1. bölüm · OUROBOROS
1.Bölüm
“Gece ne kadar karanlıksa, insan o kadar kendine yaklaşır”
~Friedrich Nietzsche~
KIYIDAKİ GÜNAH
Dalgalar kumsala büyük bir öfkeyle vurdukça, içimde bir şeylerin çatırdayarak kırıldığını hissediyordum. Bu ses yalnızca denizin kayalara çarpışından ibaret değildi; aynı anda göğsümün içinde yankılanan, susturamadığım bir çöküşün sesiydi. Köpükler kıyıya savrulup geri çekilirken, sanki ruhum da bedenimden usulca sökülüyor, o karanlık sulara doğru sürükleniyordu. Direnmiyordum. Artık direnecek hiçbir gücüm kalmamıştı.
Gökyüzünde asılı duran ay her zamanki gibi oradaydı, ama ışığı bu gece bana ulaşmıyordu. Sanki o da yüzünü çevirmişti. Sanki gökyüzü bile içimdeki karanlığa ortak olmuş, benimle birlikte yas tutuyordu. Bu sahil, bu uğursuz yer artık hiçbir ışığı hak etmiyordu. Hele ben… hiç.
Rüzgar yüzümü kesiyordu. Keskin, acımasız ve soğuktu ama bunu hissedemiyordum. İnsan, içi bu kadar yanarken dışarıdan gelen hiçbir acıyı fark etmiyor. Bedeni hâlâ hayatta kalmaya çalışsa da ruhu çoktan vazgeçmiş oluyor. Benimki de çoktan vazgeçmişti.
Başımı kaldırıp ufka baktım. Kayalıklar karanlığın içinde silinmiş, geceyle bir olmuştu. Ama zihnim bana oyunlar oynuyordu. Her dalga sesiyle birlikte, her rüzgar esintisinde seni görüyordum. Kayaların arasında, gölgelerin içinde… bir an beliriyor, sonra yok oluyordun. Oradaydın. Biliyorum. Ya da ben öyle görmek istiyordum. En kötüsü de buydu zaten; her yerde olman ama aslında hiçbir yerde olmaman. Bu, insanın içine düşen bir boşluk değil, doğrudan bir çöküştü.
Göğsümdeki ağırlık her geçen saniye biraz daha artıyordu. Bu artık bir ağırlık değildi; ezilmekti. Sanki biri kalbimin üzerine görünmez bir taş koymuş, nefes almama bile izin vermiyordu. Her nefes alışımda içime dolan şey oksijen değil, suçluluktu. Her verişimde ise senden biraz daha uzaklaşıyordum.
Gözlerimi gökyüzüne kaldırdım. Yıldızlar yoktu. Ya da ben göremiyordum. Oysa bir zamanlar saatlerce sırtüstü uzanır, onları izlerdik. Sen konuşurdun, ben dinlerdim. Yıldızlar da seni dinlerdi. Her biri bir umut gibiydi; uzak ama ulaşılabilir, sessiz ama anlamlı. Şimdi ise sadece boşluk vardı. Ne gökyüzünün bir anlamı kalmıştı ne de benim.
Güzellik dediğim her şey, seninle birlikte o karanlık sulara gömülüp yok olmuştu. Senden sonra baharın gelişinin, çiçeklerin açmasının, güneşi müjdeleyen o ilk ışığın benim için hiçbir anlamı kalmamıştı. O an, o lanetli an, ellerimde can verdiğin o saniye dünyadaki bütün renkleri kirletmişti. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Olamazdı da. Çünkü ben de eskisi gibi değildim. Bir zamanlar inanan, umut eden, her şeyi aşabileceğimize gerçekten inanan o adam artık yoktu. Seni öldürdüğüm gibi onu da ben öldürmüştüm. Geriye sadece bir kabuk kalmıştı; içi boş, anlamsız ve yönsüz bir kabuk.
Adımlarım beni istemeden o noktaya götürüyordu. Kaçmaya çalışmadım, çünkü insan kendinden kaçamaz. Bu şehir bir zamanlar evimdi. Sokaklarını ezbere bilirdim, her köşesinde bir anımız vardı. Ama şimdi her şey yabancıydı. Sanki bu sokaklarda hiç yürümemişim, bu kaldırımlara hiç basmamışım gibi hissediyordum. Sokak lambaları üzerime eğiliyor, beni suçluyormuş gibi bakıyordu. Taşlar ayaklarıma dolanıyor, ilerlememi engellemek ister gibi beni tutuyordu. Ama duramazdım. Çünkü ben çoktan durmuş bir hayatın içinde yürüyordum.
