Öteki kitap kapağı

1. bölüm / 3

Öteki

1

Vaveyla Yazarı: V. Noir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 1

Bölüm Bir
İblis
Living Life, In The Night • Cheriimoya

Kim olduğunu bulmaya çalışmak, gözlerini körlerle dolu bir evrene açmak gibiydi. Etrafım bakan gözlerle doluydu oysa yalnızca ağ tutmuş zihinleri gibi amaçsız bakışlara sahiplerdi. Genzime dolan rutubet kokusu bu dört duvara ait değil, içerideki bu insanlardan geliyordu. Hiçbirinin dinlemeye değer gerçek bir hikayesi var mıydı acaba? Donuk yüzlerine baktığımda cevabın kendisiyle karşı karşıyaydım sanki. Yüksek tavanlı bir oda ancak bu kadar basabilirdi. Bacaklarımı titretmeyi bırakıp derin bir nefes vererek arkama yaslandım. Kablolu kulaklığımı unutacak en doğru zamanı bulmuştum. Bu sayede hemen yanımdaki adamın telefon görüşmesine maruz kalmıştım ki başımın ağrımasının temel sebebi bu konuşma olabilirdi. Bir boğa kadar iri cüssesi varken, gölgesi bile üç dört çocuğun oturup rahatlıkla saklanabileceği boyuttaydı. Böyle birini uyaracak yürek buradaki kimsede yoktu.
Kapı girişinden bekleme odasına gidip geldiği sırada, postallarının ağırlığıyla zemini döven bir makine misali tok sesler bırakıyor; telefonunu kulağının ayrılmaz bir parçasıymış gibi, tüm salonu o sığ derbi analizlerine mahkum ediyordu. Yaklaşık yirmi dakikaya yakın bir süredir kalın boğuk sesi kulaklarımdan geçip sinir ucu boğumlarımı hapsetti desem abartmış olmazdım. Sabrım, tıpkı buradaki hava gibi tükenmek üzereydi.
Bakışlarımı adamın gölgesinden çekip, karşımdaki birbirinden alakasız duran kalabalığa odakladım yeniden. Tam karşımda bacaklarının üzerine eğilerek ellerini kenetlemiş kirli sakallı çocuk, bu salonda yaşı bana yakın olması en muhtemel kişiydi. Buradaki kaotik havadan boğulurmuşçasına yerdeki fayansın etnik desenlerini ezberler vaziyette gözlerini çizgilerden bir an olsun ayırmıyordu. Koca kulaklığından sızan cızırtılı Anadolu Rock tınıları, mesafe tanımadan bana kadar ulaşmıştı. Yanındaki kendi omzunun üstüne yaslanmış, uyur uyanık duran yaşlı adamın ciğer söken öksürüğü, Erkin Koray’ın haykırışını bile bastırmaya yettiğinde gözlerimi sımsıkı kapadım.
Burada bu kadar bekleyeceğime içi geçmiş, tek eğlencesi çocuğu yaşındaki öğrencilerine laf sokmak olan bir profesörden ders dinliyor olabilirdim. Bu sayede notlarımı yükseltmek için insanüstü bir efor sarfetmek zorunda kalmazdım. Ama elbette… Yapmam gerekenin değil, yapmak istediğimin peşindeydim. Oturduğum yerde gerinip kollarımı bağladım. Tuhaftı, burası hiç de hayal ettiğim gibi bir yer değildi. Gözlerimi diplomalar, sertifikalarla doldurulmuş gri duvarda gezdirirken, en azından bir tane bile olsa dikkat çeken bir tablo görmeyi beklerdim. Belki parkede kurumuş boya damlaları, mekanın sahibi gibi etrafta dolaşan kabarık tüylü bir kedi ya da renkli herhangi bir unsur… Hiçbiri yoktu. O kadar yoksundu ki bu saydıklarımdan, atölyeye ilk geldiğimde etrafıma birkaç kez bakıp doğru yere mi geldim diyerek kontrol etmiştim. Tavandaki dev pervane çalışırken, bağlı olduğu kablolarından kopup üstümüze doğru düşse en büyük hasarı ben alırdım, ona kıl payı da olsa diğerlerinden daha yakındım. Kopacağını anladığım anda koşarak uzaklaşırdım değil mi? Babamın dediği kadar da ağırkanlı biri değildim nasıl olsa.
Gergin bir nefes verip önüme döndüm. Yanımda genişçe oturan liseli iki kızın olur olmadık her şeye kıkırdaması, başımdaki zonklamanın şiddettini katbekat artırıyordu. Üçüncüleri de karşı koltukta bir başına kalmış, arkadaşlarının keyfini izlemeye maruz kalmıştı. Zavallı kız, dışlanmışlığın o buruk tadı yüzünden bir ayna gibi okunuyordu. Yanımdakiler, karşıdaki kıza dil çıkarıp sonra buna delicesine gülüyor, anlamadığım tuhaf internet şakaları döndüyorlardı aralarında. Zaman geçmek bilmiyordu. Kızların sessizliği, gürültülerine nazaran dikkatimi daha çok çekmişti. Hoşlandıkları çocuklar hakkında konuştuklarını istemsizce kulak kabarttığımda anladım. Tanımadığım çocukların ergen dramalarını dinlemek, kendi zihnimin kaosundan uzaklaşmak için iyi bir bahaneydi.
