14. bölüm · Şahin'in Külleri - İlk Kıvılcım
Bölüm 12 - Kırılma Noktası
❗UYARI
BU BÖLÜMDE PSİKOLOJİK KRİZ VE FAZLA KÜFÜR BULUNMAKTADIR. RAHATSIZ OLACAKLARIN DİKKAT ETMESİNİ ÖNERİRİM.
İyi okumalar dilerim🦅🕯
Yangınlar yalnızca yaktıkları yerleri kül etmezdi. Bazen insanın içinde öyle derin izler bırakırlardı ki, en büyük çözümler bile yeterli gelmezdi. En ağır yaralar sadece deride değil, hatıralarda da taşınırdı.
Bazı savaşlar bittiğinde geriye sadece zafer kalmazdı. Yalnızca sessizlik kalırdı. Yenilmek ise bazen tek çözüm yolu olurdu. Hastane koridorları sessizdi, çok sessiz. Öyle ki bu sessizlik, kül olanların çığlıklarından daha ağırdı.
Yatakta usulca yattığım günler artıyordu. Doğum günümün üzerinden beş gün, hastaneye yatışımın üzerinden on üç gün geçmişti. Boğulmaya devam ediyordum. Yaralarım iyileşmiyor, sızılarım dinmiyordu.
Kutay bir odada ben farklı bir odadaydım. Yaralarımız çoktu, bu yüzden birbirimizi de göremiyorduk pek.
Bacağımdaki ve karnımdaki yanıklara her gün merhem sürülüyordu. Yer yer buruşan ve derisi kalkan cildim bana çirkin görünüyordu. Her yanımda bandajların olması ve hareketlerimin kısıtlanması beni öldürüyordu.
Kimsenin görmediği ama benim pek alâ hissettiğim bu kelepçeleri kırıp o yangına yeniden dalmak istiyordum. İnsanların çığlıkları hâlâ kulaklarımda, hâlâ kabuslarımdaydı.
Diğer üyeler taburcu olmuştu lakin hastaneye gelmedikleri günler sayılıydı. Ayçin yanımdan asla ayrılmazken, en sık ziyaret eden Ömer'di. Ömer buradayken Baran ve Ayçin beraber dinlenme fırsatı bulmuştu.
Kalbim hepsine yanıyordu.
Bu günlerde sürekli ağlayıp Kutay'ı sayıkladığımı hatırlıyordum. Kabuslar artmıştı ve konuları artık Kutay'dı. Uykularımdan ağlayarak ya da acıyla inleyerek uyanıyordum. Artık zihnim de kalbim de bu adamla doluydu.
Bunun yanı sıra, beynim birçok teoriyi aynı anda üretiyordu. Avcıların bir doktora ya da hemşireye para teklif etmiş olma ihtimali çok yüksekti. İçimizden birinin bize ihanet etmiş olabileceği düşüncesine ise inanmak bile istemiyordum.
Odada tektim. Kalkmamı engelleyecek hiç kimse yoktu. Ne Ömer, ne Ayçin ne de Kardelen başımdaydı. Bu demek oluyordu ki, bu haldeyken yapmama kızdıkları şeyi özgürce yapabilirdim. Muhtemelen doktorum da kızacaktı, bir hasta böyle yapsa bende kızardım ama şuan canım dinlemek istemiyordu. Bir hedefim vardı ve uygulayacaktım.
Ne kadar canım acısada bacaklarımı yataktan sallandırmayı başardım. Artık hasta kıyafetleri içinde değildim, kendi pijamalarımı giyiyordum.
Terliklerimi giymeyi başardığımda derin bir nefes aldım. Her yanım ağrıyordu. Özellikle kırığım ve yanığım varken bunu yapmam oldukça riskliydi ama çok daha önemli meselelerimiz vardı.
Duvarlardan tutunarak hedefim olan odaya doğru yürümeye başladım. Ara sıra duraksayarak soluklanıyordum. Kendimi, hastanede yatsa bile durumunun kötü olduğunu kabul etmeyen teyzeler gibi hissediyordum, yalan yoktu.
