Bölümler 2Şu an: chapter 2: intikam pençesi
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
hepinize tekrardan merhabalar, bölümlerin daha hızlı gelmesi için ve bana desteğinizi belli etmeniz için okurken yorum yapmayı lütfen unutmayın bu benim için çok önemli ve yıldıza basmayı unutmayın olur mu şimdiden keyifli okumalar sizi çok sevştorum💘💘💘💘
Uzun yıllar önce bir masa kuruldu. Nebraska, Bell, Anderson ve Beard. Bu dört büyük lider o gece ailelerini temsil eden bir kart seçtiler.
Satranç, aslan yelesinde saklı olan joker kartı, ve pusula. Her biri teker teker sahiplerine kavuştuğunda herkesin kaderi o gün yazıldı.
Benim kaderimin bu kadar acımasız olduğunu bilmiyordum. Mahşer gününden sonra dünya kaybetti, İnsanlık vicdanını terk etti.
Yalnızdım, üşüyorum, ve korkuyorum.
Sis bitmiyordu önümü göremiyorum. Ben onun bir parçası mıydım? Yoksa sonu muydum? Bu yüzden mi herkes beni gaddar biri olarak görüyordu?
Yenilgilerle dolu bir hayat insanı felakete sürükler. Yanlış kararlar vermesini fakat bu kararların doğru olduğuna inandırırdı.
Gündüzleri kafamın içindeki tilkiler beynimi yavaş yavaş yerken, geceleri uyuyamazdım. Hayata tutunmak için nefret edecek bir şey arardım. Günün sonunda tek bir şeyden nefret ederdim. Kendimden.
Friedrich Nietzsche "Böyle Buyurdu Zerdüşt" kitabında şöyle diyordu: Başkalarına olan inancımız, kendimizde en çok neye inanmak istediğimizi açığa vurur.
Hayatımda boyunca elime asla silah almayacağımı bir insanı asla vuramayacağımı düşürdüm.
İlk öldürdüğüm kişi babamdı.
Dünya adaletli miydi? Bilmiyordum.
O yüzünü asla bana göstermemişti. Bazen öyle anlar olurdu ki, yaşadığımdan emin olamazdım. Bir ölü gibi yaşıyorsun derdi aynada ki yansımam.
Herkes bir şekilde yaşıyor, bir şekilde hayatına devam ediyordu. Peki ölmek isteyenler? Onları neden kimse anlamıyorlardı? Neden deli gözüyle bakılmak yerine yaşayanlardan çok ölmek isteyenler yargılanıyordu.
Bu dünyada yaşamak isteyenler aklını kaçırmış olmalı. Aklımı kaçırmış olmalıydım.
Nova Bell.
Bu kadardı, sadece bu kadar.
Eskiden biz beş kişilik bir aileydik. Daha sonra abim, ben ve eşi kalmıştı geriye. O gün hayatımın en çaresiz hissettiğim günüydü. Babam ondan bile zeki olduğumu söylemişti fakat zekam o gün hiçbir işe yaramamıştı.
Babamı toprağa koyduktan sonra annem bu acıya dayanamadı. Benim yapamadığımı o yapmıştı, kendi kızı öz babasını öldürmüştü buna dayanamadı.
Cenazeden döndükten sonra o gece annem hiçbirimizle konuşmayıp odasına çıkmıştı. Ve o gece boynuna geçirdiği ip ile kendi canına kıymıştı.
Şimdi buradaydım.
Mirasın ikinci varisi olarak kurum masasındaydım.
Artık içimde korku, saf iyilik yoktu.
Eğer hâlâ yaşıyorsam bunun sebebi intikam duygumun güçlü olmasından dolayıydı. Beni mecbur bırakan kim varsa hepsine aynı acıyı yaşatmadan ölmeyecektim.
Ne zaman herkesin soyunu kurutup içimdeki intikam ateşi azalırsa işte o zaman babama sıktığım kurşundan bir tane alıp kendi kafama sıkacaktım.
Gözlerim masada ki herkesi taramaya başladı. Vural Aslan, Reis Kemal, Arif Akyüz, Oktay Kafadar ve Selim Kurtuluş.