Deminden beri etrafta volta atıp ters bakışların hedefi olan adam nihayet o lanet çenesini kapadığında derin bir nefes aldım. Bir nebze dahi olsa, kaotik havanın sisi dağılmıştı. Ancak sessizlik, piyangonun tek bir rakamla kaçmasıyla eşdeğerdi. Huzur, bu dört duvara haramdı sanki.“Şş, hanımefendi bakar mısın buraya?”
Gür, titrek bir nefesle söylenen bu cümle gürültüyü zahmetsizce ezmişti. Ayağa kalkıp asistanın masasına doğru tekinsiz adımlarla yürüdüğünde karşımdaki çocuk dahil, herkes ne idüğü belirsiz bu adama baktı. Cırtlak kırmızı eşofman takımının üstüne taktığı o garip desenli yeşil bere kendimi tutmama rağmen tekrar tekrar bakmama sebep olacak kadar garip görünüyordu. Böyle bir adamın burada ne işi vardı? Saçı başı dağınıktı, ayağındaki yırtılmaya yüz tutmuş spor ayakkabıları da maddi durumunun iyi olmadığını alenen belli ediyordu. İçimde kabaran müdahale etme dürtüsüne karşı koyup önce olan bitene anlam vermeye çalışsam da bacaklarım gergin bir yay gibi zeminle temas haline geçmişti çoktan. Adamın dudaklarından çıkacak tek bir ters kelime işleri yolundan çıkarabilirdi. Belki de burada olmamalıydım. Şimdi kalkıp derse gitsem şu zamana kadar beklediğime bile değmezdi. Kafamdaki basıncı görmezden gelip adama baktım. “Bak, sabahtan beri bin kişi girdi içeri ses etmedim. Oturmuşuz burada eşek başı gibi bekliyoruz!”
Adam, nefesini kadının yüzüne püskürtür gibi konuşması bir yana, her kelimenin ardından gözleri iyice açıp masaya parmağıyla vuruyordu. Buradan izlemek dahi beni rahatsız ediyorken kadının adama aldırmayan tavırlarına takıldım. Enerjisini mi tüketmek istemiyordu yoksa bu duyarsızlık bir baş etme yöntemi miydi? “Siz mi bir çözüm bulursunuz yoksa ben mi bulayım?”
Kaba saba hareketleri olmasa adama hak verebilirdim. Ben dahi erken gelmiş ve hala beklemekten derimi bu koltuğa kazımışken, onlar benden önce de buradaydı. Yanında oturan ufak kıza kaydı bakışlarım. Kendi çocuğu olacak yaştaydı. Gözlerini minik ellerine sabitlemiş, parmaklarıyla oynuyordu. Adamın öfkesi bu çocuğu sessizliğinin bir nedeniydi belli ki. Onun mahzun duruşu bu dünya için ne kadar savunmasız olduğunu vurdu yüzüme. Asistan kadın, az evvel işittiklerini yüzüne taktığı tebessümle hiçe sayarken, masadaki ajandaya baktığı anda yüz kasları değişmiş kaşlarını çatmıştı. Bu kadını bu denli sakin yapan şey papatya çayı ya da fazla iyimser olması olamazdı, antidepresan kullanıyordu kesin. Ama görünürde bir ilaç kutusu da yoktu. İki kaşın ortasında beliren o derin çizgiyi görünce farkında olmadan ellerim kendi kaşıma gitti. Bana da hep, kaşlarımın gerildiği söylenirdi. Adamın sözleri masum olsaydı dahi, üslubu patlamaya hazır bir volkandan farksızdı. Aslında kadın belki de en doğrusunu yapmıştı hiçbir şey yapmayarak… Böyle insanların anlayacağı tek dil, kendilerine muhattap bile bulamamak olurdu.
Kadının gözünün içine girecek gibi duran kahkülünü düzeltmemesi tuhafıma gitti, buradan beni rahatsız ediyordu. Masadan destek alırken, tükenmez kalemin kapağını dişlerinin arasına sıkıştırıp sertçe çekti. Kağıda hızlıca bir işaret koyduktan sonra başını kaldırdı. Nezaket dolu maskesini takınmıştı. “Listeyi kontrol ettim beyefendi, sırada düzene uymayan tek bir isim var. O da Vera Soykan, sizin kızınız mı yoksa?” diye sorduğunda, zaten okumadığım dergiyi kapatıp öne doğruldum.
