Öteki kitap kapağı

2. bölüm / 3

Öteki

2

Vaveyla Yazarı: V. Noir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 2

Bölüm İki
Kukla
Bittersuite • Billie Eilish

En tiz çığlıklar, sağır edici sessizliklerde saklıdır. Acı, gırtlağıma yapışıp bedenimi hissizleştirmeden önce beni dilsizlikle cezalandırırdı. Zihnimin kustuğu kelimeler, dilimden dökülemez olurdu artık. Azgın bir nehrin önüne çekilmiş bir set gibi içeriden kaynar, kabarırdı durmadan; su kabardıkça içine yutardı beni. Duruldu dendiği anda bir girdaba çekerdi sonra. Su yutar, kendi zihnimin batağında boğulurdum. Boğulurdum, ama beni korkutan ne suyun soğukluğu ne de girdabın derinliği olurdu artık. Bir el uzatsalar kurtulacakken, öylece kıyıda durup ölüm pahasına bile olsa beni izlemeyi seçmeleriydi belki bana bu denli dokunan. Boğuluyor da olsam hoşuma giderdi bu yüzden, sonunda kurtuluş yok muydu vaadedilen?

Sabahın ilk ışıkları bir avuç enkaza vuruyordu. Yastıklar geceden yerdeydi, dolabımdaki birkaç parçada öyle. Kaç saattir yataktan çıkmamış, kendimi uykunun kollarına bırakamayacak kadar fazla düşünüyordum. Berbat bir sabaha uyanmıştım; aslında bakarsak sabah demeye bin şahitti çünkü güneş tam anlamıyla doğmamıştı bile. Saatlerce yatakta dönüp durmuş, zihnimi susturmaya çalışıp beceremeyince soluğu kulaklığımı takarak yüksek sesle dinlediğim hareketli şarkılarda almıştım. En azından kısa bir süreliğine dün geceyi unutturmuştu bana. Yani, sadece bir anlığına da olsa…
Gözlerimi açıp bakışlarımı tavanda sabitlediğimde aklıma gelen ilk şeyin, o sefil piçin beni darmadağın halde görüp sırıtışı olması bile bunca saattir gözüme neden uyku girmediğini belli ediyordu. Bu görüntüyü zihnimden bir an olsun silemiyordum, sanki istemeden de olsa kalıcı bir belleğe saklanmış gibiydi. Onu alaşağı edecek tek bir koz geçse elime gözümü bile kırpmadan işini bitirmek isterdim.
Ama gel gör ki gerçek diye pazarlanan bu yapay dünyada en azından kafamın içinde bir infaz verebiliyor, ertesi gün kurbanı tekrar karşımda buluyordum. Savran’a gelecek olursam, o elbette bu listenin yegâne üyesiydi.
Onun babamın çalışma odasında ne işi olduğunu öğrenmek zorundaydım. Ne babam ne de Tugay, bana istediğim cevabı verirdi. Belki şirkete uğrar, çenesi düşük bir çalışan bulup öğrenirdim olanı biteni. Babam onu odasına alarak neyi amaçlıyorsa da onun bunu elde etmesine asla müsaade etmeyecektim.
Yumruk şeklinde sıktığım çarşafı serbest bırakıp kızaran avuç içime baktım. Elim kolum bağlı şekilde burada oturup bekleyemezdim. Perdeyi sonuna kadar açtıktan sonra camları açıp temiz, serin havanın içeri dolmasına izin verdim. Miskinliği bir kenara bırakıp odamdaki banyoya ilerledim ve ılık bir duş almak için suyu hazırladım.
Akan suyun altında bile beynim arkaplanında aynı olay örgüsünü devam ettiriyordu. Önce o çalışma odasına, o da olmazsa mecburen Tugay’ın odasına… Birlikte çalıştıklarından illa ki birinden bir şey çıkardı.
Bornozuma sarınıp aynanın karşısına geçtim. Göz altlarım iyice şişmiş ve uykusuzluktan biraz da morarmıştı. Aynaya iğrenerek baktığımda ilk işim yatağa uzanıp gözlerime soğuk kompres yapmak oldu. Bu morluğu kapatıcıyla da gizleyebilirdim ama şişkinliği saklayamazdım. Kimsenin canlı bir mabetmişim gibi beni görmesine de izin veremezdim. Dün gece yaşanmış ve benim için bitmiş şekilde göreceklerdi.
Boy aynasının önünde bağdaş kurup makyaj malzemelerimi parkenin üzerine bıraktım. Kendimi oyalayacak ne varsa denemekle meşguldüm. Maskarayı kirpiğime örümcek bacak görünümü kazandıracak kadar sürdüğümü fark ettiğimde sağ elim durmuştu. Beş dakikadır aynaya değil, düşüncelerime bakıyordum resmen. Sürekli aynı çemberin içinde dönmek yalnız zihnimi değil, midemi de bulandırmaya başlamıştı.
Saçlarımı da her zamanki gibi fönle şekillendirdiğimde artık yüzüm normale dönmüştü. En azından kimse dün geceyi anlayamazdı. Telefonumu alıp aşağı doğrudan yemek odasına girdim. Babam her zamanki gibi takım elbiselerini çoktan giymiş, bacak bacak üstüne attığı sandalyesinde tabletinden günlük borsayı takip ediyordu. “Günaydın,” dedi kafasını kaldırmadan ve yalnızca kahvesinden bir yudum aldı. Yerime geçip kuru bir sesle karşılık verdim. “Günaydın baba.”
Önüme servis açılırken babama yandan bir bakış atsam da kafasını kaldırıp bakma tenezzülünde bile bulunmadığı için dün akşam masada olanlar konusunda yine son sözü söylediğini anladım. Başka ne bekliyordum ki babamdan; halimi hatrımı sormasını mı yoksa kestirip attığı kararımı gerçek bir yetişkin gibi olgunlukla karşılayıp bir telafi konuşması yapmasını mı?
