bölüm bir.

Vaveyla Yazarı: ari .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: bölüm bir.

☆

"ve kaptanları."

.

başlangıç noktası ihaneti

.

sakatlıktan 6 ay sonra,
2 ekim, muğla.

eksilttiğin parçalarından bahsediliyor. bir evin en uç noktalarındaki çatlaklarından, dökülen pervazlarından, kırık saksılarından. kendinden ne eksilttiysen eve de onu taşıdığını anlatıyorlar. hiç susmadan. duraksamadan. konu sen ve eksikliklerin olunca hep düzgün diksiyonları. tek kelime yutmuyorlar. dünyanın tek heceyi kaçırmasına izin vermiyorlar.

korkuların anlamını yitiriyor. hislerin. bak aslında ben böyle olmasını istiyorumların. kendine köreliyorsun bir eleştirinin en keskin ucunda. o kadar yüksek ki anlatılanlar kendine sağırlaştıkça konuşmayı da unutuyorsun.

saha benim kendimi duyabildiğim tek yerdi. bütün uğultuları susturup kendimle konuşabildiğim tek yer.

"naz, iyi misin?"

saat sekiz antrenmanına saatler öncesinden gelmiştim. bunu benim için çok eski bir alışkanlık ya da terapi sayabilirdik. fakat saatlerdir sahanın ortasında uzanıp tavanı izliyor oluşumun bana en ufak faydası olmamıştı bu sefer. ayağa kalkıp potaya baktığımda, o güne geri dönüyor ve o anı tekrar tekrar yaşıyordum.

abartma naz. abartma. herkesin başına gelebilecek bir kazaydı.

öyleydi. ya da değil. artık fark etmiyordu. sonuç olarak korku en kuytu köşede kalmış yerlerime bile sızarak, bedenimin kontrolünü çoktan ele almış durumdaydı. babam da böyle hissetmiş miydi?

zaten korkularının asıl sebebi bu, değil mi naz?

"erken geleceğini biliyordum ama bu kadarını da beklememiştim açıkçası."

eliz'in bıkkın sesiyle birlikte üzerime düşen gölgesini de hissettiğimde yüzüme hafif bir gülümseme kondurarak araladım gözlerimi. "bizim eve mi uğradın?"

"sakın kadir abiyi suçlama. adamın incirlerini çalmışlar zaten. aşırı mutsuz gözüküyordu. üstelik hırsızlarla uğraştığı yetmezmiş gibi habersiz evi terk eden bir kızı var. korkutmuşsun adamı. saat dörtte evden çıkmak nedir nazi."

nazi eliz'in bana lisedeyken taktığı bir lakaptı. o zamanlar daha hırslı ve duygularını uçlarda yaşayan çocuklardık. derslerde ya da sahada büründüğümüz rekabetçi vaziyet yüzünden üçüncü sınıfın son günlerine kadar bana sinir oluyordu ve takımdaki dik başlı kaptanlık tavırlarımın da bunda etkisi oldukça büyüktü. ve tabii küçükken bir dönem zorunlu olarak almanya'da yaşamış olmamında bu lakapta etkisi oldukça fazlaydı. başlarda doğal olarak ne kadar hoşuma gitmese de şimdilerde bizim için sadece komik ve tatlı bir anıya dönüşmüştü.

"iyiyim. sadece biraz erken gelip çalışmak istemiştim ama uykum ağır bastı ve bende biraz potanın altında dinlenmek istedim." her zamanki gibi saçlarını tepede sıkı bir atkuyruğu yapmıştı. mavi sırt çantasını kenara usulca koyarken, bilekliklerini de çıkarıp çantasının en önündeki küçük cebe bıraktı. takımın gelmesine daha vardı ama şimdiden sahaya çıkıp oynayabilecek gibi duruyordu eliz.

yüzüne kondurduğu ufak tebessümüyle oturduğu yerden yanıma kaydığında omzuyla hafifçe bedenimi ittirdi.

"yalancı nazi."

