Pençe ve Büyü kitap kapağı

2. bölüm / 2

Pençe ve Büyü

TEMİZLİKÇİ

Vaveyla Yazarı: Hilal C

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: TEMİZLİKÇİ

Baharın taze rüzgârı tanrının parmaklarından savrulur gibi yeryüzüne dağılıyordu. Bulutlara çarpan rüzgâr, bir çabayla yıkadığım beyaz çarşafı görünce merhametle indi. Ahşap mandalı çarşafın üzerinden geçirecekken dünyanın hoyratlığı üzerine sinen rüzgâr bütün çarşafı bedenime doladı. Çarşaftan kurtulana kadar çabaladım ve en sonunda tabureden atladım. Tek yumruğum belimde, rüzgâra rağmen çıkardığım işin güzelliğine baktım bir müddet. Ayaklarım ve etek uçlarım ıslak, parmaklarım yıkamaktan bir haldeydi ancak ortaya çıkan bu temiz görüntüye değmişti.

Bir ses duyuldu.

Ardından başımızın üzerinden irice gölgeler geçti. Ne zaman bir vatoz sürüsü geçse beyaz gövdelerine mest olmuş halde bakardım. Bize anlatılan hikayeler ne kadar doğruydu bilmiyordum ama bu hayvanların estirdiği rüzgâr yüzünden her seferinde eteklerimizi tutmamız gerekiyordu.

“Askerler mi geldi?” diye sordu küçük ses. “Hayır canım, bunlar sadece sürü,” diye yanıtladı orkide çiçeği gibi sesiyle. Rüzgâr esmeyi bıraktığında usulca yerine süzülen saçlarımı düzelttim. Birkaç adım ötemde çimenlerin üstünde daire kurmuş ufak çocuklara ve daireye dahil olan Bukleli’ ye baktım. Sarıca saçları örgülü olduğundan dağılmamış yalnızca kısa kalan saç telleri dağınık bir görüntü oluşturmuştu. “Hikâyeye devam etsene!” dedi kızıl elbisesiyle yüzünde toprak kiri olan kız. Atıldım aralarına. “Doğan dört bebeğin özel olduğunu yıldızlardan anlamışlar.” Bukleli başını yukarı çevirdi ve çocukları etkilemek için sesimin aldığı büyüleyici tınıya gülümsedi. Gülüşünü yakalayıp parmağımı maviye doğru çevirdim. On bir ufak kafada bana eşlik etti.

“Dört çocuk özenle ve koruma altında yetiştirilmiş. Dördü de birbirinden farklı görünüyormuş. Hatta bazısı ailesinden bile... Çocuklar büyüdükçe toplumun beklentisi artmış. Çünkü müjde verilmesine rağmen sefalet devam ediyormuş. En sonunda her biri yirmi yaşına girmiş. O akşam dört yıldız daha kaymış ve yerliler sonunda kurtulacaklarını anlamış. Hava, su, orman ve ateş. Çocuklar tanrılara: “Güçlerimizi halkımızın ihtiyacı için kullanacağız!” diye söz vermişler. Evrenin elementlerini doğayı gözleyerek öğrenmişler. Her bir varlıktan ilham almış özgün tekniklerle hareketlerini geliştirmişler. Öğrendiklerini kitaba yazmışlar. Kırk yaşına geldiklerinde ülkelerini yönetecek kadar donanımlılarmış. Halk artık varlık ve barış içinde yaşıyormuş. Evlenmişler ve soylarının devam etmesi için bir sürü çocuk yapmışlar.”

