Bölümler 3Şu an: BÖLÜM 2
- 1 ÖNSÖZ296 kelime
- 2 KISIM 1: ELLERİMDE BİR ADET YABANCI715 kelime
- 3 BÖLÜM 21.220 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Neden onu seçtiklerini hiç anlayamamıştım.
Neden ablam değil, küçük kardeşim değil, ben değil de ağabeyim? Birkaç kere sormaya çalışmıştım ama hep ya sözümün yarısında kalmıştım ya da sözüm yarıda kesilmişti.
Daha sonraları ben de artık sorgulamayı bırakmıştım. Ama kafamda hep şu soru, hiç çıkmayan bir leke gibi kalmıştı: Eğer ailemin yerinde olsam ben ne yapardım?
Bu sorunun cevabı ise girdiğim anksiyete krizleri sonrasında zihnimde, hiç düşünülmemesi gereken konular dosyasına alınıyordu.
Ama her zaman beni rahatsız ettiği gerçeği, o dosyaya alınca değişmiyordu. O gün de gece yine saat 12 olduğunda ve saatin önüne gitmek için sıraya girdiğimizde aklımda dönüp duran, vızıldayan bir sinek gibi kafamda varlığını sürdürüyordu.
Tüm dünyanın saat kuleleri o gece saat 12 olduğunda, on beş yıl önce olduğu gibi tekrar iki kere çaldı ve bizim kasabamızda yaşayan herkes saat meydanında yer alan büyük saat kulesinin önünde sıraya girmeye başladı.
Annemi evden o kadar zor çıkardık ki kendisi ısrarla kalbini tutup gelmeyi reddediyordu. Israrla istemiyordu. Sebebi de oldukça belliydi aslında. O da benim gibi ağabeyimle karşılaşma ihtimaline içten içe, benden az da olsa inanıyordu ve onunla karşılaşıp ona hesap vermek istemiyordu. Ona olan ihanetlerinin cevabını vermek istemiyordu. Bunu bırakın, annemin onunla bir daha yüz yüze bakmaya bile cesareti olmadığını biliyordum. Oysa onu delicesine geri istiyordu.
Ama saatler acımasızdı. Bu gece oraya gitmeme, o kapıdan geçmeme, o karanlığa adım atmama gibi bir şansınız yoktu. Eğer bunu yaparsanız ömrünüzün akan saatini o anda bitirirler ve siz de ölürdünüz. Yani o kuledeki loş, tozlu, saat çarklarının sesinin her adımınızda duyulduğu ve o çarkların resmen sizin kaderinizi yazdığı mekâna girmemek intihar gibi bir şeydi.
Bazı hayattan bezmişler ve saatten çok şey kaybetmiş olanlar, asla çıkmamayı denemişti. Gerçekten de ertesi sabah bakıldığında evlerinde, ortada hiçbir tıbbi veri yokken kaskatı kesilmiş, gözleri açık hâlde ölü bulunmuşlardı.
Babama küçükken neden bu kadar çok saat olduğunu ve hangisine gideceğimize neye göre karar verdiğimizi sormuştum. O da evine hangi saat yakınsa ona gittiğini, onunla kaderini yazacağını söylemişti.
Kaderini onunla yazmak…
Ne kadar ilginç bir ibareydi.
Annem ısrarla başını salladı ve babama dönerek gözleri yaşlı yaşlı “Bırak öleyim Johan, bırak öleyim. Onun yüzüne baktığımda ya da bakmadığımda kalpten gideceğim zaten.” dedi.
Tüm ailecek kalbimiz yerinden sökülüp geri takıldı sanki. Aslında birkaç saniye olan ama bana yarım saat gibi gelen sessizlikten sonra ablam yutkunarak yere çöktü ve annemin bacaklarına yaslandı. Daha bugün sabahın aydınlığında mezun olmuştu ve bu gecenin karanlığında annesini kaybetme tehlikesiyle yüz yüze geliyordu.
