5. bölüm · OUROBOROS
5.Bölüm
"Bazı insanların neden sürekli içtiğini, neden her şeyi alaya aldığını anlıyorum. Çünkü ayıkken, her şeyin ve herkesin gerçek yüzü dayanılmayacak kadar ağır geliyor."
~Charles Bukowski~
BİR REZALETİN KUSURSUZ TARİFİ
Rüzgar
Martıların romantik çığlıklarıyla ya da yüzümü usulca yıkayan sabah güneşiyle değil; ağzımda iğrenç, paslı bir tat ve beynimi matkapla deliyorlar gibi hissettiren dehşet bir baş ağrısıyla gözlerimi açtım.
Asla alışkın olmadığım, sırtıma insafsızca batan ucuz yaylara sahip bir yatakta uyanmak, bu iğrenç uyanışın cabasıydı. Her yerim, ezilmişim gibi ağrıyordu ama en çok boynum felç olmuş gibiydi. Oda... Oda hayatta koklamayı en az sevdiğim şey kokuyordu: Kesif bir sigara dumanı. İçerideki hava o kadar ağırdı ki, sanki dün gece bütün ülkenin küllüğü olarak bu yatak odası kullanılmıştı.
Kafamı sağ tarafa çevirince, yanımda yatan silüeti gördüm ve içimden kendime okkalı bir küfür savurdum. Geceyi yine adını bile hatırlamadığım, yüksek ihtimalle ismini sorma nezaketinde bile bulunmadığım bir kızla geçirmiş, en sonunda da bu tanımadığım evde sızıp kalmıştım. Üstelik bu kız inanılmaz bencilin tekiydi; koca yatakta tam dört yastığı ahtapot gibi sarmalayıp uyumuş, bana bir tanecik bile bırakmamıştı. Bütün gece o kalitesiz yatağın tahtasına kafamı koyarak uyumak zorunda kaldığım için boynum tutulmuştu.
Onu uyandırmadan, gereksiz sabah diyaloglarına girmeden buradan tüyebilmek için bir ninja sessizliğiyle yataktan kalkmaya çalıştım. Yaptığım her milimetrik harekette sırtım ve belim protesto edercesine sızlıyordu ama başarmıştım. Ben kalkarken o sadece öbür tarafına doğru mırıldanarak döndü, gözlerini açmadı.
Ufak bir "Uuh..." sesiyle rahat bir nefes verdikten sonra, savaş alanına dönmüş, karman çorman odanın içinde kıyafetlerimi aramaya koyuldum. Gömleğimi bulup apar topar sırtıma geçirdikten sonra, pantolonumu giymek için geriye doğru iki adım atmıştım ki...
Odanın sessizliğini yırtan, iğrenç, tiz ve yapay bir ciyaklama sesi duyuldu.
Topuğumun altından çıkan bu tuhaf sese, korkuyla ağzımdan kaçan ufak, tiz bir bağırış da eşlik etti. Kafamı panik ve umutla hızlıca yatağa çevirdim. Belki uyanmamıştır ihtimali yüzde sıfır olmasına rağmen içimden dualar ediyordum ama mucize gerçekleşmedi. Uyanmıştı.
Dişlerimin arasından tıslayarak "Siktir lan," diye fısıldadım. Gözlerimi aşağıya, ayağımın altına indirdiğimde, o lanet olası yapay sesin ezdiğim sarı, plastik bir banyo ördeğinden çıktığını gördüm. Hangi aklı başında yetişkinin yatak odasının zemininde plastik bir ördek bulunurdu ki!?
Adını bilmediğim kız yatakta doğrulup birkaç kez esnedikten sonra, hâlâ uyku mahmuru olan o boğuk sesiyle, "Off... Nereye sabahın köründe ya?" diye homurdandı.
Kesinlikle dünyadan ve saatten haberi yoktu. Saat çoktan öğleden sonra ikiyi geçmişti. Sesime hafif esprili, rahat bir ton katmaya çalışarak, "Aslında tünaydın diyecektin, çünkü saat bayağı geç oldu," dedim.
Yatakta hafifçe doğruldu, omuzlarına düşen pikeyi umursamadan az önce sorduğu soruyu tekrar etti.
"Eee yani? Nereye?"
Onu incitmeden, o klasik "kaçış" yalanını nasıl söyleyeceğimi planlarken aklıma gelen ilk ve en bayat bahaneye sığındım. Sesimi anında o romantik, hafiften cezbedici tona bürüdüm. "Dün gece çok... çok iyiydin. Seni fazlaca yorduğumu düşünüyorum. O yüzden sana harika bir kahvaltı hazırlamak istedim. Aşağı inip taze poğaça, açma falan alacaktım."
Bu cümleden sonra utanacağını, şımarıkça gülümseyeceğini ve 'çabucak geri gel' diyeceğini düşünüyordum. Kendi kendime aferin lan Rüzgar diyerek egomu okşarken, aldığım cevap beni duvara çarpmışa çevirdi.
"Gluten hassasiyetim var," dedi gayet düz bir sesle. Gözlerini devirerek devam etti. "Ayrıca sen beni değil, ben seni yordum canım. Şu anda da kahvaltıya değil, düpedüz buradan kaçmaya çalıştığının farkındayım."
Beklemediğim bu net cevap karşısında dudaklarım aralandı ama tek bir kelime edemedim. O ise daha yeni ısınmaya başlıyordu.