“Vera Soykan benim,” dedim, böylece salondakilerin merak dolu bakışları onların arasından sıyrılıp benim üzerime sabitlendi. “Ah, Vera Hanım siz miydiniz?” Kadın bana gülümseyerek döndü ve elindeki kalemi defterin arasına bıraktı. Yerinden kalkıp seri adımlarla gidip koridorun sonundaki kırmızı ahşap kapıyı çaldı ve başını içeri uzatarak bir şeyler söyledi. Ne söylediğini bu mesafeden anlamak mümkün değildi. Bu kadın niye benim ismimi diğerlerinden ayrı tutmuştu ki? Sırayı bozan tek isim olmama rağmen demişti fakat yaklaşık bir buçuk saattir burada beklediğimi biliyordu. Uslu bir misafir gibi oturup yerimde beklemek yerine, açık duran ajandaya doğru usulca yaklaştım. Kimsenin umurunda değildi zaten, o ahkam kesen adamda etrafa boş bakışlar atımakla meşguldü.
Ajandada inci gibi bir el yazısı beklerken, okumakta zorlandığım doktor yazısına benzer bir el yazısıyla karşılaşınca yüzümü buruşturdum. Tarihlerin çoğu aynı renkte kalemle karalanmış, benim ismimin üzeri ise birkaç kez daireye alınmıştı. Etrafında hiçbir ekstra not veya işaret yoktu. Neden daire içine alınmasına anlam veremeden sayfayı incelemeyi sürdürdüm.“Hanımefendiden sonra girer görüşürsünüz.”
Kadının sesini tam arkamda duyduğum anda irkildim ve masaya tutunmak zorunda kaldım. Kalbim birkaç saniye hızla çarptı. “...Siz de kusura bakmayın lütfen, hocam herkesle özel ilgilendiğinden görüşme süresi uzayabiliyor.”
Kalabalığın sesi tekrardan yükselmeye başladığında gözleri beni buldu. Herhangi bir ifadeden yoksundu. “Vera Hanım, siz içeri girebilirsiniz.” Aralık kapıyı yavaşça ittiğimde menteşelerden ince bir inilti bir kırlangıcın çığlığı gibi yükseldi. Topuklarımın sesi zeminde yankılar uyandırıp içeri girdiğimde Vedat Numanoğlu pencere kenarındaydı. Önündeki solgun orkideyi suluyordu. Dergilerde göründüğünden farklıydı. Karakteristik kemikli bir burnu vardı fakat boyu daha kısaydı. Bebek mavisi gömleğinin yakasındaki koyu mürekkep lekesi dikkatimi çekmişti.
Girişteki rutubet kokusuna karşın odasından taze bir yasemin kokusu yayılıyordu her yana. Temiz kokuyu ciğerlerime çektim. O korkunç mabedden çıkıp nihayet odasına girebildiğim için şanslı sayılırdım. Gözlerim odanın her santiminde gezinirken bundan utanmadım. Şöminenin üstündeki taşta eski küçük bir pikap vardı. Türk sanat musikileri bir ninni gibi odaya yayılıyordu. Adamın şarkıyı mırıldandığını da duyuyordum. Kaliteli bir antika olduğu çıkan sesin berraklığından anlaşılıyordu. Dedemden miras kalan pikabın minyatürüne benzetmiştim ilk bakışta. Annem alıp salonun görünen bir köşesine yerleştirmişti ama bizdeki yalnızca dekor olarak kullanılıyordu. Adam, elindeki su dolu bardağı indirip bakışlarını doğrudan bana yöneltti. “Vera Soykan,” dedi, ismimi bir soru değil de bir tespit gibi söyleyerek.
“Uzun süren hal hatır faslını geçelim istiyorum. Zamanımız kısıtlı ve kıymetli.”
Kaşlarımın gerildiğini hissederek doğrudan kendisine baktım. Ağarmış siyah saçlarından inatçı bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı. Eliyle buyur yaptığı koltuğa oturduğumda adamın bakışlarının derine işleyen türden olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bazı insanlar vardır, tek bir bakışı deler geçer, ruhunun en sığ karanlığına dokunur. Bende uyandırdığı ilk izlenim tam olarak buydu. Bedenim çoktan gitme sinyalleri yolluyordu bana ama bu görüşme benim miladım olabilirdi ya da ben öyle olmasını umuyordum. Adam, her ne kadar kibirle yontulmuş bir heykelden farksız dursa da içten içe daha yumuşak bir yanını görmeyi umarak oturuşumu dikleştirdim. Kabul etmeliydim ki, bende etrafıma neşe saçan biri olmamıştım hiçbir zaman. Yine de nezaketen bir ‘hoş geldin’ demesini beklerdim. Benim bildiğim yetişkinlerin dünyasında işler böyle yürürdü.Gözlerim istemsizce bir pencere kadar yer kaplayan ahşap kitaplığa kaydı. Birini tanımak için okuduğu kitaplara bakmak, onun hakkında birçok şey söylerdi. Sanat tarihi, anatomi, renk teorisi gibi teknik kitaplar göreceğimi düşünerek göz attım rafına. Ancak bir sütunun baştan sona kişisel gelişim kitaplarıyla dolu olması kaşlarımı havaya kaldırdı.
