12. bölüm · Şahin'in Külleri - İlk Kıvılcım
Bölüm 10 - Son Rüzgarlar
İyi okumalarr canlarım 🫶🌼
Yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen🩷
🦅🕯
Oturma odasının balkonundan içeri sızan güneş ışığı yüzüme vuruyordu. Güneş resmen evin içinde doğmuş gibiydi. Böylesine büyük bir ev seçtiğimiz için küfrederek gözlerimi araladım.
Odamda olmadığımı biliyordum. Dün geceki yorgunluğumuzdan dolayı burada uyuyakalmıştık.
Üzerine kafamı yasladığım omuzdan ayrılmadım, hala yaslanırken uykulu gözlerle etrafımı incelemeye başladım.
Kendimde sevmediğim özelliklerden birisi de buydu. Çok fazla inceler, bakışlarımı her yerde gezdirirdim. Bu, sokaklarda büyümek ve mücadele etmek zorunda kaldığım zamanlardan kalan bir alışkanlıktı.
Etrafı incelemezsem, dayak yerdim. Sokak serserileri benim gibilerle uğraşmayı severdi ve çok dayak yemiştim. Yaralı halde sokakta otururken Halil baba beni bulmuştu. Her şey işte böyle başlamıştı.
Onun gibi bir adamla karşılaşmasaydım bu yaşıma gelemezdim büyük ihtimalle. Sokaklarda o serseriler gibi olur ve geberip giderdim.
Ama o adam beni bulmuş, yaşatmıştı. Şuan ki kazancımın sebebi de, silah kullanmayı ve kendimi savunmayı öğrenmemin sebebi de o olmuştu. Tüm bunlar bir meslek haline gelmişti bizim için.
Belki tanıyorsunuzdur ama yine de benden duyun isterim. Ben Kutay. Kutay Tunç.
Kendim hakkında anlatacak pek birşeyim yok. Babamı küçük yaşımda kaybettiğim için kendisini hatırlamıyordum. Annem tarafından sevilmediğim için hatırlamak istemiyordum. Benim aklımda aile diye yazılan iki kız vardı. Biri ölü, diğerinden haberim bile yok. İki kız kardeşim, herkes gibi onlarda gitmişlerdi.
Ama kızamazdım, mecburlardı. Ece'm, küçüğüm, korkunç bir yangında melek olduğu o günden beri yaralıydım ben. Aslı, benim minik prensesim, yetişkinler tarafından susturulduğundan beri kayıptım.
Aile yıkılmıştı. Yenisi olur muydu hiç?
Oluyordu. Bir adam tarafından toplanan gençlerseniz, o ekip sizin aileniz oluyordu. Öyle ki, aynı evde yaşıyorduk. Ailem, onlardı.
Düşüncelerim, bakışlarımın üzerine yattığım omzun sahibine kaymasıyla kesildi. Tomris İlke. İlke. Yeşil gözleri kapalıydı ve yüzüne vuran güneş hatlarını daha yumuşak gösteriyordu. Huzurla uyuyordu.
Bakışlarımın yumuşadığını, düşüncelerimin bulutların arkasına saklandığını hissettim. Varlığıyla bile içimde bir şeyleri yatıştırabiliyor olması garip hissettiriyordu.
Düşüncelerim ve zihnimde yankılanan ses, İlke'nin uyanmaya başlamasıyla yarıda kesildi. Kafamı omzundan kaldırıp geriye yaslayarak bakışlarımı tavana çıkardım. Birkaç saniye sonra, İlke kendine gelmiş ve etrafa bakmıştı.
“Günaydın…” dedi uykulu bir sesle.
Ona baktığımda, yüzünü ovuşturur vaziyetteydi. Saçları dağınık, yüzü şişmişti. Bu hali o kadar tatlıydı ki yemek istemiştim. Saçmalama lan, dedi içimden bir ses.
“Günaydın,” diye yanıt verdim.
Gülümseyip koltuğa daha çok yayıldı. Yeni uyanınca hiç kalkmak istemiyordu.
“Lider olup uyumak ne güzelmiş ya. Daha bir hoş oldum sanki.”
Gülüşüne karşılık verip onu göğsüme çektim. Sıkıca sarıp sarmaladım. Biraz daha gülüyor olması hoşuma gidiyordu. Kendi içinde bazı şeyleri yenebiliyordu.
“İlke...”
“Efendim?”
“Yeniden gülmeye başladın. Bu gülüşünü kaybetme olur mu?”