"Hem ne bu ya? İki ileri bir geri hareket ettiğiniz için bir de utanmadan 'seni yordum, çok güzeldin' klişelerine giriyorsunuz. Sanki dünyada bunu tek yapabilen sizmişsiniz gibi..." Sesi giderek daha iğneleyici bir hal alıyordu. Hâlâ aralık olan ağzımla ona bakarken, durmadı. Gözleriyle beni baştan aşağı, oldukça küçümseyici bir şekilde süzdü. Bakışlarını bacaklarımın arasındaki o malum bölgeye dikip, "Hem... Öyle aman aman, abartılacak bir şey de göremedim doğrusu," dedi.
Sesindeki o zafer kazanmış alaycı ton, içimdeki o gururlu adamı yerle bir etmişti ama susacak değildim. Belki dün gece fazla alkolden dolayı performansımda bazı 'teknik arızalar' yaşanmış olabilirdi ama bir erkeğin yüzüne de böyle vurulmazdı ki! Hızla karşı saldırıya geçebileceğim ilk alandan lafa daldım.
"Ben senin gece ne yaptığını bile hatırlamıyorum, o kadar siliksin yani! Ayrıca benim performansımı, yatak odasında sarı plastik ördek bulunduran biri mi değerlendirecek?"
Doğruyu söylüyordum, geceye dair tek bir kare bile hatırlamıyordum. Ama kız sinirlenmek yerine hafifçe güldü. Fısıldamakla aşağılamak arası o tuhaf, tekinsiz ses tonuyla üzerime doğru eğildi.
"O ördeği sen istedin... Ama asıl garip olan ne biliyor musun? Onunla ne yaptığımız, sormayacak mısın bana?" Göz kırptı. "Ya da sorma. Gel yanıma, seni bir tur daha yorayım. Hem de bu sırada o ördeği nerende, ne şekilde kullandığımızı kulağına detaylıca fısıldarım. Hatta... İstersen bir sefer daha kullanırız."
Şah mat olmuştum. Kelimenin tam anlamıyla dondum kaldım.
Kafamı yavaşça yerde, boynu bükük duran o sarı plastik ördeğe çevirdim. İçimden, 'Gece için özür dilerim ördek kardeş... Sesin hiç de yapay değildi, sen oldukça gerçeksin. Seni ezdiğim ve sana hakaret ettiğim için hakkını helal et,' diye geçirdim. Hızla pantolonumu bacaklarıma geçirip, fermuarımı nasıl çektiğimi bilemeden adeta odadan kaçtım. Adını hâlâ bilmediğim o kız ise arkamdan kahkahalarla gülüyordu.
Can havliyle evin ahşap merdivenlerinden alt kata indiğim esnada, salonda hayatımın en büyük şokuyla burun buruna geldim.
Üzerinde bahçıvan tulumu olan, elinde devasa, motorlu bir bahçe testeresi tutan orta yaşlı bir adamla göz göze geldik. Adamın yüzü, beni o yarı çıplak ve darmadağın halde gördüğü an saniyeler içinde kıpkırmızı oldu. Normal bir insanın, evinde yabancı bir adam gördüğünde vereceği tepki 'Ne oluyor lan burada!' deyip polisi aramaktır.
Ama bu adamın tepkisi kesinlikle normal değildi. Hiçbir şey söylemeden, elindeki o devasa testerenin motorunu gürültüyle çalıştırdı!
Vrrnnnn! Vrrrrrrnnnnnn!
Üzerime doğru o korkunç aletle yürümeye başladığında, beynimin bana verdiği tek mantıklı komuta uydum ve geri geri kaçmaya başladım.
"Kimsin lan sen! Evimde ne işin var senin! Üstün niye çıplak lan senin it!" diye kükrüyordu.
Ben ise o motor sesini duydukça sadece yutkunuyor, panikle iki elimi havaya kaldırarak, "Şey... Şey amca!" diye kekeliyordum. Bir yandan da elimle çaresizce üst katı, o yabancı kızın odasını işaret ediyordum. Ama verdiğim bu muazzam cevaplar onu kesinlikle tatmin etmiyordu.
“Şey ne lan! Şey ne!" diye bağırarak testereyi havada sağa sola sallıyor, üzerime doğru koşmaya devam ediyordu.
O kovaladı, ben kaçtım. Evin içinde, koltukların etrafında, yemek masasının çevresinde tam bir kedi fare oyunu oynadık. Ama en sonunda salonun o ölü köşesine sıkıştım. Kaçacak hiçbir yerim, tırmanacak tek bir duvarım kalmamıştı. Elinde çalışan testeresiyle adam, avını köşeye sıkıştırmış kızgın bir aslan gibi kükreyerek yanıma yaklaştı. Testereyi aşağı yukarı doğru tehditkâr bir şekilde hareket ettiriyordu.
Korkudan altıma kaçırmamak için sertçe yutkundum. Az sonra parçalara ayrılıp gübre niyetine bahçeye serpileceğimi anladığımda, çaresizliğin verdiği o son hezeyanla avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım:
"ERKEĞE ŞİDDETE HAYIR! ERKEĞE ŞİDDETE HAYIR!"
Sözlerimi desteklemek istercesine, ellerimi bir orkestra şefi gibi anlamsızca havada sallıyor, o testereyi durdurmaya çalışıyordum. Bu küçük numaram onun yaklaşmasını durdurmadı, sadece bir anlığına ne saçmaladığımı anlamak için duraksamasına ve şaşırmasına neden oldu.