Sonunda 182 numaralı hasta odasına ulaştığımda durdum. Duvara iyice yaslanıp gözlerimi yumdum, iyice soluklandım. Normalde yavaş davranmayı sevmezdim ama bugünlerde aksi mümkün olmuyordu.
Kapıyı aralayıp içeriye bakındım. Kutay yatağında yatıyordu, gözleri kaplıydı. Muhtemelen uyuyordu ve şuan uyandırmayı her şeyden çok istiyordum. Odaya girip kapıyı ardımdan sessizce kapattım. Uyandırmamaya dikkat ederek yatağın başındaki koltukta yerimi aldım.
Yüz hatları uykuyla yumuşamış, her şeyi inceleyen kahve gözleri kapanmıştı. Gözlerindeki o kararlı bakışı özlemiştim. Belki de özlediğim, kararlı olmasına rağmen içindeki sonsuz merhametti. Parmaklarımı yumuşak saçlarının arasından geçirdim. Artık saçları uzuyor, iyice alnına dökülüyordu. Kumral teni ise ağır yaraları yüzünden solgun gözüküyordu.
Bunu kaç kez söylemiştim ve kaç kez daha söyleyecektim bilmiyordum, ama asla bıkmayacaktım. Bu adamın tüm yüz hatlarının kusursuz olduğunu söylemekten asla bıkmayacaktım.
Bir anda gözlerini aralayıp bana baktığında hafifçe irkilerek geri çekildim. Elim hala saçındaydı ama önceki gibi derinde değildi.
“Aniden bakılır mı öyle ya?” dedim ani korkum geçerken. Elim göğsümdeydi, soluklandım.
“Alıştırarak mı uyansaydım, İlke?” diye sordu uykulu sesiyle. Oldukça haklı bir soruydu, sessiz kaldım. “Nasıl hissediyorsun kendini?” dedim daha sakin bir tonda. Elleriyle yüzünü oluşturdu, yorgun hareleri bana döndü.
“İyi, aynıyım işte. Sen niye buradasın? Odadan mı kaçtın yanıma gelmek için?” yalnızca bunu sordu yumuşak sesiyle.
Bu sorusuyla birlikte duvarların rengi çok ilgimi çekmiş olmalıydı ki bakışlarım etrafta gezindi. Sorusuna geçiştirilmiş bir cevap verecektim, biliyordu.
“Ağrın falan var mı?” diye sordum bu sefer. Sesim sonlara doğru farklı çıkmış, beni saçma göstermişti.
“Yok ağrım, iyiyim. Tekrarlıyorum, sen odadan mı kaçtın, İlke?” dedi tekrar. Sesinde hafif bir sınır sezmiştim. Neden kızmıştı ki? Bu sefer, her zaman keskin olan bakışlarım yumuşamıştı.
“İlke…” dedi isyan edercesine. Bir isyan ancak bu kadar yumuşak, bu kadar acılı olabilirdi. Kutay'ın bir isyanı bile acılı, gürültüsü bile sessizdi.
“Kutay…” dedim onunkiyle aynı tonda. Benim isyanım onunki kadar acılı ama bal gibi olmamıştı. Sesi bana acıbaldı.
“Yaralısın, yaralıyım. Neden odanda dinlenmek yerine buradasın sen, İlke? Bacağında yanık varken neden ısrarla bana geliyorsun?” Ağırdı belki söyledikleri, canım yanmalı veya kendimi sorgulamalıydım. Fikrim yoktu.
“Babam yeterince bencil olmuş, sadece beni ve soyumuzu korumak için bunları hazırlamış. Üyelerinin siz olduğu bir teşkilat kurmuş, eğitmiş. Benim birkaç liderlik tribimden dolayı bu haldeyiz. Daha fazla bencil olamadım. Yaralı bacağımı zorlayıp sana geldim.”
Çok hızlı konuştum, boğazım yandı. Sesim yetmedi ama kelimelerim henüz tükenmemişti. Keskin bir mide bulantısı vurdu. Bencildik biz. Babasız çocukları yakacak kadar bencil. Birkaç saniye daha duraksadıktan sonra ekledim.
“Bacağımı kesseler bile gelirim.”