Sessizlik içinde bana bakan çocuklara gülümsedim ve ellerimi kavuşturdum. Efsanenin devamını merakla beklediklerini gözlerinden anlayabiliyordum ancak “Bugünlük bu kadar,” ile bitirdim. Bukleli ayağa kalktı ve bana katılarak “Başka zamana çocuklar,” diye cıvıldadı. O sıra bulut dışı gölgeler tekrar tepemizde belirdi. “Bu sefer askerler değil mi?” diye coşkuyla bağırdı, elinde yerden kopardığı otları savuran çocuk. Hepimiz yukarı baktık. Vatozların inişi için bir boru çaldı. Evet, askerler gelmişti. “Size yeni arkadaşlar da gelmiştir,” dedim gülümseyerek. Aralarında bir heyecan döndü. O an onların buraya ilk gelişi gözümün önüne geldi. Korku ve güvensizlikleri o vatozların kanatlarından inerken mimiklerinden okunmuştu. Terk edilmiş ya da kasten gönderilmiş çocuklardı. Tıpkı ben, Bukleli ve burada yaşayan bazı çocuklar gibi.

“Benim gitmem lazım!”
Bukleli ayakları yerden kesiliyor gibi uçuş uçuş bir halde bana baktı. Açıklama yapmadan eteğini toplayarak koştuğunda arkasından bakakaldım. Çocukları bana bıraktığını bakışından anlamıştım ancak acelesini anlayamamıştım. Bu ay gelenler için gönüllü olduğunu sanmıyordum.

“Çişim geldi!”

Dudaklarımı birbirine bastırıp usulca başımı eğdim. Eli pantolonunda kıvranan çocuğa çaresizce baktım. “Biraz tutman gerekecek.” Sesimi yükselterek diğerlerine hitap ettim. “Hadi çocuklar yurda dönüyoruz. Beni takip edin.”
Anne tavuğun arkasındaki civcivler gibi yürümeyi sürdürürken, çarşafları astığım yerin önünde kalan yurtlara ulaştık. Kız ve erkekler için toplam beş tane bina vardı. Henüz altı yaşını geçmemiş küçükleri, karışık yurda götürüyordum. En küçük yaş grubunu alan yurda. Oyun parklarının ötesinde orta yaş yurdu ve on metre yanında büyükler yurdu bulunuyordu. Bu binaların her birinde kalmıştım. Şu an ise büyükler yurdunda ayları sayıyordum. Yaşlı bir nefesi içime çekerken, gözüm çocuklara kaydı ve buruk bir ifadeyle gülümsedim. Onlarda kendimi görüyor ve buralarda koşturduğum zamanları anımsıyordum. Hiçbir zaman gönüllü bakıcılardan olmamıştım. Bu çocuklar, Bukleli’nin bir başka grubuydu ve ben ancak o zaman çocuklarla iç içe oluyor, onları izliyordum. İçlerinden bir tanesi koluma dokundu. “Bu ne?” Yüzü çillerle dolu turuncu kız, parlak yeşil gözlerini bana ve dirseğime dikmişti. “Bir nevi doğum izi,” dedim anlayabilmesi için. Doğum izlerinin koyu renkte olduğunu bilmeyen kız beyazlıklarıma merakla bakmayı sürdürdü. “Ama çenende de var.” Omuz silktim. “Başka bir doğum izi daha.” Gülümsedi. Yanağına dokundu ve “Bende de bunlar var,” diyerek çillerini gösterdi. Bahar esintisi gibi bir sıcaklıkla gülümsedim. Burnuna dokundum ve “Çok güzeller,” dedim. Süt dişleriyle bana gülümsedi. Saçını yüzünden çekti ve yanımda ufak ufak yürümeye devam etti.

Burası Rampart Askeri Yaşam ve Eğitim Merkezi’ydi. Biz kısaca Merkez diyorduk tabii. Tüm kara parçasında kurulan üç ulusun askeri gücünün doğduğu yer diyebilirdik. İnsani ihtiyaçları karşılayan bir sistemleri vardı. Donanımlı yetiştirilmenin karşılığı olarak Rampart’a vatozlar yoluyla gönderiliyor ve orada ülke yararına çalışırken yeni bir hayata başlama olanağı sunuyorlardı.

