6. bölüm · Şafak Zambakları
Şafak Zambakları 6. Bölüm
Şafak Zambakları
6. Bölüm
Not: Bu bölüm Cook uzun doya doya okuyun. İyi okumalar💝
Aynadan son kez kendime baktım. Askılıktaki şişme montumu da giydim. Dışarı çıkıp yüzbaşının bekledim. O annesini bırakıp gelecekti, sonrada şu teroristleri sorguya çekecektik. Ben ne alaka hala anlamadım. Ama artık Güney'i yanlız bırakmak istemiyordum, her zaman yanında olmak iyi hissettiriyordu.
Korna sesini duyduğumda kafamı kaldırdım, gelmişti. Ayağa kalkıp arabaya doğru yürüdüm. Arabaya binince sıcak hava yüzüme vurdu. "Şimdi gidiyoruz, sadece yanımda dur. Yani yaramazlık yapmadan yerinde dur öğretmen hanım."
"Pardon? Sonrada niye bana trip atıyorsun. Asıl trip atmadığımda sorgulayacaksın."
"Ula delirtme adamı..." dedi, sesindeki sertlik yavaşça yerini derin bir yumuşamaya bırakırken. "Ben sana emir veriyorsam, o aklım aklımda kalmıyor diyedir. Sen o deli fişek hallerinle ortalıkta koştururken benim aklım kimde kalıyor sanıyusun? Trip atıyorsun diyorum çünkü her seferinde bana öyle küs gibi bakman, içimi acıtıyor da ondan. Sana 'yanımda dur' deyişim seni kısıtlamak için değil, başını belaya sokmandan korktuğumdandır... Kendi canımı unutmuşum, senin saçının teline zarar gelmesin diye ödüm kopuyor, bunu bir türlü görmüyorsun."
Güney, direksiyona hafifçe vurup başını iki yana salladı, ardından muzip ama bir o kadar da yumuşak bir sesle mırıldandı:
"Şimdi suratını asıp durma öyle. Haklısın, bazen fazla uzatıyorum belki ama elimde değil... Hadi uzatma da önüne dön, yoksa bu gidişle o trip attığın günleri çok aratacağım sana." Sanırım ilk defa haksız olduğumu kabul ediyorum. Ama bunu daha güzel bir dille diyebilirdi, yaramazlık yapma demek zorunda mıydı sanki? "Koordinatları alınca onlara ne yapacaksın?"
"Orada kalacaklar diğerlerini bulana kadar. Hem subay niye seni gönderiyorki ben anlamıyorum."
"Niye yeteneksizmiyim ben?"
"Kızım, lafı yine nereye çekiyorsun sen ya?!" diye söylendi, sesinde hem bir sitem hem de derin bir sahiplenme vardı. "Sende akıl var mantık var, ben ondan mı bahsediyorum şimdi? Orası bizim bildiğimiz mahalle parkı mı, her önüne gelenin atladığı tatil yeri mi? Kurşunlar vızır vızır geçerken orada ne işin var senin? Sana bir kıl bile gelse ben o timin başında dursam ne, durmasam ne? Kime soracağım hesabını, aklım sende kaldıktan sonra o görevin ne anlamı var, bunu düşünen var mı aranızda?"
Güney, gözlerini yüzümden bir saniye bile ayırmadı; sesini biraz daha alçaltıp, içindeki o büyük korkuyu ve koruma içgüdüsünü açıkça belli ederek devam etti:
"Benim derdim senin yeteneğin falan değil, delirtme adamı! Benim derdim, o tehlikenin ortasındayken aklımın başımdan gitmesi, sana bakmaya kıyamazken bir kurşunun uzağında olman... Seni benden başka kim korur o timde, farkında mısın? Bir daha bana 'niye gelmeyim' diye sorma, çünkü o cevabı duyarsan fena olur." Onun bu kadar korumacı davranması bir yandan garip bir yandanda hoşuma gidiyor aslında.
"Kurşun olmayacak ki. Sadece sorguya çekeceksin, bu kadar. Ayrıca sadece sen mi öyle hissediyorsun? Sen her gün operasyona gidiyorsun be!" Biraz empati kurmayı öğrenmesi lazım. Sanki sadece o endişeleniyor. "Haklısın..." dedi, sesi her zamankinden daha kısık ve yumuşak çıkıyordu. "Ben her gün o operasyonlara çıkıyorum, evet. Kurşunun nereden geleceğini, ölümün soğuk nefesini ezberledim artık. Ama Alina..." Elini direksiyondan kaldırıp yavaşça bana doğru uzattı, parmaklarımı avucunun içine aldı. Eli öyle sıkı ve sıcaktı ki, az önceki gerginlik bir anda dağıldı.
"Ben o dağlarda, o kurşunların ortasındayken arkamda bıraktığım tek şey kendi canımdı. Can dediğin nedir ki, bir kurşuna bakar, biter gider. Ama sen başkasın..." Sesini biraz daha alçaltıp başını hafifçe öne eğdi. "Senin o korku dolu gözlerle bana bakman ya da başına en ufak bir şey gelme ihtimali... İşte o düşünce beni bitiriyor."