Burada ölecektim. Kurtuluşum yoktu. Gözlerimi sımsıkı kapattım ve dudaklarımı kıpırdatarak hızla Kelime-i Şahadet getirmeye başladım.
Testere ile aramda sadece birkaç santim kalmışken, merdivenlerin başından o kızın hâlâ gülmekte olan neşeli sesi duyuldu.
"Sorun yok baba! Arkadaşım. Gece bizde kaldı, tanıyorum kendisini."
Baba mı? Bu kız bunca zamandır yukarıda durup merdivenlerden babasının beni doğramasını mı izlemişti? Hem de ölmeme ramak kalmışken yine de gülmüş müydü? Bu evdekilerin genetiğinde kesinlikle piskopatlık vardı.Babası hızla testerenin motorunu susturdu. Yüzündeki o katil ifadesi bir anda silindi, yerine son derece misafirperver, mahcup bir Ege’li babası geldi. Kıza dönüp tatlı bir sitemle, "Açelya, önceden haber versene kızım! Çocuğu sapık, hırsız sandım yahu," dedi.
Sonra bana döndü. Az önce beni deşmek için kullandığı testereyi sol eline alıp, sağ elini gayet medeni bir şekilde bana uzattı. Elini titreyerek sıktım. Nereden arkadaş olduğumuza dair ayaküstü berbat yalanlar geveledikten sonra, boğazımı temizleyip adamın gözlerinin içine bakmamaya çalışarak; benden sonra bu eve kazara yolu düşecek olan diğer brolarımın can güvenliğini güvence altına almak adına, şiddetin hiçbir şeye çözüm olmadığına ve toplumda normalleştirilmemesi gerektiğine dair ufak çaplı bir kamu spotu verdim. Gelecek nesilleri kurtarmanın verdiği o haklı gururla da bu psikopatlar evinden hızla ayrıldım.
Tam kapıdan çıkıyordum ki, Açelya denen o kız arkamdan koşup elime bir şey tutuşturdu. Göz kırparak kapıyı yüzüme kapattı.
Elimde tuttuğum şeye baktım. O sarı plastik ördekti.
Elimdeki o uğursuz ördekle sokağın ortasında bir süre bakıştıktan sonra, köşeden dönen ilk taksiye atladım. Taksici halimden dolayı aynadan bana tuhaf tuhaf bakarken, elimdeki ördeğe son bir kez baktım ve uyanmak, kendime gelmek için suratıma acımasız, sağlam bir tokat aşkettim. Bir daha asla hovardalık yapıp, adını sanını bilmediğim psikopatların evinde yatıya kalmayacaktım.
Taksici irkilerek kafasını arkaya çevirdi. "Sıkıntı mı var birader?" diye sordu.
Yanağımı ovuşturarak başımı iki yana salladım. "Yok abi yok... Ayılmak için yaptım. Sür sen."
Eve vardığımda, kapıda beni bekleyen evladım Lodos'a neşeyle mamasını verdim. Sonra o sarı ördeği aldım ve bu günü, düştüğüm bu büyük rezilliği asla unutmamak için yatak odamın tam karşısındaki şifonyerin üzerine, bir ibret anıtı gibi dikkatlice yerleştirdim.
Dolabımdan çıkardığım temiz kıyafetleri üzerime geçireceğim an, kendi derimden yükselen o iğrenç ucuz alkol ve kusmuk kokusu midemi bulandırdı. En kötüsü de, o leş gibi sigara dumanının sadece saçlarıma değil, adeta ruhuma kadar işlediğini hissetmemdi. Kendi kendime, "Zaten restorana geç kalacağın kadar geç kaldın oğlum. Git bari adamakıllı yıkan, paklan, insan içine çıkacak hale gel," diye söylendim ve kendimi doğrudan banyoya attım.
Alabileceğim en hızlı, en soğuk duşu alıp o iğrenç gecenin kirini akıttım. Aynaya baktığımda cildimin alkolden ve uykusuzluktan kağıt gibi kuruduğunu fark edince, içimdeki o gizli metroseksüeli durduramadım; yüzüme nemlendirici bir maske yapmadan banyodan çıkmadım. Maske yüzümde beklerken saçlarımı özenle şekillendirdim, temiz kıyafetlerimi giydim ve nihayet evden dışarı adım atabildim.
Kendi motorum yanımda olmadığı için limana inip İlyas Kaptan’ın o emektar, döküntü triportörünü ödünç almak zorunda kaldım. Aslında bu üç tekerlekli kasalı motorlar şirin taşıtlardı; nispeten sessizlerdi ve yakıt cimrisiydiler ama asla gerçek bir motosiklet gibi hissettirmiyorlardı. Rüzgar yüzünüze o vahşi özgürlükle çarpmıyor, trafikte yılan gibi kıvrılıp aralardan geçemiyordunuz. En kötüsü de sinir bozucu derecede yavaşlardı. Trafikte tıngır mıngır ilerlerken bir ara, 'Keşke yürüseydim, yürüsem çoktan mekana varmıştım,' diye içimden geçirdim.
Bu kaplumbağa hızındaki yolculukta can sıkıntısından radyoyu kurcalamaya başladım. En sonunda sabah yaşadığım o testereli rezilliği bana unutturacak, modumu zirveye taşıyacak o şarkıya denk geldim. Sean Paul’den Temperature hoparlörden patladığı an, omuzlarım ritme ayak uydurmaya, dudaklarım şarkıya eşlik etmeye başladı.