Elbette bu ezbere hayatın dışına çıkmak isteyenler de vardı çevremde. Ancak ellerinden ne gelebilirdi ki? Benim sadece çamaşır çitilemek geliyordu.
Gariptir ki buraya gönüllü olarak gelenler de vardı. Sayıları azdı ancak isteyerek gelmenin özgüveni her daim yüzlerinden okunurdu. Bir de ilk anılarını burada oluşturmaya başlayanlar vardı. Vatozlarla indirilir, eğitim alacak yaşa kadar büyütülür ve sokaklarda tek başınıza gezebileceğiniz zaman da Görev Belirleme Sınavı’na girer ve kaderinizin nasıl olacağını ön görebilirdiniz.
Bir temizlikçinin kaderi ne olabilirdi ki? Buna pek de kafa yormama gerek yoktu.

Arkamdan bir tavuk gıdakladı, ayağımla kışkışladım. Saman parçalarını kümesten dışarı süpürürken “Size hayat verenlere minnetiniz için bu tavuk pisliklerini temizlemek göreviniz. Yaşasın, Rampart!” diye söylenmeden edemedim. Avucundaki civcivi okşayan Bukleli anlatılan masallara benzeyen bir çehreyle “Neden sadece kabullenmiyorsun Azura? Belki de Rampart’ da hayat düşündüğünden daha güzeldir,” bana bakmadan umutla konuştu.

Süpürgemi dik tuttum, ona yaslandım. “İlahlar aşkına! Sen ne bekliyorsun oradan?” Civcivi yere bırakıp yem kovasından bir avuç buğdayı önüne bıraktı, saçları kadar sarı elbisesini toplayarak ayaklandı. “Sana hak veriyorum. Bende memnun değilim perde asmaktan ve özellikle yıkamaktan ancak çareler tükenmez.” Yüzüm küçümser halde büküldü “Neymiş o çareler?” diye sordum. “Evlenmek,” dedi bir çırpıda. Ben daha tepkimi ortaya koymadan atıldı.

“Aşk, uçurumun sonunda bile sana hayatı yaşatır.”

Yüzüm çirkince kırıştı. “Merkez’de aşk yaşamak mı? Güldürme beni!” Burnumdan soluyarak güldüm. “Nasıl olacak o prenses? Astığın perdelerin arasında birbirinizi mi kovalayacaktınız?” Ardından gerçek bir gülme karnımı kastı ve o da gülüşlerime katılırken “Hele bir kirletsin perdelerimi, onu da asardım oraya!”

Kümes temizliğini bitirmiştik. Süpürgeyi kilere koyarken Bukleli’ye “Tavukları sayda akşam yemeğine geçelim,” dedim. Keyifli gülümsemesi yüzünde dolanırken bir eli tavukları sayıyor diğer eliyle kalçasını tutuyordu. “Bir tane eksik,” dedi. Gözümle sayılarını kontrol ettim ve kırk altıda bittiğinde kaşlarımı çattım. “Nereye gitti ki,” diye etrafıma bakmaya kalmadan tavuğu, orman sınırına yakın çitlerin önünde bulduğu böceği yerken gördüm. Yavaşça kızıl tüylüye yaklaştım. “Ürkütmemeye çalış,” dedi tavuk prensesi.

“Gel buraya bili bili.”

Cebimdeki yemişle tavuğu cezbetmeye çalıştım. Her seferinde uzaklaşan bir tavuk olurdu ve bu yemişlere hayır diyemezlerdi. Bir sağdan bir soldan bana baktı ve ellerimi ona uzattığım anda toprağı tozutarak kaçıverdi. Ben korkuyla popomun üstüne düşerken o * çitlerin ardına doğru koşmaya başladı. “Buraya gel!” hızla ayaklanıp çitin üzerinden eteğimi savurarak geçtim.

Hislerime sığmayan soluğum ansızın kesildi. Ormana girmek yasaktı. Ama beni etkileyen bundan daha fazlasıydı.
Bunu uzun zamandır yapmıyordum.