"Bak hâlâ gözleri doluyor," dedi, sesindeki o tatlı ama bir o kadar da iddialı sitemle hafifçe gülümseyerek. "Kızım sen beni kimle karıştırıyorsun? Ben o kurşunları cebimde taşıyorum sanki, bana bir şey olacağını mı sandın gerçekten? Kendimi ateşe atacak kadar ahmak değilim, bilirsin; bu dağlarda benimle baş edebilecek bir kurşun henüz dökülmedi. Sen arkamda ya da yanımda fark etmez, ben o dağdan sağ salim döneceğime kendi adımı yazdım bir kere. O yüzden benim için öyle kara kara düşünmeyi bırak hemen, bu adam o kadar kolay harcanmaz." Egoist herif, neyse yinede gönlümü kazanmıştı. Nasıl becerdiyse.
"Tamam önüne bak kaza yapacağız." Biz burada beyefendiye endiselendigimizi söyleyelim, o hemen kendini yüceltsin. Neyse uğraşamam. Saat gecenin yarısında burada olmamam gerekiyordu belki de. Araba durduğunda etrafa bakındım. Gerçi heryer karanlıktı. Arabadan indiğimde yüzbaşı çoktan kapıya gitmişti bile. İçeri girdiğimizde Serhan'ı ve Kuzey'i gördüm. Diğerleri yoktu, onun dışında iki adam vardı. Onları ben kaçırtmıştım zaten. İkiside sandalyeye bağlanmıştı, ağızlarıda bağlıydı.
Fena dövülmüşler, sanırım istedikleri bilgiyi vermedikleri için olaya yüzbaşının dahil olmasi gerekti. Beni görünce şaşırdılar. Yüzbaşı ikisininde ağzını açtı. Bana baktılar, "Sen ha?"
"Bize yalan söyledin, seni öldüreceğim!" İkiside bana çok korkutucu bakıyordu. Onların bakışlarını yüzbaşı önlerine geçtiğinde görmeyi bıraktım. Beni tehdit eden teröristin çenesini kavradı. "Ne dedin ula?"
"Sana demedim bre!"
Yaralı kolunu umursamadan bir adımda öne geçip beni tamamen arkasına, o geniş omuzlarının koruyucu gölgesine aldı. Öyle bir duruşu vardı ki, ne bir mafya gibi ucuzdu ne de sadece bir asker; karşısındaki adamın o kelimeyi kurmuş olmasını içsel olarak kabullenemeyen, kıskançlıkla harmanlanmış buz gibi bir öfkeydi bu. Sesini alçalttı; o kadar sakin ama o kadar net çıktı ki, o ton insanın kemiklerini sızlatırdı:
"Kime dediğinin hiçbir önemi yok," dedi, gözlerini adamın gözlerinden bir saniye bile ayırmadan. "İster bana de, ister başkasına... O kelimenin o niyetle, o sesle bu odada yankılanması bile hataydı. Sen o tehdidi savururken, arkasında kimin durduğunu, o adı o tonda anmanın bedelini kimin ödeteceğini unuttun galiba. Benim yanımda, benim gözümün önünde... Kimse benim hatuna o cümleyi kuramaz. Şimdi o lafı geri al, yoksa o nefesi göğsünde bırakmam. Bu dağın kurşununu beklemene gerek kalmaz, cezanı bizzat ben keserim."
"Yüzbaşı bu seni ilgilendirmez."
"Sikeyim senin o ilgilendirecek hududunu da ulan!" diye kükredi, adamın üstüne yürürken. "Sen kimin hakkında konuşuyorsun la! O kadının adını o pis ağzına alanın dilini sike sike koparırım! Senin o nefesini bu dağa sererim, akıllı ol da o adımı anarken iki kere düşün, yoksa sikerim ecdadını!"
"Güney!" diye bağırınca bana döndü, "Efendim gülüm?" Hayır sanki az önce adamı öldürmeyecekmiş gibi gülüyor ya. "Tamam yeter. Soruşturacaksan soruştur." Elini adamın çenesinden çekip geriye yürüdü. "Gelelim konumuza,"
"Koordinatları veriyor musunuz? Zorla mı alayım?" İkisi birbirlerine baktı, sanırım ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Yüzbaşını hiç böyle görmemiştim, içinden canavar çıktı resmen. Bir sahada göremem zaten. Güney cebinden tabanca çıkardı,
"3..."
"2..."
"Tamam dur!" Ben bu kadarını beklemiyordum, açıkçası. Serhan adamın önüne bilgisayarı koydu, koordinatları girmesi için. Adamın elleri bağlıydı, açmak ne kadar doğru bilmiyorum. "Açıyorum, ters bir hareket yaptığın anda ne olacağını biliyorsun." Adam elini klavyede gezdirirken ben Güney'in yanına gittim. "İndir şu tabancayı, adam giriyor işte."
"Niye da?"
"Çok korkunç gözüküyorsun."
"Korkutuyor muyum seni?" dedi, sesindeki o hırçın Karadeniz tonu aniden yumuşarken. "Hak ettiğini buluyordu alt tarafı. Ama madem öyle diyorsun... Affedelim bakalım şimdilik. Hem o güzel gözlerini bir daha benden korkmak için açma da, ömrümü yersin yoksa."
"Korkutmuyorsun..." dedim, sesim az önceki gerginliğin etkisiyle biraz sönük çıkmıştı. Çenemi hafifçe yukarı kaldırıp ciddi görünmeye çalışarak ekledim: "Sadece... Biraz fazla abartıyorsun sanki. Alt tarafı bir laf söyledi, adamı dağa gömmeye kalktın."
Güney, dudaklarının kenarındaki o sakin gülümsemeyle başını yana eğdi.