Şarkının o hareketli büyüsüne tam kapılmış, direksiyonda keyfimi bulmuştum ki kırmızı ışıkta durmak zorunda kaldım. Kafamı sağa çevirdiğimde, yol kenarına sıra sıra dizilmiş o devasa billboardlarla göz göze geldim.
Ülkenin en ünlü moda dergisi VÉRA’nın yeni sayısının kapak fotoğrafı bütün şehri işgal etmişti. Kapakta, uzman bir modacının elinden çıktığı yüz metre öteden belli olan, dikişinden kalıbına kadar kusursuz duran kırık beyaz renginde, sırtından inciler dökülen bir elbise giymiş kadın vardı. Elbisenin işçiliği harikaydı ama kadının yüzündeki ifade bir garip, bakışları buz gibiydi. Hemen yanında, kan kırmızısı ve kocaman harflerle atılan magazin başlığı tam bir fiyaskoydu: "Aşkından Devredilmiş Büyük Miras." Bir diğer köşede ise, "Gencecik Haliyle Piyasayı Sallıyor!" yazıyordu.
Eski bir model olarak bu piyasanın o sahte, kokuşmuş içyüzünü iyi bilirdim. O şatafatlı başlıklardan aldığım izlenim ve aklıma gelen ilk şey şuydu: Kesin yaşlı, zengin erkek bir modacı hastane yatağında serumlarla 'Iğh...' diyerek huzur içinde ölmek yerine, bu gencecik kızla girdiği gerdek yatağında 'Ah!' diyerek kalp krizinden ölmeyi tercih etmişti. Doğal olarak da adam ölünce, bütün o devasa holding, koca miras bu genç eşe kalmıştı. Kadın yüksek ihtimalle hayatı boyunca çöp adam bile çizememiştir ama şimdi o havalı elbiseyi giyip şirketteki yılların tasarımcılarına parmağını sallayarak emirler yağdırıyordur.
Düşündüklerimde ne kadar haklıydım bilmiyorum ama sektörün tam olarak böyle işlediğine adım kadar emindim. O dergi kapaklarının arkasındaki kirli dramalara daha fazla kafa yormamaya çalışarak, yeşil yanan ışıkla birlikte yoluma devam ettim.
Kendi motorumla en fazla sekiz dakikada gideceğim mesafeyi, İlyas Kaptan'ın bu lanet kaplumbağasıyla tam otuz iki dakikada katetmiştim. Neyse ki bir şef olarak hayatta en çok güvendiğim şey mutfak ekibimdi. Hepsi birbirinden yetenekli, bıçağına ve ateşine aşık insanlardı. Değil birkaç saat gecikmek, on gün hiç uğramasam bile restoranın tıkır tıkır işleyeceğini biliiyordu.
Restoranın lüks ön kapısı yerine, alıştığım o arka mal kabul kapısından doğrudan mutfağa geçiş yaptım. İçerideki o harika ızgara, sarımsak ve deniz mahsulü kokusunu içime çektim. Herkesle omuz omuza dostça selamlaşıp hızla önlüğümü kuşandım.
Mekanın muhasebe ve stok takibinden sorumlu olan Cenk, mutfak kapısından elindeki adisyonlarla bana seslendi. "Kardeşim hoş geldin! İyi ki geldin yemin ederim, tam da senin spesiyalden isteyenlere masalarda 'yok' çekmeye başlayacaktık!"
Önlüğümün iplerini bağlarken gülümsedim. Mekanın sadece Bodrum'dan değil, farklı şehirlerden bile müşteri çekmesini sağlayan, o çok güvendiğim imza tabağımın siparişleri yine patlamıştı anlaşılan.
Bıçağımı elime aldım ve tezgaha geçtim. Kendi özel tarifim olan sarımsaklı zeytinyağım ve taze Bodrum mandalinası rendesiyle adeta masaj yaparak dinlendirdiğim, ardından taze defne dallarına geçirip kömür ateşinde mühürlediğim o meşhur Lagos Şiş. Servisten hemen önce üzerine sıktığım o taze narenciye suyu ve yağı, balığın o asil etiyle birleştiğinde ortaya bir şaheser çıkıyordu. Spesiyalimizin mutfağa girdiğini ve yapılmaya başlandığını duyan müşterilerin yarısı ekstra sipariş veriyor, geri kalanı ise eski siparişlerini iptal edip buna dönüyordu.
Mutfakta ateşin, dumanın ve çelik tavaların senfonisi içinde dans ederek birkaç saat geçirdim. Sırılsıklam ter içinde kalıp siparişleri erittiğimde, biraz nefes almak için dışarı, barın köşesinde keyif çatan Cenk'in yanına gittim.
Yanına vardığımda gözüme ilişen ilk şey, kalın boynunda sallanan o tanıdık paslı çapa kolyesi oldu. Yaren’in günler önce verdiği o kolyeyi hâlâ inatla takıyordu. Anlaşılan, ben bu işe el atmazsam bu iki salağın kendi kendilerine bir araya gelecekleri falan yoktu. Çaktırmadan telefonumu çıkardım ve Cenk’e fark ettirmeden Yaren’e hızlıca bir mesaj attım:'Yaren selam, gece işin yoksa bizim orada buluşalım mı? Cenk hakkında konuşmak istiyorum.'Saniyeler sonra Yaren'den sadece "Tamam" anlamına gelen, o renksiz, trip dolu başparmak emojisi geldi.
