4. bölüm · Şafak Zambakları

•Şafak Zambakları 4. Bölüm•

Novella .

Not: Kaç gündür aksatma yaptığım için bu bölüm biraz uzun ama artık kısa keseceğim. Sadece telafi için, iyi okumalar...

•Şafak Zambakları•

4.Bölüm

"Bir şeftali meselesi..."

Çalan zilin sesini duyduğumda derin bir rahatlama çektim. "Çıkabilirsiniz çocuklar." Tahtadaki tebeşir yazılarıda sildikten sonra çantamı alıp sınıf kapısından çıktım. Tüm öğrencilerim çıkmıştı, bahçeye indiğimde Kemal'in hala beklediğini fark edip yanına doğru yürüdüm. "Kemal velin niye gelmedi?"

"Öğretmenum bilmeyrum ki. Abim gelecekti güya." Senin şu abin zaten varya, neyse günahını almayayım dün gece yarısı 5 kilo şeftali ile geldi adam kapıma. Ek olarak tiki olmasına rağmen. Bir dakika tiki vardı değilmi? Onunla fena uğraşacağım fena.

"Telefonum bozuk olmasaydı arardım." Aklıma telsiz geldi ama geçende ben konuştum. Sonra ne kadar meraklısın diye dalga geçer o yüzden o işi unutalım. "Birazdan gelir bak güvenlik abide orada. Benim gitmem lazım."

"Görüşürüz öğretmenum." Ona el sallayıp yoluma koyuldum. Bugün yürüyerek gitmeyi tercih etmiştim. Aslında doktor dinlenmemi söyledi ama havada güzelken yürüyeyim dedim. Zaten küçük bir köy, 10 dakikalık yürüme mesafesiydi. "Alina," duyduğum ses ile başımı kaldırdım, karşımdaki kişi Fatma teyzenin biricik müstakbel gelini Rabia'ydı.

"Nasılsın?" Gülümsemeye çalıştım, "İyiyim sen?" Elindeki baklava tepaisini göstererek bana döndü, "Bende baklava yapmıştımda Fatma anneme gidiyorum. Güney ile buluşmaya yani." Derin bir iç çektim. Ne ima etmeye çalıştığını anlamamıştım. Ona nereye gidiyorsun diye soranda yoktu. "Öyle mi? Ne güzel, fakat sana nereye gidiyorsun diye sorduğumu hatırlamıyorum. Yanlışsam düzelt."

Aklı sıra beni kıskandırmaya çalışıyor, umrumda falan değil zaten ne haliniz varsa görün. Benden uzak Allah'a yakın. "Neyse bekletmede şerbet donmasın." Önüme dönüp yürümeye devam ettim. İçimde bir his var huzursuzluk gibi bir şey. Bence Güney istemiyor buluşmayı. Onu kurtarmalıyım bir arkadaşı olarak. Yani sadece arkadaşım.

Eve geldiğimde ne yapacağımı düşünürken teyzem yanıma gelip şeftalili kurabiye yaptığını söyledi. Tabi 5 kilo şeftali çürümesin diye yapmış kadıncağız. Dur bir dakika aklıma fena bir fikir geldi. "Teyze bir tepsiye koyarmısın? Arkadaşıma gideceğimde." Dediğimde beni onaylayıp mutfağa gitti.

Şimdi plan şu, karakola gidip timi alıp öyle gitmek. Tabii ikna edersem, sonrada tatlıdan ikram ederim. Konu o değil mesele, Güney benim için o kurabiyeyi yiyecekmi? Yemeyecekmi? Hızlıca mutfağa gittim. Teyzemin tepaiyi hazırladığını görünce hemen aldıp kapıya yöneldim. "Ben biraz geç gelebilirim teyze, haberin olsun."

Teyzemin cevap vermesini beklemeden kapıyı çektim. Karakolda şükür ki yürütüş mesafesimdeydi. Oraya gelince ne diyecektim askerlere? "Güney'i kurtarmamız lazım. Evet bu işte bana kaldı, lütfen bir kere beni kırmayın." Bence kabul ederlerdi tabii Serhan dışında. Güney'in sağ kolu ve en yakını olduğu için oda onun gibidir kesin. Hemen yetiştirir ona, bizde birileriyiz. Tehdit ederiz kızım kafaya takma.

