vermemişti. Efsun bunun üstüne hayal kırıklığı ile yatağa oturmuştu. Karan komodinin üstünden araba anahtarı ve cüzdanını almıştı. "Yalnız o fotoğrafı görünce nasılda rol yaptım benim kocamsın diye demi-"
"Ben rol falan yapmadım Efsun. Ben o fotoğrafı her gördüğümde bu hale geliyorum zaten. O fotoğrafı her gördüğümde şu kalbi sökesim geliyor bu çıplak ellerle. Asliye'yi hala çok seviyorum vazgeçmedim. O fotoğrafı, Asliye ve kalbimin yenilişini asla unutmayacağım. Başkasını sevmeyeceğim. Ondan başkası bana haramdır."
Karan arkasında ağlayan başka birisini daha bırakıp kimseye görünmeden konaktan çıkmıştı. Arkasında bıraktığı o tehdidi umursamadan belki de fark etmeden çıkıp gitmişti. Arkasında yemin eden bir kadın bırakarak. "Ben de Efsun Karahan'sam bu dediklerine seni pişman edeceğim Karan Karahan."
Lal, biraz olsun sakinleşmişti. Ama unutmayacaktı. Neyra Ananın söylediklerini aklına kazımıştı. Kimse o söylenenleri, o gerçekleri aklından çıkaramayacaktı. Tam gözlerini kapatıp annesini hayal edecekken, hayallerde huzur bulacakken bir bağırtı duydu...
KARAASLANLAR KONAĞI
Sabahın köründe anca eve gelen Miran kapıda onu bekleyen yıllardır kardeşi yerine koyduğu Şevket'i gördü. Yan yana geldiklerinde kapıyı çalmadan sordu. "Çok mu kızdı bari?" Şevket hiçbir şey diyemeden sadece başını aşağı yukarı salladı. "Sessizlik de bir cevaptır aslanım takma kafaya. Hadi bakalım." Kapının tokmağını iki kere vurmuştu. Konağın sessizliğinde bu ses yankılanmıştı. Karaaslanların başı Mazhar Karaaslan avlu da oturmuş bu sessizlikte kahvaltı yapmamış Miran'ı bekliyordu. Meryem Ana, mutfaktan çıkıp koşarak merdivenlerden inip kapıyı açmaya gidiyordu. Miran tekrar tokmağı kapıya vurdu. Mazhar Ağa bağırdı. "Dur hele Meryem dur! Biraz kapıda kalsında benim sözümden çıkmak, beni dinlememek ne demek görsün!" Meryem Ana kapının önünde durmuştu eli kapıyı açmaya hazır bekliyordu ancak Mazhar Ağanın izni olmadan o he demeden nasıl açabilirdi ki kapıyı.
Üçüncü kattan bir ses geldi. "Açsana Meryem! Sen ne bakarsın ona Allah bilir hangi verdiği işle uğraşıyordu oğlan!" Mazhar Ağa karısının sesiyle yukarı doğru dönmüştü. "Zelal Hanım beni sinirlendirmeyesin! Ben miyim yani bunların sorumlusu!" Zelal Hanım yavaş yavaş merdivenlerden inmeye başlamış Mazhar Ağaya cevap vermemişti. "MERYEM ANA HAYDİ!" Miran'ın bağırmasıyla Mazhar Ağa bile irkildi. Bastonuyla ayağa kalkıp Meryem Anaya izin vermeden kapıyı kendisi açtı.
Zelal Hanım olacakları anlayınca merdivenden daha hızlı inmeye başladı. Kapı açıldı. "Oh b-" diye döndüğünde elinde bastonunu havaya kaldırmış dedesini gören Miran refleksle hemen geri çekilmişti. "Ulan buraya gel kime bağırırsın sen edepsiz velet!" Miran hala kapının önünde olan arabasının öbür tarafına sığınmıştı. "Dede saçmalarsın bak kaç yaşındayım ben kendine gel!" BAM. Miran'ın arabası çoktan bir baston darbesini yemişti. Araba yediği darbe ile alarm vermeye başlamıştı.