Bukleli ardımdan bağırdı. “Azura, dur!” Omzumun üzerinden çitlere yaslanan sarıya baktım.
“Çok uzaklaşmadan bulup gelirim.”
“Kaybolursan başın belaya girer.”
“Tavuğu kaybettiğimiz içinde girecektir.”
Bilinçsizce bu çiti geçmeseydim, tavuk için ne deseler kabul ederdim ancak şimdi o sınırı aştıktan sonra geri dönmek istememiştim. Bukleli bunu bilmiyordu. Yıllarca gizlice ormana girip gezdiğimi, ağaçlara izler çizdiğimi ve onunla tanıştığımı bilmiyordu.

“Çok geçmeden geleceğim."

Güven dolu bir gülümsemeyle ona döndüm ve tavuk daha fazla uzaklaşmadan ormana girdim.

“Bili, bili, bili.”

Yapraklar Merkez’in gürültüsünü ardında bırakırken ayaklarım altında hışırtılarla ezilen yeşilce bitkilerin üzerinden geçmeye devam ettim. Bahar mevsimiydi ve ormanın canlanması için tanrılar hazırlıklara başlamış gibi görünüyordu. Ağaç köklerinde hatıralarıma açılan mor çiçeklerin yanından yavaşça geçtim. Ardından adımlarım tanıdık açıklığa ilerledi ve yıllar öncesinde çömelerek ağladığım yer şimdi bana onun sesiyle fısıldıyordu. “Açıklıklar tehlikelidir küçük kız.”
Ağaç kabuklarına dokunarak, ölmüş kişinin yüzünü anımsamaya çalıştım. Çehresini, sesini unutuyor olmak çok korkunçtu. Onu hatırlatacak bir resmim bile yoktu. Yine de odunsu kokusu ve içinde beyazları gizlenen kara sakalları zihnimde bir yerdeydi.

“Gel bili bili!”

Dudaklarım tavuğun dikkatini çekebilecek her ses için bükülürken dilim, damağıma çarpıyordu. “Seni bir bulayım tüylerinden yastık etinden yemek yapacağım.” Çimenleri, kökleri yüzeye çıkmış ağaçları ve türlü böcekleri tuhaf bir özlemle gözlerken; tavuğun gitmiş olabileceği yerlerden çok zihnimin, anılarımın beni ittiği yöne doğru yürüyordum. Burası sıcaktı. Olabildiğince yeşil kokuyordu. İçinde parçalanmış duyguları barındıran gülümseme dudaklarımı sardı. Loris, benim kahramanımdı. Küçük bir temizlikçi olacağını öğrenen kızın kahramanı. Bana bundan daha değerli olduğumu hissettiren ve beni basitlikten olabildiğince uzaklaştıran biriydi.

Sonra birden kendimi onun evinde, ufak kulübesinde buldum. Göğsüme bir ağırlık yerleşti. Fakat bu pek de uzun sürmemişti. Orada bir yabancıyı gördüğüm an şaşkınlıkla kalakalmıştım. Buraya geldim geleli ormanda kimseyi görmemiştim. Özellikle Loris’in evinde. Sessizce yaklaştım. Simasını seçmeye çalıştığım siyah saçlı çocuk kucağında kaçan tavuğu tutuyor, kafasını okşuyordu. Nefesimi tuttum, ardından kıyafetlerini inceledim ve merkezden biri olduğunu anladığımda sırtımı dikleştirdim.
Kendimi ortaya çıkartırken “Burada ne işin var?” diye sordum. Sakin bir tavırla başını çevirdi, bakışlarını ayak bileklerimden gözüme kadar çıkarttı. “Bu senin de cevaplaman gereken bir soru. Sende merkezdensin...” durdu ve gökle benzeşmiş gözlerini kısarak, “Temizlikçi,” dedi.
“Ve sende atların pisliğiyle uğraşan geveze misin?”

Atlarla ilgilenmek ya da eğitmek pekâlâ onun asıl göreviydi ancak bir iki kere kürekle dışkıları temizlediklerini de gördüğüm olmuştu. Tanrılara şükür o işle bizim alan ilgilenmiyordu.

“Galiba öyleyim.”

