2. bölüm · Rüya satıcısı
II
II
Mısır hakkında ne biliyorsunuz? Ben, örneğin, hiçbir şey. Elbette büyük firavunların beşiği olduğunu, Afrika kıtasında yer aldığını, Arapça konuştuklarını ve resmi dinin Müslümanlık olduğunu biliyorum. İşte tüm bilgim bu kadar. Tahira oldukça utangaç bir kız çıktı. Dediğim gibi, bunu hemen hissetmiştim. Ailesiyle birlikte yaşıyor ve bir agroteknik firmasında muhasebeci olarak çalışıyordu. Bekardı ve inançlı biriydi. Temiz ve açık bir ruhtu; çok zeki, şiirseldi. Denizi, müziği seviyor, yürüyüş yapmaktan hoşlanıyor ve çok okuyordu. Çok meraklı bir kızdı. Günde bir ya da iki mektup paylaşıyorduk. Kendinden, nasıl büyüdüğünden, nasıl okuduğundan bahsediyordu. Ailesinden ve onları ne kadar çok sevdiğinden anlatıyordu. Fakat hayatı yalnızdı; Tahira sadece yalnız değildi, sanki tüm evrendeki son insandı, hiçbir şeyin olmadığı soğuk ve dipsiz bir boşlukta gibiydi. Bir gün ondan, nasıl muhasebeci olduğunu anlattığı bir mektup aldım:
«…Aslında mesleğimi ben değil, ailem seçti. Bu zamana kadar hep ailemin çizdiği yoldan gittim. Onların düşünceleri benim için her zaman ilk sıradaydı. O kadar ki, kendi isteklerimi ve arzularımı bile unuttum. Omuzlarıma belli bir yük yüklediler ve bunu kararlılıkla taşımayı öğrettiler. Aslında yaşamak, omuzlarımda kalan bir suç gibi. Artık tüm bunlar için çok geç. 'Çok geç' demek bile artık çok geç.
Evet, 'çok geç' çok karanlık bir itiraf. Ama benim için gerçekten artık çok geç. Yanlış adımlara sürükleyen bir tutku, felakete yol açabilir. Bazen anlık hevesler bir ömür boyu yüke dönüşür; pişmanlık, utanç, vicdan azabı belirir ve bunları taşımak çok zordur. Sadece 'bu gençliğin gereğidir' deyip geçiştiremezsiniz; bazı şeyleri öylece 'bırakıp gitmek' imkansızdır. İnsanın koparamayacağı bağları, arkasını dönüp gidemeyeceği durumları, inkar edemeyeceği borçları olur. Ve tüm bunlar anlık arzuların sunağına kurban edilemez... Hayat sadece bir güzellik anından ibaret değildir, insan onda cehennemi de hisseder. Sadece hatalarımın deneyimini paylaşarak uyarmak istemiştim…»
Bu sözlerin ardında gerçek bir insani yalnızlık gizliydi. 30 yıl boyunca kendi hayatını değil, başkalarının, üstelik sıradan başkalarının değil, eski neslin ona dayattığı hayatı yaşamış bir insanı hayal edin. Yarın onlar yok olacak ve onlarla birlikte uydurdukları gelecek de ölecek; oysa dünya umursamaz, değişir ve kendi yasalarına göre yaşar, böyle eskileri öğütüp toza dönüştürür. Durmayacak, onları ezip geçecek. Ve işte o; hayalsiz, isteksiz, umutsuz. Sadece pişmanlık, utanç ve vicdan azabı. Tüm bu duyguların bize ölüm sunağında gelmesi gerekmez miydi? Ve yine, neden tüm bunları hissediyoruz? Çünkü korkuyoruz, karanlığın ardında ne olduğunu bilmiyoruz ve bize küçük bir köşe bırakıldığını umuyoruz, ya da ummuyoruz. Ama bu korku onun içine çok erken yerleşmiş; o genç ve havayı, onu siteme, utanca harcamak ve henüz yaşanmamış olan şeylere acımak yerine ciğerlerini doya doya doldurarak içine çekmeliydi.