"ayrıca hırsız dediklerin büyük ihtimalle canı incir çeken iki üç tane çocuk. babamın bu kadar dram yapması sadece komiğime gidiyor."

eliz de kendini tutamayıp gülerek kendini zemine bıraktı. "herkesin bir zaafı var işte. onunki de incirleri."

gülüşüm yerini tebessüme bırakırken babamı ve incir ağaçlarına olan sevgisini düşündüm. anneme dair hatırladığım ufak tefek anılarımdan birinde bahçemize ne kadar özendiğini hatırlıyordum. özellikle incir ağacımıza. bazen saatlerce altında oturur kitap okurdu. ya da şarkılar söyleyerek o çok bayıldığım sarmalarından sarardı.

babamla ne kadar oturup bunu konuşmamış olsak da incirlere olan sevgisi anneme olan büyük aşkından geliyordu.

"bugün yedeklerde olmayacaksın değil mi?" eliz'in tereddütlü sorusuyla daldığım yerden çıkarken bakışlarımı kucağımdaki ellerime indirdim.

"bilmiyo-", cümlemi tamamlayamadan eliz bunu bekliyormuş gibi kafama vurduğunda acıyla yana kaydım.

"sezona bu kadar az kalmışken bizi oturup yedeklerden mi izleyeceksin? aptallaşma."

hepsinden daha çok o sahada olmak istediğimi biliyordu. ve ben de onun bu asi ve huysuz tavırlarının arkasında yatanı biliyordum.

yaşadığım karmaşadan olabildiğince çabuk çıkmamı istiyordu. ancak bu takımı ya da kendini düşündüğünden değildi. basketbolu hayatımın merkezi haline getirdiğimi ve ondan uzaklaşırsam her şeyden ve herkesten de uzaklaşmaya başlayacağımın farkındaydı çünkü.

aptallığımın başladığı nokta aslında tam olarak burasıydı. babamın, "kendini hiçbir şeye bu kadar bağımlı hale getirme, hayatın sana nelerle geleceğini ve senden neler götüreceğini bilemezsin. bir gün ondan kopmak zorunda bırakıldığında ise kimsesiz ve boşlukta hissedersin," lafını dinlemem gerekirdi.

denemiştim aslında. ama bazı şeyleri ne kadar denersen dene üstesinden gelemeyebiliyordun. sevgi bence tam olarak da böyle bir şeydi. bizim en büyük ve ayrılmaz bağımlılığımız. belki bunu bir insana karşı hissetseydim ondan uzaklaşmak için yaptığı ufak tefek hatalarını, konuşma şeklini, hatta dış görünüşündeki bir parçayı bile bahane ederek ondan soğuyup bu bağımlılığından kurtulabilirdim. ama bu sahanın çizgileri içindeki hiçbir şey ondan uzaklaşmamı sağlayamamıştı.

bu beni ölüme yaklaştıran bir sakatlık olsa bile.

"oturmak istemiyorum elbette. ama korkumun da üstesinden gelemiyorum eliz. bu diğerleri gibi değil. ya da çocukluğumdaki cesur ben değilim artık. en ufak şey beni korkutuyor. beslenme düzenim, antrenmanlarım, babam. her şey kafamın içinde tepetaklak oldu ve bu beni hiç korkutmadığı kadar korkutuyor."

gözlerinin dolduğunu gördüğümde devam etmek istemedim. onu ya da takımdaki diğer kızları yorup üzmeden halletmek istiyordum bu işi. ellerimi titreyen elleriyle buluşturduğumda bakışlarını gözlerime çıkardı.

"ama bu halletmeyeceğim demek değil. antrenmanlara geleceğim, oynayacağım. gerekirse burada yatıp kalacağım ama sizi eksik bırakmayacağım. sana bir sözüm var. babama bir sözüm var. anneme bir sözüm var. takımdakilere ve koça borcum var. sadece biraz daha dinlenmeye ihtiyacım var galiba. belki de uzun zamandır bünyemde sıkışıp kalan yorgunluk bu sakatlıkla kendini açığa çıkardığındandır. ama beni düşünüp kendini de zorlama.koç eğer bugün sahaya çıkmamı isterse, elbette ona karşı gelmeyeceğim. tekrar tekrar deneyeceğim. ve sezon öncesi halledeceğim bu işi." tabii grup maçlarına 1 ay gibi bir süre kaldığını düşünürsek, kendimi daha fazla zorlamam gerekecekti.

sımsıkı sarıldı eliz. kemiklerini hissedeceğim kadar sıkı bir sarılmaydı bu. o an kelimelerden çok buna ihtiyacım olduğunu biliyordu.