“Kaybetmem. Siz yanımdasınız, Kutay. Nasıl vazgeçebilirim gülmekten?”
“Gülünce çok güzel oluyorsun. Bu halini bir daha göremeyecek olma düşüncesi bile çok kırıyor beni.”
Gülüşünün daha buruk ama derin bir hal aldığını görmüştüm. Kafasını göğsüme yaslayıp iç çekti. Yine gülüşü solmuştu, yine benim sözlerim soldurmuştu.
“Sürekli ağlayamam ki. Acı dediğin gelip geçiyor. Mesela dün gece çok korkuyordum. Herşeyi batırmaktan, kendimi kanıtlayamamaktan… Fakat hepsi anlık.”
Sözleri içimi ferahlatmaya yetmemişti. Acılar geçmezdi. Sadece üstünü kapatabileceğin yeni sorunların olurdu. Yine o acı orada kalır, gerektiğinde göğsünü deşer geçerdi.
“Gülüşün geçmesin ama, hep kalsın. Birinin daha mutluluğunun sonu olmayı omuzlarım kaldıramaz. Hem ben bir tek sen güldüğünde gülüyorum.”
“Söz, Şahin. Hep güleceğim.”
Her zaman olduğu gibi yine bölünmüştük. Bu sefer bizi bölen ekipten değildi, düpedüz bir kediydi. Bir kedi birinin elinden kurtulmak istiyormuşcasına bağırıyordu.
“Kedi miydi o?” diye sordu benimki.
“At olacak hali yok ya, güzelim.”
At dediğimde gözleri hüzünle dolmuştu. Yakut'u özlemişti, biliyordum. Onu çiftliğe götürmek bir süredir aklımdaydı.
“At demişken, Yakut'u görmeye mi gitsek?”
“Gidelim, güzelim. Kahvaltıdan sonra gidelim.”
Gülümsedi ama kedi susmak bilmeyince odağı oraya kaydı. Tomris'le aynı anda koridora baktık. Baran, spor kıyafetleri içinde bize bakıyordu. Ellerinde çırpınan gri bir kedi vardı. Kedi, Baran'ın ellerini durmadan tekmeliyordu.
“Kedi mi topladın sokaktan, Baran?” diye sordum şaşkınlık ve birazda öfkeyle.
“Kız da topladım.” dedi gülümseyerek.
Ne?
“Ne kızı lan? Daha dün ağlamıyor muydun sen aşığım diye?”
Kediyi dizginlemeye çalışırken panik olmuş bir ifadeyle konuştu.
"Sussana oğlum, o kızı getirdim zaten!” demesiyle Tomris'in bulduğu terlikle üzerine yürümesi bir olmuştu.
“Arkadaşımı mı kaçırdın sen, Baran?”
“Ama ortalık güvenli değil, bizimle kalmalı.” dedi masumca. Hayatımda ilk defa onu bu kadar mutlu görüyordum sanırım. Aşk insanı böyle mutlu ediyordu. Tomris'le ilk sarıldığımda kalbim çarpmıştı ama belli etmemeye çalışmıştım, hatırlıyordum.
Baran'ın hemen arkasından, minik ve tatlı bir siması olan bir kadın çıktı. Bu kadını tanıyordum. Ayçin, Tomris'in en yakın arkadaşıydı. Adeta kardeş gibiydiler.
“Ayçin…” derken sesi titremişti Tomris'in. Özlüyordu. Çok özlüyordu. Kardeşi yoktu belki ama bu kadın vardı ve onlar birbirinin her şeyiydi. Ayçin, aynı şekilde gülümseyerek kollarını ona doladı. İki dost, haftalar sonra tekrar birbirinin kollarında huzur buldu.
“Seni o kadar özledim ki…” diye mırıldanışını duydum Ayçin'in.
“Sana anlatacak o kadar şeyim var ki!”
…
“Şerefsiz!” diyerek Tomris'in anlattığı olaylara tepki verdi Ayçin. Bahsi geçen şerefsiz Aybars oluyordu. Hakediyordu it herif bu sözü. Tomris, hiç çekinmeden bütün olayları anlatmıştı. Çiftliğin içinde yürürken, bu ikili sohbet ediyordu. Baran ve ben sessizce arkalarından ilerliyorduk.
Yakut'u görmek için çiftliğe gelmiştik. İşimiz bitince kurula gidecektik. Çünkü alt kademe aile liderleri, Tomris ile toplantı yapmayı talep etmişti. O ise akıllarındaki soru işaretlerini gidermek için kabul etmişti. Artık onu yönlendiremezdim. Liderdi ve yapabildiğim tek şey ona uymaktı. Bu, Şahin'in lideri olduğum gerçeğini değiştirmezdi lakin.