“Garip,” dedim kendime kendime.
“Garip ne olan ne?” Sesinde küstah bir tını yakaladığımda dudaklarımı birbirine bastırdım. Göz temasını çoktan kesmiş, gözlerimi yalnızca o sütuna sabitlemiştim. Sesimi duymayacağı kadar alçak tuttuğumu sanıyordum. Adamın kulaklarının bu denli iyi işitiyor olması beni gafil avlamıştı.
“Nasıl desem?” dedim birkaç saniye düşünerek lafı toparlamaya çalışıyordum. “Ben sizi daha çok Tolstoy, Victor Hugo okurken falan hayal etmiştim. Bu kitaplar…” Derin bir nefes verip adamın beklenti dolu bakışlarına karşılık gülümsemeye zorladım kendimi. “Sizin gibi birinin rafında biraz sırıtmış gibi geldi sadece.”
Aslında yalan sayılmazdı. Bütün kitapların yalnızca mutluluk üzerine bir arayışı simgelemesi garip değil miydi sahiden? Bir sanat dergisini kurcaladığında bu adamın hayat dolu kahkahalar atarken verdiği röportajları görmesem belki de bu kadar takılmazdım doğrusu. Öyle ya, insan en çok sahip olamadığının peşinde oluyor, onu kovalıyor durmadan. O kahkahalar, yaşam enerjisi belki de sırf yoksunluğun bir giziydi. Ne acı… Elindeki kristal bardağı masaya bıraktı. “Tolstoy mu?”
Önce kendi kendine güldü, ters bir tepki vermediğine sevinmiştim. Ardından bakışları buruk bir tebessüme kaydı yavaşça. “Onları okuyanların hayatı daha çok sevdiğini düşünüyorum. Ben orayı becerebilmiş bir adam değilim maalesef.”
Raftan bir kitap seçip kapağındaki tozu elinin tersiyle sildi. Adamın hareketlerindeki durgunluk, içinde birikmişiliğini anlatacak kadar dolu olsa da kendini tuttuğunu düşünmeme sebep oldu. Bir süre, en azından yeniden kendine gelinceye kadar sessizliğine eşlik ettim. Bakışları benden ziyade, eline aldığı kitaptaydı. Kapağını ters tutuyordu.
“Eski karım,” diyerek söze girdi. “Hayata, karşı hep kötümser olduğumu söyler dururdu. Bu yüzden doğum günlerimde bana bunlardan hediye etti senelerce. Böyle iki kitap okumakla düzelecek şeyler değil bunlar. Sorsan, bir satırını bile açıp okumuşluğum var mı? Yok, okuyamadım.”
Kitaplara yan bir bakış atıp burun kıvırdı. “Şöyle bir bakınca dekoratif duruyor en azından. İnsana yapay bir umut aşılamıyor mu? Tıpkı şuradaki orkide gibi…” Demin suladığı çiçeği gösterdiğinde kastettiği yere baktım. Sesi, çatallaşsa da durmadı. “Tomurcuğu yok, dalları cansız, ölmek üzere ama hala çiçek açmaya zorlanıyor.”
İstemsizce gülümsedim. Bir insanda kendi enkazımdan bir parça görmenin hoşuma gittiğini inkar edemezdim. Görüşmenin bu şekilde seyretmesi aklımın ucundan bile geçmezdi. Adamın biraz insancıl olmasını istemiştim ama şimdi karşımda hüzünlü bir çocuk vardı sanki. Merhamet, bazen gidip yaralarına sıkıca sarılmak, kimi zamansa böyle, uzaktan sessizliğine yoldaş olarak gösterilirdi benim nezdimde. Sarmadan da, kucaklamadan da… Sessizce. İnsan, bazen sadece dinlenilmek istiyordu. Tek bir kelime dahi eklemeden üstüne, sessiz bir desteğe ihtiyaç duyuyordu.
Saatin tiktakları, akan zamanın habercisiydi. “Anlıyorum…” dedim sessizliği bozarak. “Bana bir tık daha süslüsünü söylüyorlar bu lafların. ‘Biraz gülümse Vera. İnsanların içine karış Vera. Öyle biri olma Vera, böyle biri ol Vera…’ diyorlar.” Seslerini taklit etmek için sesimi incelttiğimde kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından ilk kez gerçekten baktı gözlerime. Sanki anlaşılmak, sesini duyurabilmek tek temennisiymiş gibi baktı uzun uzun. Belki de anın derinliğinden bana fazla anlamlı geliyordu her şey. “Peki sen onlara ne söylüyorsun?” Bu defa öylesine sormadığını biliyordum, vereceğim cevabın ondan bir parça daha barındırıp barındırmayacağını merak ediyordu. Haklıydı, yerinde olsaydım kendimden de taviz vermemek için aynen böyle sorardım bende. Belki biraz daha soğuk… Bilemiyorum.