Ne diyeceğiz, senin saçını başını yolarım mı?

Sanmıyorum, belki o yüzbaşının tam tersidir. Böyle nazik, merhametli özelliklede saygılıdır. Bunların hiç biri o ızbandutta yokta. Elimde koca bir tepsi ile karakola girdim. Tam danışmana soracaktım ki, Barış'ı gördüm. Valla en iyisi oydu, o beni anlardı. Hemen yanına süzüldüm, "Selam Barış!"

"Aleykümselam, ne yapıyorsun burada?" Etrafı süzdüm ama diğerlerini göremedim. "Diğerleri nerede?"

"Onlar gelirler birazdan." Elimdeki tepsiyi tutması için ona uzattım.

"Yüzbaşınızı kurtarmalısınız yani bende dahil, şimdi sen Fatma teyzeyi biliyorsun yüzbaşına kız istiyor ya hani. Heh işte bugün onları buluşturacakmış bende dedim ki, Ben timdekilere derim hep beraber yüzbaşının evine gireriz. Ha ne dersin?" Bunları nefes almadan söylediğim için derin bir nefes aldıktan sonra ona baktım. "İyi de, belki yüzbaşıda seviyor."

"Sevmiyor!" Sırıtıp bana baktı, "Tamam sakin ol. Plan buysa ben tamamım." Tepsiyi ondan alıp gururla gülümsedim, "Tamam o zaman timdekileride topla gel. Ben araçta bekliyorum." Hızlı adımlarla arabaya yöneldim. Evet başarmıştım, bunun mutluluğunu bir süre üzerimden atamam.

Şu telefonumuda bir yaptıramadık gitti. O olsaydı şuan karakola gitmeme gerek yoktu, direkt arardım. Cidden yaptırmak şart oldu ama ben anlamam ki o işlerden. Ne kadar istemesemde o ızbanduta düştü işim. Timdekilerin bana geldiğini görünce gülümsedim. Hepsi oradaydı Barış, Kerem, Serhan vee Kuzey.

Serhan bana baktı, "Ben gelemem görev falan gelir. Orada olmam lazım." Kafamı salladım sonrada arabaya bindik. Barış ile Kerem öne geçti bende Kuzey ile arkaya geçtim. "Alina neden bunu yaptığını sorabilirmiyim?" Dedi Kuzey. "Yani, yardım ediyorum sevaptır."

"Sevaptır?" Dedi gülerek, "Ne var canım?" Kafasını iki yana sallayarak kafasını telefona gömdü. Benim astım rahatsızlığım olduğu için camı sonuna kadar açtım. Keşke olmasa ama yapabileceğim bir şey yok. Sigara içenlerle konuşamıyorum mesela. O dumanı içime çekince astımım tutuyor. Genelde sigara içenler beni takmayıp devam ediyorlar ama.

Barış arabayı park ettiğinde hemen kapıyı içip dışarı süzüldüm. Hemen onlara döndüm ve fısıldadım, "Bana bakın sakın bir şey söylemeyin. Dediğim gibi, misafirliğe geldik ve onların buluşmasından haberimiz yoktu." Kafalarını tereddütle salladılar, sanırım ilk defa komutanlarına yalan söylüyorlar. Ne güzel işte ilk bu yolu ben açmış bulunuyorum. Kapı açılınca Fatma teyzeye baktım,

"Biz misafirliğe gelmiştik Fatma teyzeciğim." İtiraz etmesine izin vermeden ayakkabımı çıkadıp içeri daldım. Timdekilerde arkamdan girdi, salona girdiğimde Güney ve Rabia'yı görünce şaşırmış gibi yaptım. "Aaa rahatsız ettik desenenize. Ama geldik sonuçta." Deyip yaptığım kurabiyeleri masaya koydum.

Boş bulduğum bir yere oturduktan sonra timdekiler alttan alttan sırıtırken yüzbaşı anlamsız bakışlarını üzerimde gezdiriyordu. "Ne oldu Kerem? Komik bir şey varsa söyleyin gülelim he?" Ben öyle deyince kendilerini toparladılar. "Yok ya bir şey, öylesine."

