2. bölüm · Porselen Bebek

Bölüm 2 : Kırık Hanbok ve Kanlı Porselen

Mysterious_writer .

Seul Ulusal Emniyet Teşkilatı’nın kasvetli koridorunda yankılanan hızlı adım sesleri, Başkomiser Park’ın ahşap kapısının önünde durdu. Kapı hafifçe aralanıp içeri giren Teğmen Do-yoon, derin bir saygı duruşuyla hafifçe öne doğru eğildi. Gözlerinde yılların yorgunluğundan ziyade körüklenmiş bir hırs vardı. Masanın üzerinde yığılı duran ve üzeri kırmızı renkli mühürle damgalanmış "Porselen Bebek" cinayet dosyasına doğru kararlı bir adım attı.
"Bu dosyayı ben almak istiyorum, Gyeongjeong-nim," dedi, sesi saygılı ama içerideki hırsı saklayamayacak kadar sertti. "Olay yerindeki detaylar raporlarda yazandan çok daha fazlasını söylüyor. Bu işi çözeceğime söz veriyorum."
Başkomiser Park, elindeki kalemi masaya sertçe bırakıp başını kaldırdı. Odadaki ağır yeşil çay kokusu, aniden gerilen havayla birlikte iyice keskinleşmişti. Park, gözlerini genç polisin üzerine dikti; yüzündeki ifade hem bir alay hem de derin bir öfkeyi barındırıyordu.
"Çıldırdın mı sen, Teğmen Do-yoon?" diye gürledi, sesindeki sinir küçük odayı aniden daraltmıştı. "Aklını mı yitirdin? Bu sıradan bir Gangnam cinayeti değil! Amerikan Büyükelçiliği doğrudan işin içinde. FBI bünyesindeki Özel Suçlar Birimi'nden bu olay için Kore'ye üç kişilik uzman bir cinayet ekibi sevk ediliyor. Ajan Miller liderliğindeki ekip birazdan Incheon Havalimanı'na inmiş olur."
Teğmen Do-yoon bakışlarını tek bir milim bile kaçırmadı, duruşunu bozmadan çenesini dikleştirdi. Park, derin bir nefes vererek koltuğuna yaslandı, yüzündeki sert hatlar tecrübeli bir yöneticinin soğukkanlılığıyla biraz olsun gevşerken tehlikeli bir tebessüm belirdi:
"Madem bu kadar çok istiyorsun... Git, onlara eşlik edecek üç kişilik Kore ekibinin üyelerinden biri ol. Ama seni baştan uyarıyorum; Kore Polisi’nin onurunu ayaklar altına almayacaksın. Onlarla beraber hareket edecek, üstlerinden habersiz tek bir bağımsız adım atıp başımıza uluslararası bir kriz açmayacaksın. Anlaşıldı mı?"
Do-yoon, bir kez daha öne doğru derin bir reverans yaparak başını salladı. "Anlaşıldı, Gyeongjeong-nim. Güveninizi boşa çıkarmayacağım."
Do-yoon başkomiserin odasından çıkıp uzun koridorda ilerlerken arkasından hızlı adım sesleri duyuldu. Devriye görevinden yeni dönen yakın arkadaşı Seung-woo, nefes nefese Do-yoon’un kolunu yakalayıp onu kimsenin olmadığı yangın merdivenlerine doğru çekti.
Seung-woo’nun yüzü endişeden bembeyaz olmuştu. Do-yoon’un elindeki kırmızı mühürlü dosyayı görünce gözleri büyüdü.
"Sen çıldırdın mı, Do-yoon?" diye fısıldadı, sesi öfke ve korkuyla titriyordu. "O odaya girip dosyayı istediğini duydum. Sen kendini açık hedef mi yapmak istiyorsun? O katil şu ana kadar 61 kişiyi öldürdü! 62. kurban da sen mi olmak istiyorsun?"
Do-yoon, arkadaşının elini omzundan yavaşça itti. Dosyayı göğsüne daha sıkı bastırırken gözlerindeki kararlılık tek bir milim bile gerilemedi. "61 kişi öldü çünkü kimse kurbanların arasındaki o küçük ortak noktaları fark edemedi, Seung-woo. Bu katil rastgele saldırmıyor. Eğer ben bu dosyaya girmezsem, Amerikalılar gelip kendi kurallarıyla oynayacak ve biz sadece izleyeceğiz."
Seung-woo başını iki yana salladı, yangın merdivenlerinin soğuk duvarına yaslandı. "Amerikalılar veya başkası... Bu katil her kurbanının yanına o porselen bebekleri bırakıyor ve tek bir parmak izi bile bırakmadan ortadan kayboluyor. Bu bir intihar görevi, Do-yoon. Başkomiser Park seni yem olarak öne sürüyor, bunu anlamıyor musun? Hem Emniyet Teşkilatı'nın bu katile sadece 1 gün süre tanıdığını bilmiyor musun? Basın toplantısında ilan ettiler; 24 saat içinde teslim olmazsa tüm Seul genelinde sürek avı başlatacaklar. Katil köşeye sıkışınca ne planlıyor, bir sonraki adımı ne olacak hiç düşündün mü? 24 saatin sonunda şehri kan gölüne çevirmesinden korkuluyor!"
Do-yoon, yangın merdivenlerinin alacakaranlığında kolundaki saate baktı. Zaman hızla tükeniyordu. "İşte tam da bu yüzden acele etmeliyim," dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla. "O 1 günlük süre dolmadan katilin ne planladığını çözmek zorundayız."