"Abartmak mı?" dedi, sesinde hâlâ o tatlı meydan okuma vardı. "O lafı söyleyenin dilini koparmadığıma dua et. Sana bakan o gözleri bu dağda bırakmam bile büyük lütuf." Her şeyi o kadar abartıyor ki, bazen onu sorguluyorum. Ona bakarak sırıttım. "Gülme öyle, içim gidiyor." Bir şey söylemedim, sadece baktım. Bazen gözler konuşur, gözler yalan söylemez. Serhan karşımızdaydı;
"Gözlerinizle birbirinizi yiyeceksiniz birazdan, düşmana mermi harcamaya gerek yok valla! Komutanım, burası hudut karakolu, dağın başı... Bilmem farkında mısınız ama görevdeyiz. Sizin bu 'bakışarak erime' seanslarınız yüzünden operasyonu unutacağız yakında. Azıcık uzağa gidin de sevdanızı gözümüzün önünde gözümüze sokmayın, yemin ediyorum subaylıktan soğudum ha!"
"Ne sevdası be!" diyerek ayağa kalktım.
Serhan, benim bu halime kıkırdayarak ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. Tam o sırada Güney, en yakın arkadaşının bu lafına karşılık sessizliğini bozdu. Başını hafifçe yana eğip, o yeşil gözlerini üzerimden bir saniye bile ayırmadan tek kaşını kaldırdı. Ardından Serhan’a dönüp, o tok ve kendinden emin ses tonuyla lafı yapıştırdı:
"Çok kaşınmaya başladın sen devrem," dedi, sesindeki o hafif sırıtışı gizlemeyerek. "Görev bitince o kaşıntını mermiyle mi alıyım, yoksa mesaiyi uzatıp dağın başındakilerle mi uğraşmak istersin? Hem ne o, gözün mü kaldı bizim bakışmalarımızda? Kendi sevdiceğin yok diye buradaki sevdaya mi sardın ulan dağ ayısı?"
Gözlerimi kocaman açıp şaşkınlıkla Güney’e döndüm, ardından ellerimi iki yana sallayarak Serhan’a karşı hemen savunmaya geçtim:
"Ya ne sevda basması, ne saçmalıyorsunuz ikiniz de!" dedim, sesimdeki o sinirli ama utangaç tondan ödün vermeyerek. "İşimize odaklanın biraz! Hem Serhan, sen kendi önüne bak, dağ ayısı olan kim asıl? Burada vatan görevi yapıyoruz, sizin yaptığınız muhabbete bak!"
"Tamam be, hemen ateşe başladınız! Eyvallah, biz bi öteye gidelim de siz o 'vatan görevinize' derin derin bakışarak devam edin bari!" dedi, arkasını dönüp uzaklaşırken.
Serhan gözden kaybolurken, Güney ağır hareketlerle doğruldu. Üzerindeki tozu silkelerken yeşil gözleri yine doğrudan bana odaklandı; dudaklarında o tehlikeli ama bir o kadar da yumuşak kıvrım vardı. Elini uzatıp saçımı hafifçe düzelttikten sonra mırıldandı:
"Hadi Karadeniz Gülü, bitti oyun bu kadar," dedi, silahını kontrol edip beline yerleştirirken. "Serhan haklı sayılır bir konuda... Geri kalan hesabı merkeze dönünce görürüz."
"Ne hesabı derken? Yanlış duyduysam buyursunlar, açık açık söylesinler Yüzbaşı!" diye meydan okur gibi çıkıştım.
Güney, yüzündeki o tehlikeli ve bir o kadar da baştan çıkarıcı sırıtışla ağır adımlarla üzerime doğru bir iki adım attı. Aradaki mesafeyi kapatıp başını hafifçe eğdi, sesini sadece ikimizin duyabileceği o hırçın ama fısıltılı tona indirdi:
"Merak etme Karadeniz Gülü," dedi, yeşil gözleri parlayarak. "Öyle ulu orta yerde görülecek hesap değil o. Seni eve bıraktığımda kapının önünde sorarım o hesabı. O güzel dudaklarından dökülen her meydan okumanın bedelini teker teker ödetirim sana. Şimdi önüme düş, operasyonu bitirelim; eve dönüşte konuşuruz."
Hızla başımı iki yana sallayıp meydan okur gibi gözlerimi kısıverdim:
"Konuşacak hiçbir şey yok, Yüzbaşı! Kendinizi ne sanıyorsunuz bilmiyorum ama..." dedim ama cümleyi tamamlayamadım. Zaten normalde de ondan başka kimseyle eve dönmeyeceğimi çok iyi biliyorduk.
Güney, bu inatçı halime sesli ve derin bir nefesle güldü. Başını hafifçe sağa sola sallarken gözlerindeki o parıltı daha da belirginleşti:
"Öyle mi?" dedi, sesindeki o meydan okuyan tondan ödün vermeden. "Birlikte döneceğimizi ikimiz de çok iyi biliyoruz Karadeniz Gülü, hiç kıvırma şimdi. Sen o güzel başını bu operasyona ver, dönüşte o 'konuşacak hiçbir şey yok' lafını bana kelime kelime nasıl yutturacağını arabada uzun uzun konuşuruz."