Dudağımdaki sigaradan derin bir nefes çektim. O zehri ciğerlerime doldurdum. Belki bu sefer boğulurum diye düşündüm ama olmadı. Bedenim hâlâ direniyordu. O iğrenç hayatta kalma içgüdüsü, her şeye rağmen nefes almaya devam ediyordu. Yaşamak istemeyen bir ruhun içinde, yaşamak için direnen bir beden… bundan daha acı bir çelişki olabilir miydi?
Adımlarım hızlandı, çünkü yaklaşıyordum. Her şeyin başladığı ve aynı zamanda bittiği yere. Günlerdir kendime aynı soruyu soruyordum: Ben nereden başlasam ölmeye? Ayaklarımdan mı, kalbimden mi, yoksa seni son kez gören aciz gözlerimden mi? O gözler seni izledi; o dondurucu soğuğun içindeki çırpınışını, nefes alamayışını, yavaş yavaş kayboluşunu… ve hiçbir şey yapmadı. İşte bu yüzden en çok onları yok etmek istiyordum.
Aslında ölümüm o gün başlamıştı. Bugün sadece son adımı atıyordum. Gözlerimden akan şey artık yaş değildi. Daha ağır, daha yakıcı bir şeydi; sanki içimde biriken her şey kan gibi dışarı akıyordu. Daha önce ağladığımı sanıyordum ama bu başka bir şeydi. Bu, insanın kendisiyle yüzleşmesiydi.
Sonunda oraya vardım. Her şeyin son bulduğu yere. Önümde uzanan karanlık boşluk, devasa bir ağız gibi beni içine çekmek için bekliyordu. Başımı eğip ıslak kuma baktım ve kendi kendime sordum: Bu dünya beni kabul eder mi? Bu sahil benim gibi birini içine alır mı? Cevabı biliyordum. Hayır. Benim mezarım yoktu. Çünkü benim mezarım zaten içimdeydi; vicdanım… ve o mezar her gün biraz daha derinleşiyordu.
Zihnimde tek bir ses yankılanıyordu. Senin sesin. O felaketten saniyeler önceki sıcak gülüşün, yumuşak bakışların ve dudaklarından dökülen o son cümleler… Bana güvendiğini söylediğin o an. İşte beni parçalayan şey tam olarak buydu. Çünkü sen bana güvendin, ben ise seni o karanlığa kendi ellerimle teslim ettim.
Titreyen ellerimi cebime attım ve o gün giydiğin o parçayı çıkardım. Sırf beni mutlu etmek için üzerine geçirdiğin o renkli bikiniyi parmaklarımın arasında tutarken nefesim kesildi. Yüzüme bastırdım, derin bir nefes aldım; belki kokun kalmıştır diye. Ama yoktu. Sadece genzimi yakan tuz, yosun ve ölüm kokusu vardı. Ben senin kokunu bile hak etmiyordum.
Artık karar vermiştim. Diğer cebime uzandım. Soğuk metal parmaklarıma değdiğinde içimde garip bir huzur oluştu. Bu sadece bir silah değildi; onun geçmişinden ona, ondan da bana kalan bir yüktü. Adı konmamış bir mirastı bu; kaçamadığım, bırakamadığım bir şey. Belki de en başından beri bana ait değildi ama sonu bana ait olacaktı.
Silahı yavaşça çıkardım ve ağırlığını hissettim. Bu bir sondu ve belki de tek doğru olandı. Eğer ben senin o sulara gömülmene sebep olduysam, benim de aynı kaderi paylaşmam gerekiyordu. Bu bir kaçış değil, bir ödeşmeydi. Eğer bu hikâye onunla başladıysa, benimle bitecekti ve sonunda gerçekten ödeşecektik.
Silahı dudaklarıma götürdüm. Soğukluğu hissettim ama zihnimde senin sıcaklığın vardı; bana ilk sığındığın an, göğsümde ağladığın o an ve “Sen benim iyikimsin Rüzgar,seni çok seviyorum” dediğin o an. Gözlerimi kapattım. Artık karanlık korkutucu değildi, çünkü zaten içimde yaşıyordu.
Silahı ağzıma yerleştirdim. Metal damağıma değdiğinde paslı, kanı andıran bir tat yayıldı. Parmaklarım tetiğe dokundu. Nefesimi tuttum ve son bir kez seni düşündüm.
Bu sahilde başlamıştı.
Ve bu sahilde bitecekti.
⸻
BİR YIL ÖNCESİ
Güneş ışınlarının yüzümü sıcak bir su gibi yıkaması, dışarıdan gelen martıların o bitmek bilmeyen sabah serenadı ve en önemlisi; koca kafalı dostum Lodos’un ıslak burnunu ısrarla boynuma dürtmesiyle yeni bir güne gözlerimi açtım.