Güney'in sırıttığını görünce ona bakmaktan vazgeçerek Rabia'ya döndüm. "Eee ne var ne yok?" Kızın rahatsız olduğu belliydi, üstelik o benim haberim olduğunu biliyordu. "İyi." Diye cevap verdi, sonrada ayağa kalktı. "Baklava yapmıştım istermisiniz?" Tüm tim olur valla dedikten sonra kafasını yüzbaşına çevirdi. "Güney?"

"Yok sağol." Rabia yüzünü asıp içeri gitti. "Kurabiye yapmıştım yermisiniz? Şeftalili." Şeftali deyinde yüzbaşının yüzünün ekşidiğini gördüm. "Olur olur koy herkese?" Dedi Barış. Bende bakışlarımı yüzbaşına sabitledim. "Sen?"

"Alina, kızım inatmısın da sen?"

"Yoo, yiyecekmisin yemiyecekmisin yüzbaşı?!"

"Yerum!" Diyerek cevap verdiğinde yüzüme gururlu gülümsememi yerleştirdim. Tiki olmasına rağmen yiyecekti, vermesem mi acaba? Yok yok yesin ölmez sonuçta. "Tamam o zaman kahve istermisiniz?" Diyerek ayağa kalktım.

"İsteriz isterizde birimizinki tuzlu olacak." Dedi Kuzey. Eceline mi susadın sen? Birimiz derken yüzbaşından bahsettiğini anlamak zor değildi. Güney koltuktali minderi Kuzey'e attı. Maşallah sanki balistik füze yolluyor. "Kuzey, kaşindun mu sen oğlum?"

"Yok komutanım, estağfirullah." Daha fazla dayanamayarak içeri geçip kahve hazırladım. Fatma teyzede oradaydı, ters ters bakıyordu. Ama aldırış etmedim çünkü istediğimi almıştım.

Kahveleri tepsiye dizdikten sonra salona yürüdüm, herkese dağıttım en son yüzbaşına verdim. "Zehirlenmeyiz dimi öğretmen hanum." Deyince ona ters ters baktım. "Zıkkım iç." Sonrada tepsiyi masaya koyup oturdum. Acaba telefon konusunu açsamıydım? Yok yüzbaşı dalga geçer şimdi. Bende oturduğum yerden Kuzey'in yanına oturup ona baktım. Elimle eğilmesini söyledim, "Kuzey, benim telefonum bozukta. Ben anlamam öyle işlerden, sana versem tamir ettirsen. Bende parasını veririm."

"Tamam ver telefonu." Deyince çantamdan telefonumu çıkarıp ona uzatıp güldüm. "Teşekkürler borcumu kahve ile öderim bir ara." Tabii lafın gelişiydi. Başımı çevirdiğimde yüzbaşının bize baktığını fark edince gülümseyerek geçiştirdim.

Sonra içeri Rabia ile Fatma teyze girdi. "Uşaklar çıkun bakalum. Kadunlar gelecek sizde bahçede dolaşun." Deyinde ayağa kalktılar ama yüzbaşı eli ile oturmalarını işaret edince oturdular. "Ana kadınlar gelsin öyle kalkalum." Alt metni ise şuydu; Seni bu kız ile yalnız bırakırmıyım ben? Fatma teyze somurttu ama bir şey demedi. Ben Kuzey ve Barışın arasında oturuyordum, karşımızdaki koltukta Kerem ve Güney oturuyordu. Fatma teyze ve Rabia'da tekli koltuktaydı.

Büyük ihtimal ikiside bana sövüyordu neyse detaylara takılmayalım. "Eee kurabiye nasıl olmuş?" Tabi ben yapmadım ama ben yapmışım gibi davranacağım. "Güzel olmuş ellerine sağlık." Dedi Kerem. Diğerleride başı ile onayladı, bende başımı Güney'e çevirdim. Kızım, şeytana iş bırakmıyorsun Alina. "Nasıl olmuş?"

Derin bir sabır çekerek bana döndü, "Güzel teyzenin eline sağlık." Teyzenin mi? Kaşlarımı çattım, "Ben yaptım." Güldü valla billa güldü ızbandut. "Sanmıyorum ama neyse." Burada kimse olmasa bir minder atardım var ya, acısını bir ara çıkarırım. Bakışlarımı ondan çekip timdekilere çevirdim, "O zaman beni alan yaşadı."