Gözlerimi devirerek ellerimi iki yana salladım ve onun o iddialı, emin ses tonunu alayla taklit etmeye başladım:
"Birlikte döneceğimizi ikimiz de çok iyi biliyoruz Karadeniz Gülü... hiç kıvırma şimdi!" diye dalga geçerek homurdandım. Ardından arkamı dönüp seri adımlarla Serhan'ın yanına doğru uzaklaşırken omzumun üzerinden son bir kez seslendim: "Hadi işine bak Yüzbaşı, çok konuşuyorsun!"
Güney adamların yanina gitti, "Girdin mi?" Adam kafasını iki yana salladı "Girdim." Güney bilgisayarı alıp Serhan'a uzattı. "Çöz hadi bizi!" diye bağırdı biri.
"Oradan bakınca salağa mı benziyorum?" Ay evett, bunu söylemeden duramam. Yanına doğru yaklaşıp, kulağına eğildim. "Benzemiyor musun?" Kafasını bana çevirdi, sanırım dememem gerekiyordu. Opss!
Güney derin bir nefes alıp başını iki yana salladı, ardından sesindeki o hafif eğlenceyi gizlemeden fısıldadı:
"Salağa benziyor muyum bilmiyorum ama seni bu kadar şımartan ben olduğum için kesinlikle bir salaklık yaptığımın farkındayım. Neyse, şu işi bi bitirelim de o güzel dudaklarının payını sonra vereceğim sana."
"Bak sen, hemen de nasıl kabullendi hatasını..." diye fısıldadım, gülüşümü bastırmaya çalışarak başımı hafifçe iki yana sallayıp. "Beni şımarttığınızı itiraf etmeniz güzel bir gelişme ama hemen arkasından tehdit savurmaya başlamanız hiç yakışmıyor komutanım. Hem kimin kimi şımarttığı da tartışılır ya, neyse..." Bana öldürücü bakışını attığı için geri çekilmek zorunda kaldım. Oda teröristlere döndü, "Hepinizi bulup geberteceğim. O yüzden sabırlı ol."
Sanırım operasyona daha çok vardı. Şimdide o koordinasyona göre gideceklerdi. "Gidelim." deyince montunu giyip, arabaya dogru yürüdüm.
Zırhlı aracın ağır kapısı kapandığında, dışarıdaki dağın o keskin rüzgarı ve gerginliği bir anda yerini içerideki boğucu bir sessizliğe bıraktı. Şoför koltuğuna yerleşen Güney, motoru çalıştırmadan önce derin bir soluk aldı ve başını hafifçe yana eğerek bana çevirdi. O yeşil gözlerindeki inatçı pırıltı, bu kez yerini tehlikeli ve tatlı bir hesap sorma ifadesine bırakmıştı.
"Evet, Karadeniz Gülü," dedi, tok ve kendinden emin sesini alçaltarak. "Dağ başındaki o cesaretin nerede kaldı şimdi? Hani 'o havalı laflarını yutacaksın' diyordun? Bakalım kim yutuyormuş laflarını, hesaplaşma vaktimiz geldi."
Omuzlarımı dikleştirip hiç istifimi bozmadan ona baktım. Yapmacık bir masumiyetle gözlerimi kırpıştırdım:
"Ne hesabıymış o Yüzbaşı? Ben ortada yutulacak bir laf göremiyorum. Sadece gördüğüm gerçeği söyledim, üstünüze alınmasaydınız."
Güney bu cevabım karşısında sesli ve sabırsız bir nefes vererek başını iki yana salladı, ardından hafifçe öne doğru eğilip aramızdaki mesafeyi kapattı:
"Öyle mi? Demek üstüme alınmayacakmışım..." diye mırıldandı, sesi iyice alçalırken. "Eve varana kadar o dilini nasıl bağlayacağımı, o lafları sana nasıl yedireceğimi uzun uzun düşüneceksin zaten. Şimdi uslu uslu otur, seni eve bırakıyorum."
Sözlerinin sonuna doğru sesindeki o kararlı ton aniden ciddileşti. Direksiyonu kavrayan elleri hafifçe kasıldı; gözlerindeki o alaycı parıltı sönmüş, yerine derin bir gölge ve endişe yerleşmişti. Yola bakmadan önce son kez yüzümü inceledi:
"Asıl hesaplaşmamız bir yana, Alina... Bu iş burada bitmedi. Seni eve bırakacağım, çünkü şu an gideceğim diğer nokta burası gibi değil. Durum kritik, seni o riske atamam."
Kaşlarımı anında çatıp öne doğru atıldım:
"Ne demek eve bırakacağım? Beni yük mü sanıyorsun kendine, neden benden kurtulmaya çalışıyorsun yine?"
Güney, direksiyona hafifçe vurarak sıkıntıyla soludu:
"Çocuk oyuncağı değil bu, Alina! Seni oraya götüremem, aklım sende kalır. Dikkatimi senin güvenliğine verirsem asıl o zaman büyük hata yaparım. Uzatma, eve dönüyorsun ve nokta."
"Nokta falan yok, Yüzbaşı! Bende geliyorum," diye öfkeyle atıldım. "Beni öylece eve gönderip arkana yaslanacağını sanıyorsan çok yanılıyorsun. Beraber geldik, beraber döneceğiz!"
Sözlerimi bitirdiğim an, Güney’in yüzündeki o oyunbaz, inatlaşan ifade bir anda tamamen silindi. Çenesindeki kaslar taşa dönüştü, yeşil gözlerindeki o tehlikeli parıltı yerini buz gibi bir ciddiyete ve öfkeye bıraktı. Ani bir hareketle bana doğru dönüp, sesindeki o sert, itiraz kabul etmeyen komutan tonunu bütünüyle ortaya koydu:
"Ölsem de götürmem, Alina!" dedi, sesi arabanın içinde yankılanarak.
