4. bölüm / 5
Öylesine Yazılar veya RüyalarKalın Duvarlar Ardında
Bölümler 5Şu an: Kalın Duvarlar Ardında
Kral Aldric, kapıdan içeri girdiğinde odanın havası değişti. Üzerinde koyu renk bir ceket, omuzlarında kraliyet arması vardı. Saçlarının arasına düşen birkaç beyaz tel, yüzündeki sert ifadeyi daha belirgin kılıyordu.
Kapının önünde kendisini karşılayan görevliye kısa bir teşekkür etti, ardından masaya doğru yürüdü.
— Günaydın.
Lucien ayağa kalktı.
— Günaydın, baba.
Ben de ayağa kalktım.
— Günaydın, baba.
Babam başıyla ikimizi selamladı. Annem ona günün programından söz etmeye başladı. Kuzey temsilcilerinin geliş saati, akşam yemeği, ticaret anlaşmaları...
Babam dinliyordu ama gözleri bir ara bana kaydı.
— Elara, dedi.
— Efendim?
— Bugün nasılsın?
Annemin konuşması kesildi.
Basit bir soruydu.
Öyle sıradan, öyle kolay bir soruydu ki, bir an ne cevap vereceğimi bilemedim.
— İyiyim, baba.
Babam yüzüme baktı.
Sonra gözleri bileğime indi.
— Elin neden öyle duruyor?
Elimi hemen masanın altına çektim.
— Bir şey yok.
Babamın bakışları anneme kaydı. Annem su bardağını eline aldı.
— Sabah küçük bir tartışma yaşadık, dedi. Elara yine hizmetçilerin işlerine karışıyordu. Bir vazo kırıldı. Kendisine prenses olmanın ne anlama geldiğini hatırlatmak zorunda kaldım.
Babam sandalyesini çekti.
— Bir vazo mu kırıldı?
Lucien boğazını temizledi.
— Görünüşe göre sabahın en önemli meselesi buydu.
Babam ona kısa bir bakış attı. Ardından bana döndü.
— Vazoyu neden taşıyordun?
— Liora tek başına zorlanıyordu. Yardım etmek istedim.
Babam bir süre sessiz kaldı.
Annemin yüzünde, bu konuşmanın nereye gideceğini bekleyen bir ifade vardı.
— Anladım, dedi babam sonunda.
Sonra sandalyesine oturdu.
— Bir dahaki sefere ağır bir eşya taşırken dikkatli ol. Sarayın mermer zeminleri kaygandır.
Başımı kaldırdım.
Bu kadar mıydı?
Babam önümdeki tabağa uzandı.
— Ama yardım etmek istediğin için seni azarlamayacağım.
Annemin çatalı tabağına hafifçe çarptı.
— Aldric, mesele yardım etmek değil...
Babam başını kaldırdı.
— Isolde, kahvaltı ediyoruz.
Sesi yüksek değildi. Hatta oldukça sakindi.
Ama annem sustu.
Babam ekmeğinden bir parça kopardı ve bana döndü.
— Bu akşamki yemek için hazır mısın?
İçimden, Hayır. Hiçbir şey için hazır değilim, demek geçti.
Fakat gülümsedim.
— Hazırlanacağım, baba.
— Güzel.
Bir süre hepimiz yemek yedik.
Sarayda kahvaltı bile bir düzen içinde gerçekleşirdi. Önce sıcak yemekler servis edilir, ardından meyveler ve peynirler sunulurdu. Görevliler masanın çevresinde sessizce dolaşır, boşalan tabakları değiştirir, bardakları doldururdu. Hiçbiri gereğinden fazla konuşmazdı.
Lucien, babasına kuzeydeki ticaret yollarıyla ilgili bir şey anlatmaya başladı. Babam birkaç soru sordu. Annem de konuşmaya katıldı.
Ben ise tabağımdaki ekmeğe baktım.
Aklım hâlâ koridordaydı.
Liora'nın korkmuş yüzü.
Mara'nın titreyen elleri.
Yerdeki güller.
Bir de annemin söylediği o cümle.
Sen bu insanlardan biri değilsin, Elara.
Peki, ben kimdim?
Beni onlardan ayıran şey, üzerimdeki elbise miydi? Adımın önündeki unvan mıydı? Doğduğum oda, yediğim yemekler, başımı eğen insanlar mı?
Bunların hiçbirini ben seçmemiştim.
Ama hepsine sahip olduğum için, başkalarının sahip olmadıklarını görmezden mi gelmeliydim?
Çatalımı bıraktım.
— Baba?
Babam konuşmasını kesti.
— Efendim?
— Bugün avluya gidebilir miyim?
Annem hemen başını kaldırdı.
— Elara, sabah bunu konuştuk.
Babam ona baktı.
— Avluya gitmek istiyor. Bunun nesi var?