“Öyle işte. Şu sıralar durmadan Avcıları araştırıyorum. Aybars'ta bir şeyler olduğunu seziyorum. O adam normal değil.”
Değildi. Delinin tekiydi hatta. Ama sesindeki şüphe merak uyandırıyordu.
“Nasıl?” dedim kaşlarım çatılırken.
“Fark ettiniz mi? O adam herkese emin adımlarla giderken babasına gitmek istemedi. Yalçın denen herif buna bir şeyler yapmış olabilir mi?” dedi Tomris. Gözlemleri beni yine şaşırtıyordu.
Ayçin, emin olamayan bir ifadeyle “Bahsettiğinize göre adam 29 yaşında. Koskoca adam babasına neden korkak bir çocuk gibi gitsin ki? Saçma.”
“Adam babasının yüzüne bile bakamadı ama arkasını dönüp sırıtarak bana geldi. Üstüne birde benimle flört etti. Bu davranışları sad-”
“Yavşak herif güzelim diyor birde!” diye homurdanmamla bölündü.
Dün tam anlamıyla İtalyanca bildiğime pişman olmuştum ama sebebini ben bile açıklayamazdım.
“Yine başladık.” diye mırıldandı Baran. Hemen ardından, “Sus be oğlum.” diye ekledi.
Yakut'un yanıma vardığımızda konu tamamen dağıldı. Dürüst olmak gerekirse, bu beni rahatlattı. Çünkü Tomris kalkıp ‘Sana ne lan?’ derse hiçbir bok diyemezdim. Siktiğimin aklı sadece laf sokmakta sokmakta işe yarıyordu. Sonrasında düşünme yetim çalışamıyordu bu kadının yanında.
Şizofrene bağladın iyice oğlum, farkında mısın? dedi içerilerden bir ses. Benimle yaşayan binlerce düşüncemden haklı bir tanesiydi. Kendi kendime konuşma olayını en acilinden kesmeliydim.
“Oğlum…” diyordu Tomris. “Çok özledim seni.”
Alnını atın alnına yaslayıp yelelerini nazikçe okşadı Tomris. Yakut, özlediğini belli eden ufak bir ses çıkardı. Nasıl yapıyorlardı bilmiyordum ama anlaşıyorlardı bir şekilde. Onun bu hallerini, beraber her hafta çiftliğe geldiğimiz günlerden bu yana çok seviyordum. Hatta biraz imreniyordum çünkü benim hiç evcil hayvanım olmamıştı.
Yakut, Tomris'in sesindeki değişimi anlamış gibi huzursuzca yere vurdu ayağını. Burnundan sert bir nefes verdiğinde ahırın içindeki sıcak hava bile değişmişti sanki. Tomris ise gülümsemeye çalışıyordu ama dudaklarının kenarı titriyordu. İlk defa güçlü görünmeye çalışırken yorulduğunu fark ettim.
Elini yavaşça Yakut'un boynuna kaydırdı. Parmakları atın koyu renk yelelerinin arasında kaybolurken gözlerini bir noktaya sabitledi. Sanki çiftlikte değildi artık. Çok daha başka bir yerdeydi.
Sessizlik uzadı.
Ne Ayçin konuştu ne Baran. Ben bile ağzımı açamadım. Çünkü bazı acılar vardı; insan teselli etmeye kalkınca daha çok kanatıyormuş gibi hissettirirdi.
“Babam gitti, Yakut.” demişti Tomris. Sesi, usul bir mırıltı gibiydi. “İkimiz kaldık bir tek. Amasya'da ki ev boş artık.”
En çok koyan cümle bu olmuştu. Acının yanı sıra, hissedilen boşluk da yakardı. O ev artık boştu. Halil Erden artık sadece bir fotoğraf albümü ve sayısız anıydı. Sözleriyle beraber Yakut, acısını belli eden bir ses çıkardı. Anlıyordu ve onun da canı yanıyordu vesselam.
Ayçin ona doğru bir adım attı, ayağının altında samanlar ezildi. Hafifçe esen rüzgar saçlarımızı savuruyordu. Yılın son rüzgarları yaramıza esiyordu.