Miran anahtarı cebinden çıkarıp susturamıyordu. BAM. Araba bir darbe daha yemişti bile. "Yav dede madem böyle kötü nişancısın ne diye dövmeye kalkışıyorsun!" Mazhar Ağa daha çok sinirlenmiş, kendini beğenmiş torununa haddini bildirmek istiyordu. Zelal Hanım ise onlar fark etmezken Şevketin belinden silah almış havaya iki el ateş etmişti. Miran durmuş ama Mazhar Ağa durmamıştı. Zelal Hanım hiç düşünmeden bir el daha ateş etti havaya.
O sırada Kuzey Karaaslan ve annesi, anneleri İclal Karaaslan odalarından çıkmıştı neler olduğuna bakmak için. İclal hemen kahvaltı masasını hazırlayan Şükriye'ye sordu. "Ne oldu niye ateş ediyorlar!" Şükriye cevap veremeden araya Kuzey girmişti. "Görmez misin anne Miran abim belli ki dedem ve babaannemle yine oyun oynuyor sabah eğlencesi." İclal, oğlunun dediği karşısında şok olmuştu ama o ağzını açıp onu ikaz etmeden Kuzey zaten odasın hemen geri dönmüştü. Ama kapısını o kadar sert çarpmıştı ki İclal ve Şükriye korkmuştu.
Odaya girip kıyafetlerini çıkarırken telefonuna gelen bir bildirim gördü. Birisi onu aramıştı bunun üstüne açmayınca mesaj da atmıştı. "Kim bu hadsiz?" Kuzey, telefonu açıp mesajı okumadan numarayı direk olarak engellemişti. Dışardan bağrış sesleri gelince gözlerini devirip telefonunu yatağa atıp aceleyle giyinmeye başlamıştı.
"Siz ikiniz hala 6 yaşında mısınız Allah canımı alacak şuracıkta sizin yüzünüzden!" Miran ve Mazhar Ağa, Zelal Hanımın koluna girmiş onu sedirlerden birisine hemen oturtmuşlardı. İclal aşağıya inip hemen Miran'ın yanına gitmişti. "Oğlum neredesin sen!" Miran annesinin ona uzanan ellerinden geri çekilerek kaçmıştı. Babaannesine bakıyor iyi mi değil mi anlamaya çalışıyordu. İclal buna alışıktı aldırış etmedi. Gözleriyle oğluna bakıyor bir şeyi var mı yok mu diye kontrol ediyordu.
Mazhar Ağa araya girdi. "Sahi Miran'ım neredesin sen dün sabahtan çıktın anca bu sabaha gelebildin." Miran ne diyeceğini düşünmemişti öylesine bir şey çıktı ağzından hemen. "Mahir ustaylaydık çay içerken dalmışım." Dedesi ilk kez şaşırmıştı. Çünkü Miran'ın ilk kez çekindiğini ve yalan söylediğini görmüştü. "Mahir'in yanına gittik de aradım da orda yoktun oğul." Miran rahatça uyumamın etkisi herhalde bunu düşünememiş olmam diye geçirdi içinden. Tabi dün geceyi. Onun, o kızın odasında huzurla uyuduğu o ahu gözler aklına gelince yüzünde kocaman ve gayet belirgin bir tebessüm oluşmuştu.
Zelal Hanım gözlerine inanamamıştı. "Mazhar Bey bu oğlan gülümsüyor!" Mazhar Ağa da İclal de gördükleri karşısında şoka uğramışlardı. "Hangi kızın yanındaydın sen eşek sıpası sonunda buldun kendine bir kız ha sonunda sevdalandın bende dün niye evlenmeyi kabul etmedi diyordum!" Miran yüzündeki tebessümü kapatmaya ve o şekilde yapmamaya çalışıyordu. Ama elinde değildi ki o gözler o saçlar, o kendisine bir şeyler fırlatırken uyuya kalan kızı unutabilmek pek de mümkün değildi.
Tam o sırada aklında bir şey canlandı. Gerçekten de dün onunla evlenmeyi reddetmişti. "Ben reddettim değil mi?" dedi kısık ve hayal kırıklığı dolu sesiyle. Mazhar Ağa sedire mutlulukla karısının yanına oturdu, Zelal Hanımın omzuna elini atıp kendisine çekti. İclal oğlunun kısık sesle konuştuğunu fark etmiş ama saygısızlık olacak diye hemen yukarı pijamasını çıkartmaya çıkmak için merdivenlere yönelmişti.