Yarım olan, aslında on beş yıldır hiç tam olamamış ailemizden bir parçanın daha gitme ihtimali şu an masadaydı. Ve hiçbirimiz bunu istemiyorduk.
Ablam başını annemin ağlayan gözlerine kaldırdı ve o gözyaşlarını nazikçe silerek “Sen olmazsan onun ve bizim yaşamamızın manası ne anne?” diye fısıldadı yavaşça.
“Öyle anne.” diye katıldı küçük kardeşim Albert. “Sen gitmiyorsan biz de burada kalacağız.”
Annemin dehşete düşmüş gözleri arasında babam da elini onun omzuna koydu. Onu nadiren bu hâlde gördüğüm yaşlı gözleriyle “Bu günahı birlikte işledik Susan.” dedi. “Ve birlikte kaldıracağız.”
Ben de anneme sakince, ağlamamak için zor durarak sarıldım.
“Bizi lütfen bırakma anne. O bıraktıysa bile sen bizim için güçlü durmak zorundasın. Hem daha iki bıdığın mezuniyeti var. Onlara sensiz mi gidelim? Daha evleneceğiz, hürmetimizi, torunlarını görmeden mi gideceksin?”
Onun ifadesini ancak anne olursam anlayabileceğim gözlerine döndüm.
“Bizi bırakma anne. Onun için bizi bırakma.” diyebildim sadece.
Annem ıslak dudağını ısırdı ve biraz düşündükten sonra başını beni onaylamazcasına salladı. Babamın desteğiyle zar zor ayağa kalktı. Acı acı bakışlarıyla “Sizi çok seviyorum çocuklar ama orada olan ufak bir şeye daha dayanamayacağım. Beni anlıyorsunuz, değil mi? Birinizi daha kaybetmeye dayanamam.” diyebildi ve babama dönerek “Ona sunacağımız şey ne peki Johan? Ne sunacağız ona da bedel vermeyecek?” diye sordu.
Babam gururla bizi gösterdi.
“Ne pahasına olursa olsun iki kızımızı da okuttuk. Onları vatana millete faydalı birer evlat yaptık.”
“Tamam da...” diye başladı annem yavaşça. Gözleri bana ve ablama döndü. “Onlar ne yaptılar?”
Ne mi yaptık?
Çalıştık, bu yetmiyor muydu?
İçimden bir anda cız gibi bir şey geçti sanki. Okumuşsak neye yarardı? Sonuç olarak zamana bir şey katamamıştık. Evet, annem babam bizi canları çıkana kadar çalışarak okutmuş ve dünyaya iki okumuş insan kazandırmışlardı ama ben ve ablam dünyaya daha faydalı bir şey verememiştik.
Ve reşittik. Yani bu da saatin bizi de hesaba katacağı anlamına geliyordu.
Kafamı duvarlara vurmak istedim. Ağabeyime kafayı o kadar takmıştım ki annemin aslında bizim için de endişelendiği aklımın ucundan bile geçmemişti.
Ben de en yakın bulduğum mindere çöktüm. Bana ne bedel verebilirdi ki? Acaba anne ve babama yaptığı gibi benim de aileden birini seçmemi ve orada kalmamı mı isteyecekti? Daha başka ne isteyebilirdi ki hayatımdan değerli olarak?
Ya ablam? Ondan ne isteyebilirdi?
Ya bu sefer de saat kulesine ağabeyimizi göreceğiz diye birimizi daha vermeye gidiyorsak?
Şu an o kadar ince bir çizgideydim ki bu çizgiyi daha önce düşünmek zorunda olduğumu ama düşünmediğimi fark ettim.
Burada kalıp ölmek mi, yoksa aile üyelerimizden birini daha kaybetmek mi?
Ablam da aynı çukura düşmüş olmalıydı ki bakışlarımız birbirine kilitlendi. Birbirimize, ölmek üzere olan kanatları yaralı iki serçe misali bakakaldık.