“Genelde haklı olduklarını söyleyip geçiştiriyorum. Zaten anlatsam da anlamayacaklar. Ama içimden, dünyanın onların pembe filtreli gözlüklerinden, daha siyaha yakın olduğunu düşünmeye devam ediyorum ister istemez.”
Dişlerini görebileceğim şekilde gülümsedi. “Renkli yalanlarla kendimizi kandırmak yerine asil bir karanlığı görmeyi tercih etmek…” Kitabı rafa geri koydu ve kendine geldiğini belli edercesine koltuğunda gerindi. “Güzel. Görebilir miyim maharetlerini?”
Nihayet buraya gelişimin esas sebebine değinmiştik. Çantamdan, kalın eskiz defterimi çıkardım. Kapağı epey yıpranmıştı bu yüzden mor bir kurdeleyle kendim bağlamıştım. Karnımdaki kasılma hissi tekrar baş gösterdi. Evden çıkmadan önce defalarca kez kontrol ettiğim gibi, çizdiğim her çizginin arkasındaydım, yine de bu hissin önüne geçemiyordum. Deftere uzanıp elimden aldı ve sayfaları karıştırmaya koyuldu.
Nefesimi tutmuş mimiklerini takip ediyordum. Resimleri tek tek incelerken suratı ifadesizdi. Oturduğum sandalyede çantamı karnıma yaslarken gözlerimi bir an olsun üzerinden ayırmadım. Özenle çizdiğim, sadece gölgelendirmesine bile saatlerimi adadığım portreleri, manzaraları hızla es geçmeye başladı. Yüzünün buruşmasını saklamaya tenezzül bile etmeden nefes verip suyundan bir yudum aldı.
“Bir sorun mu var?” diye atıldım dayanamayarak. Sesim istemediğim kadar sert çıkmıştı. Defterimi masasına gönülsüzce bırakıp kapağını kapattı. Mor kurdeleye dokunup dudakları ironikçe kıvrıldığında az önceki adamdan eser yoktu karşımda. “Bunların hiçbiri dikkat çekmiyor Vera," dedi dümdüz bir sesle.
"Nasıl yani?” dedim yalan bir gülüşle kendime hakim olamadan. “Oranlar, perspektif, çizgiler… Her şeyi doğru yaptım.”
Kafasını olumsuz manada salladı bilmiş bir edayla.“Sorun da tam olarak bu zaten,” dedi, ayağa kalkıp bana doğru yaklaşırken. “Sana ait hiçbir baharat yok şu kadar çizim içinde, bir tane bile. Sanki bir fotokopi makinesinden çizim teknikleri konusunda bir çıktı çıkarmışım da onu inceliyormuşum gibi.”
Ardından dudaklarından, bir günah gibi duymaktan kaçındığım o zehirli kelimeyi fısıldadı gözlerime bakarak: “Sıradan.”
Boğazımda koca bir yumru hissettim o an. Sıradan… Bu kelime, hiçbir koşulda sahiplenmeyeceğim, üstüme alınmayacağım tek sıfattı bana yakıştırılan. İsterse tüm sanat dünyasının mihenk taşı olsun karşımdaki, bana bunu söyleyemezdi.
“Yanlış anlamanı istemem,” dedi, karşısında yarattığı enkaza bakarken. “Yeteneklisin ama…”
“Ama…” dedim tahammülsüzce.
“Ama kalemin korkak. Seni ele geçiren duyguları kağıda kusmaktan korkmuşsun. Sadece güzel bulduğunu çizmişsin. Bana güzel lazım değil Vera, gerçek bir şeyler lazım. Kendinden bir şeyler…”
Odadaki oksijen yetersiz gelmeye başladı. Camlar kapalıydı. Ellerimi kendime doğru yelledim. Daha fazla burada kalabileceğimi sanmıyordum. Ailemin bağlantılarını kullanmadan geldiğim ilk yerde ilk reddimi mi yemiştim yani? "Bunlardan iş çıkmaz üzgünüm."
Gözlerimin dolmaması için bir süre tavanı izledim. Defteri bana doğru uzattı. Kurdelenin sökülüp parmaklarıma dolanmasına bile aldırmadan defteri kapattım. "Vaktinizi çaldığım için üzgünüm Vedat Bey,” dedim, buz gibi bir sesle.
Göz teması bile kurmadan, defterin arasında koyduğum fazladan kağıtları masadan alelacele toplamakla meşguldüm. “Görünen o ki, aradığınız gerçeklik bende yok.”