Ona en ağır darbeyi vurmuşum gibi nefesi kesildi. Gözleri yumuşadı. Bedeni sözlerimin altında ezildi ve ben izledim.
“Çok önemli konular var. Bu yüzden kaçtım geldim.” diyerek sözlerimin sonuna yaklaştım.
Sözlerin etkisinden çıktığında yatakta daha dik oturdu. Onun bana yapacağı gibi bende onun arkasında bir yastık koydum. Rahat olsun, canı biraz daha yanmasın istedim.
“Ne gibi konular?”
“Birinin bize ihanet etmesi gibi…”
…
“Sana bu sürede tehdit içeren iki mektup geldi ve sen bize, özellikle bana söylemedin mi?”
Öfkeli sözleriyle beraber bakışlarımı Kutay'a çevirdim. Kızgındı ve sonuna kadar haklıydı. Bu cümleyi kaçıncı söyleyişiydi bilmiyordum, oldukça fazlaydı. Sinirinin bu kadar fazla olması iyi bir şey değildi, canının yanmasını istemezdim.
“Üstüne çok fazla olay oldu. Ayrıca odaklanman gereken nokta o değil, Kutay. İhanet edildi diyorum.”
“İhanet umrumda değil, İlke! Seni tehdit ediyorlarmış, odana kadar girmişler!”
“Yabancı değil, içimizden biri girdi odama!” Bu sefer sesini yükselten bendim. Sınırlarımı ihlal eden bir yabancı değil, aramızdan belki de çok yakınımızdan biriydi.
“Anladık o kadarını!” diye bağırdığında öfkem daha da arttı. İlk kavgamızdı ve daha da şiddetlenecekti. “Bağırmadan dinleyecek misin beni?” dedim daha ılımlı olmaya çalışarak.
“Deniyorum. Sikeyim, gerçekten deniyorum. Ama şerefsizler beni bile sinirlendirmeyi başardılar!” Bağırışının ardından nefes nefese kaldı, derin bakan gözleri çaresizlikle tutuştu.
Haklıydı. Her durumda sakin kalmayı başaran bu adama bunu yapmışlardı. Öfkeyle bağırtacak kadar köpürtmüşlerdi dingin dalgalarını.
“Benim mahremiyetimi ihlal etmeleri umrumda değil, Kutay. Aramızdan biri Avcılara çalışıyor. Bilmem anlatabildim mi?”
Derin bir nefes aldı, göğsü yanıyor gibiydi. Dostlarımızdan birinin ihanet etme düşüncesi kahrediyordu. Bunu, ihanet düşüncesi bana ilk uğradığında anlamıştım. Keşke mektup sadece hastanede gelseydi de doktorlardan şüphelenseydim. Keşke odama kadar girmemiş olsaydınız.
Gözyaşlarım dışarı firar etmek için bana meydan okurken, Kutay'ın gözlerine bakmaya cesaret edebildim. İlk defa ağlamanın eşiğindeydi sanırım. Ya da öyle sanmıştı aptal kafam.
“Dostlarımı sorgulamak istemiyorum.” dedi. Sesi kısıktı, bir fısıltı sayılır mıydı bilmem ama duyamadım, okuyamadım onu.
“Kimin dost kimin düşman olduğunu anlamak için bunu yapmalıyız.”
İç çektim. Hepsi aklımdan geçti. Baran, Kardelen, Ilgın, Merih, Gökhan, Ömer, Lindsey…
“Bunu yapan sadece bize değil, vatanına ve devletine de ihanet etmiş demektir, biliyorsun değil mi?” dediğimde kalbine bir yumruk daha vurmuş olmalıydım. Nefesinin kesildiğini, ihanetin bir tokat gibi çarptığını gözlerimle gördüm.
“Yapmasın… Her kimse yapmasın, İlke. Baban yetiştirdi bizi, askeriz biz. Vatan ihaneti nedir ya?” Sesi yüksek, sözleri isyandı. Köstebek her kimse; bize, babama ve vatana ihanet etmişti.
“Senin durumun daha kötü, Kutay. Dınlen biraz daha. Bu sürede ikimiz de düşünelim, inceleyelim herkesi.” dedim daha ılımlı bir tonda. Kafasını usulca sallayıp yastığa gömüldü.