Fakat bu yalnızlığın arkasında büyük, tertemiz bir ruh vardı. Tarih ve mimariyi tartışarak birçok mektup yazdık; antik Yunanları, Mısırlıları ve Romalıları andık. Edebiyattan konuştuk ve onun en iyi örneklerini tartıştık. Bazen sadece felsefi konuları ele alıyorduk. Çevresindekilerin onu anlamadığunu ve duymadığını hissediyordum; onlar sadece kendi hayatlarını yaşamakla kalmıyor, bunu ona da dayatmaya çalışıyorlardı:
«…Aslında sana yazmaya karar vermemin pek çok nedeni var. Ama bunlardan biri, sakin bir şekilde içimi dökmek istemem. Acele etmeme gerek olmadığını bilmek. Sözlerimin bir yerlere ulaşacağına inanarak yazmak. Ve karşımda beni anlayan, gözlemleyen birinin olduğundan emin olmak. Yazdıklarımdan hangisinin sana dokunacağını bilmiyorum ama mektupların bu belirsizliğinde kendine has bir büyü var…»
O sıralarda ben, farklı ülkelerden kadınlarla neden iletişim kurmaya başladığımı çoktan unutmuştum. Tahira gerçekten sıra dışı ve derin bir insandı. Her şeyi farklı görüyordu ama bununla birlikte son derece samimiydi. Görünüşe göre ben de bir başkasına düşüncelerimi nasıl ifade edeceğimi unutmuştum; sözlerinin bir yerlere ulaşacağına inanarak yazmanın ve birinin seni anladığını, gözlemlediğini bilmenin o hissiyatı bana da eksik geliyordu.
Görünüşe göre ikimizin de birbirine ihtiyacı vardı. Ama aramızda bir duygu ya da ilişki başladığını sanmayın, hayır. Bu dostça ve açık bir sohbetti, fakat gerçekten derin, samimi ve saf bir sohbetti. Güzel bir şeylerin hissi bu… Onu uzun zaman önce kaybettik; soğuk, rasyonel ve "gerçek" dünyamızdan yok olup gitti. Hayal kurmayı, aptallıklar yapmayı, risk almayı ve sadece hayallerimizin peşinden koşmayı bıraktık. Birbirimize güzel şeyler söylemeyi, birine aşık olmayı ve aşk uğruna anlamsız şeyler yapmayı bıraktık. Duygularımızdan korkar olduk. Tahira da bunu benim gibi hissediyor ve anlıyordu:
«…Oturup düşünüyorum ve uzun zamandır hiç iltifat almadığımı fark ediyorum. Uzun bir süredir hayatımda hiç kimse beni mutlu etmek için fazladan çaba sarf etmedi. Üstelik her konuyu tartışabileceğim bir insanla karşılaşmayalı da uzun zaman olmuştu. Tüm bu güzel duygular için sana içtenlikle teşekkür ederim…»
Ama en korkuncu aşktır. Daha doğrusu hayır, aşk korkunç değildir. O hem iyileştiren hem de öldüren harika bir duygudur. Hem neşe hem de acıdır, ama bu, uğruna o acıyı hissetmeye değer ve uğruna ölmeye değer bir şeydir. Bir yazarın dediği gibi: Eğer sevmediysen, hiç yaşamamış ve hiç nefes almamışsın demektir. Ama hayal edin, tüm 30 yılı boyunca Tahira hiç aşık olmamıştı. Bana fotoğrafını göndermişti, çok çekici bir Doğulu kadındı. İnanın bana, hiçbir erkek başını çevirmeden yanından geçip gitmezdi, ama o hiç sevmemişti. İşte insan ruhunun gerçek trajedisi buradadır. Romeo ve Juliet bile en mutlu çiftti ve hikayeleri en neşelisiydi! Ölmeden önce en azından bu duyguyu hissetmişlerdi, oysa Tahira bunun ne olduğunu bile bilmiyor:
«…Biraz daha samimi bir konuya geçmek ve sana bir soru sormak istiyorum: «Hiç aşık oldun mu?» Dürüst olmalıyım — benim adıma konuşacak olursak, sanırım daha önce hiç aşık olmadım. Fakat garip bir şekilde, bu duygunun kendisine, taşıdığı o umuda ve heyecana karşı öylesine güçlü bir hayranlık duyuyorum ki, muhtemelen beni şu ifadeyle tanımlayabilirsin: «Ben aşkın kendisine aşığım». Aşkı hayal ettiğimde, onu gelip geçici bir rüzgar gibi görmüyorum, aksine — zamana meydan okuyan bir doğa mucizesi olarak görüyorum. Toprağa derinden tutunan ve bize dayanak olan kökler gibi olmalı. Tüm canlıları besleyen toprak gibi, aşk da ruhu besleyen, çiçek açmasına yardımcı olan ve her zaman bir sığınak sunan bir kaynak olmalı. Ve nihayetinde, evrendeki tüm canlıların sonsuz döngüsü gibi, asla sönmeyen bir vaatle, kesintisiz bir akış içinde var olmalı. Aşk hakkında konuşmaya bayılıyorum; bu konuya ne kadar derinlemesine dalarsam kendimi o kadar iyi hissediyorum. Aşkın bu tartışılmaz gücünü düşündüğümde aklıma şu düşünce geliyor: eğer gerçekten aşk — hayatımızdaki en güçlü itici güçse, o halde onun hakkında bu kadar çok konuşulmayı ve bu kadar derin düşünülmeyi hak etmiyor mu?