“Elindeki tavuk için buradayım,” dedim, yanına vardım. Sakin duran tavuğa cebimde kalan yemişleri uzattım ve gence çevirdim gözlerimi. “Sen ne yapıyordun burada?” Sesimde bastıramadığım bir şüphe, bir delik vardı. Burası Loris’in yeriydi ve onun her zaman oturduğu kütük parçasına oturuyor olması beni germişti. “Kaçacak yer var mı diye bakıyordum,” diye açık bir şekilde konuşunca hayretle alnımı kırıştırdım. Duygularımı bir baltayla dağıttı. Tuhaf bir vaziyette olmamıza rağmen normal bir durumun içindeymişiz gibi devam ettim.

“Bu orman kaçmak için yanlış yer,” dedim karşısında bağdaş kurarken. Verdiğim yanıt umduğunun tersi bir tepkiyle gelmiş olduğundan fırça gibi olan kaşları ilgiyle üzerime yöneldi. “Bunu nasıl bilebilirsin ki?” Omuzlarımı silktim. “Hiç mi harita görmedin? Orman okyanusa kadar uzanıyor. Nereden yürürsen yürü suya çıkarsın.” Şüpheyle kelimelerimi irdeledi. “Neden kaçmak istiyorsun?” diye sordum merakla.

Biraz sessiz kaldı. Bacaklarına düşen avuçlarına baktı ve sıkarken “Yarın askerler reşit olanları almaya geliyor,” dedi. “Evet,” dedim sesimi bozmadan. “Her ay geliyorlar.” Geçen ay ben çarşaf asarken geldikleri gibi. Parmağı, tavuğun yemiyle oynamaya başladı. “Yarın bende gideceğim.” Yine normal karşılayarak “Herhalde bir iki ay sonra bende giderim,” dedim ve ne demeye getirdiğini kavramaya çalıştım.
Ancak bir şey demedi.

Sessiz kaldığından daha fazla geç olmaması için ayaklandım. Hava kararıyordu ve ne kadar burayı biliyor olsam da orman geceyi geçirmek için iyi bir yer sayılmazdı. Tavuğu kucağıma aldım ve bacaklarından tutarak hareketini engelledim. “Kaçmanda başarılar dilerim. Benim akşam yemeğine yetişmem gerekiyor.” Hareketleri beni takip etti. Birkaç adım arkamda kaldıktan sonra bana yetişti.

“Kaçmak hakkında o kadar konuştuktan sonra öylece gidecek misin?”

Gözümü yoldan ayırmadan “Yarına kadar bir kaçış yolu bulursan beni de al yanına,” diye güldüm ve başımı sağa sola salladım. “İnan bende en az senin kadar gitmek istiyorum. Konuştuklarımızı kimseye söylemeyeceğim, yani ümidini yitirme...” İsmi için gözlerine baktım. Daha önce mavi göz rengine sahip birini gördüğümü hatırlamıyordum. Karanlıkta cam gibi parlayan gözlere bakmak o an ürkütücü gelmişti. “Sohan,” dedi, hikayelerde anlattıkları buzulları taşıyan gözlerini samimiyetle kısarken.

“Azura,” dedim bende. Bir şey diyecekmiş gibi duruyordu o an. Bende öyleydim. Gözlerini soracaktım. O benden önce davranarak. “Yüzün,” dedi. Gözlerimi çekmem bir kelime kadar kısa sürdü. Göz rengini garipsemem gibi onun da çenemden kulağıma doğru uzanan izi, beyazlığı, lekeyi -ne isim vermek isterse- garipsemişe benziyordu ve bundan daha aşina olduğum bir konu varsa o da temizlik olurdu. Biraz sıkılarak “Ne olduğunu, neden olduğunu bilmiyorum ama sadece rengi açık,” konuştum ve kelimelerimin ne kadar ezbere çıktığını fark ederek göz yuvarlarımı çevirdim. “Hoşuna gitmeyen bir soruydu galiba,” dedi yüzüm hakkında konuşmayı kenara iterek. “Evet,” dedim. “Bana da gözüm için çok soru soruyorlar,” dediğinde tekrar gözüne baktım. Benim durumumla kıyaslanamazdı. Sinirlendim. Gözü hakkında konuştukları şey en fazla ne kadar güzel olduğudur. Gökyüzünün en açık tonunu taşımak nasıl bir his? Annen seni buzullarda mı doğurdu?