"Kim alacakmış seni?" Hiç bakışlarımı ona çevirmekle uğraşmadım direkt önüme baktım. "Nasip kısmet işleri." Tam bir şey diyecekti ama kapı çaldı. Gelenlet kadınlardı sanırım, onlar gelinde erkekler odadan çıktı. Bende teyzelerle kaldım. Biri çantasından bir örtü çıkardı diğeri cezve getirdi. Rabia'da yere geçti, ain falan mı yapıyorlar? Tövbe haşa. Benim onlara baktığımı görünce güldüler, "Kurşun dökeceğuz kızum." Bu kadarı da fazla ama sadece başımı salladım.

"Benim güzel kızum, güzel gelinum." Diye övmeye başladı Fatma teyze. Keşke benimde annem olsa. Var ama yok gibi, onları sarılırken gördüğümde annemle en az 5 senedir sarılmadığımız geldi aklıma. Gözüm dolmasın diye yukarı baktım ama istemsizce gözüm doldu. Ağlamak üzere olduğumu kimseye belli etmemek için hiç bir şey demeden odadan çıkıp bahçeye gittim.

Güney basamaklarda oturmuş sigara içiyordu, geldiğim yere bak. Tamda onun olduğu yer. Onu görünce hemen arkamı döndüm. Ağladığımı görsün istemiyordum. "Alina," Deyince onu arkamda hissettim. Bende göz yaşlarımı silip arkamı döndüm. Muhtemelen gözüm kızarmıştı ki fark edip kaşlarını çattı. "Ne oldu? Bir şey mi dediler?" Kafamı iki yana salladım. "Yok."

Beş yıl... Tam beş koca yıl olmuştu "sen bizim evladımız değilsin" denilerek kapı dışarı edileli. O cümle, kulaklarımda hâlâ ilk günkü çınlamasıyla yankılanıyordu. Bir imza, bir karar, bir inat uğruna silip atmışlardı beni. Kendi evimde, kendi ailemin masasında yabancılaşmamın üzerinden kocaman yarım onlarca mevsim geçmişti ama içimdeki o çocuk hâlâ o kapının önünde ağlıyordu.

"Uğruna vazgeçtiklerim..." diye mırıldandım, sesim gece rüzgârında eriyip gitti.

Daha fazla tutamadım. Göğsümü sıkıştıran o ağır yumru çözüldü ve gözümden süzülen ilk sıcak damla, buz tutmuş parmaklarımın üzerine düştü. Hıçkırıklarımı dışarı bırakmamak için alt dudağımı dişlerimle kanatırcasına ısırdım ama engel olamadım. Omuzlarım sarsıla sarsıla, ne kadar güçlü durmaya çalışırsam çalışayım içeride hâlâ o kimsesiz kalmış kız çocuğu olduğumu haykırırcasına sessizce ağladım.

Her şey üzerime geliyor. Ailem ile konuşamıyorum bile, benimle konuşmamak için ne düğüne nede altın gününe geliyorlar. Gitsem muhtemelen yıkılırım, cesaret edemiyorum. Yüzbaşına sarıldım, şuan zaman dursa ne güzel olur. Geri çekilip yüzümü avuçlarının arasına aldı. "Ağlama be kızım. Senin gözünden düşen tek damlada benim canımdan can gidiyor."

Şuan neden ağlamadığımı sormuyor daha çok ağlamıyım diye ama sonra hesabını soracak gibi bakıyordu. Bende ona anlatmak istemiyordum, "Hadi hava soğuk içeri girelim." Deyip beni kapıya yönlendirdi. Salonun kapısını açtığımızda gördükleri yüzbaşını şok etti büyük ihtimal. Ciddi ciddi kurşun döküyorlardı, bir teyze bana baktı. "Kız sonra gel sanada dökelum." Dedi.

"Safiye teyze saçmalamayın bu nedur da?"

"Nazar çıkarayruz uşağum." Güney derin bir iç çekip dökülen kurşuna baktı. "Napıyorsanız yapın öğretmen hanuma yapmayın hiç bir şey."