Donakaldım. Gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım ama o kararlılığında zerre taviz yoktu.
"Orası buraya benzemiyor," diye devam etti, sesini biraz daha alçaltarak ama her kelimesini bastırarak. "Seni o cehennemin ortasına ne sokarım ne de o riske atarım. 'Beraber geldik' diyorsun ama bu seferki başka. Orada gözüm arkada kalırsa ikimiz de çıkamayız oradan. İtiraz istemiyorum; seni eve bırakacağım, bu konu burada kapanmıştır."
Hâlâ hırsla soluyor, ona karşı çıkmak için kelimeler arıyordum ama tonundaki o katı korumacılığı görünce boğazım düğümlendi. Direksiyona uzanıp motoru çalıştırdı ve aracı hızla hareket ettirirken son kez sertçe uyardı:
"Tek kelime daha etme Alina. Canımı sıkma." o bana kizdiginda hep Alina der. Alina yapma Alina dur. Ama normalde Karadeniz Gülü der. Ben Alina değilim ki Karadeniz gülüyüm.
Güney, sağa çektiği aracın direksiyonundan ellerini çekip hafifçe bana doğru döndü. Dudaklarımı büzerek yaptığım bu sessiz tripe karşı sabırsız ama içinde derin bir şefkat barındıran bir soluk bırakarak konuşmasını sürdürdü:
"Büzme o dudaklarını öyle... Hem öyle trip atarak benden kurtulacağını sanıyorsan çok yanılıyorsun. O evin önüne varana kadar susmayacaksın biliyorum, bari şimdiden başımı ağrıtma güzelim."
Ona ters ters bakmaya devam edip meydan okur gibi çenemi biraz daha kaldırdım ve mırıldandım:
"Ne yaparsın?"
Güney, bu dik başlı sorum karşısında dudaklarındaki o çapkın sırıtışı gizleyemedi. Yavaşça bana doğru biraz daha eğilerek aramızdaki mesafeyi kapattı, gözlerini gözlerime dikip o tehlikeli ve fısıltılı tonda ekledi:
"Öperim... Hem de öyle bir öperim ki, o dırdır eden dilin sabaha kadar kendine gelemez. Seçim senin; ya şimdi uslu uslu önüne dönersin ya da o cezayı peşin peşin tahsil ederim, ne dersin?"
Gözlerimi kocaman açarak ani bir refleksle geri çekildim, yanaklarıma hücum eden sıcaklığı saklamaya çalışarak öfkeyle soludum:
"Sen az önce ciddi ciddi tehdit mi ettin beni! Terbiyesizleşme dağ başı komutanı, ne o öyle her şeye ceza, öpücük... Kendini ne sanıyorsun sen ya?"
Güney bu patlamam karşısında tek elle direksiyonu kavrayıp sesli bir şekilde güldü:
"Ne o, korktun mu yoksa Karadeniz Gülü? 'Ne yaparsın?' diye meydan okumayı biliyordun."
Öfkeyle doğrudan ona döndüm:
"Panik falan yaptığım yok! Sakın bir daha öyle absürt şeyler söyleme bana, yoksa cidden o operasyona da gelirim, inadın kralını görürsün!"
Güney başını hafifçe iki yana sallayıp yola odaklanırken, o net ve karşı çıkılmaz tonla noktayı koydu:
"Operasyona gelme ihtimalin sıfır, çünkü seni o evin kapısından içeri sokup kilitleyeceğim Karadeniz Gülü."
Arkama yaslanıp hırsla çenemi yukarı kaldırdım ve meydan okur gibi yapıştırdım:
"Öpsem de seni öpmem ben, heveslenme hiç!"
Bu sözcük arabanın içinde yankılandığı an, Güney’in yüzündeki o şımarık, eğlenceli ifade bir anda, bıçak gibi kesildi. Direksiyonu tutan parmak boğumları beyaza dönecek kadar sert bir şekilde kasıldı; çenesindeki o sert hatlar gerildi. Arabadaki hava aniden ağırlaşırken, Güney başını ağır ağır bana çevirdi. Sesini kasten fısıltılı, zihnimde yankılanacak kadar alçak ve tehditkar bir tonda çıkardı:
"Kimi öpüyormuşun sen, ha?" dedi, her kelimenin üzerine basarak. "Tekrar et bakayım, kimi öpüyorsun? Senin o dilli buralarda başkasına yeltenme ihtimalini aklından bile geçirme güzelim. Öyle bir hata yaparsan, o bahsettiğin kişiyi de seni de bu dağ başına gömerim, bizzat ellerimle yaparım bunu. Şimdi önüne dön ve bir daha o kelimeyi ağzına alma, yoksa o eve varana kadar sabrım falan kalmaz."
"Yoo, istediğimi öperim, sana ne!" dedim, keyifle sırıtarak. "Hem belki de çoktan sıraya girenler vardır, nerden biliyorsun Yüzbaşı? Kısıtlayamazsın ya beni!"