"Tamam oğlum, tamam uyandım!" diyerek üzerimdeki ince pikeyi tek tekmeyle kenara attım ve yataktan fırladım. Altın sarısı tüylerini sallayarak etrafımda neşeyle dönen Lodos'un başını hızla okşayıp, odanın içini dolduran o taze iyot kokusunu ciğerlerime çekmek için adeta koşarak pencereye gittim ve ahşap kanatları sonuna kadar araladım.
Evet, işte şimdi uyanmıştım. Gökyüzünün o kusursuz mavisi, uzakta çarşaf gibi parlayan deniz, sokağın yeni başlayan telaşı… Her şey o kadar güzeldi ki. Hayat, insanlar, doğa… Hepsi benim için yaratılmış gibiydi. Ciğerlerimi sabahın o serin havasıyla doldurup yarı belime kadar pencereden dışarı sarkarak avazım çıktığı kadar bağırdım:
“Günaydın Bodrum! Günaydın balıklar, martılar, sokak kedileri ve hâlâ o sıcak yataklarında uyuyan tembeller! Hepinize şimdiden kocaman bir GÜNAYDIN!”
Kendi yankımı dinleyip manzaraya karşı keyifle gülümsüyordum ki, alt kattaki bahçesinde eskiyen ağlarını onaran, sabahın ılıkları ile yüzündeki çizgileri daha da belirgin olan mahallenin o efsanevi sünger gemisi kaptanı İlyas Amca başını kaldırıp bana seslendi.
“Ooo! Rüzgar Efendiler de uyanmış! Bıkmadın mı be deli oğlan her sabah böyle avaz avaz bağırmaktan? Vallahi bak, bir gün seni muhtara şikayet edeceğim!”
Yüzündeki o babacan gülümseme ve gözlerindeki pırıltı, sesindeki o sahte kızgınlığı ele veriyordu. Haklıydı da aslında; her sabah güne tam olarak böyle, dünyayı kucaklayarak başlıyordum. Doğaya, denize ve insanlara selam vermek benim sabah ritüelimdi; ruhumun yakıtıydı.
Pencerenin pervazına yaslanıp ona doğru göz kırptım. “İlyas Kaptan! Beni şikayet edersen, o dökülen musluklarını kim tamir edecek söylesene? Koca süngerleri dipten çıkarıyorsun ama bir contayı değiştiremiyorsun. Bensiz yapamazsın!”
İkimiz de bu sabah atışmasına kahkahalarla güldükten sonra karşılıklı el sallayıp evlerimize geri döndük. Odanın içine girer girmez o bitmek bilmeyen enerjiyi bir şekilde atmam gerekiyordu.
"Alexa! Rihanna, Pon de Replay çal! Sesi de kökle!" diye bağırdım dijital asistanıma.
Saniyeler içinde odanın içini dolduran o yüksek tempolu ritim kanıma karışırken, olduğum yerde dans etmeden duramadım. Lodos bile kuyruğunu sallayarak bana eşlik ediyordu. Müziğin ritmine ayak uydurarak gardırobumun kapağını açtım. Üzerime geçirdiğim dökümlü keten pantolon ve hiçbir düğmesini iliklemediğim o rahat gömlekle boy aynasının karşısına geçtim. Eski podyum günlerimden kalma bir alışkanlıkla aynada kendime o meşhur çapkın bakışımı atıp saçlarımı karıştırdım. Hazırdım.
Tam o sırada alt kattan, burnumun direğini sızlatan o muhteşem koku dalgası geldi. Tereyağında kızaran omletin, baharatlı sosislerin ve taze pişmiş kreplerin o baş döndürücü kokusu...
"Hadi oğlum, ziyafet var!" diyerek Lodos'la birlikte merdivenleri ikişer üçer, adeta uçarak indik ve mutfağa daldık.
Hepsi oradaydı işte. Mermer tezgahın üzeri, ağzımın suyunu akıtacak kadar kusursuz bir kahvaltıyla donatılmıştı. Hani derler ya, ‘arkasından atlı kovalıyor’ diye; sandalyeyi çekip tam olarak o hızla yemeğe gömüldüm. Lodos da çoktan tezgahın altına geçmiş, düşecek bir lokmayı bekliyordu. Enfeslerdi. Benim biricik Huriye Sultan'ım yine döktürmüştü.
Bayılıyordum bu kadına. Ama kendisi neredeydi? Bana o tatlı sabah fırçasını atmadan, selam vermeden gitmiş olamazdı. Üstelik sabahları o varken yapayalnız kahvaltı yapmaktan nefret ettiğimi çok iyi bilirdi.