Babam çoktan kahvaltıya başladığından Tugay’ı beklemek zorunda değildim. Sabahları iştahım kapalı olurdu ama masaya oturduğum sürece birkaç lokma da olsa almam gerekiyordu, bir de bunun için laf işitmek istemiyordum. Tabakta dilimli duran haşlanmış yumurtaları es geçip, ince bir dilim tam buğday ekmeğine biraz avokado ve peynir sürüp bir ısırık aldım.
Merdivenlerden gürültüyle gelen adım sesleriyle kimin geldiğini anlamak zor değildi. Tugay, bir eline ceketini tutuşturmuş diğer elinde de iş çantasıyla yanımdaki sandalyeye otururken babam tabletini bir kenara koydu.
“Çabuk ye, on dakika içinde çıkacağız,” dedi ve kendi önünde duran koca omleti Tugay’ın tabağına koydu.
“Ayşen,” diye seslendi sonra. Kadın, kapıda bekliyor gibi alelacele içeri girdi. “Tugay’a çayını koy. Gitmişken bana da getir.”
Birkaç susam tanesinden başka bir şey olmayan tabağıma ve boş bardağıma baktıktan sonra önüme döndüm. Kaşlarımın gerildiğini ve ağzımdaki lokmanın bir türlü bitmeyip bana işkence etmeye başlamasıyla arkama yaslandım.
İkisi masada bu sabah girecekleri toplantı hakkında konuşmaya başladıkları anda ilgimi tamamen kaybettim. Gözlerimi pencerenin ardındaki ağaçları budayan Kemal amcaya sabitledim. Saçlarının arasındaki kırlar artmıştı, kulağının arkasına koyduğu bir dal sigarayı yakıp işine geri döndü.
Masadan önce babam kalktı. Kapının önünde ceketiyle hazır bekleyen çalışana doğru ilerlerken, Tugay bardaktaki çayı kafasına dikip tabağından son bir lokma daha alarak babamın peşinden gitti. Camdaki yansımama baktım, masada yapayalnızdım. Normalde yalnızlık konusunda hiçbir sıkıntım yoktu ama yoksayılır gibi basit bir ‘hoşçakal’ lafını bile duyamamamaktan nefret ediyordum.
Füsun teyze elinde bir bardak dolusu kırmızı suyuyla yanıma geldi. “Ne bu?”
“Nar suyu. Kemal amcan yeni toplamış aşağıdan.” Uzattığı bardağı alıp tadına baktım.
“Eline sağlık, güzel olmuş.”
“Afiyet şifa olsun.”
Masanın üzerindeki tabakları toplamaya yeltendiğinde ayağa kalkıp lobiye doğru adım attım. “Babamlar çıktı değil mi?”
Kafasını camdan garaja doğru uzatıp bana döndü. “Evet, gitmişler.”
Nar suyundan bir yudum daha alıp koridora göz attım, çalışanların yukarıda olduğunu belli eden süpürge seslerini aramızdaki mesafeden kısık da olsa duyabiliyordum. Onlar hazır yukarıdayken babamın çalışma odasını kontrol edebilirdim. Merdivenleri ikişer üçer çıkıp sol tarafımda kalan yer, babamın çalışma odasıydı. Kendi odamdan baktığımda koridor boyunca uzanan zemin ve tam karşı çaprazında duran kapı oluyordu.
Kapı kolunu çevirmek için zorlasam da sonuç alamadım. Tahmin etmesi zor değildi aslında; babam sınırlarını yalnız evin içindeyken değil, dışındayken de koruyordu. O odanın temizlendiği birkaç ana denk geldiğimi hatırlıyordum, genelde babam da odasında olurdu bu nedenle pek de şaşırmadım.
Geriye kalan tek seçenek Tugay’dı. Merdivenlerden yukarı birkaç basamak çıkıp Tugay’ın odasını görmeye çalıştım. Kafamı biraz sağa çevirip öne doğru uzattığımda kapısının aralık olduğunu ve içerisinde hareketlilik olduğunu gördüm. Katta başka da kimse yoktu.
Bir odayla ne kadar oyalanırlardı daha önce hiç umurumda olmadığından ne kadar beklemem gerektiğini de bilmiyordum. Kendi evimde böyle çalışanlardan saklanmak da sinirimi bozmuştu düşününce. Kendi kendime bu absürtlüğe gülerken merdivenleri kullanan başka bir çalışan yanımdan indiğinde irkildim. Elimdeki bardaktan yere damlayan birkaç damlaya baktım sonra. Kaç saat kalmıştı çıkmama? Telefonumdan saati kontrol ettiğimde oyalanacak zamanımın kalmadığını gördüm. Ya şimdi bakardım ya da belki her şey için çok geç olurdu. Bir basamak daha çıktım. İçeride kim olduğunu seçemesemde nevresimleri çıkardığını görebiliyordum. Girmeyi kafama koymuştum bir kere, geri adım atamazdım. Elimdeki bardağı sıktığım gibi sertçe merdivenlere fırlattım.
Bardak ahşap merdivenin köşesine değdiği gibi paramparça olurken, çıkardığı ses kulağımda yankılanıp yüzümü buruşturmama sebep olacak kadar gürültülüydü. Merdivenlere doğru Füsun teyze dahil üç çalışan daha koşmuştu. “Bende bir şey yok, merak etmeyin. Elimden kaydı,” diyerek diğerlerini savuşturdum ve böylece iş, abimin odasından çıkan Ayşen ablaya kaldı.
“Vera Hanım, şurada cam kırığı var oraya basmayın.” Dediğini yapıp küçük parçaları atladım. “Korkuluğa tutunarak çıkın, verin isterseniz elinizi bana.”
“Kusura bakmayın ya, iş çıkardım size de.”
“Estağfurullah, size bir şey olmadı ya. Hallederim hemen.”
Ayağına giydiği açık ayakkabılara bakıp iç çektim. Parmak uçlarına basarak merdivenlerden inerken korkuluklara tutunuyordu. “Durun bir saniye,” dedim daha fazla inmeden. Ayağımdaki UGG’ları çıkarıp aşağı doğru ona uzattım. “Bunları giyin.”