Şahin bu sefer kendini kanatları ardına saklıyordu.
…
Hastane koridorlarında adımlarken, zihnimin bana yaptığı işkencelerle savaşmak daha da zorlaşıyordu. Birkaç ay önce bu koridorda beyaz önlüğümle yürüyordum. Boynumda stetoskop, cebimde ise siyah bir kalem olurdu.
Bazen hastaları odalarına götürür, hasta yakınlarına moral verir ve bazen de ne kadar zor olsa bile ölüm haberlerini getirirdim.
Kısa süren kariyerimde kaç ölüm duyurmuştum bilmiyordum. Kimisi iş kazası, trafik kazası, kocasının eseri… Kimisi de şehit. Vatan toprağını kendi kanlarıyla sulayan insan evlatları.
Şimdi ne boynumda bir stetoskop, ne de omuzlarımda beyaz önlük vardı. Kahrolası bir hastaydım ve günlerimi bu koridorda öldürüyordum.
Sessizce atlattığım, ya da atlattığımı düşündüğüm tüm olayların yükü omuzlarıma bu günlerde binmişti. Sadece birkaç ayda o kadar çok badire atlatmıştım ki, düşündükçe hepsini kusasım geliyordu. Hiçbirini de sorgulamadan içime gömmüştüm. İlk geldiğimde sorgulamam gereken şeyi şimdi sorgulayacaktım işte.
Kimdi bu Şahin? Sadece babamın devlet adına kurduğu, ajanlardan oluşan bir teşkilat mı?
Aniden kasıklarımdan karnıma gelen sızıyla nefesimin kesildiğini hissettim. Bedenimi duvara yaslarken gözlerimi acıyla kapattım. Yanık cildimi çok fazla zorlamıştım muhtemelen, tüm yaralarım acıyordu.
Elim karnımın üstünde yerini aldı. Kafamı duvara yasladım. Ağrı arttı da arttı. Tekrar nefes almayı başardığımda yardım için bağırmak istedim.
Boğazımdan acı, yüksek ama bir o kadar da boğuk acılı bileti ses çıktı. Sesim koridorda yankılandı ama duyan olmadı. Ağrım arttıkça bacaklarım beni taşımamaya başladı.
“Yardım…” diye fısıldadım. Yaralarım, dikişlerim kasıldıkça kasıldı ve durdurabilecek hiçbir gücüm kalmadı.
Dizlerim bükülüp yere çöktüm. Bu acının sebebi neydi bilmiyordum ama yaralarımı çok zorladığım açıktı.
Bana koşar adım gelen bir beden gördüm. Yüzünü ayırt edemedim ama bana seslendiğini duyabiliyordum. Kutay olmasın, dedim içimden. Kutay olmasın lütfen. Acısı varken beni böyle görmesin.
“Tomris!” diyen sesin sahibi yanımda dizlerinin üzerine çöktü. Kollarıyla bedenimi sabitledi, nazikçe anlıma dökülen saçlarımı itti. Gözlerim beni tutan kişinin yüzüne iliştiğinde anlamaya çalıştım.
Bir an Aybars olmasından, onun kollarına muhtaç olmaktan çok korkmuştum. Ama bu Ömer'di. Güvenli bir limandı. Acım yavaş yavaş dinerken nefeslerim düzenli hale geldi. Kısa bir baygınlıktı bu geçirdiğim, gözlerimi yumdum ve boğucu bir karanlık beni içine çekti.
…
“Karadeniz bölge lideri, finansal destek talep etmiş. Ne bok yapmamızı bekliyorsa artık.” dedi Ömer bıkkınlıkla.
“Ticaret yapmayın, dedik diye kudurdu herif. Koca burnuna sıçtığım.” diyerek karşılık verdi Baran.
Birkaç saat önce baygınlık geçirmiştim, doktor kendimi çok fazla zorladığım için olduğunu söylemişti.
Şimdi ise hasta yatağında halsizce yatıyor, konuşulanları dinliyordum. Nöbetleşe başımızda bekliyorlardı.