"yine de bugün o sahaya çıkacaksın. yoksa kadir abiye incirlerini senin çaldığını söylerim," dediğinde gülerek kafasına vurdum.

---------------

saat sekize geldiğinde, takımdaki herkes ısınma hareketlerini tamamlamış bir şekilde saha kenarında toplanmıştı. ayakların zemine her basışı, birkaç dakika öncesine kadar sahanın hâkimiyeti olan ritmik top seslerinin yerini almıştı. şimdi nefesler sakinleşmiş, vücutlar yavaş yavaş dinginliğe geçmişti.

koçun geç kalışları artık kimse için sürpriz değildi. ama yine de, her seferinde onun ayak seslerini duymayı beklemek, hepimizin içinde tanımlanması zor bir gerilim yaratıyordu. üstelik, geç kalışlarının ardından hiç çekinmeden bizi azarlaması da cabasıydı. sanki saat sekizi geçiren o değilmiş gibi... ama biz alışıktık. onun sertliğiyle, arkasında sakladığı o görünmez merhameti ayırt edebilecek kadar uzun süredir buradaydık.

"naz, bugün oyunda mısın?"

önceki antrenmanlardaki performansım yüzünden sahaya çıkamayacak olmamın tedirginliği vardı onda da. biliyordum. ama tedirgin tonuna eşlik eden heyecanı gülümsememi sağladı. psikoloji ikinci sınıf öğrencisi, oldukça hırslı ve bir o kadar da kibar biriydi beren. bazı sabahlar normalde geldiğimiz saatin üzerinden dakikalar bile geçtiğini hissedince hemen arar, geç kalma durumumuz varsa koçu idare edebileceğini söylerdi. uykusunu terk etmede zorlanan biri olarak benim üzerimde hakkı oldukça fazlaydı.

"sonlara doğru girmeye çalışacağım."

"seninle oynamayı özledim."dedi beren. gözleri parlıyordu ama bu parlaklık neşeyle değil, bir tür iç burukluğuyla karışıktı. "aslına bakarsan hepimiz özledik. ama diğerleri bunun seni üzeceğini düşündüğü için söylemekten çekiniyorlardı. ben, bunun seni üzmesinden çok sana iyi geleceğini düşündüm."

sözleri yavaşça içime yerleşti. kalbimde, uzun zamandır bastırdığım bir sızıyı usulca dürttü. içimdeki boşluğu, görmezden gelmeye çalışarak yaşadığım günleri hatırladım. çıkıp bana bu mesafenin farkında olduğunu, ve hâlâ benimle olmak istediğini söylemesi, beni birkaç gündür dürtükleyen o hislerin üstüne bir tuğla daha eklemişti. sahadaki kıvırcık çocuk, babam, eliz ve şimdi de beren.

bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum. havanın ağırlığını biraz olsun hafifletmek, o sıkışmışlığı dağıtmak için. ama dudaklarımdan çıkacak ilk kelime, boğazımdaki düğümle birlikte gözlerime dolan yaşlara dönüşecekti.

tam o anda, koçun koşturur adımlarla içeri girişi bu duygusal anı bir çırpıda böldü. kapıdan içeri girerken rüzgâr gibi esti, sesi saha boyunca yankılandı:

"ne bekliyorsunuz hâlâ? ısınmayı bitirdiyseniz dizilin sahaya!"

koçun ani gelişi istemsiz bir rahatlama yarattı içimde. sessizlik yerini hareketliliğe bıraktı. ayaklar yerinden kalktı, eller dizlere kondu, bedenler tekrar alışıldık disiplinin içine döndü.

sahaya doğru yürürken omuzlarımda hâlâ beren'in sözlerinin sıcaklığını hissediyordum. ona dönüp kısa bir bakış attım. o da bana aynı şekilde karşılık verdi. başını hafifçe eğdi, gözlerinde yine o tanıdık anlayış vardı.

koçun düdüğü sertçe çaldığında salonda yankılanan o tiz ses, hepimiz için bir şeylerin başladığını haber verirken, gür sesi tekrar üniversitenin sahasında yankılanmaya başladı.