İtiraz etmeye çalışırken onu duymazdan gelip koridordaki bir başka odaya giriyormuş gibi ilerledim ve gittiğinden emin olduktan sonra Tugay’ın odasına koştum. Camların yeni açıldığı, odayı kaplayan ekşi kokudan belliydi. Tüm gece ne yiyip ne içiyorsa leş gibi kokuyordu odası. Burnuma ellerimi yellerken, Tugay’ın odasına epeydir girmediğimi fark ettim.
Hâlâ raflarında Marvel bibloları ve lego setleri duruyordu. Önce komodinine yöneldim. Abajurun hemen yanındaki çerçeveye kaydı gözlerim. Geçen sene Ahu’yla Alp Dağları’nda kayak yaparken çekinmişlerdi. Kolunu omzuna atmış, onu başından öpüyordu. Bu iki sırtlan, sevgili olalı çok da uzun bir zaman geçmemişti ama Ahu, nasıl yaptıysa abimi kendine bağlamıştı.
Kendine gel, burada görünmemen lazım.
Çekmecelerini şirkete ya da Savran’a dair bir şeyler bulmayı umarak karıştırdım. Ancak gözüme çarpan; Tugay’ın şarj aletleri, birkaç çift çorabı, çakmakları ve onlarca mağazanın çerçöpünden başka bir şey değildi. Odası her gün temizlense de çekmecesi savaş alanından farksızdı.
Ellerimi birbirine çarpıp pisliği silkeleyerek kalktım yerden. Aşağıdan gelen en ufak kıpırtıda buz kesilip donakalıyordum. Nelerle uğraşıyorum ben ya? Kafamı kapıya doğru uzattığımda Ayşen ablanın merdiveni sildiğini gördüm. Vaktim neredeyse tükenmek üzereydi.
Hızla dolabını açıp baştan aşağı göz gezdirdim. Kıyafetleri düzgün ve katlıydı. Askılıkları oynatıp gözüme çarpacak bir şey aradım. Kıyafetlerinin aralarına baktım sonra. Biraz yüzeysel bir aramaydı zaten. Yere oturup dolabın altına baktığımda beklediğim çelik kasası yerine küçük kahverengi bir kutu gördüm.
Kapağını açtığımda içinde bolca fotoğraf ve eski biletler buldum. Tarihleri bir on seneye dayananan uçak biletleriydi. Fotoğraflara bakınca da gördüğüm şey, Tugay’ın yakın arkadaşlarıyla birlikte dünya turundan çektiği fotoğraflardı. Ancak aralarından birinde Tugay ve benim birbirimize sarıldığımız, on üç yaş doğum günümün kutlandığı bir fotoğraf çıktı.
Bunu daha önce görmemiştim bile. Fotoğrafa baktıkça o günün kahkahalarını işittim sanki, annemin çektiğini hatırladım. Gözlerimin dolmasıyla fotoğrafı yerine bıraktım. Kutunun kapağını kapatırken buraya neden geldiğimi tekrar hatırlattım kendime.
Buraya Savran yüzünden geldim. Başka bir şeyin dikkatini dağıtmasına izin vermeyeceğim.
Kutuyu dolaptaki yerine koymak isterken duyduğum sese kulak kesildim. Kapıya çok yakın bir noktadan Tugay'ın ayak sesini duymuştum. Baskıcı bir evde büyüyen herkes birbirini adım sesinden tanırdı. Kutuyu fırlatır gibi yerine koyup dolabın kapağını sessizce kapattığımda haklı olduğumu anlamama sebep olan o sesi duydum.
“Aa Tugay Bey, bir şey mi unutmuştunuz odanızda?”
Parmak ucumda koşar adımlarla abimin henüz temizlenmemiş banyosuna attım kendimi. Banyo kapısını ardına kadar açıp kapıyla duvar arasındaki küçük alana sıkıştım. Aslında saklanmak için berbat bir yer seçmiştim; ilki bu pozisyonda fazla duramazdım, ikinciside kapıyı biraz çekse bile çok fena enselenirdim.
Saklanabilecek başka bir yer bulamadan Tugay’ın adım sesleri odanın içine yayıldı. Bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Işığı yakmadığımdan odadan sızan loş ışığa gözlerim alışana dek Tugay karşıma geçse de göremezdim.
Adım sesleri çok yakınımdan geldi. Çekmeceler açılıp kapandıktan sonra gözlerim karanlığa alışmıştı. Aynadaki yansımanın beni ele vermesinden korkmuştum ki kapı aynadan yansımayacak kadar uzaktı. Tezgahın üzerinde duran cüzdanı ve kapağı açık parfümü duruyordu.
Harika.
Kapıyı kendime daha çok çekip kapı kulbunu tutarak dengede kalmaya çalışıyordum. Tugay, ışığı yakıp banyoya girdiğinde gözlerimi kapattım istemsizce. Nefesimi tutmuştum. Kulağımda orkestrayı aratmayan ritmik kalp atışlarının onun da duymasından endişelenecek kadar sesli duyuyordum.
“Oğlum ya.”
Beni mi fark etti yoksa? Etse böyle davranmazdı herhalde. Tezgahın hâlâ önünde cüzdanını açıp içini kontrol ettiği sırada tek gözümü kapıya dayamış ona bakıyordum.
“Tugay Bey, aradığınız bir şey varsa ben yardımcı olayım isterseniz.”
Hemen dibimden gelen Ayşen ablanın kalın sesiyle nefesimi tekrar tuttum. Sıçramadığım için şanslıydım. “Gerek kalmadı ya, hallettim ben. Ama gelsene bi’,” dedi olduğu yere.
Ayşen abla yanına gittiğinde duvarla bir bütün oldum desem yalan söylemiş olmazdım.
“Değişik bir koku var burada.” Boşta duran elimle usulca tişörtümü burnuma kadar çekip kokladım.