Kağıtları çantamın içindeki dosyaya koymaya çalışırken ders kitabım düştü yere. Siktir… Bir bu eksikti. Elimdekileri koyup yerdeki kitabımı alacakken, benden önce davranıp kitabımı yerden aldı. Düşmenin etkisiyle açılan sayfalara takıldı gözü. Tam kitabı bana uzatacakken durdu. Ders kitabının kenarındaki boşluklara, ders dinlerken sıkıntıdan çizdiğim o özensiz karalamalara bakıyordu. Onları görmesini istemiyordum. “Alabilir miyim?” dedim, kitabın köşesinden çekiştirerek. Yine de kitabı bırakmadı.
Gözlerini sayfadaki mavi tükenmez kalemle çizdiğim iç karartan karalamaya dikmişti. “Bu…” dedi mırıldanarak. “Burada ne anlatmaya çalıştın?”
Parmağıyla kuleye tırmanan yaratığı işaret ediyordu. “Hiçbir şey. Hiçbir şey anlatmaya çalışmadım. Geri alabilir miyim artık kitabımı?”
“Kuleden kaçan bir iblis,” dedi, kendi kendime konuşur gibi. Bu cümlesi sıkıntıyla tepesinde dikilmeyi bırakıp o çizime odaklanmama sebep oldu. “Masallarda prensesler kaçmaya çalışır kuleden ama burada… İblis, prensesi kurtarmıyor. Onu sırtlamış. Kendi karanlığına kaçırıyor, baksana şuna.”
Başını kaldırıp bana baktığında, az önceki bıkkın ifadeden eser yoktu gözlerinde. Aradığını niyahet bulmuş gibi parlıyordu bu defa. “İşte bu,” dedi, gülerek. “Bana bunlardan lazım Vera.”
Elindeki kitabımı bana doğru sallayıp benimde onun mutluluğuna eşlik etmemi bekliyor olmalıydı. Kafa mı buluyordu benimle?
“Anlayamadım.” Aklım hala az evvel söylediklerindeydi. “Az önce çizdiğim eserleri yerin dibine soktunuz. Şimdi gelmiş tekniği bile olmayan bir paçavrayı mı övüyorsunuz bana?”
“Lanet olasıca teknikler,” diyerek sesini yükseltti bir anda. “Olay teknik falan değil, hiçbir zaman da olmadı. Ruh lazım. Düşünmediğin zaman, içindeki o mükemmel kızı susturduğunda asıl seni ortaya çıkaracaksın.”
Sayfaları karıştırmaya devam etti ve başka bir karalamaya denk geldi. Az önceki kadar detaylı değildi. "Başka var mı bunlardan?"
“Yok,” dedim dümdüz bir sesle. “Yani, defter aralarında vardır belki ama… Anlamsız şeyler işte."
Dilini damağına vurarak bir cık sesi çıkardı. “Onlar gerçek,” diye düzeltti beni. Kolumu sıvazladı sonra teselli eder gibi. “Senden içindeki o mükemmel olmanı söyleyen ressamı öldürmeni istiyorum Vera. İçinde bastırdığın, kabullenemediğin o parçanı sahiplenmeni istiyorum. Öfkeni, korkunu, hıncını, o kaçırdığın iblisleri… Bastırma. Bırak, aksın mürekkeple beraber.”
Parmağını o iblisin üzerinde gezdirdi yeniden. “Yeterince deşersek,” dedi yumuşak bir sesle ardından gözlerime baktı. "Bu karalamanın altından bile bir hikaye çıkar. Anlıyorsun değil mi?"

***

Taksinin camına yasladığım kafam, düşünceleri kısa bir anlığına da olsa zihnimden atmama yardımcı oluyordu. Hareket ettikçe titreyen camın verdiği rahatsızlığı görmezden gelerek burnumu çektim. Bulanık bir görüş açısına rağmen dik durmaya çalışıyordum. Ağlamak yalnızca bana acınmasına sebep olurdu. Sadece bana üzülürler ve bir anlığına merhamet etmek istemelerine yol açardı. Gözlerinde merhamet kırıntısı göreceğime, hiç var olmamayı tercih ederdim. Taksicinin sahte bir öksürükle bana torpidodan çıkardığı peçeteyi uzatmasıyla görüş açım iyice silikleşti. Peçeteye bakıp gülümsedim alelacele, göz temasından kaçınıyordum.Peçetesini almasam da, “Teşekkür ederim iyiyim,” diyebildim zar zor, sesimi ben bile ancak duyabilmiştim.
Adam, başını salladığında boğazımdaki yumruyu yuttum içime. Yaşları içime akıtabilirdim, nasıl olsa ilk defa yapmıyordum. Telefonumun kamerasından kendime baktım. Gözlerimdeki yorgunluğu atabilmek zordu, yoksaymak, her şeye rağmen devam edebilmek… Üstesinden gelmekten daha zordu.
Fakültenin kapısına geldiğimde taksiciye parasını verip, koşar adımlarla içeri girdim. Koridorda gezen tek tük insanlar dışında kimse yoktu. Kantinden yayılan sosis kokusu ve kantinci adamın kısık sesle açtığı türküyü mırıldanması dışında dikkatimi çeken bir şey de olmadı. Neyse ki bu ders zemin katta işlendiğinden bir de asansör beklemeyecektim. İki adım hızlı gideceğim diye nefes nefese kalmıştım. Kapıdan içeri girmeden önce derince nefes alıp verdim birkaç defa.