Güneyi kapıya doğru ittim inatla çıkmıyordu. Tam kapıyı kapatırken durdurdu, "Ula kızum böyle şeyler yapıp başuma iş açma." Kafamı sallayıp gitmesini söylerken güldü, "Başumun tatlu belasu." Yüzümde yine o aptal gülümseme olduğu için kafamı bakışlarımı başka yere çevirip kapıyı kapadım. Kurşunu döktükten sonra dua okuyup üflemeye başladılar. Sanki cidden evlenecekte, neyse.

Sonunda dualar kurşun döktürmeler bittikten sonra timde salona girdi. Bu sefer salonda teyzelerde vardı o yüzden bir koltukta 4 kişiydik yani ben, Kuzey, Kerem, Barış ve Güney. "Ee hanumlar, biz Allah'un izni ile yarun kızumuzu isteyuk." Deyince içtiğim kahve az kalsın boğazımda kalıyordu. Ben öksürürken Güney sırtıma vurup bir yandanda annesine bakıyordu.

"Ana evlenmeyrum deyrum. Anlamıyormusun?" Teyzeler derin bir vah çekti, "Yazık yazık şimduki gençler evlenmeyi." Dedi Nurcan teyze, sonra bana bakıp güldü. "Benumde uşağum evlenecek yakunda ha bu öğretmen hanumla." Deyince bu sefer kahve yüzbaşının boğazında kalıyordu. "Nurcan teyze o uşağuna söyle gitsun başka kurban seçsun. Yoksa ben onu kurban edeceğum, çok az kaldı."

"Saane uşağum, belki öğretmen hanum isteyi?" Diye araya girdi Fatma teyze. "Ula yettu da, oda evlenmeyi bende nokta!" Boğazındaki damarın şiştiğini gördüm. "E birbirinuzlemi evleneceksunuz?" Dedi Nurcan teyze, ben direkt Güney'e baktım ama o sırıtıyordu.

"Saane Nurcan teyze, belki ben isteyrum." Ooo kapak sesi buraya kadar geldi, yapıştırdı lafı valla. Ama dur bir dakika! Ne dedi o?

Ağzım açık bir şekilde ona bakıyordum o kafasını çevirince önüme döndüm.

Oda sanki az önce o lafı dememiş gibi, rahat rahat oturuyordu karşımda. "Ula uşağum senin hanımun burada. O ne biçim söz öyle?" Diyen Fatma teyzeye baktım, zaten Güney laf sokmak için demişti. Gerçekte yok öyle bir şey. "Ana benim hanumum falan yok. Siz kendi kendinuze gelin kuşatmışsınuz. Zorla mı evlendireceksunuz?"

Keşke az önceki laf yerine onu deseydin be yüzbaşı, ızbandut! O öyle deyince kimse bir şey demedi. Bir ara keşke gelmeseydim diye düşündüm. Bence tam şuan kalkmalıydım, "Ben gideyim misafirliğin kısası makbul. Barış sizde gelin bence." Deyince kafa sallayıp ayağa kalktılar. Ayakkabımı giyip timdekilerin yanına gittim.

"Hop durun! Üçünüzünde işimi var?"

"Serhan Komutanım çağırdı hepimizi." Deyince yüzüm düştü. Sonra Güney'e döndüm. "Gel eve bırakayum seni." Kafamı iki yana salladım, "Yok işim var benim."

"Ne işi?" Şu anlaşmayı kabul etmeseydim şuan sanane diyebilirdim. "Bir iş işte." Hem ondan kaçmam lazım beni sorguya çekeceğine adım gibi eminim. "Söylesene."

"Of! Markete gideceğim. Bunun içinde merkeze inmem gerek."

"Ben götürürüm." Yok yok bu kesin sorguya çekecek. Normalde eve gidecektim sorguya çekilmemek için yalan söyledim. "Bin da arabaya." Korka korka arabaya bindim. Cevabı alana kadarda durmayacaktı, ızbandut! O şoför koltuğuna binince kafamı öbür tarafa çevirdim. Arabayı sürmeye başladığında bir umut unutmuştur diye düşünürken bana döndü,

"Sen niye ağladun?"