Merkeze yaklaştığımızda akşam yemeğini kaçırdığımı, ışıkları yanan sokaktaki yoğun sesten anladım. Tavuğa baktım. Şişe saplayıp pişirmek gibi lezzetli fanteziler aklımdan geçerken Sohan yanımda kıpırdandı. “İster misin?” diye sordu. Cebinden çıkarttığı kabuğu kırılmış cevizleri uzatırken “Kalsın,” dedim biraz gülümsemeye çalışarak. “Sen bilirsin,” diyerek kabuğu kurcaladı ve içini yemeye başladı.

Henüz tanışmış olduğum gençle ormanda sessizce yürümek tuhaftı. Yan gözle çaktırmadan incelemeye başladım. Benden elbette uzundu ancak ortalama erkek boyunu geçtiğini pek sanmıyordum. Yanında tehdit oluşturacak bir silah taşımıyordu. Cevizleri saymazsak tabii. Sık kirpiklerinin altında üst üste yapıştırılmış yara bantları vardı. Belalı bir tipe benzemiyordu açıkçası. Çenesi sağa doğru dönerken başımı çevirmek yerine yeşilce gözlerimi kıstım. “Neden kaçmak istiyorsun?” diye tekrar sordum, ismini ağzıma almaya çekinerek. Gözleri, gözlerimde dilini açacak anahtarı arar gibi dolandı; başını cebinden yeni çıkardığı cevize doğru eğdi.
“Atlar güzel olabilir ancak hayatın bundan ibaret olmadığını biliyorum,” dediğinde merakla kulaklarımı açtım. “Buraya on yaşında geldim, bir hayatım ve ailem vardı.” Kaşlarım, üzüntüsünü paylaşarak kırıştı. Öldüklerini düşünerek soru yöneltecektim ki devam etti. “Eğer kaçabilirsem belki onları bulabilirim.” Yarına kadar kaçamazdı. Yine de dalga geçmedim ve hiçbir olumsuz tavır takınmadım.

Çitlerden gizlice geçip tavuğu kümesine koyana kadar yanımdan ayrılmadı. Ellerimi ve eteğimi şöyle üstten bir temizledikten sonra geceye özenmiş saçları olan çocuğa döndüm. “Şimdi gitmem gerekiyor,” diyerek dostça gülümsedim. Başını salladı. “Belki yarın görüşürüz,” diyerek elini kaldırdı ve pembece dudaklarını kıvırarak arkasını döndü.

Ertesi gün merkezde alışılan bir heyecan, bir hareket vardı. Merkezden gidenlerle gurur dolu bir veda ve yeni gelenlere sıcak bir karşılama yapılırdı. Tüm gün boyunca değişliklere göre işler devam ederdi. Diğer alanları pek bilmiyordum ama temizlikçiler en temelinden gidenlerin odasını yeniler için hazırlamalıydı. Aşçılar değişen kişi sayısına göre yemek miktarını ayarlamalı ve terzilerde yeni bedenlerde kıyafetler dikmeliydi. Yine de tüm bunlar vatozlar indikten bir iki saat sonra olurdu.

Beş yetişkin vatoz büyüklüğündeki düz arazinin çevresinde Bukleli ile beraberdim. Ateş işçiliğiyle işlenmiş demir telin ardında kalabalığın biraz ilerisindeydik.

“Gelecek mi acaba?”