Bu sözümle birlikte Güney’in tepesinin tası attı. Yüzündeki o kontrollü maske tamamen dağıldı; direksiyonu tutan elleri kasıldı ve dişlerinin arasından öfkeyle soluyarak başını bana doğru çevirdi:
"Hangi piç sıraya giriyormuş lan!" diye patladı, sesindeki o saf kıskançlıkla. "O yaklaşmaya cesaret eden herkesin belasını sikerim! Kime öpücük dağıtıyorsun sen, kime 'sana ne' diyorsun kızım sen! Aklımı oynatacağım yemin ederim!"
Öfkesinden elleri titrerken hızla binanın önünde durdu, motoru stop etti ve emniyet kemerini çözüp tamamen bana doğru döndü. Göreve gitmeden önce hesabı şimdi kesmeye kararlı olan gözleriyle beni süzerek dişlerinin arasından sertçe sordu:
"Şimdi söylesene bakalım, Kimi öpüyormuşsun sen, ha? Kimmiş o sıradakiler? Çabuk söyle, kimin adını sayıklıyor o dilli başın, söylesene!"
"Bağırma be adam, teyzemler uyanacak!" diye fısıldayarak elimle aceleyle koluna vurdum ve gözlerimi devirdim. "Ne abarttın be Yüzbaşı! Alt tarafı bir laf söyledik, hemen dağları ben yarattım havalarına giriyorsun. Kimsenin olduğu falan yok, lafın gelişi söyledik işte!"
Güney, bileklerimden yakalayıp ellerimi yavaşça aşağı indirdi ama gözlerindeki o karanlık öfke zerre azalmadı. Nefesini tenimde hissedecek kadar yakınımdayken, sesini iyice alçaltarak dişlerinin arasından tısladı:
"Öyle lafın gelişi falan değil, gayet de net söyledin," dedi, gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmadan. "Kim o lan? Lafın gelişi bile olsa o cümleye kimi koyduysan adını vereceksin, adını söylemeden buradan bir yere adım atamazsın, göndermiyorum hiçbir yere!"
Hırsla soluyup omuz silktim, inadı elden bırakmayarak çenemi yukarı kaldırdım:
"Söylemiyorum, ne yapacaksın? Merakta kal, çatla inşallah!" dedim, keyifle sırıtarak.
Güney, bu meydan okumam karşısında sabrının son damlasına geldiğini belli eden sert bir soluk bıraktı. Parmak uçlarını çeneme bastırıp başımı biraz daha kendine doğru kaldırdı, gözlerindeki o tehlikeli parıltıyla adeta nefesini yüzüme üfledi:
"İnadını yerim senin ama o ismi söylemeden bu arabadan ineceğini mi sanıyorsun gerçekten?" dedi, sesindeki o net ve tavizsiz tınıyla. "İsterse şafak söksün, isterse operasyon vakti gelsin; o adı o güzel dudaklarından duymadan seni yere göğe bırakmam Alina. Hadi, zorlama da dök içini, kimmiş o sıradaki?"
Gözlerimi kurnazca kısarak meydan okur gibi başımı biraz daha kaldırdım ve sesimi alçak ama tehditkâr bir tonda fısıldadım:
"Ya abartma altı üstü bir laf dedik! İmdat diye bağırırım, bütün köy buraya toplanır be! Sonra 'Yüzbaşı kapımda beni sıkıştırdı, yardım edin' diye basarım çığlığı, görürsün gününü!"
Güney, bu tehdidim karşısında bir an duraksadı; ama hemen ardından dudaklarında tehlikeli, alaycı bir kıvrım belirdi. Gözlerindeki o inatçı ve meydan okuyan parlaklık bir saniye bile sönmedi. Ellerini çenemden yavaşça çekip direksiyona yaslandı ve kafasını hafifçe yana eğerek beni süzdü:
"Bağır bakalım," dedi, meydan okumamı aynen iade ederek. "Bağır da göreyim güzelim. Toplansın bütün köy. Hepsine tek tek 'Aklımı başımdan alan bu inatçı kız yabancı birinin adını sayıkladı, hesabını soruyorum' derim; el âlemin ortasında rezil rüsva olursun ama yine de o adı alırım. Hangisi daha çok işine geliyorsa seç birini, hadi?"
"Güney saçmalama, aç şunu! Camı kırarak çıkarım şuradan, yemin ederim durmam!"
Dişlerimin arasından öfkeyle soluyarak ellerimi direksiyona doğru uzattım ama Güney bileklerimi sımsıkı kavrayıp ellerimi yukarıda sabitledi.
"Kır da ellerin kanasın," dedi dişlerinin arasından, gözlerindeki o karanlık inatla. "O adı o dudaklarından duymadan seni bu arabadan indiren soysuzdur! Söyle şu piçin adını, sabrımı daha fazla sınama!"
"Söylemiyorum! Yok öyle bir şey dedik ya!" diye hırsla çıkıştım.
Güney derin ve sert bir soluk bırakıp çenemi kavradı, başımı yukarı kaldırdı:
"Bırakmıyorum," dedi, sesindeki tavizsiz tonla. "İsterse şafak söksün; o ismi bana vermeden bu kapı açılmayacak, inatlaşma benimle Alina!"
"Ya yemin ediyorum kimse yok. Bırak artık bak sinirleniyorum!" Arabanın kilit tuşuna bastı. "Tamam git. İnanıyorum ama şimdilik. Bu konu burada kapanmadı" Kapıyı açıp arabadan indim. "Güney..."
"Hım?"
"Dikkat et tamam mı?"
"Tamam, sen böyle yaparsan gidemem ama. Zaten aklım burada kalıyor."