"yelekliler buraya, formasızlar karşıya! on beş dakika. sert oyun istiyorum. eğlendiğimiz günler geçti. maçlar yaklaşıyor. bu sene sezon daha sert, tempo yüksek. şov istemiyorum sizden. bildiğinizi yapın. hadi kızlar!!"

takımdaki kızlar hızlı hareketlerle toparlanırken; kimisi koçun kenara attığı yelekleri kaptı, kimisi formalarını düzeltti. bazıları pozisyonlarını alırken kısık sesle birbirlerine direktifler veriyorlardı. yakın zamanda başlayacak olan turnuvalar, hepimizi germişti. sahadaki hava, artık sabah saatlerindeki o yavaş ve gevşek atmosferden uzaktı. bu, sadece bir antrenman maçıydı ama kazanmak zorunda olduğumuz bir kupa vardı ve bu mezuniyeti yaklaşan büyük çoğunluğumuz için son şansımızdı.

ben hâlâ kenarda duruyordum. elimle dizime tutunmuş, hafifçe eğilmiş şekilde çevremde olup biteni izliyordum. içimde bir şey titriyordu. adımlarım yerinde durmak istemezken, sahanın ortasında, daha önce defalarca döndüğüm çizgilerin şimdi bana ne kadar uzak olduğunu fark ettim. o çizgiler, ben düşünmeden üzerinden geçtiğimde sadece oyun alanımdı. şimdi ise benim için sınır gibilerdi. ama ben bugün ne olursa olsun o sahaya çıkmam gerektiğini biliyordum ve bir şekilde çıkacaktım da. sahanın kenarındaki korkumu o çizgiler geçmediğim takdirde aşamayacağım kesindi çünkü.

top orta yuvarlağa getirildi. koç bir yandan sahaya dizilen oyuncuları kontrol ediyor, bir yandan da eliyle kenara talimatlar veriyordu. ece yelekli takımın kaptanlığına geçerken, arkadaşlarına hızlıca birkaç taktik verdi. "topu içeri indiriyoruz. deniz köşede kalsın, spacing açılacak. yardım gelirse ters pas." deniz göz kırptı, ama sesi çıkmadı. hepsinin oyunun içine girdikleri yüzlerindeki ifadeden net bir şekilde anlaşılıyordu. sahaya gerçekten de her şeylerini koyacaklardı.

koç son kez etrafa göz atarken bugün özellikle benimle göz göze gelmemeye çalışıyor gibiydi. dudaklarının arasındaki düdüğü kaldırdı ve sertçe üfleyerek maçı başlattı.

ilk top, tahmin edildiği gibi eliz'e —yani ikinci kaptana— gittiğinde, o hızlıca ters kanada yöneldi. eliz bana nazaran her zaman sakinliğiyle tanınırdı, ama şimdi gözlerinde farklı bir keskinlik var gibiydi. perde yardımıyla topu aldı ve dripling yaparak üç sayı çizgisinin dışına çıktı. takım kurduğu seti biliyordu; herkes kendi yerini aldı. deniz köşede, eliz yukarıda, içeride iki oyuncu perdeyle devrilmeye hazırlanıyordu.

koşular, yardım savunmaları, çarpışan omuzlar... herkes ciddi ve gergindi. ama o gerginlik aslında derimizin altında bir yerlere yerleşmişti. bu sahanın sınırları içindeki ritmin bir parçasıydı bizim için.

bazen sahadayken herkesin sustuğu bir an olur. kendi sesini bile duymazsın. nefes alış verişlerin gelir kulağına sadece.

o hissi özlüyordum. sahada nefes nefese kalma hissini. ve bulanıklaşan bakışlarımın altında kızların "sağındayım, solundayım" deyişleriyle verdikleri güveni. son saniyelerde kazanılan maçları.