“Koku mu, ne gibi?”
“Tanıdık bir koku ya. Vanilya gibi. Bir şey mi sıktınız buraya?”
“Yok Tugay Bey, ben daha burayı temizlemeye bile başlamadım.”
“Tamam. İyice havalandır burayı da bi’ daha kokmasın böyle.”
“Tabii, efendim.”
Zevksiz işte. Kaliteden ne anlar ki…
İkisi peşi sıra banyodan çıktığı anda derin bir nefes alıp kapının arasından çıktım. Duvarın bütün soğukluğunu sırtımda taşıyordum ve aynı zamanda parmak ucumda durmaktan parmaklarım incinmişti. Kafamı uzatıp odada olup olmadıklarını kontrol ettiğimde, boş olduğunu görür görmez koşarak çıktım odadan.
Elimde Savran’a dair hiçbir iz yoktu. Gerçi Tugay’ın odasında da şirkete dair hiçbir şey görememiş de olsam bir yerde gizli bir şeyleri olduğuna emindim. Bir yolunu bulurdum nasıl olsa. Derin bir nefes alıp kendimi sabahın gerginliğinden sıyırmaya çalışmam gerekecekti.
Nasıl olsa öğreneceksin Vera. Nasıl olsa öğreneceksin.

***

“Anlatacak mısın artık şu meseleyi?”
İdil’in sesi artık dayanamayacak kadar sabırsız hissettirdiğinde kahvemden bir yudum aldım. O da yarım bıraktığı tiramisunun kremasıyla oynuyordu.
“Neyi anlatayım İdil? Klasik üniversite hocası atarı yedim o kadar.” Yarım saattir karşılıklı oturuyorduk ama ancak yeni konuyu açabilmişti.
“Niye, ne dedin hocaya?”
“Sabah derse geç kaldım. Hoca dersle alakalı bir soru sordu, ben de cevabını verdim. Hepsi bu.” Konuşmamın yavaşlığından bunalıp gözlerini devirdi.
“Ee,” dedi oflayarak. “Bu yavaşlıkla sabaha kadar belki öğrenirim.”
“Tahmin et o zaman, soruya verdiğim cevaba koca amfide sadece kim karşı çıkmış olabilir?”
“Bilmem. Kim vardı ki sınıfında?”
“Bilmediğin birini niye sorayım sana ya? Kiminle mecburen yıllarca yüz yüze bakıyorum ben İdil?” diye sordum bıkkınlıkla.
“Savran?” dedi tereddütle, gözleri yüzümde gezindi. “Savran mı?”
“Evet, o sünepe.” Çatalını kenara bırakıp öne doğru uzanmış kaşları ise yukarı kalkmıştı.
“Anlayamadığım bir şey var. Savran ne alaka abi? Basit bir çalışanın oğlu değil mi sadece? Ha, bir de şu ders yüzünden aynı sınıftasınız diye biliyorum. Hepsi bu değil mi?”
“Öyleydi. Ama dün gece babamın çalışma odasından elinde bir dosyayla çıkarken gördüm onu. Pişmiş kelle gibi sırıtıyordu karşımda.”
“Şaka yapıyorsun herhalde.” Kahve gözlerini kocaman açıp gözlerime baktı.
“Keşke her şey kamera şaka olsaydı. Eminim en çok ben gülerdim.”
“Ama ben yine anlamadım şimdi. Hocayla nasıl zıtlaştın onun yüzünden?”
“Ya orası bambaşka bir seviye. Pars Hoca da tiki herifin teki. Dersin ortasında çok alakasız bir şey sordu.”
“Ay sen insanı delirtirsin Vera. Ne sordu ya adam? Anlat şunu düzgünce.”
“Boşver. Olayı anlatmak tekrar yaşıyormuşum gibi sinirlerimi bozuyor. Sabah sabah gerilmek istemiyorum.”
“Bana bak kızım,” dedi birden yerinden doğrulup. “Savran’ı falan boşver şimdi. Asıl hoca sıkıntı bu işte. Adamın huyunu suyunu bilmiyorsun. Eğer söylediğin gibi kafayı takarsa sana, işin çok zor olur bak benden demesi.”
O an bir aydınlanma yaşamış gibi oldum. “Bir şey diyeyim mi?” dedim. “Ben bi’ de bu dersi alttan alıyorum. Sırf bir gün fazladan devamsızlık yapmışım diye geçirmemişti beni. Devam zorunluluğu falan filan bir ton laf söyledi. Babam karıştırılırsa daha büyük sıkıntı olur diye sesimi çıkarmamıştım.”
“Ah, salak kafalım. Nasıl bu kadar uyudun ya sen? Kendine gel Vera, sen bu değilsin. Bugün var mı adamın dersi?”
“Anayasa bugün yok da… Gidip konuş mu diyorsun?”
“Tabii ki konuşacaksın. Git adamdan düzgünce özür dile. Yanlış anlaşılma oldu falan de. Ne bileyim salla bir şeyler suyuna git.”
Ders programını açıp derslerine baktım. Bugün alt dönemlere vereceği bir dersi vardı ve onun da başlamasına yarım saatten az kalmıştı. “Önce bir dersine gireyim madem. Bir bakalım duruma göre konuşurum.”
“İyi olur. Haber ver bana da.”
Masanın üstünde dağınık duran eşyalarımı çantama doldurup ayağa kalktım. İdil de benimle kalkıp farklı bir masaya selam verdiğinde, hızlı adımlarla fakülteye gitmek üzere ilerlemeye başlamıştım. Bana kalsa böyle bir şeye gerek bile yoktu, ama İdil’i normalden fazla ciddi görmek benim bile beklemediğim bir şeydi.