Telefonu cebime atıp yorgunlukla bar taburesine çöktüm. "Canım çıktı lan mutfakta," dedim Cenk'e doğru. "Diyorum ki, bizim bu Lagos tarifini çocuklara da mı öğretsek? Hem ben biraz nefes alırım, rahat ederiz. Ne dersin?"
Cenk elindeki bardağı bırakıp dehşete düşmüş bir ifadeyle bana döndü. "Sakın abi! Delirdin mi? Bak, yarın öbür gün işten ayrılırlar, giderler karşıdaki rakip restorana girerler, o tabağı orada yapmaya başlarlar. Bütün o kalburüstü müşteriyi elimizden kaçırırız. Reçete sende kalacak."
Söylediklerinde ticari olarak haklıydı ama tek başıma o ateşin başında bu kadar yorulmak da istemiyordum. Yine de konuyu üstelemedim. Zaten Cenk'in o pis sırıtışından, bana sataşmak için yer aradığı belliydi.
"Eee," dedi çapkın bir tavırla dirseğini bara dayayarak. "Gece çok güzel havlıyordun, bakıyorum da öğleden sonra yeniden insana dönmüşsün."
Ne dediğini zerre kadar anlamamıştım. Kaşlarımı çattım. "Ne diyorsun oğlum sen?"
Cenk konuyu düzgünce açıklamak yerine o iğrenç şakasına devam etti. "Yani diyorum ki, dün gökyüzünde dolunay falan da yoktu ama sen bir ara tam formuna geçtin. Bir kurt adam, bir av köpeği gibi uludun falan diyorum..." Ardından boğazını temizleyip barın ortasında incecik bir sesle uluma taklidi yaptı.
Hâlâ hiçbir şey anlamadığım için sabrım taşmaya başlamıştı. Ensemi kaşıyıp ardından omzuna sertçe bir yumruk geçirdim. "Oğlum şunu adamakıllı anlatsana lan! Harbi anlamıyorum, ne köpeği?"
Cenk yediği yumruğa rağmen gevrek gevrek gülmeye devam ederek anlattı. "Abi, sen gece mekanda bir kızı beğendin. Kıza bildiğin dört nala koştun ama kız sana iki saniye kadar bile yüz vermedi. Kız nereye, sen oraya. Peşinden ayrılmadın. Sonra o kızın yanındaki sarışın bir arkadaşı sana dönüp, 'Onun kuyruğu musun sen, salsana kızı!' dedi. Sen de o kadar sarhoştun ki, melül melül bakıp sadece 'Heee...' diyerek kafanı salladın. Sarışın kız da senin bu halini görünce dalgasını geçti, 'Gel o zaman kuçu kuçu,' dedi. Sen yemin ediyorum peşinden gittin lan! Kız 'Havla' dedi havladın, 'Ulu' dedi uludun. Tam bir süzme gerizekalıydın!"
Anlatacakları bittiğinde geniş omuzları sarsılarak kahkahalarla gülmeye başladı. Benim ise başımdan aşağı kelimenin tam anlamıyla kaynar sular dökülmüştü.
Ama asıl bitirici Hadouken bu değildi. Cenk kahkahalarının arasından telefonunu çıkardı ve o anları video kaydına aldığını gösterdi. Ekranda, daha bu sabah o testereli travmayla adını öğrendiğim Açelya isimli kız vardı. Benim yakası açılmış gömleğimi avucunun içinde toplamış, tasma gibi çekiştiriyordu. Videonun içinden Açelya'nın tiz sesi geliyordu: "Havla bakalım!" Ve ben, bildiğiniz havlıyordum! "Ulu!" diyordu, uluyordum. Kız gülerek "Aferin benim iyi oğluma," deyip sarhoş yanağımdan öpüyordu.
Üstelik Cenk o kadar işsizdi ki, videoyu editlemiş, benim kıçıma bir de sallanan dijital bir köpek kuyruğu eklemişti!
Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Telefonu sinirle onun elinden kapmaya çalıştım ama Cenk benden atik davranıp cihazı anında cebine indirdi. İşaret parmağını tehditkâr bir şekilde salladı. "Sakın ha! Bak, alıp benim telefonumdan silecek olursan, bu şaheserin buluttaki yedeklerini tüm sosyal medyada, mekanın grubunda falan paylaşırım. Rezil olursun Rüzgar Şef!"
Yapardı. O koca cüssesinin içinde tam bir ergen piskopat yatıyordu. Çaresizlikle ona sallamaya başladım. "Oğlum! Sen benim huyumu biliyorsun! Ben içince şişenin dibini gören adamım. Yanımdasın madem, kardeşinim diyorsun, neden izin veriyorsun lan beni o hallere düşürmelerine? Neden durdurmuyorsun?"
Cenk omuz silkerek keyifle kokteylinden bir yudum aldı. "Bana ne oğlum? Bebek bakıcın mıyım lan ben senin? Efendi gibi içeceksen iç, içmeyeceksen zıkkımlanma. Bak bana, hiç senin gibi maskot hallerine düşüyor muyum uslu köpeciğim benim?" Sesinden, benim bu rezilliğimle ne kadar eğlendiği akıyordu.
"Siktir lan oradan!" dedim öfkeyle. "Kesin sen beni gaza getirmişsindir, 'Aslansın yaparsın' demişsindir. Ben de kardeşim yanımda, beni kollar diye o kadar içmişimdir."