“Geçen ay aceleyle koşturmana sebep olan asker mi?” Sarı kirpiklerini yakınlaştırdı. “Evet,” dedi dudaklarını bir tilki gibi gererek. Bir boru üflendi. Meraklı bir sessizlik merkeze hâkim oldu. Gökyüzünden iri gölgeler geçti. Öyle ki bir süreliğine güneşin sıcağından uzaklaştık. Başımı kaldırdım ve pürüzsüz beyaz derili vatoza baktım. İncecik kuyruğu, benzersiz şekli ve geniş çaplı kanatlarıyla eşsiz bir manzara sunuyordu. Kanatlarını sallamayı bırakan canlı, okyanusları andıran sesiyle durdu. Buradan gitmenin tek güzel yanı bu inanılmaz hayvanlara binmek olabilirdi.
Kalınca bir halat hayvanlardan aşağı atıldı. Yerdeki askerler halatları her zamanki ağaçlarına bağladılar ve işaret verdiler. Vatozlar alçalmaya, kanatlarının gücü eteklerimizi savurmaya başladı. Bukleli heyecanla tellere karnını yasladı. Rüzgâra direnç gösteremeyen saçlarımı yüzümden çekip ışıldadığını hissettiğim bir çehreyle çift renkli hayvanların inişini seyrettim. Kanatlarının yere değmesiyle rüzgâr kesildi ve ikinci boru üflendi. Askerler pratik bir şekilde indiler. Koyu gri üniformalı askerler kaya parçasını anımsatan cüsselere sahipti.

Gönüllü olarak gelen genç kesimi indirdiklerinde ekşi bir ifadeyle her birinin yüzünü inceledim. Şaşmazdı. Özgüvenin karıştığı huzur kaçırıcı bir yanları vardı. Ya da kabul edemediğim bir imreniş içindeydim. Çok geçmeden kimsesi olmayan çocuklar, ailesini kaybeden gençler indirildi. Yabancı bakışlarla ve irkilmiş omuzlarla askerlerin gösterdiği yoldan yürüyorlardı. Birazdan gönüllüleriyle karşılaşacaklar ve merkezi tanımak amacıyla gruplara ayrılacaklardı.

Sıra reşitlere gelmişti. Kalçamı tele yaslayıp göz gezdirdim. Yirmiden fazla değillerdi. Ellerinde ya da omuzlarında taşıdıkları bez çantalarıyla heyecanlı, gururlu ve bazıları gergin görünüyordu. Kendilerini yetiştirenlere dönüp selam verdikten sonra askerlerin kontrolü altında yüce hayvana doğru yürümeye başladılar. Aradığım kişide oradaydı. Önce güldüm bedenimi titreterek. “Biliyordum,” diye mırıldandım sessizce. Sonra ufak bir üzüntü gelip geçti ancak omuz silkmem kadar hızlıydı. Sohan başı eğik bekliyordu. Avuçlarına bakıyor, omuzlarını şişiren nefesler alıyordu. Hüsranı onu çok etkilemiş olabilirdi ya da askerin birine yumruğunu indirip saçma bir şekilde koşarak kaçmayı düşünüyor olabilirdi. Bu aptalca olurdu. Kaçmak ya da kaçma girişiminde bulunmak sadece ağır cezaya sebep olurdu.
Sıra Sohan’a gelmişti.

Asker ona yaklaştığı anda Sohan haykırarak elini yarım daire şeklinde savurdu ve yoğun bir su kütlesi askeri ve onun arkasındaki birliği metrelerce öteye fırlattı. Merkezden dehşetin çığlığı yükseldi. Herkes donup kalırken, askerler kılıçlarını çekerek Sohan’a doğru koşturmaya başladılar.

Nefesim kesilmişti. Şaşkınlıktan çenem gevşerken kalbim etrafın gerginliği ile gümbürdedi. Bukleli yanımda çığlık atarak çömelmişti. İhtimaller başımı döndürüyor; Sohan'ın yaptıkları deliymişim gibi hissettiriyordu. Sohan eğer başarabilirse gerçekten kaçabilecekti ancak; başaramazsa boynundan geçirilecek halat onun sonu olacaktı.