— Dersleri var.
— Dersleri öğleden sonra da devam edebilir.
Annemin yüzü gerildi.
— Ok talimi yüzünden geçen haftaki dersini kaçırdı.
Babam bana döndü.
— Dersini telafi edebilecek misin?
— Evet.
— O hâlde gidebilirsin.
İçimde bir sevinç kıpırdadı.
— Gerçekten mi?
Babamın yüzünde çok hafif bir gülümseme belirdi.
— Elara, bir avluya gitmek için kraliyet konseyinden karar çıkarmamız gerekmiyor.
Lucien güldü.
Ben de güldüm.
Annem ise çatalını bıraktı.
— Bazen ikinizin de bu ailede sorumlulukların ne kadar ciddi olduğunu unuttuğunuzu düşünüyorum.
Babamın ifadesi değişti.
— Ben sorumluluklarımı unutmuyorum, Isolde.
Sesi hâlâ sakindi ama bu kez içinde daha ağır bir şey vardı.
— Sadece kızımın hayatının tamamının bir görevden ibaret olmadığını düşünüyorum.
Annem cevap vermedi.
Ben de başımı önüme eğdim.
Çünkü o anda, babamın bana verdiği izinden çok daha fazlasına ihtiyacım olduğunu fark ettim.
Onun beni anlamasına.
Beni savunmasına.
Bazen de yalnızca benimle birlikte susmasına.
Kahvaltı devam etti. Lucien bana çocukken babamla yaptığımız bir ok taliminde nasıl yanlış hedefe ateş ettiğimi hatırlattı. Ben de onun ilk ata binişinde eyerden neredeyse düştüğünü anlattım.
— Neredeyse mi? dedi Lucien. Elara, atın üzerinde ters dönmüştüm.
— Çünkü çok havalı görünmeye çalışıyordun.
— Ben her zaman havalı görünürüm.
— Elbette. Özellikle atın kuyruğuna tutunmaya çalışırken.
Babam kahkaha attı.
Annem bile istemeden gülümsedi.
Bir an için, yıllar önceki gibi hissettim.
Lucien'le aynı masada oturduğumuz, babamın anlattığı hikâyelere güldüğümüz, annemin bile arada sırada bize katıldığı günler gibi.
Sonra bir hizmetli boşalan tabağımı almak için yanıma geldi.
— Müsaadenizle, prensesim.
Başımı kaldırdım.
— Teşekkür ederim.
Kadın kısa bir an duraksadı.
Ardından gülümsedi.
Çok küçük, çok kısa bir gülümsemeydi.
Ama o sabah gördüğüm en gerçek şeylerden biriydi.
Kahvaltı sona erdiğinde babam toplantısına gitmek üzere ayağa kalktı. Lucien de onunla birlikte çıkacaktı. Annem, akşamki yemek için son talimatlarını vermeye başlamıştı bile.
Ben kapıya yönelirken abim yanıma geldi.
— Elara.
Ona döndüm.
— Ne oldu?
Bir süre yüzüme baktı.
— Bileğin gerçekten iyi mi?
Gülümsedim.
— İyiyim, Lucien.
— Bana yalan söyleme.
Gülümsemem biraz soldu.
Abim elini omzuma koydu.
— Öğleden sonra seni avluda görecek miyim?
— Belki.
— Güzel. O zaman ok taliminde seni yenerim.
Gözlerimi devirdim.
— Rüyanda görürsün.
Lucien güldü. Sonra babamın peşinden yürümeye başladı.
Ben de koridora çıktım.
Biraz önce kırılan vazonun parçaları temizlenmişti. Zemin parlatılmış, çiçekler kaldırılmıştı. Sanki orada hiçbir şey yaşanmamıştı.
Ama yerdeki suyun bıraktığı ince izler hâlâ mermerin üzerinde duruyordu.
Bir süre onlara baktım.
Sonra başımı kaldırdım.
Bugün yapmam gereken dersler vardı. Akşam giymem gereken bir elbise, öğrenmem gereken konuşmalar, ezberlemem gereken kurallar vardı.
Bunların hepsini yapacaktım.
Ama önce Liora'yı bulacaktım.
Çünkü bazı özürler, insanın yalnızca uzaktan seslenmesiyle tamamlanmıyordu.
Ve ben, Asteria'nın prensesi olarak geçirdiğim on yedi yılın ardından, ilk kez bir şeyin doğru olup olmadığına annemin ne düşüneceğini hesaba katmadan karar vermek istiyordum.
Koridorun sonundaki merdivenlere yöneldim.
Güneş, yüksek pencerelerden içeri giriyordu.
Sarayın dışında, şehir çoktan uyanmıştı.
Ve ben, o gün ilk kez, oraya gitmek için sabırsızlanıyordum.
Bölüm etkileşimi