şimdi sadece kenardan izliyor oluşum kanıma dokunuyordu. bir sakatlığa yenilme düşüncesi beni bir çizmenin en keskin topuğundan eziyordu.

top bir anlığına kaçıp ayaklarımın dibinde durduğunda, koç hemen düdüğü çaldı.

"topu içeri sokun, çabuk! temponuzu düşürmeyin!"

dakikalar geçiyordu. sahadaki ritim yeniden yükselmişti. koç, kendini o kadar kaptırmış bir şekilde takip ediyordu ki maçı, varlığımı bile unuttuğunu düşünmeye başlamıştım. ama sonra bir anda bakışlarımız kesişti. sanki zihnimde dönenleri duymuş gibiydi. gözleriyle bana dik dik baktı. sonra göz temasını keserek, sadece eliyle işaret etti:

"naz, hazırlan. birazdan oyuna giriyorsun."

tüm salonun sesleri kesilmiş, sadece içimdeki uğultuyla baş başa kalmış gibiydim. yine de adımlarım ezberlenmiş bir komuta itaat eder gibi yeleklerin olduğu kutuya doğru ilerledi ve birini elime aldım. terden nemlenmiş, eskimiş bir yelekti. ama bana o kadar yeni, o kadar yabancı geldi ki... giyemedim, parmaklarımın ucuyla kumaşı tutabildim sadece. istemsizce titriyordum. bu önceki antrenman gibi değildi. burada hata yapamazdım. bu bizim sezon öncesi antrenmanlarımızdandı ve oldukça önemliydi. yedeklerde bırakılmak istemiyordum.

sahadaki tempo oldukça yükselmişti. son dakikalara yaklaştığımız her antrenmanın olağan gidişatıydı aslında bu. eliz takıma son komutlarını verirken, tavrı söyledikleri konusunda oldukça net olduğunu gösteriyordu. zeynep perde sonrası içeri devrilirken gözleri hep topun üzerindeydi. onları bu şekilde kenardan izlemek bana maçtaki tavırlarının buradan nasıl farklı gözüktüğünü ve bir araya geldiğimizde aslında birbirimizi ne kadar tamamladığımızı gösterdi bana.

iç sesimi ve korkumu biraz da yıldırabilmek adına yeleği kafamdan geçirdim ve üstümü düzelterek ısınmaya başladım. son üç dakika kalmıştı. iki takımda başa baş ilerliyordu ve normal şartlarda koçun şu an değişiklik yapmayacağını biliyordum. ama amacı takım dengesini değiştirmek değildi.

gözle görülen gerçekler.

ve sonra o an geldi. koç benimle gün içindeki ikinci göz göze gelişini gerçekleştirirken elini kaldırıp ece'ye seslendi:

"ece kenara! naz oyuna gir!"

ece'nin hızlı hareketlerinin aksine benim adımlarım oldukça ağırdı. nefesim sığ, yer altımdan kayıyor ve attığım her adımda kendi içime doğru küçülüyordum. ama bir şekilde sahaya girmezsem de sanki sonsuza kadar orada kalacaktım.

salonun sıcaklığı birkaç derece düştü. herkes olduğu yere mıhlanmıştı ve sadece benim ayak seslerim yankılanıyordu. top çoktan diğer yarı sahaya ulaşmıştı. gözler kaydı. önce koç, sonra eliz, ardından diğerleri. bir an için herkesin bakışı bana döndü. sanki oyunun içinden çekilip kenara alınmıştık.

çizgiyi geçerken yeleğimi hafifçe çektim. geniş gelen kol açıklığı omzumdan kaydı. elimle düzelttim ama bu küçük hareket bile içime battı. bakışları parlıyordu takım arkadaşlarımın ama tedirgin olduklarını da biliyordum.

her ne kadar bunun benim korkum olduğunu düşünsem de aslında o maç hepimizin korkusuydu.

koç tekrardan bana yönelik konuştu,

"naz, görevini biliyorsun."