Şansıma bana denk gelen ikili Baran ve Ömer'di. Sebepsiz yere tartışıyorlar, sinir oldukları her konuya küfür ediyorlar ve düzenli olarak birbirlerine laf sokuyorlardı. Şimdiki konumuz ise rahat duramayan bölge liderleriydi. Masanın lideri olarak bunları umursamazken, onlar tartışmaya devam ediyordu.
“Lan onlar ölmedi mi? Bomba patladı ya odada.” diyerek resmen zihnimi okumuştu Baran.
“Salak, bizde odadaydık. Ölmedik. Demek ki onlar da ölmemiş, oğlum.”
“O gün öldüm sandım. Daha önce bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum.”
“İlk bomba işte. Siftah yaptık. Piçler durmaz bu saatten sonra.”
Sıkıntıyla yüzümü ovuşturdum. Ne saçmalıyordu bunlar?
“Ne diyorsunuz ağabey siz?” dedim üzerime çöken bıkkınlıkla. “Ne siftahı Ömer? Ne saçmalıyorsunuz siz ya?” Sonlara doğru istemsizce sesim yükselirken elim alnımda kalmıştı. Bakışları bana döndüğünde sert harelerimle onları süzmeye devam ettim.
“Sakin ol, Tomris. Sohbet ediyoruz sadece.” diyen Baran'ı duymazdan geldim.
“Kurul hakkında konuşacak daha önemli konularımız var, lütfen. Bomba da önemli ama kimin, neden yaptığını zaten biliyoruz en azından.”
Ömer'in bakışları Baran'a dönerken alttan kapak hareketi çektiğini gördüm. “Haklı. Toparla şimdi.”
Yüzümü sinirle ovuşturduktan sonra bacaklarımı aşağıya sarkıttım. Biraz daha bu iki adamı dinlemeye devam edersem kafamı kafamı hastane duvarlarına sürtmeye başlayacaktım. Kendi sohbetlerine o kadar çok dalmışlardı ki, usul usul yatağı terk ettiğimi farketmediler bile.
“Tomris,” diyen kalın sesle olduğum yerde oturup kaldım. Baran, planımı anlamış olmalı ki insanı ürperten derin sesiyle beni uyarma gereğie duymuştu. “Otur oturduğun yere.” dediğinde tekrar yatağıma sindim.
“Gözlerini oyacağım senin. Ne bu yaptığım her hareketi görmek?”
“Rahat durmadığın için göz kulak olmalıyım.”
Gözlerimi devirip yatakta iyice yayıldım. Ömer ve Baran kafalarına göre takılırken, bakışlarımı tavana çevirdim.
Düşünülecek çok şey vardı.
…
Elindeki viski bardağını ağır ağır çevirirken, gözleri boşluğa kilitlenmişti Aybars'ın. Ankara'ya yine boğucu bir karanlık çökmüştü. Pencerenin ardında uzanan şehir ışıkları, sanki gökyüzüne saplanmış binlerce bıçak gibiydi. Ne kadar parlak olsalar da gecenin karanlığını dağıtmaya yetmiyorlardı.
Çalışma odasına ağır bir sessizlik hâkimdi. Duvardaki eski saat, her saniyeyi inatla sayıyor; tik tak sesleri odanın içinde yankılanıyordu.
Kapının hafifçe tıklatılmasıyla bakışlarını yerden kaldırdı ve tok bir sesle cevap verdi.
“Gel,”
İçeriye giren yüz onu şaşırtmadı. Sağ kolu, en güvenilir ve gölgesi diyebileceği adamı, Yekta'ydı bu. “Efendim, hastanede ki adamlardan son durum raporu geldi.”
Çenesini hafifçe kaldırıp iki parmağıyla söyle der gibi işaret etti.
“Şuanlık ikisinden de bir hareket yok. Arkadaşları sürekli yanlarında ve bir ton koruma var. Geçiş sağlanmıyor. Ekstra olarak Tomris Hanım'ın baygınlık geçirdiği bilgisine ulaştık.”
Aybars aldığı bilgiyle kaşlarını çatarken keskin bakışlarını tekrardan Yekta'nın gözlerine dikti. “Ne tür bir baygınlık?”
“Aniden yataktan çıkıp dolaştığı için halsizleşmiş. Şuan dinleniyor, saatlerdir de odasından çıktığı görülmemiş.”
