2. bölüm · Ruhların İzi
1.Bölüm
Dax Ford
" Baba! Beni bırakma. Yine gitme." Diye bağırdım. Karanlık bir ormandaydım. Babam yakındaydı, ama bir o kadar da uzaktaydı.Sesim , yaprakların hışırtısı arasında yankılandı ama cevap yoktu. Sadece rüzgarın ağaç dalları arasında yarattığı o tanıdık, ürkütük uğultu vardı. Babamın adımlarını duyabiliyordum; kuru yaprakları ezerek uzaklaşıyor gibiydi.
Ama her adım attığımda, sanki sis perdesi daha da kalınlaşıyor ve onu gözlerimden gizliyordu.Yaklaşık on metre ötedeydi. Belki de beş metre. Aradaki mesafe, korkumun büyüttüğü bir yanılsamadan ibaretti. "Baba!" diye tekrar bağırdım, bu sefer sesim daha çaresiz ve incecikti. Cevap yerine, bir dalın kırılma sesi duyuldu. Sonra başka bir ses, insan sesi değil, daha çok derinlerden gelen bir hırıltı gibi.
Ayaklarım yere çiviledi. Hareket etmek istiyordum ama bacaklarım taşa dönüşmüş gibi hissettiriyordu. Babamın arkasında, ağaçların arasında gölgeler hareket ediyordu. Onlar da beni izliyorlardı. Belki de babam orada değildi, sadece o gölgelerin taklidi yapıyordu.
Zihnimdeki şüphe, korkunun üzerine katman katman binmeye başladı.Gözlerimi ovuşturduğun anda, etrafımdaki karanlık biraz daha açıldı. Önünde, babamın elinde tuttuğu eski feneri gördüm. Elleri titriyordu. Feneri bana doğru uzattı, ama yüzü hala sisin ardındaydı. "Gel," dedi, sesi bu sefer çok netti ama içimden bir şeylerin bozulduğuna dair bir uyarı taşıyordu. " Buraya gel. "
Adım attığında, yerin altından soğuk bir hava yükseldi. Bu sefer babanın sesi değil, kendi sesini duydun: "Neden gidiyorsun?" diye sordun, ama ağızdan çıkan kelimeler değil, sadece bir nefes esintisiydi. Fenerin ışığı aniden söndü ve karanlık, seni tamamen kuşattı. Artık ne babanı ne de ormanı görebiliyordun. Sadece kalbinin atışını duyabiliyordun ve o atışlar, giderek hızlanarak bir çığlığa dönüşüyordu.
Karanlık seni yutmuştu ama nefesin kesilmemişti. Sadece kalbinin göğüs kafesini dövüşü, kulaklarında bir gürültüye dönüşmüştü. Aniden, burnuna nemli toprak ve çürümüş yaprak kokusu değil, tanıdık bir tütün ve eski kitap kokusu geldi. Bu koku, babanla ilgili en güvenli anılarını taşıyordu.
Gözlerini kapalı tutarak başını çevirdin. Hemen önünde, hafifçe titreyen sıcak bir ışık huzmesi belirdi. Fener tekrar yanmıştı ama bu sefer ışığı daha yumuşak, daha sakin görünüyordu. Işığın kaynağına doğru adım attığında, ayaklarının altındaki sert zemin yerini pürüzsüz, ılık bir taşa bıraktı.
"Baba?" diye fısıldadın, sesin artık titremiyordu.
Işık hareket etti. Babanın silüeti, sis perdesinin arkasından yavaşça netleşti. Yüzü hala tam olarak seçilemiyordu ama omuzlarındaki o bilindik eğiklik, elindeki feneri tutuş şekli, onun olduğu gerçeğini kanıtlıyordu. "Buradayım ," dedi, sesi şimdi korkutucu değil, derin bir hüzün ve şefkat doluydu. "Ama orada durmalısın."
Sana doğru uzattığı eli, sanki bir duvara çarpmış gibi havada asılı kaldı. "Bu ormanda bazı şeyler, dokunulduğunda değişir," diye ekledi. "Seni bekleyen şey, sadece karanlık değil."
Etrafındaki ağaçların gölgeleri yeniden hareket etmeye başladı ama bu sefer tehditkar değillerdi.
Onlar da babanın sesine uyum sağlıyor, adeta bir koruma halkası oluşturuyorlardı. Fenerin ışığı, seninle babanın arasındaki mesafeyi aydınlatmaya yetiyordu ama ötesini henüz göstermiyordu. Bir karar vermen gerekiyordu: O ışığın içinde kalmak mı, yoksa karanlığın derinliklerine doğru, babanın işaret ettiği yöne mi ilerlemek?