Hukuk fakültesinin içine girdiğimde vakit neredeyse dolmak üzereydi ve hızlı bir tempoyla koşuşturmak nefes nefese kalmama sebep olduğundan girişte bir süre dikilip nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Dersliğin olduğu kata çıkıp koridordan sınıfı aradım. Telefondan derslik adına defalarca bakmaktan kod adını ezberlemiştim ve etrafta koşuşturan bir asalak gibi görünmek istemediğimden koridorda karşıma çıkan ilk kişiye dersliğin yerini sordum. İyi ki sormuştum çünkü derslik için doğru katta bile olmadığımı anladım.
Bir kat daha aşağı inip tabelaya baktığımda yönergeleri takip ettim. Bu fakültenin kendine has tarafı da adeta bir labirente benziyor oluşuydu. Nihayet sınıfın önünde durduğumda iki kişinin kapının pervazında dikilip gülüp eğlendiklerini gördüm. En azından Pars Hoca’nın bir kez daha dersine geç girmek gibi bir hata yapmamış olacaktım. Kapıdan girmeden önce önümden çekilip yol vermelerini bekliyordum ki, sırtı bana dönük halde duran deri ceketli üstüme doğru sendeledi. Onu itip geri adım attığımda bu defa öfkeden solumuştum.
“Kör müsün, aptal?”
Çocuk arkasını yavaşça döndü ve kahverengi gözleriyle önce yüzüme ardından yavaşça ayak ucuma kadar süzmeye başladığında onun Savran’ın arkadaşlarından biri olduğunu hatırladım ama ismen tanımıyordum.
“Neye bakıyorsun iki saattir?”
“Sakin ol şampiyon,” deyip önüne dönerken bir kez daha baktı yüzüme ancak bu defa sorgular gibiydi.
“Savran’ı mı arıyorsun?”
“Ne münasabet. Çekil önümden.”
Anayasa Hukuku kadar kalabalık olmasa da dersliğin yarısı doluydu ve oturmak için hocanın en dikkatini çekecek boş yeri ararken, gözüme kürsünün karşısında ve biraz daha ortalarda bir yer kestirdim. Kendi dersimi bile sırf bu hoca yüzünden ektiğime inanmıyordum.
Deri ceketli çocuk ve yanındaki esmer kız arka tarafa gidip oturdu. O kızı daha önce aralarında görmüştüm ama şimdi yanlarında Savran yoktu. İşime gelirdi, zaten etrafımda olması enerjimi kötü etkiliyordu.
Kapının tok bir sesle kapanmasından sonra kafamı gömdüğüm sıradan kaldırıp tahtaya baktım. Acı kahve yeleği ve bebek mavisi bir gömleği geniş omzunu gözler önüne sermişti. Kürsüye yerleşip hız kesmeden dersini anlatmaya başladı. Diğer hocalar gibi öğrencilerle sohbet edip vakit kaybetmezdi. Onu izlerken anlattıkları bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Gözü diğer öğrenciler arasında geziniyor ve onlara da anlık sorular soruyordu. Bazen yerimde dikleşip beni fark edince ne yapacak diye beklerken bile gözleri bir kez olsun bana değmedi.
Bu böyle olmayacak Vera, bir şey yapman lazım.
Dikkatini çekmek için o anda aklımdan geçen en mantıklı şey, çantamdan ciltli kalın kitabımı çıkarıp duyulabilecek bir ses çıkartması için yere düşürmekti. Kitabı önce sıraya koyup sayfaları karıştırırken sustuğu bir anı bekledim, o anda da kitabı yere fırlattığımda gözleri bir kez olsun bu tarafa kaymadı ve sınıfın içinde dolaşarak dersini anlatmaya devam etti.
Belki de İdil bu defa gerçekten haklıydı. Dersin ilerleyen dakikalarında bile bir şey değişmediğinde bunu bilerek yaptığına dair şüphelerim artmaya başladı. Şimdi ne yapacaktım? Yoklama kağıdı tüm sınıfta gezinip hocaya teslim edildiğinde kağıda bakıp kafasını kaldırdı. Soğuk gri gözleri bir an bile sekmeden benim olduğum yere çevrildi. Yutkunup yerimde rahatsızca kımıldamama sebep oldu. Tek bir kelime bile çıkmadı ağzından, ardından sırtını dönüp sınıftan çıktı.
Bu da neydi şimdi?
Ayağa kalkıp derslikten çıkmak için ilerleyen kalabalığın arasından sıyrılıp birkaç metre önümden sakin adımlarla yürüdüğünü görüp adımlarımı hızlandırdım. “Hocam,” dedim bana bakmasını sağlarken. “Konuşabilir miyiz?”
Bakışları son derece kaygısızdı. Ondan gelecek en ufak bir ters tepkiye bile hazırken yalnızca kapısının kilidini açtı ve kenara çekilip ondan önce içeri girmeme izin verdi. İçeri girdiğimde burnuma nüfuz eden yoğun tarçın kokusuyla başımı sağ tarafa, küçük tezgahına koyduğu lüks kahve makinesine çevirdim. Kavrulmuş kahve ve tarçın kokusunun birleşimi iştahımı açmıştı. O henüz arkamda ceketini askılığa asarken masanın karşısında ayakta dikiliyordum.
“Dünkü derste beni çok yanlış anladınız. Kendimi size karşı çok yanlış ifade ettiğimi fark ettim.”
Bana bir şey söylemeden gayet sakin tavırlarla çantasındaki eşyaları masasına nizami biçimde koymakla meşgüldü. Söylediklerimi gram aldırmayan bir ruh hali vardı ki bu konuşmamı yarıda kesmeme sebep oldu. “Hocam,” dedim bakması için bastırarak.
“Evet Vera,” dedi yeni duyuyormuş gibi, bir yandan kendine enfes kokan kahvesinden koyuyordu.
“Demek istediğim, dün size öyle çıkıştığım için gerçekten çok üzgünüm.”
“Hayır, değilsin,” dedi kafasını olumsuz anlamda sallarken.
“Efendim?”
“Buraya gelmenin tek bir sebebi var, o da panik olman. Konuşmadan yüzüne baktığımda bile görebiliyorum.”
“Hayır hayır, lütfen. Toparlamama izin verin.”