Cenk sırıttı. "Ne var oğlum? Bak, bir de sitem ediyorsun. Sana iyilik bile yapmışım. İşe saat kaçta geldin? Demek ki sarışın kızla sonradan bayağı iyi anlaşmışsınız."
Tabii ki Cenk’e bu sabah yaşadığım o plastik ördekli ve testereli dehşeti anlatacak değildim. Karizmamı zaten yeterince çizmişti, bir de bunu veremezdim. O yüzden geceyi hafif kırparak, gayet 'cool' bir adam edasıyla geçiştirdim. "Yok be... Adını bile hatırlamıyorum kızın. Sızmışız ikimiz de yorgunluktan. Sabah alarmı bile duymamışım."
Cenk inanamayarak bana baktı. "Sabah da mı sormadın lan kızın adını? Harbi süzme hayvansın oğlum sen."
Anlık bir boşluğuma geldi. Belki uykusuzluktan, belki gecenin o sahte büyüsünden sonra hissettiğim o tanıdık, ağır boşluk hissinden... Anlık bir refleksle, o güne kadar kimseye söylemediğim bir itiraf dökülüverdi dudaklarımdan.
"Sabah diyaloglarına girmeden tüymek istiyorum ben Cenk," dedim sesimin tonunu aniden düşürerek. Gözlerimi barın ahşap zeminine diktim. "Çünkü sabahları... Her şeyin gerçek olduğu zamanlardır."
Cenk'in yüzündeki o alaycı sırıtış yavaşça silindi. Gözlerinde beliren o soruyu, 'Nasıl yani, ne gerçeği?' deyişini gördüm. Tam dudaklarını aralayıp bu ağır cümlenin altındaki o derin nedeni, benim o terk edilmişlik korkumu soracaktı ki, ayağa fırladım.
Nedenini içten içe çok iyi biliyordum. Sabah güneş doğduğunda, o sahte sarhoşluğun ve geçici sıcaklığın bitip, insanların sizi geçmişinizdeki o devasa boşlukla, en çıplak ve savunmasız halinizle yapayalnız bırakıp gideceğini biliyordum. Ama bunu konuşmak, bunu bilmezliğe vurmaktan çok daha fazla acıtıyordu.
"Mutfakta... Sosları kontrol etmem lazım. Siparişler yığılmasın," diye mırıldandım.
Cenk'in bir şey söylemesine fırsat vermeden, kendi gerçeğimden kaçar gibi bar taburesini itip, mutfağın o güvenli ateşine doğru adeta kaçtım.
Restorandaki tüm işlerim nihayet bitip de mutfağın o harlı ateşi sönünce, ilk iş dün gece sızıp kaldığım o ucuz bara gidip kendi motorumu kurtarmak oldu. İlyas Kaptan'ın o döküntü kaplumbağasını da Cenk ona teslim edecekti. Kendi motorumun selesine oturup gazı köklediğimde, rüzgarın yüzüme o vahşi ve özgürce çarpışı nihayet kendime gelmemi sağladı.
Her ne kadar beni bulduğu her fırsatta yerin dibine soksa da, kardeşim dediğim o koca sığır için Yaren’e motorun üzerindeyken yeniden mesaj attım: "İstersen benim eve gel, bahçede oturup sakin sakin konuşuruz."
Kısa süre sonra yine o aynı renksiz, trip dolu el işareti emojisini gönderdi. Telefonu cebime atıp evime doğru sürmeye başladım.
Eve vardığımda beni kapıda karşılayan can dostum Lodos’la biraz at-yakala oynadıktan sonra mutfağa geçtim. Dün gecenin o iğrenç sarhoşluğu yüzünden tarihi tamamen karıştırmıştım. Bugün ayın on üçüydü. Takvimdeki sıradan bir sayı değil; hayatımın 'öncesi' ve 'sonrası' olarak ikiye bölündüğü o keskin çizgi... Huriye Sultan'la her ayın on üçünde ritüel olarak yediğimiz o zeytinyağlı biber dolması gününü kaçırmıştım. Benim asla konuşmadığım bu sessiz yaramı sadece gözlerimden sezen o koca yürekli kadın, ben gelmesem de benim payımı ayırmış, dolaba benim için üç adet dolma bırakmıştı.
Tabağın yanına biraz da yoğurt koyduktan sonra masaya oturdum. "Alexa," diye seslendim boşluğa doğru. "Zeki Müren... Gitme Sana Muhtacım parçasını aç."
Sanat güneşinin o kadife, insanın içine işleyen sesi mutfağa yayılırken, önümdeki soğuk dolmaları hiç bitmesin isteyerek, ağır ağır yedim. Boğazımdan geçen her bir lokmada burnuma dolan o tanıdık koku genzimi yakıyor; 'aidiyet' denen o sıcak hissin aslında ne kadar kırılgan bir camdan ibaret olduğunu bana bir kez daha hatırlatıyordu. Gözlerim dalıp gitmiş, kendimi geçmişin o silik, yarım kalmış gölgeleri arasına bırakmıştım.
Fakat yemeğim daha bitmeden kapının zili çaldı ve bu nostaljik, ağır andan çıkmak zorunda kaldım. Yaren’i bu darmadağın, gözleri dolmuş halde karşılamak istemediğim için içimden otuza kadar saydım. Derin bir nefes alıp yüzüme o bildik, umursamaz maskemi takarak kapıyı açtım.