Yataktan korkarak şıçradım. Yine babam ile ilgili kabus görmüştüm. Her zaman olduğu gibi. Babam ben 3 yaşında iken annem ile beni terk etmişti.Kalp atışlarım kulaklarımda zonkluyordu. Odanın loşluğunda, perdelerin arasından sızan sabah ışığı bile yeterince gerçek gelmiyordu. Alnım ter içindeydi, çarşafı yumruk yapmıştım. Bir süre öylece tavana baktım, sanki o karanlık ormanın içinden hâlâ bir fener ışığı sızacakmış gibi.
“Bu sefer farklıydı. ” diye mırıldandım kendi kendime. Sesim odada yankılandı, boş ve yabancı. Rüyada babamın sesi her zamankinden daha netti. O koruyucu halka gibi duran gölgeler, sanki beni değil, onu kolluyorlardı. Ve o fener... Işık hep aramızda kalmıştı. Ne ona ulaşabiliyordum ne de tamamen karanlığa gömülebiliyordum.
Kalktım, mutfağa doğru yürüdüm. Annem daha uyanmamışti. 5 yılımın büyük kısmını, terk edilmiş bir çocuğun boşluğunu doldurmaya çalışarak geçirmiştim. Babamın terk ettiği gibi annem benden nefret ediyordu. Annemin uyanmaması benim için bir şanstı. Uyansa bana dünyayı dar ederdi.
Kahve makinesini çalıştırırken elim titriyordu. Rüyadaki o karar anı hâlâ içimi kemiriyordu. Işığın içinde kalmak mı? Yoksa babamın işaret ettiği o karanlığa yürümek mi? Belki de yıllardır yaptığım şey buydu: Işığın kıyısında beklemek. Annemin sevgisi, işim, arkadaşlarım... Hepsi o fenerin soluk aydınlığıydı. Ama ötesini hiç merak etmemiştim. Ta ki son zamanlarda rüyalar sıklaşana kadar.
Cep telefonumu elime aldım. Parmaklarım titreyerek " Alex Ford ç” yazdım Google’a. Her seferinde yaptığım gibi. Yine aynı sonuçlar: Eski bir asker kaydı, 2000 ’larda çekilmiş bulanık bir fotoğraf, birkaç yıl önce bir kasabada görüldüğüne dair dedikodu. Hiçbir şey somut değildi. Adam bir hayalet gibiydi; terk ettiği hayatı da, kendi hayatını da gölgelere bırakmıştı.
Kahvemi alıp pencere kenarına oturdum. Dışarıda sıradan sabahı akıyordu. Komşu teyze bahçesini suluyordu, bir çocuk bisikletle geçiyordu. Herkesin bir babası vardı. Bazıları kötüydü, bazıları iyi. Ama en azından vardılar.
Bu sefer kararımı verdim.“Bu rüyalar bitmeli,” diye fısıldadım.
Bugün anneme söyleyecektim. Babamı aramak istediğimi. Onu bulmak, yüzüne bakmak ve belki de o fenerin ötesindeki karanlığa nihayet adım atmak istediğimi. Belki beni yine terk edecekti. Belki hiçbir şey değişmeyecekti. Ama o ışıkla karanlık arasında sıkışıp kalmaktan daha beter olamazdı.
Dışarıda kuşlar ötüyordu. Ama kulaklarımda hâlâ babamın o derin, yankılı sesi çınlıyordu:
“Gel.”
Düşüncelere boğulur iken arkadan bir ses duydum. Kapı sesi. Annem uyanmıştı. Ama ben annemin uyandığı her sabah lanet okumuştum. 10 yaşında bir çocuktum. Ama annem bana yapmadığı baskı ve siddet kalmamıştı. Ben ise acı gerçeği kabullenmiştim. Annem benden nefret ediyordu.
Annemin ayak sesleri koridorda yankılanmaya başladı. Eski parkelerin gıcırtısı, her sabah olduğu gibi midemi bulandırıyordu. Odama yaklaşıyordu. Kalbim deli gibi çarpıyordu, ama yerimden kıpırdayamadım. Yatağın kenarına oturmuş, dizlerimi karnıma çekmiş halde, pencereden dışarıya boş boş bakıyordum.
Dışarıda gri bir sabah vardı, tıpkı içimdeki gibi.
Kapı yavaşça aralandı. Annemin silueti eşikte belirdi. Saçları dağınık, gözleri uykusuzluktan şişmiş, yüzünde o her zamanki tiksinti ifadesi. Elinde sigarası yanıyordu bile. Daha kahvaltı bile yapmadan.