Ağzıma attığım son krep lokmasıyla bahçeye doğru kafamı uzattım. Oradaydı. Çiçeklerinin arasında, arkası bana dönük bir şekilde taburesine oturmuş sardunyalarla ilgileniyordu. Sessizce, parmak uçlarımda yürüyerek sinsice arkasına kadar yaklaştım ve kollarımı omuzlarına dolayıp ona sıkıca sarıldım.
Beklemediği bu hareketle irkilip ufak bir çığlık attı. Elindeki küçük küreği yere bırakıp sinirle, ama gözleri gülerek bana döndü.
“Yapma şöyle delilikler oğlum! Kalbim var benim zaten, sabah sabah aklımı alıyorsun! Yine başıma ağrı girdi senin yüzünden! Öyle bir son ses müzik açıyorsun ki oğlum ev titriyor, deprem oluyor sanıyorum! ” diye söylenmeye başladı.
Hemen o tonton yanağından kocaman öptüm. “Özür dilerim Huriye Sultan. Evde olduğunu bilseydim, hiç aklını alır mıydım kraliçemin?” diye onunla şakalaşmaya devam ettim.
Hemen yüzü yumuşadı. Eliyle saçımı okşayacak gibi oldu ama sonra gözü üzerimdeki kıyafete takılınca kaşları tekrar çatıldı.
“Rüzgar, kaç sefer söyleyeceğim sana yavrum? Böyle döşün bağrın açıkta dolaşma ortalıkta! Hem bu ne biçim gömlek her yeri yırtık, bir tane düğmesini bile iliklememişsin! Kumaşı mı eksik yetmiş bunu dikenlerin?”
Kahkaha atarak geriye çekildim ve ellerimi iki yana açıp kendimi işaret ettim. “Sultanım, bu devirde moda böyle! Hem hava cehennem gibi, üşütmem merak etme. Üstelik..." dedim sesimi biraz daha muzip bir tona çekerek, "...neden böyle bir güzelliği insanlardan saklayayım ki? Benden mahrum mu kalsınlar? Büyük günah olur bu!”
Huriye Sultan'ın en azından bu şakama tebessüm etmesini beklemiştim ama o tam tersine daha da ciddileşti. Elindeki bezle koluma hafifçe vurdu.
“Kendini o sokaklardan mahrum bırakmadığın için evin yolgeçen hanına dönüyor zaten benim akılsız oğlum! Ne zaman akıllanacaksın sen? Ne zaman o modellik günlerinden kalma serserilikleri bırakıp gerçek bir yuva kuracaksın? Daha bu sabah, senin arkanda bıraktığın bir çöpü de temizlemek zorunda kaldım!” dedi, gözlerini devirerek.
Bir an duraksadım. Doğru ya... Dün gece buraya bir kızla gelmiştim. Barda tanıştığım, ismini bile şu an hatırlamakta zorlandığım biriydi. Kendi evimde, kendi hayatımda bir başkasının varlığını tamamen unutmuştum. Ama bozuntuya vermeden, dudak kıvrımımdaki o alaycı gülüşle konuyu toparladım.
“Umarım 'çöpü' atarken kibar davranmışsındır Sultanım. Ve sakın... Sakın ola ona da bana hazırladığın bu mükemmel ziyafetten sunduğunu söyleme, cidden kalbim kırılır!”
Huriye Sultan omuzlarını dikleştirip yaptığıyla gurur duyan bir Ege kadını edasıyla ellerini beline koydu.
“Tabii ki hayır oğlum! Sabah geldim baktım, mutfakta tencere tava ne varsa birbirine katmış. Neymiş, başı ağrıyormuş da kendine Türk kahvesi yapmaya çalışıyormuş. Ama görsen, o cezveyi bile tutuşundan belliydi mutfağa ne kadar yabancı olduğu. Hızlıca elinden aldım, kahvesini yapıp eline tutuşturdum. Senin sabahları pek konuşkan olmadığını, uyanınca kimseyi görmekten hoşlanmadığını, huysuz olduğunu söyleyip kibarca yolcu ettim onu.”
İçimde tuhaf bir rahatlama hissiyle ona kocaman gülümsedim ve bir kez daha teşekkür ettim. Huriye Sultan kızın dedikodusuna devam ederken, konuyu değiştirip en küçük kızı Mercan’ın hamileliğinin nasıl gittiğini sordum. Yüzü anında aydınlandı. Bir oğulları olacağını, hastane odasını şimdiden hazırlamaya başladıklarını o kadar büyük bir heyecanla anlattı ki, onu dinlerken içimde bir yerlerde gizlemeye çalıştığım o ince sızıyı hissettim.