Masaya oturmadan önce herkesin dosyasını birer birer araştırmış hangisinin ailem için tehlike alarmı çalacağını analiz etmiştim.
Vural Aslan, tetikçiden patronluğa yükselmiş, vahşi ama zeki bir mafya lideriydi. Eminim ki en acımasız olan oydu.
Listemin en başına ekledim.
Reis Kemal, en eski mafya liderlerinden biriydi. Hâlâ İstanbul'un en güçlü mafya liderlerinden birisiydi. Gülümsediği kim varsa gecesinde leşleri masaya sunulurdu.
Arif Akyüz, Eski bir istihbaratçı, şu an yeraltı dünyasında bilgi ticareti yapıyor. Masadaki en sinsi adamdı. Gözüm onu asla tutmamıştı.
Oktay Kafadar, Kumarhaneler kralı, paraya düşkün, ancak stratejik hamleleriyle bilinir.
Selim Kurtuluş, En genç lider, babasından miras kalan bir imparatorluğu yönetiyor. Masanın en hırslısı. Şimdilik gözüme batmıyordu, onunla daha sonra ilgilenebilirim.
Yanımda ki abim gözlerini bir saniye bile bana döndürmeden karşıda ki Reis Kemal'e bakıyordu. Reis kadehinden bir içki alıp konuşmaya sonunda karar vermişti. "Buraya boş yere gelmedik. İçimizden biri konuşuyor. Polis bizim işlere bizden önce varıyor. En son üç depo dolusu işimiz boka battı, hepsini aldılar. Eğer bu ihanet devam ederse, hepimiz hapse gireriz. O yüzden, bugün bu masadan bir karar çıkacak. Hain kim, bulacağız."
Abimle bakışlarımız sonunda kesiştiğinde ikimizin de kaşları çatıldı. Kaçak silahlar patlamış mıydı?
Salonda bir sessizlik oluştuğunda kimse nefes dahi almıyordu. Vural en sonunda sigarasından bir duman alıp gülümseyerek konuştu. "Ya Reis, belki de hain değilizdir ha? Belki birisi fazla gevşek davranmıştır."
Kollarımı masaya yasladığımda doğrudan Vural'a döndüm. "Boş konuşuyorsun Vural, kimse burada aptal değil. Son üç işimiz, polisin eline düştü. Adamlarımız yakalandı, mallar kayboldu. Biri bu masaya ihanet ediyor."
Selim derin bir nefes alıp konuşmaya karar verdi. "Babam ölmeden önce bana söylediği son söz masada ki kimseye güvenmemem gerektiğiydi. Bakıyorum da gayet haklıymış sanırım."
"Yaptığınız hiçbir bok yok. Vural gevşek gevşek konuşuyor, Selim babasından aldığı nasihatları söylüyor. Malların adresini bir tek sen biliyorsun Reis. Söylesene nasıl üç sevkiyat birden yakalanıyor?" Abim sözünü bitirdiğinde genel konuşmayıp direkt Reis'i suçlamıştı.
"Ulus! Karşında senin yeni yetme mafyalardan birisi yok! Ben ne baba nasihatı dinlerim ne de bu masada ki sözlere kulak veririm. Bir dahakine kanıtın olmadan beni suçlamaya çalışma. Bu seferlik kardeşin yanında olduğu için canını bağışlıyorum." Söylediği son söz ile kaşlarımın iyice çatılmasına sebep oldu.
"Bu masaya oturduğumuz an o benim abim değil, bende onun kardeşi değilim Reis. Burada ki herkes hain gözüyle bakılıyor şuan. Fakat Ulus'unda dediği gibi, malların yerini sadece sen biliyorsun." Tek kaşımı kaldırarak etrafa kısa bir bakış attım. "Bu yüzden okların seni göstermesi kadar normal bir şey yok. Haini bul üstünde ki iftiradan kurtul."
"Cesaretine her zaman hayran kaldım Nova, fakat her zaman küstahça cevaplar ile karşılaşıyorum. Bir kadın olduğun için saygım sonsu-"
"Sakın," diyerek sözünü kestim. "Kadın olduğum için değil bu masadan biri olduğum için bana saygı duyacaksın, duyacaksınız. Aynı şekilde bende size saygı duyacağım."