“Ne o , yine mi uyumadın sen? " diye homurdandı. Sesi çatallı ve soğuktu. “Bütün gece ne halt ettin? Kitap mı okudun yine o lanet olasıca defterine ? " Cevap vermedim. Konuşursam sesim titrerdi, o da bundan hoşlanmazdı. Sessizliğimi severdi aslında. Sessiz çocuk daha az sorun çıkarıyordu ona göre.
İçeri girdi. Adımları ağırdı. Yatağın ucuna oturdu, sigarasının külünü halıya silkti. Eskiden bu hareketine bile kızardım, ama artık alışmıştım. Her şey gibi.
“ Bana bak ,” dedi sertçe. Çenesinden tuttuğu gibi yüzümü kendine çevirdi. Parmakları soğuktu, tırnakları batıyordu. “Bugün okul var. Sakın yine öğretmenine bir şey anlatayım deme. Anladın mı? Geçen seferki gibi ağlayıp sızlayayım deme. Senin yüzünden başım derde girerse...”Cümlesini tamamlamadı. Tamamlamasına gerek yoktu.
Gözlerindeki o karanlık, her şeyi anlatıyordu. Daha önce de girmişti başı derde. Bir kere sosyal hizmetler kapıya dayanmıştı. Annem o gün beni odama kilitlemiş, dışarıdan bağırarak yalanlar söylemişti. “ Çocuk yalan söylüyor, hayal gücü kuvvetli. ” demişti. Sonra da kapı kapandıktan sonra...
O geceyi hatırlayınca istemsizce irkildim. Annem bunu fark etti ve gülümsedi.
Ama o gülümseme sevgi değildi. Zaferdi.“İyi ,” dedi ve kalktı. “Karnın açsa mutfakta ekmek var. Süt yok. Kendin hallet. Benim işim var.”Kapıya doğru yürürken durdu, omzunun üstünden baktı.“ Ve bir daha o lanet olası gözlerinle bana öyle bakma. Sanki benden nefret eden sensin. Asıl ben senden nefret ediyorum. Keşke baban gibi çekip gitseydin. ”
Kapı kapandı.
Odadaki sessizlik tekrar çöktü. Ama bu sefer daha ağırdı. 10 yaşındaydım ve o an anladım ki, bazı çocuklar annelerinin sevgisiyle büyür. Ben ise nefretle büyüyordum. Ve bu nefret, gün geçtikçe içimde bir şeye dönüşüyordu.
Korkuya değil...
Öfkeye...
Bir gün, diye düşündüm sessizce, kapı sesini duyduğumda yerimden kalkmayacaktım. Bir gün, o elini bana uzattığında...
Gözlerimi yumdum. Henüz o gün değildi. Ama geliyordu. Yavaş yavaş, acıyla, ama geliyordu.
Annem kapıyı kapatır gibi yaptı ama tam kapatmadı. Birkaç saniye sonra tekrar açıldı. Adımları bu sefer daha hızlı, daha kararlıydı. Dönüp baktığımda yüzü değişmişti. O tiksinti ifadesi yerini soğuk, boş bir öfkeye bırakmıştı.
“Sen hala burada mı oturuyorsun? ” diye tısladı. “Bana bakarken o lanet gözlerinle beni şuçluyorsun. Sanki her şey benim suçummuş gibi. ”
Yatağa yaklaştı. Elindeki sigarayı yere fırlattı, halıda küçük bir yanık izi bıraktı. Sonra birden bileğimi yakaladı. Sertçe. Tırnakları etime battı.“Konuşsana!” diye bağırdı. Sesinde yılların birikmiş kini vardı. “Neden hep susuyorsun? Neden hep öyle bakıyorsun? ”Cevap veremedim. Korku boğazımı düğümlemişti. O da bunu fırsat bildi. Diğer eliyle boynuma uzandı. Parmakları önce soğuk soğuk değdi, sonra birden sıktı.
Daha sert.
Boğazımı sıktı. Önce uyarı gibi, sonra gerçekten. Nefesim kesildi. Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Elleriyle boğazımı kavradı, başparmağı gırtlağıma bastırıyordu. Yüzü çok yakındı. Sigara kokusu, ter kokusu, nefret kokusu...“Daha mı istiyorsun? ” diye fısıldadı, sesi titriyordu ama bu sefer zevkten değil, kontrolden çıkmış öfkeden. “ Seni doğurduğuma pişman ettiğin her gün için... babanın gittiği gün için...”