Dersin neredeyse yarısı işlenmişti, şu saatten sonra içeri kabul etmeyebilirdi ama geri adım atamazdım. İşin ironik kısmı da devamsızlıktan kaldığım derse geç girmemdi.Amfinin kapısını açtığım gibi koca bir kalabalık bana döndü. Yalnızca hocaya baktım, elindeki uzayıp kısalan çelik değnekle havada hareketler çizerken bir şeylerden bahsediyordu. Diğerleriyle göz teması kurduktan sonra durup kürsüden bana baktı. Kapıyı kapatıp basamaklara doğru ilerlediğimde koşmanın etkisiyle mi yoksa tüm bu insanların birden bana odaklanmasından mı kalbimin atışını bu denli net duyduğumu kestiremedim.
“Kaldığımız yerden devam edelim,” dedi hoca, beni görmezden gelerek. “Teori kısmı bitti. Şimdi gerçek hayata dönüyoruz. Soru geliyor.” Kürsüden yükselen ses amfide yankılandı. “Diyelim ki bir diplomat, kanuna aykırı bir bilgiye sahip fakat bunu açıklamıyor. Neden açıklamadığını düşünmeniz için size kısa bir süre vereceğim.”
Yüze yakın kişinin doldurduğu amfide oturacak düzgün bir sıra ararken, bir kez daha yükseldi ses kürsüden. “Soykan, ne düşündüğünü bize açıklasın bakalım.”
Geç gelmemin cezası olmalıydı. Durup sakince arkamı döndüm. “Hocam kusura bakmayın ama sorunuza hiç odaklanamadım. Tekrar edebilir misiniz?”
Kitaptan kafasını kaldırıp gözlüklerinin üstünden bana baktı. “Sorumu kim hatırlıyor? Arkadaşınıza tekrar söyleyin.”
Ön sıralarından bir kızın sesi yükseldi. Hocanın az evvel sorduğu soruyu tekrar etmişti. Uzun uzun açıklamalar yaparak daha fazla ayakta durmaya niyetim yoktu. Düşünmek için kendime kısa bir zaman verdim, panikleyip düşünmeden konuştuğum zaman saçmalayan biriydim çünkü.
“Diplomatın,” diye söze başlasam da duraksayarak konuşuyordum. “...devletin çıkarını adaletten üstün tuttuğunu düşünmüyorum.” Kısa bir müddet daha düşündüm. “Şayet susuyorsa da o koltukta oturmamalı.”
Sessizliği bozan bir ses daha yükseldi arkalardan. Bu defa tanıdıktı. “Arkadaşa katılmıyorum hocam.”
Sesin geldiği yöne çevirdim başımı. Başka kim olabilirdi ki zaten? Histerik bir gülüşle, kollarımı bağlayıp ona döndüm. Bakışları benden ziyade hocanın üzerindeydi.
“Neden?” diye sordu hoca, bu karşılıktan hoşlanmışa benziyordu.
"Öncelikle diplomat doğruları söyleyecek diye bir kaide yok,” dedi. “Ülkesini ayakta tutan biri o. Keza avukat da öyle, müvekkilinin arkasını toplamakla meşgul.” Kalemi parmaklarının arasında çevirmeye devam etti. “Şunu demeye çalışıyorum, burada, bu dersliklerde bize öğretilen fark, gerçek hayatta kimsenin umurunda bile olmaz.”
"Ne saçmalıyorsun acaba? Birini korumakla, suçun ortağı olmak aynı şey mi?”
Ayakta bacağımı titreterek ona bakarken, oturduğu sırada arkasına yaslanmış kalemle oynamaya devam ediyordu.“Olmadığını sanıyorsan…” kısa bir anlığına duraksadı. “...henüz mecbur kalmamışsın demektir. Dışarıdan bakan için hepsi aynı şey nasıl olsa. İhanet, sessizlik, suç ortaklığı…” dedi öğretmeye çalışır gibi. “Ama içeride olan biri için hiçbiri aynı değil.”
İnsanların kendi aralarında fısıldaşırken, gözüme kestirdiğim bir yere oturmak için harekete geçtim. "Kendi adaletini kendin sağlaman gerekir bazen,” dedi, arkasına yaslandığı sandalyeden doğrulup bana doğru uzanarak. “Yani diplomat da farklı sayılmaz. Kağıt üstünde suç gibi dursa da insan öldürmek adamı katil yapar da, boğazına sarılıp seni boğmaya çalışan bir çift elden kurtulman gerekirse…”
Cevap vermedim. Sınıfın uğultusu giderek arttığında, önüme dönüp onun zafer kazanmış ifadesini yok saymayı seçtim. Hocanın, ona gülümsediğini gördükten sonra oflayarak gözlerimi kapattım.