"Hiiç başlama cevabı vermeyrum."

"Vermeysun? Alırız."

"Cevabı alana kadar durmayacaksın değil mi?"

"Durmam, neden ağladığını bilmem lazım."

"Niye?" Derin bir sabır çekti, "Gözüme uyku girmez çünkü, söyleyecekmisun?" Aslında artık ona güveniyorum ama ona anlatmak yalnış gibi geliyor. Ya benimle konuşmaktan vaz geçerse? "Özel bir mesele."

"Hay özel meselene-" küfür kısmını kesin içinden söyledi. "Besmele çeksem gidermisin?" Kafasını bana çevirip bakışlarıyla kaşınma dedi sanırım. Bakışlarını yine yola çevirdi, sanırım pes etti. Unutmayın, Alina istediğini alır.

Arabayı park ettiğinde kemerimi çıkarıp arabadan indim. Merkeze hiç gelmemiştim sadece köydeydim. Güney'in yanına gittim, markete doğru yürüdük. "Ne alacağını biliyorsun değil mi?" Keşke yalan söylemek yerine eve bırakmasını söyleseydim. Ama ne yapıyım markete götürmez diye düşündüm. Her halükarda sorguya çekildik ama. "Meyve falan."

Nefesi tüzüme vurduğunda sigara kokusunu içime çektim. Astımım tutmasa bari, "Niye sigara içiyorsun?" Bunu neden sorduğumu bende bilmiyorum, yanımda içmese bari. "Bunun nedeni mi var?"

"Yok, astımım var ondan dedim."

"İçmem artık." Kendimi onu zorla içmemeye ittiğimi anlayınca rahatsız hissettim. "Yok yanımda içmesen yeter."

"Direkt bırakırım kızım." Şaşkın gözlerle ona baktım, " O kadar kolay mı?"

"Değilde, senin için."

"O kadarına gerek yok. Her zaman yan yana değiliz zaten."

"Kim demiş? Yanımdan ayrılamazsun." Yine emir kipi kullandı en sevmediğim en sevmediğim. "Ne alaka ya?" Deyince durup bana baktı. Elimide tuttu, kalpten gideceğim şimdi. Ambulans, doktor yokmu? Nabzım duracak şimdi. Yanaklarımın kızardığını hissedince kafamı başka yere çevirdim. Sonra elimi bırakmayarak yürümeye devam etti. Bende elimi çekmedim, zaten çekemezdim o kadar sıkıyor ki parmaklarım kopacak. Nefes alışverişlerimi kontrol edemiyordum.

Markete girer girmez gözüme çilek çarptı, en sevdiğim en sevdiğim harika. Yüzbaşının elinden çekiştirerek reyona yönlendirdim, "Çilek alsana bana, ama 5 kilo değil."

"10 kilo mu?" Gözlerimi devirdim, elimi bir tane çileğe uzatıp yüzbaşına yönelttim. Bana boş boş baktı, "Yesene!" Elimi itince kaşlarımı çattım. "Sen ye." Çileği kendi ağzıma tıkayıp elimi ondan kurtarmaya çalışıyordum. Hareket ettirebilirsem tabii.

"Alma çilek falan vazgeçtim." Mağara adamlığı yapmasaydı belki alırdım. Ama kime anlatıyoruz? Buna eğitim falanda sökmez şimdi. "Gel da." O hala nasıl sırıtabiliyor cidden? "Ya istemiyorum almak."

"Tamam ama ben alacağım."

"Kime?"

"Çok sakar ama tatlımı da tatlı bir öğretmene."

"Seni varya döverim. Izbandut herif!"

"Yerinde dur Karadeniz gülü." Allah'ım kurtar beni şu heriften. "Senden nefret ediyorum!" Yine sırıttı, hemde en çok benim sinir olduğum ifade ile sırıtıp bana baktı. Bir gün elimde kalacak. Hem ben bu adamın elini niye tutuyorum ki?

Elimi çekip kurtardım sonunda, ona bile bakmadan içecek reyonuna geçtim. Oda peşimden geldi, isimli kolalardan alacaktım. Ama ismim yoktu bende rastgele kola aldım. İsmi kimin umrunda?