Sıkışı daha da artırdı. Dünya bulanıklaşmaya başladı. Kulaklarımda uğultu. Elleriyle boğazımı eziyordu. Tırnakları derimi yardı. Acı keskin ve yakıcıydı. Bacaklarım istemsizce kıpırdandı, ama güçsüzdüm. Sadece 10 yaşındaydım. O ise yetişkindi. Ve çok öfkeliydi.Gözlerimin içine baktı. Kendi gözlerinde yaş yoktu. Sadece karanlık bir boşluk.
“ Keşke seni hiç doğurmasaydım. " dedi yavaşça, her kelimeyi boğazımı sıkarken vurgulayarak. “ Keşke o gün seni de yanında götürseydi baban . ”Birkaç saniye daha sıktı.
Tam gözlerim kararmaya başlarken bıraktı. Geriye doğru sendeleyerek yatağa düştüm. Öksürerek, hırıltıyla nefes almaya çalıştım. Boğazım yanıyordu. Moraracağını biliyordum. Yine morluklar çıkacaktı. Yine uzun kollu kazak giyecektim okula.
Annem doğruldu. Elleri titriyordu. Sigara paketine uzandı, bir tane daha yaktı.“Bugün okula gitmiyorsun. ” dedi düz bir sesle. “Yine hasta oldum de. Ve sakın ağzından tek kelime çıkmasın . Yoksa...” Cümleyi bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Gözlerindeki o bakış her şeyi anlatıyordu.
Odadan çıkarken kapıyı sertçe kapattı. Ben ise yatağın üzerinde kıvrılmış halde, boğazımı tutarak, sessizce ağlıyordum. Ama bu sefer gözyaşlarımın içinde sadece acı yoktu.
Öfke büyüyor, derinleşiyor, şekilleniyordu.Bir gün... o eller boynunda olmayacaktı. Bir gün hesaplaşacaktık.Annem odadan çıktıktan birkaç saniye sonra, boğazımı ovuşturarak doğruldum. Acı dayanılmazdı ama öfke acıyı bastırıyordu. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Kapıyı dinledim. Koridorda ayak sesleri uzaklaşıyordu, mutfağa doğru gidiyordu herhalde. Sigara yakmak, kahve koymak... Normal sabah rutini.
Bu sefer dayanamadım.
Yatağın üzerinden atladım. Ayaklarım çıplaktı, parkede soğuktu. Kapıyı yavaşça araladım. Annem mutfağa girmişti, sırtı bana dönüktü. Tezgâhta bir şeyler karıştırıyordu. Fırsat buydu.Koşmaya başladım. Koridordan mutfağa doğru sessiz ama hızlı. Annem arkasını dönünce beni gördü. Gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“Sen ne...”Cümlesini bitiremedi. Mutfağa daldım, çekmecelerden birini şiddetle açtım. Bıçakların olduğu çekmece. En büyük olanı, ekmek bıçağını kaptım. Sapı elimde soğuk ve ağırdı. 10 yaşındaydım ama o an ellerim titremiyordu.
Annem bir adım yaklaştı, elini kaldırarak “Bırak onu !” diye bağırdı. Sesinde ilk kez korku vardı.O korkuyu gördüğüm an, içimdeki her şey patladı.Koştum. Bıçağı kaldırdım ve var gücümle sapladım. İlk darbe karnına girdi. Bıçak derine battı. Annem haykırdı, yüksek ve korkunç bir ses. Elleriyle karnını tuttu, parmaklarının arasından kan fışkırıyordu.“Sen lanet olası piç...”
İkinci darbeyi göğsüne indirdim. Bu sefer daha yukarıdan, daha güçlü. Bıçak kaburgalarının arasına girdi. Annem geriye sendeledi, tezgâha yaslandı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Şok, acı, inanmazlık...
Üçüncü, dördüncü... Saymayı bıraktım. Bıçak inip kalkıyordu. Mutfağın zemini kanla ıslanıyordu. Annemin bedeni yavaşça kaydı, sırtını duvara vererek yere oturdu. Ağzından kan sızıyordu.
Elleri havada boş boş kıpırdıyordu, sanki beni durdurmaya çalışıyormuş gibi.Son bir kez daha sapladım. Boynunun yanına. Kan fışkırdı, duvara sıçradı.Annemin gözleri donuklaştı. Başını yana yatırdı. Hareket etmiyordu artık.
Mutfak sessizdi. Sadece damlayan kanın sesi ve benim hırıltılı nefesim duyuluyordu.Bıçak elimden düştü. Metalik bir ses çıkardı. Ellerim kan içindeydi. Dizlerimin üstüne çöktüm, annemin cansız bedenine baktım.