Kapıdan hızla giren nefes nefese kalan küçük bir çocuk girmişti. Çocuk korkmuşa benziyordu, korkmuştu hatta gözlerinden okunuyordu korkusu. Miran, bu çocuğu hemen hatırlamıştı. Çocuğa doğru koşarken bağırmıştı. "Meryem Ana su getir hemen!" Miran çocuğu halsizlikten, yorgunluktan yere yığılmasın diye tutuyordu. Meryem Ana su getirmişti. Miran hemen suyu alıp çocuğa içirmeye çalıştı. Bu çocuk sabah çıkmadan önce Karahanların konağını izlemeye ikna ettiği çocuktu. Çocuk suyu tek seferde bitirmişti. Hala nefes nefeseyken konuşmaya başlamıştı, gördüklerinden korkmaktan mı yoksa nefessiz kalmaktan mı bilmiyorlardı ama çocuk kekeliyordu.
"Ağa-m, Ka- K-aran Kara-han-a dur, et-me de-dediler arka-sı-sından ik-iki el at-at-eş ses-i gel-geldi."
Miran'ın yemyeşil orman gibi huzur veren gözlerini bir anda yangınlar kaplamıştı. Çocuğun söylediği kafasının içinde yankılanıyordu. "İki el ateş sesi." Çocuğu hızla bırakmış konağın kapısından koşarak dışarı çıkmıştı. Bu bir savaş ilanıymış gibi sokakta bağırarak Karahan konağına koşuyordu.
"ADAMLARI TOPLAYIN KARAHANLARI DİRİ DİRİ YAKACAĞIM!"
Mazhar Ağa hemen yerinden fırladı. Şevkete bağırdı. "Miran'ın saçının tek bir teline zarar verirlerse o lanetli Karahanların soyunu kurutun. Haydi Karaaslanları yığın konağa torunumu tek bırakanı, tehlikede bırakanı affetmem gebertirim!" Hazırlanmış Kuzey merdivenlerden inerken dedesinin söylediğini duymuştu. Meryem Ana'ya döndü. "Hayırdır dedemin favori torunu nerde?" Mazhar Ağa bastonunu şiddetle yere vurmuştu. "Kuzey defol git abinin peşinden beni kızdırma!" Kuzey seslice gülmüştü. "Hay hay Mazhar Ağa sen istersin de ben Miran Arel Karaaslan için ölüme atlamaz mıyım? Ne de olsa sıradan biriyim Karaaslan'ın varislerinden biri değilim dimi." Mazhar Ağa elini kaldırmışken Kuzey arkasını dönüp kapıdan çıkmıştı bile. Zelal Hanım kocasını kolundan tutup sakinleştirmeye çalışıyordu.
Miran konağa vardığında etrafın çok sessiz olduğunu fark etti. Konağın kapısını, çalmadan bir anda içeri girmişti. Kapıyı arkasından hızla kapatmasıyla Karahan konağının sesle yankılanması bir olmuştu. "Karahanlar çıkın dışarı!" Şevket ve diğer adamlar arabayla, silahlarla ancak Miran'a yetişmişlerdi arkasında onun emir vermesini bekliyorlardı. Rıza Ağa bu seslere karşın endişe ile dışarı fırlamıştı. Ancak öylesine endişesini evini basanlara hele ki Mazhar Ağanının torununa gösteremezdi. Yüzünü bu düşünceyle öfke kapladı.
Tesbihi ile avluya inmişti. Ortanca oğlu Civan da onunla birlikte inmişti babasını tek bırakmaya niyeti yoktu. Neyar Ana, Zümrüt ve en önemlisi Lal bir anda dışarı fırlamıştı. "Hayırdır oğul nedir bu ateşin de evimi basarsın!" Miran, silahını çıkartmıştı. Peşinden tüm adamları da onun izinden gidiyordu. "Ben size dün gece ne dedim Rıza Ağa siz beni hafife mi alırsınız?" Civan da karşılık olarak silahını çekmişti babasını korumak için. "Sen mi asıl bizi hafife alırsın Miran Karaaslan? Nedir bu ateşinin sebebi dedim cevap ver!" Lal koşarak dedesinin önüne atlamıştı. Miran başta inanamamıştı. "Yaşıyorsun?" Lal dedesine siper olarak kollarını açmıştı. Dedesi onu geri çekmeye çalışıyordu ama nafile. Lal bu güçsüz haliyle elinde kalan, onu seven tek kişiyi de kaybetmemeye çabalıyordu. Ama bu güçsüz haliyle bile yine Miran'ı görünce kalbine bir sancı girmişti.