Reis sadece başını sallayarak beni onayladığında bende başımı sallayarak karşılık verdim. "Bana üç gün verin. Size haini bizzat kendi ellerimle teslim edeceğim."
Kimseden ses çıkmadığında toplantı bitmişti. Abimle birlikte masadan kalktığımızda arabaya doğru ilerlerken bir sigara yaktı. "Nasıl başarıyorsun Nova?" diye sorduğunda bakışlarım ona döndü.
"Neyi?"
"Nasıl hâlâ ayakta hiçbir şey olmamış gibi duruyorsun Nova?" demesini beklemiyordum. Abimle yaşadığımız olaylardan sonra yakın değildik eskisi gibi.
Bir zamanlar hasta olduğumda başımdan ayrılmayan, ilaçlarımı içtiğime emin olana kadar yanımdan ayrılmayan abim artık bana düşman gibiydi. Çünkü senden çıkan kurşunla ölen adam onunda babasıydı.
"Anlamadım?" diyerek açık olmasını istedim.
O da bana istediğimi vermişti. "Ben babama kıysaydım eğer vicdan azabı çeker kendi kafama da sıkardım. Sen nasıl yapmadan durabiliyorsun?"
Dediği sözün ağırlığından haberi bile yoktu, sadece can yakmak için dediğini biliyordum. "O gün bir şansım olsaydı eğer hiç düşünmeden bunu yapardım çocuk aklımla. Ama hayat bana bir intikam yemini verdi bunun için yaşıyorum. İntikamımı aldıktan sonra bunu yapacağımdan emin olabilirsin."
Ulus sadece yüzüme bakmakla yetindi. Bir şey diyemedi bile. "Hain sensin biliyorum."
Derin bir nefes alıp başımı onaylar bir şekilde salladım. "Git söyle o zaman, hadi bak herkes daha dağılmadı. Belki istediğin olur. Ben intikam ateşiyle kendime sıkmadım onlar yapar ama."
"Bunu yapmayacağım."
Histerik bir şekilde gülümseyip kafamı sağa sola çevirdim. "Neden?"
"İntikamını aldıktan sonra bana dediğin şeyi yapman için." Kulağıma doğru eğildiğinde dediği şeyle nefesim kesildi. "İntikam diye milletin ve benim mallarımı patlatmadan önce bir mermiyle kafanı patlatsan daha mantıklı olurdu kardeşim."
"Bir gün gelecek," diye fısıldadım. "Beni anladığın zaman çok pişman olacaksın. Ama abi umarım benim gibi seçim yapmak zorunda kalmazsın."
Bir şey demesini istemiyordum. Bu yüzden cevabını beklemeden direkt arabaya bindikten sonra o da peşimden gelip konuşmayı devam ettirmemişti.
Bahçede durduğumuzda yine onu beklemeden arabadan inmiş, eve girmiştim. Ceketimi direkt Aysel ablaya verdiğimde oturma odasında Aysima abla oturuyordu.
"Aysima abla?" Yanına doğru ilerlediğimde mayışmaya başladığını gördüm. Üstüne koltuğun kenarında olan battaniyeyi örttüğümde irkilerek uyandı.
"Nova? Geldiniz mi?" Eliyle karnını okşuyordu.
"Geldik geldik," diyerek yanına oturup elimi karnına koydum. Onu hissetmek istedim, ailemizde belki en masumu oydu.
"Ne oldu? Kurum ne dedi?" Bilmesine şaşırmadım çünkü abim, ona her şeyi anlatırdı.
"Haini arıyorlar. Kim olduklarını bilmiyorlar, bütün suç Reis'e kaldı. Abimde direkt onu cephe aldı." Bir anda dediğim şeyle kaşlarım çatıldı. Abim benim hain olduğumu biliyordu neden okları Reis'e döndürmüştü?
"Abin bana dedi ki," diye mırıldandı. "Senmişsin o. Küçükken zor şeyler yaşamadın biliyorum ama... İçinde ki bencilce olan intikam duygun ne zaman geçecek Nova?"
Başımı dikleştirip ona baktım. "Onları bulana kadar."
"Neden anlamıyorsun?"
"Anlıyorum Aysima, neden anlamayayım seni? Korkuyorsun biliyorum."