“Pekala, seni dinliyorum.”
“Dün gerçekten… Umurunuzda olur mu bilmiyorum. Muhtemelen olmaz ama benim için yüzleşmesi zor ve bir o kadar da yıpratıcı bir gün geçirdim.”
“Bunu duyduğuma üzüldüm,” dedi lafıma devam etmek üzereyken.
“Kendi adıma özür dilerim ama bir konuda ciddi manada yanıldığınızı söylemek zorundayım.”
Kaşlarını çattı, bana odaklanmıştı. “Savran dersinizde hep çok rahat konuşuyor bunu biliyorsunuz ama aynı rahatlığı bizim yaşamamıza müsaade etmiyorsunuz. Savran’ın karşısında kim varsa ona karşısınız sanki.”
“Bu konuyu senden başka kimse dile getirmemişti, biliyor musun?”
“Onlarda o cesaret ne arar hocam, sadece arkadan konuşmayı bilirler.”
Sesli bir nefes verip ellerini kenetledi. “Ben kimseyi, hiçbir öğrencimi ayırmam Vera. Ne senin Savran’dan üstünlüğün var, ne de onun senden. Bu hepiniz için geçerli. Kimsenin parası pulu, şanı şöhreti hiçbirinin bu kapıdan girdikten sonra bir önemi yok. Tıpkı senin kendini içten içe sürekli Savran’la yarıştırman gibi.”
Ne saçmalıyordu bu adam?
“Yarıştırmak mı, ben mi? Ben mi kendimi onunla yarıştırıyormuşum? Hocam Savran kim oluyor da ben kendimi onunla yarıştırıyormuşum ki anlayamadım.” Gayriihtiyari bir şekilde gülerken karşımda büyük bir soğukkanlılıkla beni izliyordu.
“Bak, aranızda ne var beni hiç ilgilendirmez. Probleminizi ders dışında halledin. Dersini asıp buralara kadar geldiğine göre gözüme batmak istemezsin diye düşünüyorum.”
“Yine yanlış anlıyorsunuz.”
“Ne söyleyeceksen çabuk söyle. Daha önemli işlerim var.”
“Onunla aramda bir şey olduğunu size düşündürten ne?” Arkasına yaslanıp gözlerimin içine bakarken dudağı kıvrıldı. “Bir çift göz. Çoğu zaman kanıtlardan çok daha işime yarıyor.” Yüzüne öylece bakakalırken, kahvesinden bir yudum daha alıp gülümsedi. “Ödevini unutma Soykan.”
Kapıyı kapatıp hareketsizce durdum. Ne hissetmem ya da ne düşünmem gerektiğinden emin değildim. Bir hocanın soru işaretlerini temizlemesi gerekirdi, yenilerini eklemesi değil. Çantamdan suyumu çıkarıp kafama diktim, ne Savran ne de Pars ikiside aynıydı. Pars daha kötüydü aslında, nezaketle öldürebilecek kadar kibardı ama bakışları bir ruhumun derinliklerine inebiliyormuşçasına deliciydi.
Telefonumu çıkarıp İdil’i aradım. “Alo İdil,” dedim açar açmaz.
“Efendim canım, konuştunuz mu?”
“Evet… Buluşalım mı?”
“Tamam. Bizimkilerle Beykoz’a geçiyoruz. Atacağım adrese gel.”
Adımlarım çıkışa doğru ağırlaştı. Sanki içten içe hâlâ burada durmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Ellerim ceketimin ceplerinde sırtımı yavaşça geriye dönerken gözüme ilişen kapı, Pars Hoca’nın kapısıydı elbette. Kendisi odasından çıkarken beni gördü. Gülümsesem ya da öylece durup baksam mı bilemedim. Koridordan geçerken baş selamı verdi ve gözden kayboldu.

***

İskelenin halatına sıkıca tutundum; hareket halinde olan zeminde ince topuklu çizmelerimin üstünde dikilmek epey güçtü. İdil’in gönderdiği adrese göre boğazın koynuna girmiştik ve ben ne hikmetse daha önce buraya gelmemiştim. O her zamanki gibi seçimini deniz kenarından yapmıştı. Girişteki insan kalabalığının arasından geçip mekanın orta noktasında durdum ve etrafıma bakındım.
Beyaz pamuk masa örtüsünün üstüne dizilmiş iri şamdanların tüm mumları yakılarak sevdiğim loş atmosfer, tüm mekana sirayet etmişti. İdil’in tercihi açık alanlar olurdu bu yüzden teras tarafına doğru ilerledim. Güneş yeni çekildiğinden olsa gerek, tatlı bir meltem eserken üstümdeki cekete sarındım. Kadehlerin tokuşturulduğu masaların arasından ilerlerken adımı duydum ve sesin geldiği tarafa, arkama döndüm. “Vera!”
İdil, terasın köşesindeki kalabalık masanın orta noktasında ayağa kalkmış bana el sallıyordu. Üstünde vücudunu saran uzun kollu kırık beyaz bir elbise vardı ki onun tam zıttı şeklinde giyinmiştim. Masanın geri kalanıyla göz aşinalığım bile yoktu ve hepsi beni göz hapsine almıştı. Gülümseyerek İdil’e doğru yaklaştım, yanındaki çantasını kaldırmadan önce ayakta beni masaya takdim etti. “Buzdağım da gelmiş.”
“Ne diyorsun kızım?” dedim hâlâ gülümsemeye devam ederken, göremeyecekleri şekilde kolumla hafifçe dürttüm. Beni aldırmadan konuşmaya devam etti. “Evet millet, bahsettiğim en yakın arkadaşım Vera.”
İlk karşılık veren İdil’in karşındaki kahküllü kız oldu. “İdil senden o kadar bahsetti ki, neredeyse bende tanıyorum diyebilirim. Market arabasının içinden uçup süs havuzuna düştüğün anı gerçek miydi bu arada?”
“Aşk olsun Müge ya,” dedi İdil, surat asarak.