"Tamam tamam. Görüşürüz." Göz kırpıp araba ile uzaklaştı. İçimde hala korku vardı, yine yararlanmasını istemiyordum.
Anahtar ile kapıyı açıp sessizce odama geçtim. Montumu çıkarıp yatağa uzandım. Günün yorgunluğu ve Güney'le yaşadığımız inatlaşmalar omuzlarıma bindi. Odadaki sessizlik üzerime çökerken gözlerim ağırlaştı ve yarından tamamen habersiz, derin bir uykuya daldım.
✨💠
Gözlerimi açtığımda odama dolan sabah güneşinin sarı ışığıyla güne selamm dedim. İçimdeki o tuhaf huzursuzlukla yataktan doğruldum, pencereye gidip köyün serin ve tertemiz havasını içime çektim; bugün o büyük bayramın ilk sabahıydı ve beni neyin beklediğinden habersiz, yavaşça hazırlıklara koyuldum.
Aslında Bayram olduğundan haberim yoktu. Ecrin her şeyi bana geç söylediği için bundanda dün gece haberim oldu. O yüzden kiyafetimi alelacele seçtim. Pek beğenmedim ama neyse. Ecrin masada saçını fönlüyordu, benimkinide fönlemek istedi ama en sonki düğün olayından sonra vazgeçtim. Ayrıca Güney'de fönlememi sevmiyordu, bu seferlik onu dinleyeyim dedim.
Dolabımdan giyeceğim, mavi çiçekli elbiseyi çıkardım. Üstüme tam oturuyordu, en azından iyi yönü bu. Saç modeline tam karar veremedim ama sanırım hibiscuslu mavi mandal tokami takmaya karar verdim.
Ben kısa süre içinde hazırlanmışken teyzem ve Ecrin hala hazırlanıyordu. Oğuz'da kapıda bekliyordu, bende onun yanına çıktım. "Ne yapıyorsun burada?"
"Hiç, öyle işte sizi bekliyorum. 2 saat hazırlanmadınız."
"Valla ben hazırlandım, diğerlerine sor." Yaklaşan araba sesini duyunca önümüzde duran arabayı gördüm. Tabi ki bu arabayı tanıyorum, ızbandut'un arabası. Arabayı park edip yanımıza geldi, üstünde damatlık gibi bir şey vardı. Yuh, bu kadar iyi olacağını bende tahmin etmemiştim. "Güney, ne işin var burada?"
"Bayram olduğundan sizi alayım dedim."
"Oğuz getirecekti zaten." Oğuz'a öyle bir bakıyordu ki ben korktum. Ama bakışları nefret doluydu. "Ben bırakırım."
"Niye ki?"
"Ben bırakırım dedim da, uzatma" Oğuz'da ona bakıyordu, aralarında ne olduğunu bilmiyorum ama bir şey olduğu kesin. "Ya niye bakıyorsunuz öyle?"
"Bilmem o kitlendi bana."
"Ula birde bilmem diyor. Sanki aramizdakini bilmiyormuş gibi."
"Güney, ner oldu ki?" Oğuz derin bir nefes alıp bize baktı. Bakışlarında bir bıkkınlık vardı. "Ne olduğunu söylermisiniz?"
"Alina, benim tek suçum Güney'in kardeşi ile görüşmek. Izin vermiyor görüşmeme." dedi. Bir anda ikiside güldü, şuan burada ne yaşanıyor acaba? Güney elini Oğuz'un omzuna attı. "O biraz zor, yavrum. Kardeşim benim göz nurum. O kadar kolay vermem."
"Ya siz şakamısınız? Düşman gibi bakıyorsunuz birbirinize şimdi sarılıyorsunuz."
"He, eniştem öyledir."
"Enişte derken?" deyince Güney sesli bir şekilde güldü. "Ya ben ona küçüklüğümden beri enişte diyorum." Az kalsın kalbime iniyordu, "Hiç bir şey."
"Merak etme öz eniştesi değilim. Ama yakında olurum."
Oğuz’un lafı ağzından kaçırmasıyla ortalık bir anda sessizleşti. Güney’in o rahat tavrı ve "Yakında olurum" sözü beynimde yankılanırken, mantığım tek bir ihtimale tutundu: Oğuz’un ablası Ecrin’e enişte olacaktı tabii ki!
Gözlerimi kısıp şaşkınlıkla sordum:
"Ne dedin sen? Ecrin için mi?"
Güney bu sorum karşısında sesli bir şekilde güldü, ama gözlerindeki o yoğun ve tehlikeli parıltı bir an olsun sönmedi. Bir adımda aramızdaki mesafeyi kapatıp iyice önüme geldi, bakışlarıyla adeta beni esir aldı.
"Ula senin o güzel kafan neden hiç doğru çalışmıyor?" diye mırıldandı, sesindeki o imalı tını nefesimi kesti.
Söylediği kelimeler zihnime çarptığında yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyormuş gibi delice atarken, sesimdeki titremeyi saklamaya çalışarak hızla geri çektim kendimi:
"Ne bileyim ben be adam! Sabah sabah lafı öyle bir evirip çeviriyorsun ki, insan ister istemez yanlış anlıyor!"