Gülümsedi, ama bu gülümseme öyle bi gülümseme değildi biliyordum. "Anlamak yetmez bazen. Korkuyorum Nova, evet. Korkuyorum çünkü oğlumun anne veya babasız kalmasından, korkuyorum Ulus'u kaybederim diye. Ben onun için ailemi sildim Nova, bu ne demek biliyor musun? Ulus belki bizi her şeyden koruyacak bir güce sahip ama ya ona bir şey olursa? Çok korkuyorum ben Nova."
"Aysima, gerekirse o merminin önüne atlarım ama oğlunu babasız bırakmam. Bana inanıyor musun?" Başımı olumlu anlamda salladı. "O zaman bu sözüme de güven. Ben ne seni ne de oğlunu Ulus'suz bırakırım."
Hormonlarından dolayı hemen ağlamaya başlamıştı. "Sende ölme Nova. Olur mu?"
Gülümseyip gözyaşlarını sildim. "Olur tabii."
Abim eve giriş yaptığında kendini toplayıp ona baktı. Abimin suratı beş karış olduğunu gördüğünde ona seslendi. "Ulus bir şey soracağım."
"Sor güzelim."
"Sen insan değil misin acaba? Ben robotla mı evlendim? Gülmüyor musun mesela? Hep böyle misin diye soracağım yok değilsin. Acaba dönüşme zamanın mı geldi? İnsandan kütüğe doğru?"
"Ne biçim konuşuyorsun yavrum ya, kütük ne? Kütüğe benzer halim mi var?" Yalandan güldüğünde elleriyle gülüşünü gösterdi. "Bak gülüyorum işte."
"Ağacın gövdesine kütük diyorlar," dediğimde hadi canım bakışı atmıştı bana.
"Sende bizi aydınlatmazsan ölürsün çünkü dimi."
"Evet ölürüm," dediğimde ikimizde tuhaf bir şekilde birbirimize baktık. "Var mı başka bir şey? Benimle muhattap olma çok rahatsızsan."
Omuzunu silkeledi. "Tutamıyorum kendimi, sesini duyunca sinirim bozuluyor."
"Ulus ne diyorsun be sen? İnşallah oğlumuz Nova'ya benzer. Sende dersini almış olursun.
Aysima abime kızdığında yavaş hareketlerle ayağa kalktım. "Sizin tatlı aile atışmalarınızı dinlemek çok isterim fakat işlerim var. Duş alıp çıkacağım."
"Git hadi git, kaçak silahlar seni bekliyor. Onları ne yapacaksan artık."
"Çeyizime koyarım abi," göz kırptığımda gülümsedim. "Fena mı olur?"
"Ölmeden gel."
Başımı sallamakla yetindim. Yanından geçerken aklıma gelen şey ile kulağına doğru eğildim. "Bugün her ihtimale karşı hazırlıklı ol, evden çıkma."
"Ne iş karıştırıyorsun?"
"Her zaman ki işler."
Odama doğru çıktığımda hemen soğuk bir duşa girdim. Saçlarım uzun olduğu için beni cidden yoruyor ama kıyamıyordum kesmeye.
Duştan çıktıktan sonra üstümü değişip saçlarımı kuruladım. Hava soğukken saçım ıslak olunca sinüzitim azıyordu. Saate baktığımda saat öğlen dörttü. Kamil'in yanına gidip malları ne yapacağımızı konuşmam gerekiyordu.
Daha fazla oyalanmak istemediğim için hemen arabaya binip İstanbul'un neredeyse çıkışında ki gizli depoya doğru yol aldım. Burayı abim dahi bilmezdi.
Arabadan indiğimde hava serindi, akşam olmuştu. Kamil deponun içinde olmalıydı yoksa kapının önünde parola ne diye başımın etini yerdi. Deponun kapısını açacağım sırada tam karşımda silahın namlusunun olmasını beklemiyordum.
Elim belime gittiğinde silahımın arabada kalmasına okkalı bir küfür ettikten sonra silahı almak için saldıracağım sırada Kamil belirdi.
"Gerizekalı mısın! Ya yanımda silah olsaydı ve seni vursaydım aptal!" Beni gördüğünde ciddiyetini bozmayarak bakmaya devam etti.