Yaren içeri girdiğinde ne 'hoş geldin' cümleme ne de 'nasılsın' soruma cevap verdi. Kolları göğsünde bağlı, savunmada bir halde tam karşıma dikildi. "Seni dinliyorum Rüzgar," dedi buz gibi bir sesle. "Cenk hakkında benimle ne konuşmak istiyorsun?"
Aslında lafı dolandırmadan doğrudan konuya girmesi benim için daha iyiydi. Ben de o kalkanları indirmek için açık açık konuştum. "Bak Yaren, Cenk'in boynuna taktığın o paslı gemi çapası yüzünden çocuk kaç gündür batık Titanik gibi geziyor ortalıkta. Tamam, zamanında sana büyük bir öküzlük yaptı, o inkar edilemez bir gerçek. Ama adam pişman. 'Kıza haksızlık yaptım' derken o koca ayının gözleri doldu valla bak. Sen bu çocuğu geri almazsan, ben bunun iç çekişlerini, melankolisini çekeceğim bütün yaz. Bir deneme süresi falan ver şuna."
Sesimi elimden geldiğince samimi tutmaya çalışmıştım ama Yaren bana sadece sinirle, alaycı bir şekilde güldü. "Biz iki ayrı yetişkin insanız Rüzgar. İlkokul çocuğuymuşuz gibi aramıza girip elçilik yapmana gerek yoktu."
Derin bir nefes verdim ve sesime en ciddi tonumu yükledim. "Haklısın Yaren, siz ikiniz yetişkin insanlarsınız. Ama bir araya gelmek için zerre kadar çaba sarf etmeyen, gurur yapan iki yetişkin insansınız. Ona o kolyeyi veriyorsun, demek ki hâlâ seviyorsun. E bu salak da o paslı şeyi boynundan bir saniye bile çıkarmadığına göre, o da seni seviyor demektir."
Yaren bu kadar net konuşmamı beklemediği için hafifçe şaşırdı. Gardının düştüğünü görünce, konuşmayı istediğim o yumuşak zemine çekebilmek için mizahi tonumu devreye soktum."
Bak güzelim," dedim gülümseyerek. "Cenk'in beyin hücreleri bazen nöbetleşe çalışıyor olabilir, haklısın. Ama kalbi sağlamdır. Sahibine sadıktır, aşıları tamdır, kesinlikle ısırmaz. Bence bu çocuğa ikinci bir şans verebilirsin."
Bir yandan Cenk'i savunmak için bu havalı cümleleri kurarken, diğer yandan daha o öğleden sonra Cenk'in yüzüme vurduğu o rezil video aklıma geldi. Açelya denen o kızın karşısında tasmalı bir köpek gibi havladığım o anları hatırlayınca, içimden 'Ulan asıl kuçu kuçu sensin Rüzgar' diyerek kendi kendime bıyık altından gülmemi zor tutuyordum.
Yaren bu benzetmeme dayanamayıp hafifçe gülümsedi. Dudaklarındaki o acı tebessümle, "Öyledir..." diye mırıldandı. "Isırmaz, sadıktır, aşıları tamdır..." Sonra sesi aniden titredi, o buğulu hüzün geri geldi. "Ama havlamaz da Rüzgar... Problemin ne olduğunu söylemeden, tek kelime etmeden çeker gider."
Kırık kalbinin tüm ağırlığı sanki o an gözlerine, yüzünün her çizgisine yansımıştı. Gözleri yavaşça dolmaya başladı. "Bak..." dedi burnunu çekerek. "Ben onu çok sevdim. Belki her şey çok kısa sürdü ama gerçekten sevdim." Bir damla yaş yanağından süzüldü. "Hâlâ da seviyorum Cenk’i... Ama olmuyor Rüzgar. Sadece sevgi yetmiyor."
Sanki dünyanın en ağır, en acımasız kuralını benimle paylaşıyor gibi bir hali vardı."
Ya neden terk edildiğimi bilmek benim hakkım değil mi?" Sesi artık çatlıyordu. "Başka biri varsa bile, dürüstçe karşıma geçip söylemesi gerekmez miydi? Bir veda, bir kapanış benim de hakkım değil miydi?" Cümlesini bitirdiğinde, artık birkaç damla değil, hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı.
Hızlıca mutfak tezgahından birkaç peçete koparıp ona uzattım. Bir süre sadece ağlamasına izin verdikten sonra yumuşakça söze girdim.
"Yaren… Cenk’le ben neredeyse yirmi yıldır dostuz, kardeşiz. Ama o bana bile bazı şeyleri söylemez. Kendi duyguları hakkında konuşmayı dünyadaki her şeyden daha çok nefret eder. Çünkü çocukluğundan beri onun benden başka kimsesi olmadı."
Burnunu silerek ağlamaya devam ediyordu ama bir yandan da dört kulakla beni dinliyor, pürdikkat gözlerimin içine bakıyordu. Cenk'in o sessizliğinin altında yatan nedeni, bir umut ışığını arıyordu."
Bunu sana söylemem ne kadar doğru emin değilim," diyerek derin bir nefes aldım. "Ama Cenk’in aslında bir ağabeyi varmış."
Yaren şaşkınlıkla duraksadı. "Bilmiyordum..."