“Tomris…Hissettiklerini tahmin bile edemem ama hep beraber olduğumuz sürece iyi olacağını biliyorum. Bak, artık bende ekipteyim. Beraber iyileşeyeceğiz. Biraz daha dik dur, tamam mı?” demişti usul sesiyle Ayçin.
İfadesinden ağlamak üzere olduğunu anlayabiliyordum. Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi ve dostuna bir kez daha sarıldı. Hayır, bir süreliğine son kez.
Hıçkırıklara boğulmadı Tomris. Sadece, Ayçin’in kollarında huzur buldu. Artık hıçkırmıyor, tüm duygularını gözyaşlarına yüklemiyordu. Omuzları sarılırken bile dik duruyordu. Şuan Tomris’ti o. Herkese, her şeye. Bana sarılırken İlke oluyordu bir tek.
…
Tomris İlke ERDEN
Ankara'da gökler hala rüzgarlarla sarsılıyordu. Kasvetli, insanı geren bir hava vardı. Bu karanlık hava bir celladın elini bürüyor ve boğazımı sıkıyordu. Beni soluksuz bırakmak isteyen herkese karşı savaşıyordum bugün. Yakıp yıkmaktan çekinmeyecektim. Kurul denen cehennem çukurundaydık şimdi. Yine ve yine masanın başında ben vardım.
Sağımda Kardelen ve solumda diğerleri sıralanmış halde otururken, pek tercih etmediğim keskin takımımın içindeydim. Belimi saran lacivert blazer üst ve aynı renkte ispanyol paça kumaş pantolonla, karanlık ortama uyum sağlıyordum. Krem rengi stiletto topuklularımla yere hafifçe vuruyordum. Midem bulanıyordu. Sayısız kez yutkunmuş ve derin nefesler almıştım. Boğazım tahriş olmuştu ama midem hala berbat durumdaydı.
Masa erkeklerle doluydu. Ama kaç tanesi adamdı? Tek kadınlar, ben ve Kardelen'di. Hepi topu yedi aile vardı ve hepsinin lideri birer erkekti. Hiçbir ailede hanımağaya şahit olamamıştım.
“Bu Cevdet Kurt denilen herif ne zaman gelecek? Koskoca lider onun götünü mü bekleyecek?” diyerek duygularıma tercüman olmuştu Baran. Bilmem kaçıncı sigarasını yakarak ortamı boğuyordu ama laf edemeyecektim şuan. Herkesin farklı bir direnişi vardı.
“O olmadan da başlayabiliriz, beyler. Yeterince vaktimi harcadım bile. Sırayla ne söylemek istiyorsanız söyleyebilirsiniz.”
Cümlelerim, salonda yankılandı. Kendi ailesini temsilen gelen her bir adam, dikkatle beni izliyordu. Kimi alayla, kimi öfkeyle. Gözünde saygı ifadesi gördüğüm kişi sayısı neredeyse hiçti. Onları yönetenin bir kadın olması fena koyuyor gibiydi. Aralarından bir tanesi, pos bıyıklı ve şişman bir adam, söze girdi.
“Şu günlerde pek takip yaptığınızı sanmıyorum ama söyleyeyim yine de. Mallarım sınırda takılı kaldı. Siz bekletiyormuşsunuz. Ticaretimize de mi yasak geldi?”
Çenemi dikerek adamı kısaca süzdüm. Kaba saba bir görüntüsü vardı, konuşmasından doğulu olduğu çok belliydi. Dediklerinde haklıydı, mallarını sınırda tutan bendim. Tek bir emrim yeterli olmuştu.
“Benden habersiz tek bir araba mal dışarı çıkmayacak. Özellikle siz, Nihat Bey. Siz akıllanana kadar sevkiyatlarınıza el koyuyorum.”
Konuşamadı. Ters ama yine de ölçülü bir ifadeyle kafasını sallayıp arkasına yaslandı. Normal bir ticaret yapmıyor, yasadışı işlerle adını kirletiyordu. O, masadaki iğrenç günahlardan sadece biriydi.
“Kişisel meseleleriniz benim alanım değil. Lafımın dışına çıkılmadığı sürece sorun yok. Aksi takdirde dışına çıktığınız tek şey uyarılarım olmaz.”
Ellerim sıkılaşıp yumruk olurken derin nefesler almaya devam ettim. İlk defa bu kadar ukala oluyor ve emrivaki yapıyordum. Sürekli sürdürmem gereken tavır buydu ve beni zorlayacaktı. Bu adamlara yumuşak davranmam değişikliğe sebep olmayacaktı. Bana doğrultulacak olan yine silahtı, pamuk şeker değil. Bütün Şahin'in gözleri üzerimdeydi. Sakin olmamı söylercesine yumuşak gözlerle bakıyordu hepsi bana.