biliyordum. kağıt üstünde biliyordum. ama içim, bedenim, kaslarım... hâlâ bilmiyordu. ya da unutmuyordu. sahadaki çizgiler bile bana bakıyormuş gibi geldi. daha birkaç ay önce düşüp kıvrandığım zemini tanıdım ayaklarımın altında. zemin aynıydı.

atlatabilirsin naz. bu sahayı o sakatlıktan daha iyi tanıyorsun. bu sahayla o sakatlıktan daha uzun süredir birliktesin.

pozisyonuma geçmem gerekirken gözlerimi kapatıp, derin bir nefes aldığımda elimde bir omuz hissettim. "seni bu sahada görmek hepimize iyi geliyor kaptan." sonra topu elime bıraktı.

saha aynıydı, topun hissettirdikleri aynı. bakışlarımı kaldırdım. gözlerindeki parlaklığı, ufak dudak kıvrımları da eklenmişti.

hatamı o an fark ettim. acımdan kaçmak, beni ona bağımlı hale getirmişti. bu yüzden ilk adımlarım ürkütmüştü beni. şimdi bu sahanın sınırları içinde o bağımlılığa yakın olduğum kadar da uzaktım.

sonra eliz'in sesini duydum.

"bitirelim şu işi!"

..........

"yarınki kahvaltım için el yapımı kurabiyelerinden ve sana zahmet çayından istiyorum nisacım."

maç sonucunda 2 farkla yenilmiştik, mutsuz olmalı ve kendi üzerimde baskı oluşturulmalıydım belki de ama şu an hissettiklerim heyecandan ve mutluluktan başka hisler barındıramıyordu içinde. evet, yine duraksadığım anlar olmuştu. bazı pozisyonlarda içgüdüsel olarak geri çekilmiş, topu elimden erken salmış, koşmam gereken yöne yarım adım geç yönelmiştim. ama bir şey vardı. sahanın içine ısınmalarımız ve çalışmalarımız dışı, direkt olarak oyuna girmem içimdeki o derin korkunun çeperlerini inceltiyordu. ufak ufak kırılıyordu bazı duvarlar.

"o kadar vizyonsuz birisin ki irem, iddiadan sonra söylerim senden isteğimi dediğinde daha korkutucu şeyler beklemek sadece benim hatam olmalı."

irem kenardaki yeleklerden birini alıp nisa'ya doğru savurduğunda, herkes gülerek onların koşturmasını izlemeye başladı.

"bu ikisini takıma almak en büyük hatamızdı. umarım herkes bunun farkındadır." gülüşmelerimizin arasından onaylar mırıltılar çıkartırken, "hepiniz yaşlısınız diye böyle konuşuyorsunuz. çok değil kısa bir süre sonra dizlerinizden, bileklerinizden çıt sesleri gelmeye başladığında anlayacaksınız kıymetimizi," diye bağırdı nisa zıplayarak.

bir yandan irem ile koştururken bir yandan bize laf ettirmeye çalışması inanılmazdı. üstelik antrenman biteli sadece dakikalar olmuştu.

"ay ben zaten sabah yataktan kalkınca üç ayrı yerim ses çıkarıyor," dedi yaren. "vites değiştiriyorum sanki."

irem, nisa'nın da yorgunlukla birlikte duraksamasından fırsat bulup nefesini düzene sokmaya çalıştı ve, "bu gidişle ben çayımı ve kurabiyemi alırım düzenli olarak, sonra da bırakırım sizi başka takıma transfer olurum. bu takım bana fazla yavaş artık," diye ekledi.

"gören de wnba'dan teklif aldı sanır," diye fısıldadı eliz kendi kendine. ama irem duymuş olacak ki geri dönüp ona dil çıkardı.

ayaklarımı uzattım, terlemiş dizlerimdeki bandajlara baktım. terin ve tebeşir tozunun karıştığı o tanıdık koku burun deliklerimi yakıyordu ama bir şekilde huzur veriyordu bana. bana hep huzur veren şeylerdi aslında bunlar. ama ben o kadar uzun süredir yaşıyordum ki bu oyunu bana iyi hissettirdiklerini yeniden fark etmem için bir süre uzak kalmam gerekiyormuş.

tavandaki floresan lambalar titrek bir şekilde parlıyordu, ama ben artık gözlerimi onların kamaşmasından kaçırmıyordum. eliz yanımda oturuyordu ve başını omzuma yaslamıştı. dakikalar dakikaları kovaladı ama kimse odadan çıkmadı.

bu an... tam olarak işte bu an, skorun, galibiyetin ya da mağlubiyetin ne kadar önemsiz olabileceğini hatırlatıyordu bana. birbirimize tuttuğumuz aynalar, paylaştığımız sessizlikler ve yüksek sesli kahkahalar, o tabeladan her zaman çok daha anlamlıydı bizim için.