Güney ise bu hâlimden keyif alarak pişkince sırıttı, elini uzatıp çenemin altından hafifçe tutarak yüzümü kendine kaldırdı:
"Yanlış anladığın falan yok, gayet de ne demek istediğimi bal gibi biliyorsun. Kaçma şimdi öyle bakıyım benden; bayram yerine vardığımızda da böyle kaçabilecek misin bakalım, göreceğiz. Oğuz sen Annenleri alıp gelirsin ben Alina'yı götürüyorum." Oğuz kafasını iki yana salladı. Zaten gitmekten başka şansım yoktu. Bende arabaya geçtim.
Güney de vakit kaybetmeden kendi tarafına geçip direksiyona geçti, motorun homurtusuyla birlikte yola koyulduk. İçerideki sessizliği bozan tek şey, açık pencereden içeri sızan köyün serin sabah rüzgârıydı.
Yan gözle ona baktığımda yüzündeki o zafer kazanmış sırıtışın hâlâ yerli yerinde durduğunu gördüm. Sesimi sert çıkmaya zorlayarak homurdandım:
"Yola bak sen, yola! Önüne odaklan biraz."
Güney direksiyondaki tek elini gevşetip vites koluna koydu, başını hafifçe bana doğru eğip kısık ve tok bir sesle güldü:
"Yol da yol hani, ama insan yanındakinden gözünü alamayınca ister istemez dikkatli olamıyor. Önümüzdeki virajı da atlatalım, asıl o zaman doya doya bakacağım yüzüne." Omzuna bir tane geçirdim, "Sus ve önüne bak."
"Vur bakalım, vur... İleride o ellerinle ne yapacaksın çok merak ediyorum ya, hadi hayırlısı."
"Ne yapacağım biliyormusun?"
"Bilmeyrum."
"Seni böyle evire çevire dovecegim. İçimin yağları eriyene kadar."
"Hele bir dene bakıyım!" diye meydan okudu sesindeki o eğlenceli tınıyla, "Sen o narin ellerinle beni dövmeye kalkana kadar ben seni üç kez havaya kaldırır alırım gönlünü, sonra da ortada ne iç yağı kalır ne bir şey!"
"Hadi , uzatma artık; itiraf et, benden nefret etmiyorsun sen!"
"Ağzından yel alsın!" diye çıkıştım, sesimdeki sahte öfkeyi korumaya çalışarak. "Nefret etmek ne kelime, seninle aynı havayı solumak bile başlı başına bir sabır testi! Kibirinden yanına yaklaşılmıyor resmen."
Güney, bu öfkeli çıkışım karşısında hiç geri adım atmadı; aksine başını hafifçe sallayıp o neşeli kahkahalarından birini daha patletti.
"Kibir değil o, özgüven, dağ gibi özgüven!" dedi, sağ elini kalbinin üzerine koyarak dramatik bir ses tonuyla, "Hem bakma sen öyle sinirlendiğine, içten içe bayılıyorsun bu heyecana. İtiraf etmesi zor geliyor tabii, anlıyorum."
"Sus ve önüne dön!" Gerçekten dediğimi yaptı, madalya falan takmam lazım. Böyle devam eğitim güzel geçiyor. Tam o sırada araba yavaşça virajı döndü ve ileride ışıl ışıl parlayan, kalabalıklaşmaya başlayan bayram yerinin renkli tabelaları ve tezgâhları görüş açımıza girdi.
Araba park halindeyken kemerini çıkarıp arabadan indim. Hala hazırlık yapıyorlardı, masalar süslenmiş balonlar asılmıştı. Kısacası ortam tam şenlik yeriydi, bahçeden girdiğimde iş yapan tüm köy kadınları bana baktı. Aldırış etmeden boş bulduğum bir sandalyeye oturdum. "Güney bu bayramda ne yapılıyor ben hiç bilmiyorum?"
"Horon teperler zaten o normal, yöresel yemekler yenir. En sonunda kocaman bir ateş yakılır, isteyenler ateşin başında dilek tutup üstünden atlar."
"Bizde atlayalım mı? Beraber."
"Atlayalım ama iki kişi atlarsa, o iki kişininde sonsuza kadar mutlu bir aşk yaşayacağına inanılır."
"Atlayalım." Burtaz durduktan sonra aklıma bir sürü soru takıldı.
"Güney?"
"Hım?"
" Telefonunu alsam ilk hangi uygulamaya girmemi istemezdin?"
"Gizlim saklım yok, nereye istersen gir güzelim, bende saklı şifreli bir şey bulamazsın."
"Güney?"
"Hım?"
"Peki, yere düşsem önce güler misin, yoksa kaldırır mısın?"
"Önce kaldırır, sonra gülerim."
"Güney?"
"He da ne oldu? Ne diye taksit taksit soruyorsun?"
"Yok bir şey, seninle uğraşılmaz zaten."
"Hemen de trip atıyorsun, tamam hadi gel gel barışalım.Hadi uzatma da gül biraz, o güzel suratın asılınca benim de tadım kaçıyor." Telefonuma gelen bildirium ile ayağa kalkıp birazdan geliyorum diyerek, bahçeden uzaklaştım. Sifreyi açınca mesajın kimden geldiğini görünce kalp atışlarını hızlandı. Hayatımı alt üst edip giden o kişidendi...
💠✨
Wuhuu bölüm bitti sizce nasıldı?
Mesajın kimden geldiğini tahmin etmek zor değil bence.
Yeni bölümleri yazarken ağlayacağım büyük ihtimal 👉🏻👈🏻
Görüşmek üzere guzellerimm🫶🏻😻