Benim için aşık olmak için artık çok geç olduğunu düşünüyorum. Elbette bu düşünceme katılmayacaksın, çünkü seni iyi tanıyorum: ne zaman geç kaldığımı söylesem kızıyorsun. 30 yaşından sonra aşık olabilir miyim? Şimdi «ne yazık» kelimesinin ne anlama geldiğini çok daha iyi anlıyorum. Ne yazık ki aşık olamadım...»
Şimdi siz de benimle aynı şeyi hissediyor olmalısınız. İşte gerçek dünyamızın iğrenç yüzü, insan ruhlarını işte böyle kırıyor. Tüm prensiplerimiz, kurallarimiz, neyin yapılıp neyin yapılamayacağına dair anlayışımız, neyin kime karşı adil olup olmadığı. Sadece yaşamak, nefes almak ve hissedebileceğimiz bu güzel duyguların tadını çıkarmak yerine kendimizi çok sık pişmanlığa, vicdan azabına ve düşüncelere teslim ediyoruz. Kendimizin en büyük düşmanıyız, mutluluğumuzu mahvedenler biziz. Ve en korkuncu da bunu başkalarına da aşılıyor, onları etkiliyor ve böyle yaşamanın doğru olduğunu söylüyoruz. Ve bu tür züppeler, bu tür zavallı insanlar yüzünden, böylesine temiz ruhlar başkalarını sevmiyor, sadece aşkı seviyorlar. Formdan yoksun soyut bir duygu, çünkü bunu daha önce hiç hissetmediysen bu form nereden çıkacak? Hiç denemediysen bir elmanın tatlı olduğunu nasıl anlarsın? Ve en önemlisi, o artık sevmekten korkuyor. Korku ve utanç dünyasında yaşıyor.
Ne yazık ki her başlayan şey bir gün biter. Bizim konuşmamız da böylece bitti. Vicdanı onu alt etti, yanlış bir şey yaptığını hissediyordu, ne olduğunu açıklayamıyordu ama mektuplaşmamız ona acı vermeye başlamıştı, utanç duyuyordu. Ve bu yük o kadar ağırdı ki, bana elveda demek istememesine rağmen, yine de son bir mektup yazdı:
«Merhaba.
Sessizliğimi bir unutuş ya da seni unuttuğum şeklinde algılama. Seni tek bir gün bile unutmadım. Ancak iletişimimiz yüzünden duyduğum vicdan azabı benim için çok ağır bir yük haline geldi. En başından beri bu durumun beni içten içe yakıp kavurduğunu biliyorum ama bu duyguyu hep uzaklaştırmaya çalıştım.
Bu gerçekle yüzleşmek, bana bu iletişimi sessizce sonlandırmam gerektiğini gösterdi. Bu kararı aldım çünkü artık bu vicdan azabının yükü altında ezilmek istemiyorum.
Yaşayacak sadece bir günüm kalmış olsa bile seni unutmayacağım, ama artık konuşmak istemiyorum. Bu sana son mektubum.
Elveda.
Tahira»
Dediğim gibi, hayat beni her saniye vurmaya devam ediyor. Ne yaptığımı bilmiyorum ama bana göre bu çok ağır bir ceza. Tahira özel bir insandı, sıra dışı bir kızdı. Onun aydınlık ve temiz sureti bu kirli dünyaya uymuyordu. O, siyah gökyüzünün ortasındaki ay gibi parlıyor ve kendimizi henüz kaybetmediğimize, aramızda korksa bile hayal kurma ve hayallerine inanma yetisine sahip olanların var olduğuna dair umudun sönmesine izin vermiyor.
Onun suretini hikayelerimde kullanamadım; kalbi çok güzel, ruhu ise temiz ve aydınlıktı. Sattığım hayallerimde var olan her şey ise çok basit, fazla aptalca ve yapaydı. Kırık dökük bebeklerin olduğu bir kukla tiyatrosu gibi. Bu yüzden, hayal kırıklığının, hüznün ve acının acı tadını soğuk kahveyle, ucuz şarapla ve hafta sonları ucuz viskiyle bastırarak, sadece kendi hayal gücümü kullanıp yeni suretler uydurmaya, daha doğrusu uydurmaya çalışmaya devam ettim. Varlığımı bu şekilde sürdürmeyi planlıyordum, her şey bana uyuyordu. Ama Tanrı'yı güldürmek istiyorsanız — ona planlarınızdan bahsedin.