"Selim kim?" Duyduğum sesle arlamı döndüm, "Selim mi?"

"Hee, kolada yazıyor." Aldığım kolanın önüne bakınca gerçektende Selim yazdığını gördüm. "Ne bileyim ben?" Cidden ona mı takılmıştı ya? Rastgele aldığım bir kola işte. "Tanımaduğun adamın kolasını mı alıyorsun?"

"Ne taktın be? Normal bir içecek işte."

"İyi al." Alışveriş sepetine kolamı koydum sonrada jelibonların olduğu yere gittim. En sevdiğim jelibon şu karadutlu olanlar, dışında küçük boncuklar var ya onlar işte. Hemen sepete bir tane ekledim sonra Güney'de jelibona uzandı. Ne yapıyor diye bakarken o, karadutlu olan tüm jelibonları almıştı. "Ne yapıyorsun?"

"Alacaksan 1 tane niye alıyorsun?" Bu gidişle sepet taşacak. Kasada yetersiz bakiye yazsında, o zaman göreyim senin o egonu! "İyi al." Sanırım taklidini yaptığım için gülmüştü. Bir kaç aburcubur aldıktan sonra kasaya geçtik. İçimden yetersiz bakiye yazsın diye dua ediyordum. Kasiyer 'Onaylandı.' Deyince yüzüm düştü.

Ne güzel 40 yıllık dedikodu çıkacaktı ya. Kasadaki poşetleri alınca bende arabaya doğru gittim. "Sen bin." Deyince arabanın kapısını açıp içeri geçtim. O arabaya binince kafamı cama çevirdim. "Ne yaptım yine?"

"Hiç bir şey."

"Kafanı cama çevirme o zaman." Dediğini yaptım. Aslında o çileği yemedi diye kızgındım ama aldıklarına saydım. Cidden nasıl aldı o kadar şeyi hala anlamıyorum.

Geldiğimizde, bagajdaki poşetleri alıp bana verdi. "Ağır mı?" Tabi kii ağır, ama ağır dersem dalga geçer. Bende kafamı hayır anlamında iki yana sallayıp eve geçtim. Teyzem elimdekileri görünce şaşırdı, bende hemen mutfağa bıraktım.

Odamda kıyafetlerimi katlıyordum, ayağımın ağrısı neredeyse geçmişti. İyi bari yarın haftasonu, okul tatil çok yorgundum zaten. Camdan gelen ses ile irkildim. O neydi ya?

İkinci kez gelince ayağa kalkıp cama yöneldim. Pencereyi açtığımda aşağı baktım. Orada tanıdık bir silüet vardı; Güney.

"Ne bakaysun gel da."

"Cama kim taş attı diye bakıyorum."

"Ula kim taş atacak senin camına?"

"Bağırmasana! Dur geliyorum." Camı kapatıp odadan çıktım. Oğuz odasında, Ecrin ve teyzemde salonda. "Teyze ben çöpü çıkarıyorum." Kapıyı yavaşça çektim. Yüzbaşının yanına geldiğimde arkası dönüktü.

"Güney?" Dediğim an arkasını döndü. Karşımdaydı. Üzerindeki o tanıdık üniformasıyla, elinde küçük ama özenle seçilmiş bir pastayla oradaydı. Mumların cılız, titrek sarı ışığı yüzünü aydınlatırken, gözlerindeki o sert ve mesafeli ifade yerini yumuşacık bir bakışa bırakmıştı.

"Doğum günün kutlu olaun öğretmen hanum."

Bakışlarım elimdeki pastanın üzerindeki yanan tek bir mumda ve ardından onun gözlerinde gidip geldi. Kimsenin hatırlamadığını sandığım, hatta benim bile unutmak istediğim bu günde, o buradaydı. Boğazımda oluşan o düğüm yüzünden tek kelime edemedim, sadece öylece bakakaldım.

Pastayı tutan elleri hafifçe titrerken, daha fazla dayanamadım. Aradaki o mesafeyi bir solukta kapattım. Kollarımı boynuna doladığım gibi ona sıkıca, nefes alamayacak kadar sıkıca sarıldım.