Kontrolsüz su kütlelerini askerlerin üzerine atmaya devam ederken birden avcunu yere doğru uzattı ve görünmez bir etkiyle tüm bedeni metrelerce havaya uçtu. İşte bu askerleri şoka uğratmıştı. O sırada krizi fırsata çevirmek için tellerin üzerinden atladım. Eteğimin ve basit babetlerimin izin verdiği kadar hızla en büyük vatozun bağlandığı halata koştum ve tüm gücümle çözmeye çalıştım. Dikkat dağıtarak ona yardımcı olmak istiyordum.

Beni pişman etme.

Sohan havadaydı. Dengesiz görünüyordu ve etrafında hava akımı dönerken su kütlelerini askerlere fırlatmaya devam ediyordu. "Tanrım bu çocukta nesi?" dişlerim arasından dökülen iniltiyle avucum kalınlığındaki halatı çözmeye devam ettim. “Hey! Ne yapıyorsun orada?!” Parmaklarım dehşetten durdu ve kulağım, çekilen kılıcın sesini işitti. Arkamı döndüm ve kılıcıyla bana yaklaşan genç çocuğa mahcup bir şekilde gülümsedim. Mahvolmuştum. “Burada olmaman gerekiyor.” dedi benim masum görünüşüme aldanmadan üzerime yürürken. Öteden Bukleli’nin bana bağırdığını işittim. Gözlerimi askerden ayırmadım.
İlk hamleyi ben yapmalıydım.

Yutkundum. Buna değip değmeyeceği belli değilken saçma bir hareketle hayatımı tehlikeye atıyordum ve bu apaçık yüzümden okunuyordu.

“Azura!”

Asker gibi benim de dikkatim Sohan’a kaydı. Bu sefer aşağıdaydı ve bana doğru koşuyordu. Cesaretim, dikkati dağılan askere yumruğu indirmemle ortaya çıktı. Çenesini tutup sendeleyen sarışın gencin karnına doğru düz bir tekme attığımda sırtı yerle buluştu. Dikkati dağılmamış olsaydı bu kadar kolay alt edemezdim. Hızla kılıcına davrandım. Ancak saçlarımdan tutup beni yere çektiğinde çığlık atmakla kalmıştım. Daha gözlerimi açamadan omzuma keskin bir su çarptı. Kızgın demir vurulmuş gibi canım yanarken, yerde savruldum. Gözlerimi araladığımda sarışın askerin yere savrulmuş olduğunu ve ayağa kalkamadığını gördüm. Onu vuran su bana da çarpmış olmalıydı. Kılıcı yakınımdaydı. Ona doğru uzandım ve elime aldığımda kılıcın ağırlığıyla sendeledim. Sohan, beş adım arkamda sağ çaprazımdaydı. Elinde kırmızı ateşi körükleyen ve beni dehşete düşüren başka bir sarışın asker ise on adım önümdeydi.
Yutkundum. Sohan’a karşı belirsiz bir bakış attım ve kılıçla birlikte vatozun bağlı olduğu ağaca koşturdum. Kılıç başımın üstünden halata düşerken bana doğru gelen ateşe bakakaldım. Hayatın ağırlaştığını ilk o an fark etmiştim. Sıcak yüzümde yaz rüzgârı gibi eserken göz bebeklerim titreşiyordu. Yanacaktım. Korkuyla göz kapaklarım inerken halattan keskin bir ses geldi. Tanıdık bir haykırış koptu; o an tuhaf bir buhar saçlarıma dağıldı.

Bedenime sarılan kollarla gözlerimi açmam bir oldu. Bir saniye sonra ise ayaklarım yerden kesildi. Bedenim ağaçların üstüne doğru yükseldi. İnanılmaz bir çığlık boğazımdan çıkarken kollarımı Sohan’ın beline sardım. “Buradan kaçıyoruz!” dedi heyecanla. “Ne?” Sanki duymuyordum onu. Gözlerimi açtığımda aşağı doğru düştüğümüzü gördüm. Tekrar çığlıkla boğazlarımı yırtarken merkezin su kanalına doğru düştüğümüzü fark ettim. “Ben yüzme bilmiyorum!” ise tüm vücudumun suya karışmadan önce söyleyebildiği tek cümle oldu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18