“Bu arkadaşları bize ayak bağı oluyor. Bu kadar korumayı hangi cehennemden buldukları da belli değil. Babam yüzünden uğraştığımız şeylere bak.” Sıkıntıyla nefes verip başını deri koltuğun arkasına yasladı. “Geberse de kurtulsak.”
“Kim, efendim?” dedi Yekta anlamaz bir ifadeyle. “Şu boktan ülkede kalmamı sağlayan herkes!”
Aybars öfkeyle söylenmeye başladığında derin bir nefes aldı Yekta. Bu adamın sürekli bir haltlar söylemesi canını sıkıyordu.
“Mesaim bitti mi, efendim?”
“Bitmiştir herhalde. Gerçi sen keyfine göre çalışıyorsun orası ayrı.”
Bileğindeki saati kontrol edip mesaisinin birkaç dakika önce bittiğini öğrenen Yekta, rahat bir havayla Aybars'ın karşısındaki koltukta yerini aldı. Üzerindeki ceketi çıkardıktan hemen sonra gömleğinin birkaç düğmesini açmayı da ihmal etmedi. Babasının malıymış gibi rahatça yayıldı koltuğa Yekta.
“Çenene sıçayım, tamam mı? Sürekli bir boklar söylenen çenene sıçayım, Aybars. Mafya dediğinin ağırlığı olur, amına koyayım. Bir sus artık lan!”
Tek yudumda bitirdiği viskisi boğazını yaktı Aybars'ın. Boş bardağı sehpaya bırakırken karşısındaki arkadaşını umursamadı bile.
“Ağzına yakışıyor mu bu laflar?”
“Aşkım mı diyeyim lan? Ne olsun istiyorsun sen?”
Aybars, Yekta'yla uğraşmak için şakacı bir öpücük gönderdiğinde aldığı cevap kafasına sert bir tokattı. Her şeye güldüğü gibi buna da güldü. Fakat aniden açılan kapı ve içeriye giren ağır havayla gülüşü anında düşmüştü. Geleni pekâlâ biliyordu.
Girişiyle odaya öyle bir karanlık düşmüştü ki, Yekta bile olacakları anlayıp sessizce odadan çıkmayı tercih etmişti.
Yalçın Avcı, ardında taşıdığı gölgesiyle birlikte odaya giriş yapmıştı.
Tüm korumalar odadan çıktı ve baba oğul yalnız kaldılar.
“Bu mu senin ciddiyetin? Bu mu benim yetiştirdiğim evlat? Ne zaman adam olacaksın sen?”
Derince yutkundu Aybars. Defalarca duyduğu bu sözlere o kadar alışmıştı ki, kendini bir kalkan gibi kullanır hale gelmişti. İfadesiz gözlerini babasına çevirdi.
“Hakaret etmeye mi geldin buraya?”
Tüm endamı ve omuzlarındaki kirli kanın verdiği yersiz gururla oğlunun tam karşısına oturdu Yalçın. Arkasına yaslandı, yetiştiremediğini düşündüğü ve bu yüzden nefret beslediği biricik oğlunu izledi.
“Eğer hakaret anlayışın buysa evet, hakaret etmeye geldim. Çünkü o siktiğimin beyni başka türlü anlamıyor. Sana tek bir emir verdim,” Parmağını uyarıcı bir şekilde salladı. “Dedim ki, bu kadını öldür. Normalde Halil kansızı da sana kalacaktı ama acıdım.”
Sözlerinin Aybars'ta bir tepki yaratmadığını gördüğünde yerinde daha da dikleşti Yalçın. Ne bir utanma ne de bir suçluluk duygusu görüyordu Aybars'ın gözlerinde.
“Sana ömrümde ilk defa acıdım çünkü yapamayacağını biliyorum. O yüzden tek görevin bir kadını öldürmek. Bir deliden bunu istemek ne kadar yanlış onu da öğrenmiş oldum.”