Yüzümü göğsüne gömdüğüm an, az önce balkonda akıttığım o acı dolu gözyaşlarının yerini, bu defa adamın ceketinin kumaşına sığınan sessiz bir hıçkırık aldı. Güney ilk an şaşırsa da, elindeki pastayı dikkatle diğer eline alıp hemen ardından kollarını belime doladı. Beni kendine öyle bir çekti ki, dünyayla aramdaki bütün duvarlar o saniyede yıkıldı.

"Niye ağlıyorsun? Ağla diye kutlamadım."

Doğum günümün olduğunu ben bile bilmiyordum. 5 senedir kutlamıyorum. Ilgaz kutlamadı daha doğrusu çünkü hep işi vardı. Her gece çıkıp gidiyordu, neyse bunları düşünmeyelim. "Nereden biliyordun?"

"Saldırıdan sonraki gün çantanı almaya gittiğimde, cüzdanın düşmüştü. Biraz baktım, kimliğinde oradaydı." Kafamı göğsünden ayırıp ona baktım. Eliyle göz yaşlarımı sildi. Gözlerim dolmuş pastanın o titrek mum ışığına takılı kalmıştı. İçimdeki o koca fırtına, beş yıllık o devasa kırgınlık boğazıma dizilmişti ama bunların hiçbiri hakkında ona tek kelime etmemiştim. Ailemle kopan bağlarımı, o karanlık geçmişimi benden ve Ecrin'den başka kimse bilmezdi.

Yutkunmaya çalışarak bakışlarımı pastadan çekip onun sert hatlı yüzüne çevirdim. Sesim titreyen bir fısıltı gibi döküldü dudaklarımdan:

"Kimsenin... Hatta benim bile hatırlamak istemediğim bir günde... Neden buradasın, Güney?"

Gözümden süzülen o tek damla yaş, mumun ışığında parlayarak yanağımdan aşağı kaydı. Ailem tarafından silindiğimi, o beş yıllık koca boşluğu bilmesine imkân yoktu ama bakışlarındaki o yoğunluk sanki içimdeki tüm enkazı görüyormuş gibi hissettiriyordu.

"Ben bile kendi doğum günümden bu kadar habersizken..." diye mırıldandım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Neden geldim, biliyor musun?" dedi, sesinde ne bir alay ne de mesafeli bir komutan tonu vardı; sadece saf bir gerçeklik vardı.

Yutkundum, cevap veremedim.

"Karargâhta, operasyonlarda herkes senin ne kadar sert, ne kadar dik durduğunu görüyor," diye devam etti, adımlarını yavaşça bana doğru yaklaştırırken. "Ama bugün... Bütün gün gözlerindeki o saklamaya çalıştığın gölgeyi fark ettim. Kimsesiz, kapını kapatıp kendi dünyana çekildiğin o anı hissettim."

Durdu, aramızdaki mesafeyi biraz daha kapattı.

"Buraya neden geldim bilmiyorum, belki de sadece seni o karanlıkta, o sessizliğinle baş başa bırakmak istemedim," dedi, gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadan. "Çünkü bazı insanları uzaktan izleyemezsin, Alina. Bugün yanında olmam gerekiyordu, hepsi bu."

Arabasının bagajını açıp eline bir şey aldı.

Mavi Zambak

"Sen bunu nereden buldun?"

"Detaylara takılma güzelim."

Masanın üzerindeki tek bir mumun cılız ışığı etrafımızı aydınlatırken, uzun zaman sonra ilk defa dudaklarımda istemsiz ama gerçek bir tebessüm belirdi. Gözlerimi kapatıp içimden sessizce o tek dileği tuttum ve mumun alevini üfleyip söndürdüm.

Bahçe loş bir sessizliğe gömülürken, yanımda dikilen o adamın varlığı içimdeki tüm fırtınayı dondurmuştu. Karanlığın içinde ona bakarken, zihnimin en derin köşesinden o son cümle yankılandı:

Bazen insan, enkaz altında kalır da... hayatı ona ilk defa tam o enkazın ortasında uzatırlar.

Nasıldı güzellerim??

Yazım hatası varsa kusura bakmayın gözümden kaçmış olabilir.

Birde bana bölümlere koyabileceğim şarkılar önerirmisiniz hepsine tek tek bakacağım.

5.bölümde görüşürüzz🤍