"Bilemezsin, kimse bilmez," dedim usulca. "Cenk henüz üç buçuk yaşındayken ağabeyi vefat etmiş. Cenk o kadar küçükmüş ki, onunla oynadığı zamanları hayal meyal hatırlıyormuş. Hatta bazen gece rüyasında bile görüyormuş." Sustum. Çünkü kendi geçmişimin o eksik yapboz parçaları, o yarım bırakılmışlık hissi boğazıma düğümlenmişti; benim de gözlerim dolmaya başlamıştı. "Her seferinde annesine, yani Huriye Sultan’a ağabeyini sorduğu zaman... Annesi acıya dayanamadığı için, psikolojisi bozulmasın diye Cenk'e hayali bir arkadaş gördüğünü, öyle birinin hiç olmadığını söylemiş. Onu yıllarca bu büyük yalanla geçiştirmiş."
Yaren elleriyle ağzını kapattı. Gözlerindeki o kırgınlığın yerini saf bir dehşet ve şefkat almıştı.
"Sizin ilişkinizin tam o en güzel, en ilerleyen dönemlerinde..." diyerek devam ettim, "Cenk tesadüfen bu gerçekle yüzleşti. Yıkıldı Yaren. Kelimenin tam anlamıyla darmadağın oldu." Kendi yanağımdan da sıcak bir ıslaklığın süzülüp sakallarıma karıştığını fark ettim ama silmedim. Gerçeği, en saf haliyle anlatmaya devam ettim. "Belki dışarıdan bakan birine göre 'Ne var canım bunda?' denilecek, büyütülmeye değmeyecek bir şey gibi gelebilir. Ama hayatta güvendiğin tek varlığın, annenin yıllarca sana yalan söylediğini, senin kendi aklından şüphe etmene göz yumduğunu düşünsene. O dönemde Cenk sadece sana değil; tüm hayata, herkese, hepimize küsmüştü. Seni o yüzden kendinden uzaklaştırdı."
Masadan aldığı fazladan bir peçeteyi, titreyen elleriyle bu kez Yaren bana uzattı. O an iki dertli insan gibi karşılıklı oturup Cenk için, geçmiş için ağladık.
Her şeyi, o kaçışın altındaki sessiz yıkımı öğrendikten sonra Yaren rahatlamıştı. Cenk’le ne pahasına olursa olsun yüz yüze konuşma kararı aldı. Gitmeden hemen önce boynuma sarılıp bana teşekkür etti. Kapıdan çıkarken ondan Lodos’u biraz sevmesini rica ettim; o da beni kırmadı. Köpeğin o saf sevgisi, ikimize de o ağır gecenin ardından çok iyi gelmişti.
Yaren’i yolcu ettikten sonra bitkin bir halde odama çıktım. Daha ışığı açmadan, karanlık odanın içinde zeminde parlayan o sarı şeyle göz göze gelince anlık olarak irkildim.
Açelya'nın evinden hatıra (!) kalan o plastik ördekti.
Kendi kendime, "Ne gündü ama," diye mırıldanarak güldüm. Üzerimi bile değiştirmeden kendimi yatağa attım ve derin, karanlık bir uykuya daldım.
Uykumun hangi evresinde olduğumdan emin değilim ama kâbuslar yakama yapışmıştı. Rüyamda, büyük bir boy aynasının karşısına geçmiş kendime bakıyor, o yüksek egomla kendime iltifatlar ediyordum. Sonra bir anda, derim sararmaya, küçülmeye başladım. Çıplak ayaklarım turuncu paletlere dönüştü. Aynadaki yansımamda, boynumda bir kurdeleyle plastik, "vak vak" diye ses çıkartan bir ördeğe dönüşmüştüm!
Dönüşümümü tamamlayınca paniğe kapılıp daha çok "Vak! Vak! Vak!" diye bağırmaya başladım. O korkunç yansımama bakmamak için aynadan kaçmaya çalıştım ama bir anda etrafım devasa aynalarla kaplandı. Her yerde kendi plastik, sarı yansımamı görüyordum. Ve tam o esnada... Aynaların arasından motoru gürleyerek çalışan kanlı bir testere belirdi ve beni tam ortadan ikiye bölmek için üzerime doğru hızla inmeye başladı!
"VAAAK"
Rüyamda dehşetle bağırdığım an, odanın içinden yükselen o tiz, çığlık gibi "Vak!" sesiyle yatakta sıçrayarak uyandım.
Nefes nefeseydim, bütün vücudum titriyordu. Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi atıyordu. Gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalışarak kafamı sesin geldiği yere, zemine doğru çevirdim.
Lodos, gecenin bir yarısı o plastik ördeği ağzına almış, patileriyle neşeyle üzerine basarak onu öttürüyordu.
Derin bir "Oh," çekerek başımı tekrar yastığa gömdüm. Şifonyerin aynasından, ay ışığının aydınlattığı kendi yorgun yüzüme baktım."
Bir daha böyle bir aptallık yapmayacaksın Rüzgar," diye fısıldadım kendi kendime. "Bir daha asla o kadar içmeyeceksin."
Ama biliyordum. Bunu yeniden yapacaktım. Durmayacaktım, çünkü o yalan sarhoşluk olmasa, sabahların o gerçek ve acımasız sessizliğine katlanamazdım. Yüzümde yarım, yenik bir gülümsemeyle gözlerimi kapattım ve yeniden uykuya daldım.
^^^^ YORUM YAZMAYI VE BEĞENMEYİ LÜTFEN UNUTMAYIN. SEVİLİYORSUNUZ… ^^^^