“Bunu anlattığına inanamıyorum,” dedim gülerek ve Müge’ye dönerek sorusuna cevap verdim. “Maalesef gerçek. Lise ikide olmuştu. O günden beri alkol bile koklamadım.”
“Bir dakika ama… Ben bilmiyorum bu olayı.” Yanımdaki kızın şaşkın bakışları üzerine İdil’in bacağına dokundum.
“Senin yüzünden bana tetanos aşısı yaptıklarını hatırlıyor musun?” İdil bıyık altından gülerek kafasını salladı.
“Çünkü gecenin bir yarısı, pas lekesinden rengi bile görünmeyen bir market arabasına bindim. ‘Hadi bin, seni yokuştan salacağım,’ dediğinde cümlesini bile bitirmesine izin vermemiştim.”
“Arabanın sol ön tekerinin olmadığını yokuşun ortasında fark etmen de cabası,” dedi İdil.
“Ben sadece beni itecek sanmıştım. Sonra o hızla süs havuzuna daldım.” İdil kahkaha attı.
“Saçına yapışmış yosunla Samara gibi çıkmıştın sudan.”
“Ertesi gün de güvenlik kamerası kayıtlarını izlerken bizimkilere ne diyeceğimizi düşünüyorduk. Kırık market arabasıyla havuz temizliği yaptık diye üç hafta fırça yedik.”
“Olsun be,” dedi İdil yalandan teselli eder gibi sırtımı sıvazladı. “En azından artık güvenliğimiz sana selam yerine cankurtaran simidi uzatıyor.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Müge dahil masadakiler de bu olayın absürtlüğüne gülerken, masaya yabancı bir sima yaklaştı. Boş sandalyeyi çekip otururken, Müge’nin sandalyesine kolunu atan esmer çocuk, yeni gelen çocuğa bakarak “Oğlum sen gidiyorum demedin mi?” diye sordu.
“Yok, plan iptal.”
“Yoksa sen mi iptal ettin?” diyerek güldü yanımdaki kız. İdil’e döndüğümde bana imalı bir bakış atsa da anlamazdan gelip önüme döndüm. Yeşil gözleri ve güzel bir gülümsemesi olsa da boyunun nispeten kısa olması tartışmasız bir eleme sebebiydi benim için.
“Benim gözüm seni bir yerden ısırıyor ama daha önce tanışsak eminim böyle bir güzelliği unutmazdım.”
Sevimsiz.
Elimi uzatıp, “Vera,” dediğimde elimi sıkmak yerine dudaklarını elime bastırdı. “Poyraz. Memnun oldum.”
Poyraz, geldiğinden beri gözleriyle bu masada bir tek ben varmışım gibi davranırken bense etrafa boş bakışlar atmakla meşguldüm. Ona yüz verdiğimi düşünmesini istemiyordum ama o bunu hiç de umursuyor gibi görünmüyordu. Bezle bardakları kurulayan barmene doğru baktığımda ona baktığımı hissetmiş gibi barmen kafasını çevirdi.
Poyraz’dan bariz uzundu ve yüzüne yakışmayan bir keçi sakalı vardı. Karnımın gurultusunu neyse ki mekandaki müzikten dolayı yalnızca ben duymuştum. Masadaki tabaklarda birkaç parça kalamar vardı ama onlara dokunmak istemiyordum. Masadakiler İdil’in doğum günü partisi organizasyonu hakkında konuşurken, İdil’in kulağına eğilip lavaboya gideceğimi söyledim.

Masadan kalktığıma takılan tek kişi Poyraz’dı, gözleriyle lavaboya girene kadar beni takip etti. Ne itici bir çocuk ya. Aynaya bakarak koyu kestane saçlarımı düzelttim. Kapı açılmasıyla içeri isminin Eylem olduğunu duyduğum ve bir saat boyunca yan yana oturduğum küt saçlı kız girdi. “Sıkılmış gibisin,” dedi boş bir kabine girmeden önce.
“Çok mu belli oluyor?”
“Birazcık,” dediğinde gülerek akan maskaramı düzelttim. Masada havadan sudan muhabbet ederken ara sıra yaptığı ironik şakalarla beni güldürmeyi başarmıştı bu sayede onunla konuşmak diğerlerine kıyasla daha rahat hissetmemi sağlamıştı.
“Siz İdil’le nereden arkadaşsınız? Nedense masada sormak aklıma hiç gelmedi.”
“İdil’le aynı bölümdeyiz. Sanırım Poyraz da okul partilerinden birinde tanışmıştı İdil’le.”
“Poyraz hep böyle midir? Tabi ne kadar tanıyor musun bilemem.”
“Tanıyorum tabii. Kuzenim olur kendisi,” dediğine durup sanki görebilecekmiş gibi ona baktım. “Hep böyle biri mi derken, sanırım sana olan ilgisini kastettin.”
“Evet. Bu flörtöz tavırları pek sarmadı.”
“Orası kesin,” dedi gülerek. Sifon sesi duyulduktan sonra kabinden çıkıp lavaboda ellerini yıkarken gözleri bendeydi. “Klasik Poyraz, güzel kız gördüğünde kendini tutamıyor.”
Ellerini kağıt havluya silip tuvaletten çıkmadan önce bana döndü. “Sen yine de görmezden gel. Bu çocuğun bağlanmak nedir bilmeyen kalabalık bir kalbi var.”
Kapıyı tutup onunla çıkmam için bekledi, birlikte masaya doğru ilerlerken barmenin beni durdurmasıyla ona baktım. “Martini sever misin?”
“İçkiyle aram yok, beni korkunç birine çeviriyor. Başka ne önerirsin?”
“Bana bırak.”
“Sana güvenmeli miyim?” Ellerini iki yana açıp göremediğim bir tarafta içecekleri karıştırmaya başladı. Bar taburesine oturup arkaya döndüğümde İdil’in ne yapıyorsun orada bakışları altında önüme koyduğu beyaz kokteylin tadına baktım. Hindistan cevizinin yoğun tadı dışında likör tadı almamıştım. “Ne diyorsun, tadı nasıl?”