Hiçbir kelimesi, bağırışı ve dayağı Aybars'tan büyük bir tepki koparamazdı. Ama Yalçın Avcı; elinde büyüttüğü, vahşileştirdiği ve en sonunda avlanmaya saldığı kurtu pekâlâ tanıyordu. Ona deli demesi gözünün dönmesine sebep olurdu, biliyordu. Her seferinde zavallı bir çocuk gibi ben deli değilim diye bağırırdı.
Öfkeli bir soluk verdi Aybars, dişlerini öyle bir sıkmıştı ki çenesini kırmasına çok az kalmıştı. Oturuşunu düzeltmemesinden bile karşısındaki baba denen adama saygı duymadığı açıktı. Gerçi o adam sayılır mıydı?
“Deli değilim ben.”
Yalçın küçümseyen bakışlarını Aybars'ın üzerinde gezdirmeyi sürdürdü. Aybars varlığının bile küçümsendiğini iliklerine kadar hissederken, giderek kaybolan kontrolü içten içe onu titretiyordu.
“Öyle mi? On üç yaşında hizmetçiyi merdivenlerden ittiğinde de aynısını söylemiştin.”
Aybars onu sarsan öfkesini dindirmeye çalışıyordu. Babasını oracıkta gebermesini engelleyecek hatrın kimin olduğunu düşünmekten başı ağrımaya başlamıştı. O kimseyi itmemişti, hizmetçi kendi düşmüştü ve merdiven başında olduğu için suç ona atılmıştı. Ciğerleri acıyana kadar derin nefesler almaya devam etti.
Fakat en rahat nefesini babası sonunda edecek hakaret bulamayıp ayağa kalktığında vermişti.
“O kadının cesedini önüme getir ondan sonra konuşalım deli olup olmadığını.”
Yalçın Avcı; geride bıraktığı enkazı hiç umursamadan, göğsünde en ufak bir sızı hissetmeden odayı terk etti. Fakat arkasında kalan Aybars için durumlar ve duygular eş değildi. Görüşü bulanıklaşırken, kontrolünün avuçlarından kayıp gittiğini hissediyordu Aybars.
Oturduğu koltuğun kolunu olabildiğince sert bir biçimde sıktı. İçeride bir yerlerde, kendini kasıp tüm öfkeyi sıkıştırmanın onu kurtaracağını hissediyordu. Yanılıyordu. Bir avcı hislerinde hiç yanılır mıydı?
Dakikalarca sayı saydı, annesi böyle öğretmişti çünkü. Derin nefesler almayı sürdürdü fakat hiçbir işe yaramadığını fark ettiğinde, bazı şeyler çoktan kopmuştu. Bazen ortalığı yakıp yıkmak en iyi seçenek olabilirdi.
“Sakin ol, Aybars. O herifin sözlerini dinleme, deli değilsin sen.” diyerek kendini yatıştırmaya çalıştığında, içindeki sesi duydu.
Yalancı.
Hepsini susturmak istedi. Çünkü başlarsa sabah kadar susmayacaktı bu sesler. Gözlerini sımsıkı yumdu.
Delisin sen.
Yıllardır zihnini terk etmeyen iç sesi bu sefer o kadar çok midesini bulandırmıştı ki, öğretilmiş otoritesinden çıkıp kusmasına oldukça az kalmıştı. Elleri sanki işe yarayacakmış gibi kulaklarına kapandığında, zihinsel farkındalığı onu terk ediyordu.
Git.
Öldür.
Avla.
“Sus.” deyip ellerini kulaklarına bastırdığında bile içindeki o lanet olası sese engel olamamıştı.
Silahla mı öldürsek?
“Sus dedim sana.” dedi bu sefer. Sesi yükselmiş, çenesini ise daha da sert sıkmaya başlamıştı. Zihninde dönen kelimeler birbirine karışmaya ve rahatsız edici bir uğultuya dönüşmeye başlamıştı. Güçlü ve yapılı bedeni, bu uğultuya yenilmiş ve Aybars Avcı dizlerinin üstüne çökmüştü. “Kes artık sesini!”
Sonrası ise koca bir yıkımdı. Bardağını duvara fırlatarak parçalamış, masasındaki her şeyi yere yığmıştı. Dakikalar sonra odanın köşesindeki beden Aybars Avcı değil, sadece Aybars'tı.
...