Birazdan iki türlü de sonumuz olabilecek bir karar verecektik. Ama ablam benden her zaman daha cesur olmayı becermiş biriydi. Yaralı serçe kanatlarına rağmen ayağa kalkıp annemin ve babamın tutmadığı diğer koluna girdi.
“Ne olursa olsun,” diye başladı. “Burada kalıp korkakça ölmektense o saat kulesine gidip gelecekte bir şey yaparak haddini bildirmeyi yeğlerim.”
“Ben bir evladımı daha kaybetmektense burada ölürüm kızım.” dedi annem, ablamı ılık saçlarından öperken. “Ben sizi kaybedeceğime ölürüm.”
“Biz de burada seninle ölürüz o zaman anne. Başka çıkış yolun yok.” diyen Albert da ablamın koluna girdi ve bir aile erkeği gibi dik durarak ablama destek oldu.
Çok küçük yaştan beri aile erkeği rolüne zaten bürünmek zorunda bırakılan küçük kardeşim bu rolü layıkıyla yerine getirmişti. Hâlâ da getiriyordu. Babam bile ağlamıştı ama onun bu kadar duygu selinin içinde gözünde bir damla yaş bile belirmemişti.
Tüm ailenin oluşturduğu zincir karşımda dururken dönüp bana bakmaya başladılar.
Nefesimi tuttum. Böyle anları düşündüğüm zaman yaşadığım anksiyete krizinin gelmeye başladığını hissettim. Annem hâlâ kararsız bakışlar sergiliyordu. Ona destek olmalıydım. Ondan güçlü olup onu ayağa kaldırmalıydım. Şu anda sergileyeceğim en ufak korku, onun da zar zor ablam sayesinde topladığı cesaretini geri itmek demekti.
Kalbim hızlıca atmaya başladı. Nefesim yine hızlandı ve anksiyete krizim geri geldi. Bacaklarımı zar zor sabit tutmaya, ellerimin titremesini bastırmaya çalıştım.
Sonuç olarak başlayan anksiyete krizimi onlara çaktırmamaya çalışarak ayağa kalktım. Nefesimi düzenlemeye çalışırken babamın koluna girdim ve anneme dönerek Albert'ın son sözünü tekrarladım.
“Evet anne, başka çıkış yolun yok.”
Annem en sonunda bizim kararlı gözlerimize bakıp bir kere daha bizim için güçlü olmaya karar verdi ve ayakta daha dik durmayı becerdi.
Saatlerin çark seslerini bu kadar uzaktan bile duyabiliyordum sanki. Babamın kolunda kendimi güvende hissetmem bir süre sonra son bulacaktı. Annem belki de kapının önünde kalp krizi geçirip yığılacaktı. Ablam, hâlâ o cesur duruşuna rağmen içindeki yaralı serçenin kararsız gözleriyle bana bakmaya çalışıyordu. Albert da korkusunu belli etmemeye çalışarak yutkunmasını sürdürüyordu.
Az sonra birimiz bu eve adım atamayabilirdik. Birimizden fazlası bile adım atamayabilirdi. Tekrar on beş yıl önce kırılmış o zincir yeniden kırılabilir ve bu sefer hiç toparlanamayabilirdi.
Belki de son kez böyle duruşumuzdu.
Ama zamanın bizim için ne planladığını bilmeden burada kalmak tam anlamıyla korkaklıktı.
Ablamın dediği gibi o saatlerle yüzleşmeli ve onlara kim olduğumuzu göstermeliydik.
İleriye doğru adım adım yürüdük ve evimizin kapısını açma şerefi de bana düştü. Kapıyı açtım ve ailecek oluşturduğumuz zincirle dışarının o tekinsiz, puslu havasına çıktık.
Ve meydandaki büyük saat kulesine, uzun zamandır olamadığımız o tam aile hissiyle yürümeye başladık.
Bölüm etkileşimi