"nasıl hissediyorsun naz? "

gülümseyerek döndüm eliz'e "daha iyiyim. hatalar yaptım biraz ama sahada nefes alıp vermeyi, o heyecanı özlemişim. bu arada yedeklerde otururken hepinizi detaylı bir şekilde izleme fırsatı da yakalamış oldum. bundan sonra benden de korkmanız gerekecek."

bakışlarına şaşkınlık ve sahte bir sinir hali düşünce gülerek ona arkamı döndüm ve duş kabinlerinin olduğu yere doğru ilerlemeye başladım.

"inanamıyorum sana naz. gerçekten kadir abiye incirlerini senin çaldığını söyleyeceğim!"

gülümsemem yerini kahkahalara bıraktı.

duşa girdiğimde, ılık suyun bedenime değdiği ilk anda istemsizce gözlerimi kapattım. suyun her damlası sanki sadece kaslarıma değil, içime de çarpıyordu. bir süredir bünyemi terk etmiş olan yorgunluk hissinin tekrardan dönmesi şu an sırıtmama sebep oluyordu.

ağır ağır aldığım duşun ardından, üzerimi değiştirip soyunma odasından çıktım ve loş aydınlatmanın altında oturaklara geri yürüdüm. ayak seslerim, odanın çıplak duvarlarında yankılandı. kızların hepsi gitmişti. büyük ihtimalle bölüm derslerine yetişebilmek için aceleyle toparlanıp çıkmışlardı. içeride kalmış birkaç bandaş, yere bırakılmış boş bir su şişesi ve soyunma odasının açık kapısından taşan buhar dışında hiçbir şey yoktu.

oturaklardan birine oturdum. ellerimi dizlerimin üzerine koyup başımı geriye yasladım. tavandaki lambalardan biri hafifçe titriyordu. eve dönmeden önce tahsin abilerin dükkanına uğramam gerekiyordu. bir iki kutu taşınacak,bazı etiketler düzenlenecek ve biraz da çay içilecekti büyük ihtimalle. ardından bölümdeki sunum grubu ile konuşmam, paylaşacağımız kaynakları düzenlemem gerekiyordu.

üniversite yıllarım başladığımdan beri yoğundu aslında. her sene antrenmanlar ile başlayıp lig maçlarıyla devam eden bir basketbol serüvenimiz, ingilizce temelli bir psikoloji bölümüm ve ufak tefek işlerine koşturduğum bir dükkanımız vardı. ama rahatsız olduğum bir yoğunluk değildi bu. bu akışta kalmayı seviyordum.

saatimi kontrol ettiğimde artık gitmem gerektiğini fark ettim. oturduğum yerde yavaşça doğruldum. sert plastik oturağın sırtımda bıraktığı o soğuk hissi üzerimden silkeledim. eşyalarımı topladım, havluyu çantama sıkıştırdım, su şişemi kontrol ettim.

kapıyı hafifçe iteklerken, içeride yankılanan ferdi tayfur'un sesi salonun dört bir yanını doldurdu: ben de insanım, ben de severim...

sesi öylesine gürdü ki, salonun boşluğunda yankılanarak ciğerlerime kadar doldu. temizlik görevlisi, sahayı silerken elindeki paspasla adeta ritme ayak uyduruyor, gözlerini kısarak mırıldanıyordu. o an, içimde yükselen kahkahayı bastırmaya çalışırken ağzımı sımsıkı kapattım ve sekerek koridora doğru adımladım.