Kapıdan Kuzey girmişti. Ağzında sigarasıyla. Miran, Lal olduğu için silahını indirmişti. Kuzey abisinin yanında durmuş, Lal'i süzmüştü. "Deli kız ha...Ben olsam silahı indirmem ikisini de vururum abi." Lal, duyduklarına inanamamıştı. Sahir'im dediği adamın dediklerine inanamamıştı. O da onunla ilk karşılaştığından beri Lal'le aynı şeyleri hissetmiyor muydu yani? Lal'in ölmesini isteyecek kadar ne olmuştu da böyle diyordu?
Miran, kardeşinin ağzından sigarasını almış yere atmıştı. "Sana şu leş şeyi benim yanımda içme demedim mi ben!" Kuzey, yere atılan sigarasına bakıp ağzında kalan son dumanı da üflemişti. "Sigaraya bile izin yok artık anladım." Sigaraya bir tekme atmıştı. Miran ondan bunun hesabını soracaktı ama Karahanların gözünde değil. Lal, Miran' bakıp gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Dün ki gibi sanrı görüyor olmaktan ve delirmiş olabilmekten korkuyordu.
Silah sesiyle bir anda herkes durduğu yerde sarsılmıştı. Kim ateş etmişti? Karahanlar mı Karaaslanlar mı? Hangi taraf bitmeyecek bir kan davasının ilk adımını atmıştı? Kime ateş etmişlerdi? "Miran Arel Karaaslan!" Miran vurulmayanın ya da kurşun sıkan tarafın kendinden olmadığını bilmenin eminliği ile arkasını döndü.
"Baran Karahan." Civan, yeğeninin başına bir şey gelecek korkusuyla hemen yanına gitmeye çalışmıştı ama Karaaslanların adamlarının aldığı emir netti kimse Miran isteyene kadar dışarı çıkamaz, hatta tek bir adım bile atamazlardı. "Söyle bakalım Baran Karahan ismimi hangi cesaretle ağzına almaya cüret ediyorsun?" Baran sırıtmıştı. "Ne o iki el ateş sesi duyuldu diye arabanı almadan koşa koş gelmişsin yakacam o Karahanları diyormuşsun..." Baran, Miran'ın üstüne doğru yürüyordu. Miran elleri cebinde adamlarına onun kendisine yaklaşması için izin vermelerini söyleyen bakışlarla bakıyordu. "Yaksana sıkıyorsa Miran Bey bak karşındayım haydi!"
Şevket adım atacakken, Miran elini kaldırmıştı. Şevket hemen durmuştu. "O buradayken yakmayacam merak etme ama sen çok istersen bizim çocuklar benzinliğe kadar sana eşlik etsinler Baran Karahan." Baran onu itecekken arkadan nefes nefese Yavuz Karahan girmişti. "Baran sakın ha! Ben gebertirim seni!" Rıza Ağa en küçük oğlunun geldiğinide görünce endişelenmişti. Karan dışında tüm Karahanlar buradaydı ya Karaaslanlar gene delirir de bir şey yaparlarsa diye korkmaya başlamıştı.
Lal, Kuzeye bakıyor ama onu ilk gördüğündeki gibi hissedemiyordu. Korktuğu için miydi. Ama şu Miran Arel Karaaslan'a bakınca neden kalbindeki bu sancı bir anda ortaya çıkıyordu. "Kötülük ne olacak." demişti fısıldayarak. Oysa kimse duymasada sadece onun sesine odaklanan Miran duymuş ona tamamen dönmeyerek tebessüm etmişti. Lal bir anda bu tebessümü görünce bacaklarında güç kalmamış gibi hissedip az kalsın yere yığılıyordu.