“Devam edelim,” diyerek toplantıyı sürdürdü Kardelen.
Adının Pars olduğunu bildiğim ve bizden birkaç yaş büyük bir adam söze girdi. Küçümseyen mavi gözleri üzerimde geziniyordu. Hafifçe sırıtıp bana olan aşağılayıcı tavırlarını sürdürdü. Kasım kasım kasılarak sert gözüktüğünü düşünmesi mide bulantımı artırdı.
“Bir kadından emir alacak kadar düşmedim ben. Allah aşkına, bir kadının lider olup hepimize hükmettiği nerede görülmüş?”
Bu son noktaydı. Bana her şeyi yapabilirlerdi fakat cinsiyet ayrımı asla. Kabul edemeyeceğim kadar berbat bir yorumdu bu. Kaşlarım çatıldı, yumruk yaptığım elim gün yüzüne çıktı. Ellerimi sıkmaktan parmak boğumlarım bembeyazdı. Hipokrat yeminimi bozarak bu adamı parçalamak istesem de, mesleğimi kaybetme korkusu canımı yakıyordu.
Bu cümlelerle beraber sinirlenen bir tek ben değildim. Ekibim de aynı tepkileri göstermekten çekinmemişti. Hiçbirine izin vermedim. Benim meselemdi, karşılığını vermekte bana düşerdi.
“Bu masada bir daha böyle bir saygısızlık istemiyorum! Ve ayrıca, bir daha kadınlığımı küçümseyecek olursan, seni erkek yapan farklılığın bile seni korumaya yetmez. Bilmem anlatabildim mi?”
Bu son cümlemdi. Daha fazla bu saçmalıklara katlanamazdım. Beni boğmaya çalışan el bu sefer daha çok sıkıyordu. Nefesimi kesmeden durmayacak gibiydi. Sandalyemi bir hışımla itip ayaklandım.
“Böyle yorumlara daha fazla tolere etmeyeceğim. Siz de bir kadın tarafından yönetilmeye alışsanız iyi olur.”
Topuklu ayakkabılarımın öfkeli tıkırtısı eşliğinde odadan çıkmıştım. Arkamdan kimse çıkmamıştı, belki de bir kez olsun yalnız bırakmaları gerektiğini anlamışlardı. Dilime dolan birçok küfürü geriye ittim. Sırası değil. Her geçen saniye göğsümün daha da sıkıştığını hissediyordum. Karanlık beni bir kez daha boğuyordu.
Saniyeler içinde, vücudumun tüm fiziksel uyarıları son bulmuştu. Çünkü kulaklarımda korkunç bir çınlamayla sarsılmıştım. Ne olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Piçlerden birisi, muhtemelen Aybars olacak adam, toplu bir katliam yaşatıyordu.
Kulağımdaki çınlama bitmek bilmiyordu. Başım dönerken, şiddetli bir sarsıntıyla savrulduğumu hissettim. Bedenim kontrolümden çıkmış gibi savruldu. Koridorun sert zemini ayağımın altından kaydı ve kendimi duvara çarparken buldum. Omzumdan yayılan acı bir anlık farkındalık getirdi ama o da uzun sürmedi.
Hislerim yavaşça kaybolurken, gördüğüm son manzara havaya fırlayan bedenler olmuştu.
Bedenim yere düştüğünde kafamdan kanların aktığını hissediyorum lakin parmaklarıma ulaşan sıcak kan benim değildi. Odanın içinde olmamama rağmen ağır yaralar aldığımı tahmin ediyordum. Acı vücudumu boydan boya sarıyordu. Bütün kurul binası kor alevlere teslim olurken, kulaklarıma uğultulu bir çığlık ilişti.
Diğerleri nasıldı? Ne kadar yara almışlardı?
Başarısız! Lidersin ve onları koruyamadın! Başında böyle bir düşman varken onları ihmal ettin!
Bunlar son düşüncelerim olmuştu. Toplayabildiğim son gücümle, duyulmayacağımı bilsem de avazım çıktığı kadar bağırmıştım o an.
“Yardım edin!”
Kanlar küllere, çığlıklar havaya karıştı. Ardından tüm zihnimi buğulu bir karanlık kapladı.
Ankara semalarından yaralı bir şahin uçtu.
🦅🕯
Nasıl buldunuz bölümüüü? Yorumlarda buluşalım