“Yoğun bir tadı var ama baymıyor.”
“Bunu duyduğuma sevindim. Kokteylleri insanlara benzetebilmek bu işten daha büyük bir haz almamı sağlıyor.”
“Bana benzetmek istiyorsan bolca vişne kullan.”
“Vişne, karamel ve viski. Ama senin için viski yerine misket limonu da kullanabilirim.”
“Bir dahaki sefere o zaman,” dedim ve beklentiyle bakan bakışlarının ardından masaya doğru ilerledim.
Poyraz, barda oturduğum süre boyunca bana doğru sıkılgan bir bakış attığı için dayanamayıp yanıma geleceğini sanmıştım ama İdiller topluca ayaklanana kadar masadan ayrılmadı. Saat daha da geçe ilerlemeden İdil’in arabasına atlayıp gitmek üzereydim ama Poyraz motosiklet kaskını takmış halde camıma tıkladı. “Partide görüşürüz,” deyip bir cevap vermemi bile beklemeden motoruna atladı ve hemen arkasına binen Eylem ile birlikte gözden kayboldu.
Bu çocuğun enerjisini kesinlikle sevmemiştim. İdil’in ne diye arkadaş olduğunu da anlayamamıştım. Kafamı cama yaslayarak kırmızı ışıkta beklerken müziğin sesini kısıp bana döndü. “Poyraz Efendi’ye bak sen, az kalsa içine düşecekti.”
“Nereden buldun böyle bir ucubeyi?”
“Poyraz ucube değildir ya. Pembe gül falan dağıtır ama iyi çocuk aslında. Tanısan seversin bence.”
“Aman kalsın. Bana hiç de sevilecek bir tip gibi gelmedi.” Gözlerini devirdi ve yanan yeşil ışıkla çevre yoluna girdi.
“Akışa bırak kızım biraz,” dedi ve müziğin sesini açmak üzereyken durup anlık bana baktı. “Aa, hiç soramadım bak görüyor musun? Pars Hoca nasıldı? Keyifsiz geliyordu sesin.”
“Hiç bilmiyorum. Bir özür dileyip tatlıya bağlamaya çalışırken daha çok başıma ördüm sanırım.”
“En azından özür diledin mi diledin? Değil mi Vera?”
“Evet, diledim ama kabul etti mi bilmiyorum.”
Kapının önünde dururken sarıldık. “Su akar yolunu bulur. Affetmiş gibi devam etmekten başka çaren yok.”
“Sağ ol ya.”
Kapıyı kapatıp güvenliğin açtığı kapıdan içeri girdim. Hava neyse ki hırkayla oturabilecek durumdaydı ve ben içeriye girmek istemiyordum. Odama çıkıp üstümü değiştirdim ve mutfaktan aldığım tulum peynirli, bol yeşillikli sandviçi ısırdım. Kaç gündür kalemi alıp bir şey çizememiştim, çalışma masamın başına oturup mumlarımı da yaktım. Gün boyunca gördüğüm figürleri çizebilirdim. Kalemi her çevirdiğimde silgiyle silip baştan başladım.
Duvarlar üstüme üstüme geliyordu sanki. Kalemi parmağımda durmadan çevirirken basit bir elma motifi bile çizemediğimi fark ettim. Belki de bahçede çizmeliydim. Kağıdı kalemi toplayıp aşağı indim. Verandaya yayılarak çizimine devam ederken sera tarafında Savran ve babasının toprağı eşelediğini gördüm. Onlar benim geldiğimin farkında bile değilken, temiz havayı ciğerlerime çekerek kalemi kağıdın üstünde yeniden dans ettirmeye başladım.
Kafamı arada çıkan seslerde kaldırdığımda, Savran’ın da bana baktığını yakaladım. Gözlerini kaçırmadı. Üstündeki bahçıvan tulumunun diz kapakları kurumuş çamurla kaplıydı, Kemal amca gittiğinde bile bahçeden ayrılmamıştı.
Hazır çizebiliyorken devam ettim çünkü her istediğimde çizemeyen garip bir yapım vardı. Vedat Numanoğlu’nun benden beklentisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan; kavak ağaçları, karga sürüsü, nehir ve bir çift göz çizmiştim. Resme alıcı gözle bakarken bazı detayları bende bitirdikten sonra fark ediyordum. Bir çift gri gözü de…
“Savran!”
Babamın gür sesini bu denli yakından duyduğumda elimdeki kalemi yere düşürdüm. Mutfağın içinden geçmiş olmalıydı.
Verandada benimle arasında birkaç adım varken yirmi metre uzağında duran Savran’a seslenmişti. Savran elindeki feneri yere bırakıp üstünü silkelerken babam çoktan yanına gitmişti. Bu mesafeden ne konuştuklarını duyamıyordum. Babam niye gecenin bir vakti Savran’ı arıyordu?
Babam onun omzunu sıvazlayıp gülümserken boğazımda bir yumru hissedip bardağımdan bir yudum aldım. Babam kolay kolay gülümsemezdi, neden ona gülümsüyordu?
Verandaya dönerken çizimlerimi saklamayı bile düşünmüştüm ama faydası yoktu, beni fark etmişti. Yanımda masaya doğru eğilip kağıtlara üstün körü bakıp yalnızca, “Senin ders çalışıyor olman gerekmiyor mu?” dedi.
Ona bir cevap bile vermedim. Onun da bir cevap beklemediğine emindim. İçeri girdiğinde doğrudan Savran’a baktım. Beni bu halde görmekten içte içe mutlu oluyordu değil mi?
Verandanın kapısı bir kez daha açıldı, babam geri dönmüştü.
“Koçum,” dedi korkuluklara yaslanıp. Savran seri adımlarla babama doğru yaklaşıp mesafeyi azalttı.
“Efendim Timur abi?”
“Yarın şirkete dosyayı da getir.”
“Hangi dosyayı?”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

104okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18