Miran o sırada fark etmemişti ancak ona tek bir dakikalığına baktığında hemen gözüne çarpmıştı. Boğazı kıp kızarık morarmaya başlamıştı. Miran hemen yanına koşmuştu. Lal geri çekilmemişti. Vakti olmadığından mı yoksa o kötülükten artık korkmamaktan mı bilmiyordu. Miran kıyamayarak boynuna dokunacakken elini geri çekmişti. "Ne bu, kim yaptı, nasıl yaptı, kim, kim nasıl cesaret etti!" Rıza Ağa ilk kez yıllar sonra bir Karaaslan'ın gözünde korku görüyordu. Birde Miranın babasının gözlerinde görmüştü bu korkuyu. Anlamıştı. Miran Arel Karaaslan kör kütük aşık olmuştu Lal Karahan'a. Sevdalanmıştı.
Lal, Miran'ın elini tutmuştu. İlk kez birisinin elini tuttuğunda böyle hissetmişti. "Yo-yok bir şeyim." Miran o korktuğu için kekeliyor zannederken, Lal aslında kalbinin birazdan sesi duyulacak diye çekiniyordu. O yeşil gözler. Kuzey miydi Sahir'i onun o kötü kalbi, düşünceleri ya da bakışlarıyla yıllardır beklediği adam o muydu? Yoksa elini tuttuğunda, yanında yıllar sonra annesi varmış gibi hemen uykuya daldığı, onu her gördüğünde kalbine bir sancı girmesine sebep olan Miran mıydı?
"Sanrı değilsin gene değil mi çok bilmiş?" dedi Lal çaresizce. Miran güldü. "Çok bilmiş beni ha...değilim merak etme ayrıca sanrı öyle bir şey değil." Lal de güldü, dudaklarından çıkan o gülüşe hakim olamamıştı. "Çok bilmiş ne olacak."
Rıza Ağa torunuyla, Miran'ın arasına girip Lal'i arkasına almıştı bir anda. "Dün evlenmeyeceğim dediğin kıza avlunun ortasında bunca insan içinde ne cüretle yaklaşırsın Karaaslan!" Miranın adamları tam silahları çekecekken Miran gene tek bir hareketiyle hepsini durdurmuştu. Kuzey duvara yaslanmış gülüyordu. "Rıza Ağa alış bunlara abimin yaptığı günlük şeyler karar değiştirmek...taraf değiştirmek değil mi abicim?" Miran, kardeşinin boğazına yapışmamak için zor durmuştu. Tam o sırada sırtında çantasıyla içeri küçük bir çocuk girmişti. Civan korkuyla elindeki silahı hemen beline geri sokmuştu.
"Oğlum, Mete'm ne işin var senin burada babam?" Miran adamlarını geri çekmişti. Mete, babası yerine onun yanına gitmişti. "Sen Miran Arel Karaaslan mısın?" Miran şaşırmış çocuğun önünde tek dizinin üstüne eğilmişti. "Evet, tanıştığıma memnun oldum aslan parçası." Mete elini uzatmıştı. Miran da küçük Karahan'a karşılık vermişti. "Okuldan haber getirdim ben sana Leyla çok ağlıyor hala alışamadı, Miran dayım diyip duruyor." Kuzey yine gözlerini devirmişti. "Leyla hep ağlar çocuk bilmediğimiz bir şey söyle sen." Mete ona dönmüştü. "Senin adını vermedi zaten ucube sen karışma." Kuzey küçük çocuk demeden, Mete'nin üstüne yürürken Miran onu kolundan tutmuş kulağına eğilmişti. "Kendini zorla bana öldürtme defol git şirkete." Kuzey abisinin tuttuğu kolunu sertçe çekmiş, yakasını düzeltip Karahan konağından dışarı çıkmıştı.
Miran, Lal'e dönmüş onu bu halde bırakmak içine sinmeyeceğini bile bile Şevketten araba anahtarını almış konaktan çıkıp okula yeğenini almaya gitmişti. Şevkete gitmeden Lal'i gizli bile olsa kontrol etmesini adamlardan birinin de morluk için krem almasını söylemişti. Yeğenini alır almaz, sakinleştirir sakinleştirmez geri dönecekti Lal için.
Lal'in ise içinden bir ses Miran'ın geri döneceğini söylüyordu. "Sahir'im oysa eğer bana geri döner." Çektiği acıya rağmen, boynuna rağmen hala Sahir'inin dönmesini ve onu kurtarmasını bekliyordu.
🖤
beğendiyseniz oy vermeyi unutmayın lütfen...