O anlattıkça, kendi hayatıma dışarıdan bir gözle baktım. Benimki yüksek sesli müzikler, isimleri unutulan yüzler, tek gecelik misafirler ve anlık zevklerle doluydu. Özgürdüm, evet. Param, rahat bir hayatım vardı. Ama doğru yaşantının, o hiç tatmadığım gerçek "aile" hissinin bu olmadığını içten içe biliyordum. Geceleri o kalabalıklar dağıldığında Lodos'tan başka kimsem yoktu. Belki de doğrusunu, hayatı gerçekten yaşamayı bilen kişi ben değil, bir bebek odası dizen Mercan’dı.
İçimdeki o tuhaf sızı tam kalbime yerleşip beni o boğucu karanlığa çekecekken, derin bir nefes alıp başımı hızla iki yana salladım. Sanki üzerime yapışan görünmez bir tozu silkeliyormuş gibi kaslarımı gerdim. Saçmalıyordum. Ne yuvası, ne bebeği?
Tezgahın üzerinden güneş gözlüklerimi kapıp yüzüme geçirdim ve yerde beklentiyle bana bakan Lodos’a eğilip ıslak burnunu sıktım.
"Duyuyor musun oğlum?" dedim fısıltıyla ama oldukça neşeli bir ses tonuyla. "Az kalsın pazar günleri mangal yelleyen, uykusuzluktan gözaltları morarmış evli bir adama özeniyordum. Biz rüzgarız oğlum, esip geçeriz! Kimseye ait olmayız!"
Lodos dediklerimi onaylarmış gibi havlarken, telefonumun o avaz avaz çalan, hareketli zil sesi mutfağın içine bomba gibi düştü. Arayan Cenk'ti. Huriye Sultan'ın hayırsız ortanca çocuğu, benimse bu hayattaki en yakın dostum, sırlarımın ortağı ve en büyük suç ortağım.
Az önceki o melankolik, "yuva arayan" adam saniyeler içinde buharlaşıp kayboldu. Yüzüme o bildik, kaygısız ve çapkın gülüşümü yerleştirerek telefonu açtım.
"Vay kardeşim! Uyandın mı sonunda? Öğlen oldu öğlen!"
Cenk hattın diğer ucunda her zamanki o telaşlı ama enerjik sesiyle bir şeyler mırıldanırken, ben göz ucuyla Huriye Sultan'a bakıyordum. Cenk'in ismini duyduğu an kadıncağızın gözleri 'Yine ne işler çeviriyor bunlar' der gibi kısılmıştı.
"Tamam, tamam," dedim telefonu kulağımla omzum arasına sıkıştırırken. "Geliyorum birazdan. Akşama sahil tarafını hallederiz, dün geceden daha efsane bir gece olacak, herkese haber ver!"
Telefonu kapatmadan önce Huriye Sultan'a doğru eğildim ve muzipçe göz kırptım. "Sultanım, senin bu tembel oğlun arıyor. Yine bensiz bir işi becerememiş, illa gel beni kurtar diyor!"
Huriye Sultan elindeki kurulama bezini bana doğru fırlatır gibi yapıp söylendi: "Aman! İkiniz de benden uzak durun, başıma bela mısınız nesiniz? Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş, iki serseri... Akşama da geç kalmayın, o Cenk'e de söyle midesini bozacak şeyler içmesin!"
Onun bu tatlı sinirine kahkahalarla gülerken, mutfaktaki o az önceki ağır, ailevi havanın beni ne kadar boğduğunu fark ettim. Cenk'in telefonu tam zamanında gelmiş, beni o tehlikeli sulardan çekip almıştı. Masanın üzerindeki motosiklet anahtarlarımı alıp havada yakaladım. O sızıyı, o 'yuva' hissini bu mutfakta bırakmalıydım; dışarıda beni bekleyen hız, rüzgar ve hiç bitmeyen bir eğlence vardı.
"Ben kaçar! Akşama sizde görüşürüz kraliçem!"
Huriye Sultan'ın arkamdan "Ceket al deli oğlan, akşam esiyor!" diye bağırmasına aldırmadan, gömleğimin uçuşan yakalarıyla kendimi dışarı, motosikletimin üzerine ve o çok sevdiğim hızın kollarına attım. İşte bu dedim içimden, bu bana aitti.
^^^^ YORUM YAZMAYI VE BEĞENMEYİ LÜTFEN UNUTMAYIN. SEVİLİYORSUNUZ… ^^^^