"Parolayı söyle."
Oflayarak derin bi nefes aldım. "Karşındayım gerizekalı parolaya gerek mi var!"
"Belki beynine bir çip yerleştirildi veya robotunu yaptılar. Sen olduğuna sadece aramızdaki şifreyi söylersen inanırım."
Alnımı okşadığımda derin bir sabır çektim. "Kamil abası yanık."
Silahı yüzümden çekip o muzip bir şekilde gülümsedi. "Hoşgeldin kaptan!"
"Ya sabır amına koyayım ya sabır."
Benim arkamdan depoya girdiğinde soru yağmurlarına başlamıştı. "Biz bu kadar silahı ne yapacağız kaptan? Zor sığdı resmen. Bir tane bile kaybolmasın dediğinden beri canım çıktı burada hepsini tek tek sığdırmak için."
"Aferin abası yanık, kocaman alkışlıyorum seni." Ellerimle yalandan alkışladığımda gururlanıp omuzlarını dikleştirmişti.
"Abimin payına düşenleri ayırmanı istedim ayırdın değil mi?"
"Ayırdım kaptan ayırdım. Onları dediğin gibi Rusya'ya satış yapacağız," olumlu anlamda başımı sallamakla yetindim. "Ama emin misin? Abine bu paranın kaynağını sormayacak mı?"
"Sorsunlar. Bell ailesinin zenginliği bilmiyorlar mı?" Anladım dercesine kafasını salladığında ne yapmak istediğime karar verdim. "Bu depoyu yak."
"Ne?"
"Duydun işte. Bu depoyu bu silahlarla beraber yak. Küçük bir not olarak Albert ailesinin selamları olduğunu söyle. Sağ değil sol elini kullan. Herkes tek elini kullanabilir ama kimsenin aklına iki elini birden kullandığın gelmez."
"Kaptan sıkıntı yok da.." Depoyu inceler gibi bakış attığında yandan ona baktım. "Bu depoyu mu yakacağız? Bütün işleri burada yapıyoruz. Ne yapacağız bundan sonra?"
"Kaptanın her zaman ikinci planı olur Kamil. Bunu hâlâ öğrenemedin mi?"
"Sen nasıl diyorsan öyle olsun kaptan."
Elimle omzuna vurduğumda gülümsedim. "İyi ki varsın Kamil. Dikkat et kendine başın belaya girmesin kendinden bir iz bırakma sakın."
"Bıraksam da sen beni korursun değil mi kaptan?"
"Korurum tabi abası yanık. Hadi Allah'a emanet ol." Son kez depoya bakıp arkamı dönerek çıktığımda aslında onu çok fazla benimsediğimi fark ettim.
Arabanın kapısını açtığımda deponun patlamasını beklemiyordum. Sarsıntının etkisiyle birlikte yere düştüğümde dehşet dolu bakışlarımla arkamda patlayan depoya baktım. Alevler gökyüzüne uzanırken, duman gecenin karanlığını daha da boğuyordu.
"Kamil..." Başımı olumsuz anlamda sallayarak hızla ayağa kalktım ve arabamda ki silahı alarak depoya doğru ilerlediğimde ateş daha çok yükselip bir kez daha patlamıştı.
Arkamda bir gölge hissettiğimde aniden arkamı dönerek silahımı ona doğru uzattığımda adamın elinde sadece siyah bir zarf ve siyah bir gül vardı.
"Bunu kim gönderdi?" Cevap vermediğinde elini ileriye doğru iterek almam için ısrarcı oldu. En sonunda gülü ve zarfı aldığımda gülün dikeni elime batmıştı. Kan parmağımdan aşağı doğru aktığında hızla zarfı açtım. Zarfı açtığımda bir kağıt parçası ve ince bir kurşun parçası yere düştü. Kağıdı açtığımda, titiz bir şekilde özen verilerek yazıldığını gördüm.
"Ateşi sen yaktın, ama küller kimin üzerine düşecek onu seçemezsin. Babamın üzerine yıkmak istediğin yangını, ben senin ellerine bıraktım. Şimdi alevlerin içinde kalmaya hazır ol. Savaş başladı."
-Boris Albert
Bölüm etkileşimi