Artık boğazımı sıkmayacaktı. Artık “Keşke doğurmasaydım” demeyecekti. Artık kapı sesinden korkmayacaktım.
Ama ben... 10 yaşında bir çocuktum ve ellerim annemin kanıyla kaplıydı.Dışarıda gri sabah devam ediyordu. İçeride ise her şey kırmızıya boyanmıştı.Ne yapacaktım şimdi?
Annemin cesedi mutfak zemininde yatıyordu. Kan her yere yayılmıştı; fayansların aralarına sızmış, halının kenarına bulaşmıştı. Kokusu daha şimdiden ağırlaşmaya başlamıştı. Midem bulandı ama kusmadım. Ellerim hâlâ titriyordu, bıçak yanı başımda yerde duruyordu.
10 yaşındaydım. O ise yetişkindi. Cesedi kaldırmak bile imkânsız gibiydi.
Önce bir süre öylece oturdum. Gözlerim boş boş ona bakıyordu. Artık bağırmıyordu. Artık boğazımı sıkmıyordu. Bu sessizlik tuhaf ve korkutucuydu. Sonra kalktım. Önce ellerimi lavaboda yıkadım, ama kan tamamen çıkmadı. Tırnaklarımın altında kalmıştı.
“Gömmeliyim, ” diye mırıldandım kendi kendime. Sesim çok yabancı geliyordu. “Kimse bulmamalı. ”Evi düşündüm. Bahçemiz küçüktü, arkadaki eski ağacın altı yumuşak topraklıydı. Komşular yakındı ama sabah erkendi, kimse uyanmamıştı henüz. Kararımı verdim.
Önce cesedi sürüklemeye çalıştım. Kollarından tuttum, ama çok ağırdı. Ayakları fayanslarda ıslak sesler çıkarıyordu. Kan izi bırakıyordu. Birkaç metre sonra yorulup bıraktım. Terlemiştim. Kalbim deli gibi atıyordu.Sonra aklıma bir şey geldi. Annemin eski battaniyesini odasından getirdim. Cesedi battaniyenin içine sardım. Kan biraz emildi. Böylece daha kolay sürüklenebilirdi. Koridordan geçirirken başı duvara çarptı.
Ses çıkınca irkildim, ama devam ettim.Arka kapıyı açtım. Bahçe soğuk ve ıslaktı. Şafak yeni söküyordu. Kürek... Evin yanındaki küçük kulübede duruyordu. Onu da aldım.Ağacın altına geldim. Toprağı kazmaya başladım. Kürek benim boyumdaydı neredeyse, her vuruşta zorlanıyordum. Kollarım acıyordu. Toprak sertti, taşlar çıkıyordu.
Yarım saat geçti, belki daha fazla. Çukur ancak diz boyu olmuştu. Yeterince derin değildi ama başka çarem yoktu.
Cesedi sürükleyerek çukurun kenarına getirdim. Battaniyeyi açtım. Annemin yüzü solgun, gözleri yarı açıktı. Bana son kez bakıyormuş gibiydi.
Bir an durdum. İçimde bir şey acıdı ama hemen bastırdım. O bana acımamıştı ki.İttim. Ceset çukura yuvarlandı. Garip bir ses çıktı. Üstünü toprakla örtmeye başladım. Her kürek atışta “Bitti artık ," diyordum içimden. “Artık kapı sesinden korkmayacağım. ”
Toprak bittiğinde üstüne eski tahtalar, kuru yapraklar koydum. Kimse anlamaz diye düşündüm. Ellerim kabarmıştı, sırtım ağrıyordu. Kanlı kıyafetlerimi çıkardım, hepsini çöpe tıktım. Duş aldım. Su önce kırmızı aktı, sonra temizlendi.
Eve döndüm. Mutfaktaki kanları silmeye çalıştım. Ama tamamen çıkmıyordu. Bazı izler kalacaktı.
Pencereden dışarı baktım. Bahçedeki toprak biraz kabarmıştı. Kimse fark etmezdi belki. En azından bugün.
Şimdi ev çok sessizdi. Kapı sesi yoktu. Kimse “Keşke seni doğurmasaydım” demiyordu.
Ama ben de artık aynı çocuk değildim.10 yaşında, annesini öldürmüş ve bahçeye gömmüş bir çocuk...Ne yapacaktım şimdi? Okula mı gidecektim? Yalan mı söyleyecektim? Yoksa her şey burada, bu evde mi bitecekti?Dışarıda kuşlar ötmeye başlamıştı. Normal bir sabah gibi. Ama benim için hiçbir şey normal değildi artık.