"bugün neşelisin."

adımlarımı yavaşlatıp kafamı çevirdiğimde fark edebildim onu. duvara yaslanmış, elleri ceplerinde, kafası biraz yana eğik duruyordu.geçen sefer ki karşılaşmamıza nazaran giyimi daha sportif ve sadeydi. elleriyle oynadığında gözüm oraya doğru kaydı ama o anında fark edip ceketinin ceplerine gizledi ellerini. ufak bir gülümseme ile bakıyordu bana.

"biraz öyle sayılırım."

"fena değildin," dedi, omzunu hafifçe silkip. "sözlerimin bu kadar çabuk etkilerini göstereceğini düşünmemiştim açıkçası."

sırıtmamak için çabaladığını görebiliyordum. kibar birine benziyordu ancak buna ek olarak ukala bir yanının da olduğu kesindi.

"tanışmadığımız halde bana olan bu rahat tavrına mı şaşırmalıyım," dedim gözlerimi kısarak, "yoksa bu aralar neden sürekli karşılaştığımıza mı? pardon, karşılaşmıyoruz... sen beni buluyorsun bir şekilde."

yaklaştı bana doğru bir adım. gölgesi bedenime dokunduğunda istemsizce geri çekildim. yüzüme çok yaklaşmadan durdu.

"basketbol bu aralar ilgimi çeken bir spor diyebiliriz," dedi sessizce. bunu söyledikten sonra adımlarını biraz geriye doğru atarak benden uzaklaştı ve sonra dudaklarını kıpırdatıp hafifçe fısıldadı: "ve kaptanları."

şokla suratına döndüm ve "duydum seni!" diye sesimi yükselterek konuştum.

sırıtışı daha da yayıldı yüzünde. aramızdaki mesafeyi açarken başını hafifçe çevirip salonun çıkışına doğru yürümeye başladı. ayakkabısının koridorda çıkardığı ritmik ses, adımlarına eşlik ediyordu ve kahkahası salonun boş koridorlarında yankılanırken son kelimelerini de söylemeyi eksik etmedi.

"tek kaptan sen değilsin diye biliyorum!"

sesin salonu nasıl doldurduğunu duyunca içimi bir utanma dalgası kapladı. gözlerimi sıkıca kapattım. hafifçe iç çektim ve adımlarımı hızlandırdım.

eliz'den bahsediyordu!

utancımı bir kenara bırakıp konuşmamızı düşündüğümde bunun ikinci karşılaşmamız olmasına karşın henüz ona adını sormadığımı fark ettim. üstelik o benimkini ben söylemediğim halde biliyordu.

aslında sohbetin ortasında, göz göze geldiğimiz o kısa anlardan birinde dilimin ucuna kadar gelmişti. ama bir şey—belki onun o kendinden emin, hafif ukala ama tuhaf bir şekilde tanıdık tavrı, belki de içimde sakladığım çekingenlik—beni yine durdurdu. zaten bir şekilde biliyordum ki biz karşılaşmaya devam edecektik.

kapının koluna uzanırken salonun içinden hâlâ hafifçe çınlayan ferdi tayfur sesi geride kalmaya başlamıştı. parmaklarım metal kolu kavradığında, kısa bir duraksamayla arkamı son kez salonun içine çevirdim. boş paspas kovası, basket potasının gölgesi ve biraz önce yankılanan kahkahalar, şimdi sessizliğin içine karışmıştı.

yavaşça bastırarak çektiğim kapı, yumuşak bir uğultuyla kapanırken sabah serinliğinin bir nebze de olsa dindiğini fark ettim.

ellerimi ceplerime sokup başımı hafif öne eğerek yürümeye başladım. ayak seslerim kaldırımla buluşurken, içimde bir düşünce belirginleşti: bugün benim için bir eşik, bir geçiş ve sabahki bütün korkularıma rağmen bir geri dönüştü.

..........

merhaba ilk bölümün sonuna geldik! ilk birkaç bölüm kurgunun tarzına alışmanız ve karakterleri tanıyabilmeniz için daha yavaş ilerleyecek sonrasında daha akışta bir şekilde hızlı ve heyecanlı ilerleyeceğiz.

okuduğunuz için teşekkürler. oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum ♡

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18