"İkiniz de aynı hatayı yapıyorsunuz. Eylemi, içinde gerçekleşen koşullardan ayrı tutarak değerlendiriyorsunuz. Bakalım şimdi soracağım soru hakkında ne düşüneceksiniz?” Kağıtlarının arasındaki notları göz gezdirdi bir müddet. "O eller senin boğazında değil de, suçlu olduğunu bildiğin halde korumak zorunda hissettiğin birinin boğazındaysa? Onu kurtarmak için bir silah kuşanıp tetiği çektiğinde… Bunu gerçekten adalet için mi yapmış olursun, yoksa o kişiye olan zaafından mı?” Zaten kısık olan gözleri iyice kısıldı. “O zaman,” dedi duraksamadan, “ne olursun?”
Gözleri sınıfı taradığında oturduğum yerde duruşumu dikleştirdim. Konu ne ara buraya gelmişti? Kafamı hocanın baktığı yöne çevirdiğimde zaten bana bakıyor olduğunu gördüm. Yalnızca hoca tarafından değil, sınıfın büyük bir bölümü tarafından göz hapsine alınmıştım. Soru bana mıydı yani?
“Ne demek ne olurum?” dedim sesimi alçak kullanmaya özen göstererek. Çünkü bu bir sorudan ziyade bir sorgulamaydı artık. Ucunun bana dokunmayan zararsız sorulardan olmasını umdum. Yeterince baskı hissetmiştim, dahasına tahammülüm kalmamıştı.
“Biraz önce suçun ortağı olmakla birini korumak arasında çok net bir sınır çizdin. Şimdi o sınırı kendin için çizmeni istiyorum. Suçlu olduğunu bildiğin birini kurtarmak için suç işlersen ne olursun?”
“Suç işlemiş olurum tabi ki.”
“Güzel. Peki ya suçlu?”
“Evet, hukuki açıdan en azından.”
“Ahlaken?” Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Göreceli bir durum. Kimi neden koruduğuma bağlı değişir.”
Hocanın yüzündeki belli belirsiz ifade değişti. Yarım ağızla gülüyordu. “Demek ki koşullar da önemliymiş.”
Bir üniversite hocası olarak öğrencisini köşeye sıkıştırmak aldığı mide bulandırıcı hazzı gördüm gözlerinde. Gözüne kestirdiği kim varsa sonuna kadar uğraşmayı kendisine hak görüyordu.
“Ben koşullar önemsiz demedim hocam.” Böylece keyifli bir şekilde içtiği kahvesinden başını kaldırıp bana döndü. Bakışları her zamanki gibi donuktu.
“Ama arkadaşının koşullarını bile dinlemeden ona hükmünü verdin,” dedi tek kaşını kaldırarak.
“Çünkü onun söylediği şey koşul değildi, saçma bir bahaneydi sadece.” Göz ucuyla Savran’a baktığımda, çenesinin kasılı olduğunu gördüm. Sesli bir nefes verip, kafamı salladım. Bu saçmalıklardan usanmıştım.
“Aradaki farkı kim belirliyor?” Sesindeki tını gerçekten bir soru olmadığını anlamama yetmişti.
“Herhalde suçu işleyen kişi değil,” dedim ayak uydurarak. Bu söylediğime amfiden birkaç kişide gülmüştü. Ama Pars Hoca gülmedi. “Sen mi belirliyorsun yoksa?” dedi gri gözlerini büyüterek.
“Hayır.”
“Biraz önce belirledin.”
“Hayır hocam. Bir görüş söyledim. Siz de zaten bana bunu sordunuz.” Birkaç saniye boyunca yüzüme öylece baktı. Kim bilir aklından neler geçiyordu söz etmediği.
“Görüşlerle hükümler arasındaki farkı öğrenmen gerekecek, Soykan.” Bunu söylerken gayet ciddi görünüyordu ona karşı ben yalnızca gülüşümü bastırmakla uğraşıyordum.
"Belki de aynı şey, karşı çıktığınızda hüküm ama katıldığınızda görüş gibi geliyordur size.”
Tek bir an bile düşünmeden sadece söylemiştim. Hocanın yüzündeki ifade ilk kez tamamen silindi. Dudaklarımı birbirine bastırıp yavaşça hocanın tepkisine baktım. Öfkeli veya şaşkın diye betimleyemiyordum bile.
“O hâlde bir sonraki derse kadar bunu araştırmanı istiyorum. Hukuki sorumluluk, ahlaki sorumluluk ve zorunluluk hâli arasındaki farklar neymiş bak bakalım. Madem bu kadar kesin konuşuyorsun, görüşünü bir argümana dönüştürmeni bekliyorum senden.”
“Sadece benden mi?” Elimle kendimi gösterdiğimde kafasını salladı onaylar manada.
“Sadece sen itiraz ettin.”
“Savran da etti hocam.” Ona baktığımda bana aldırmayan bir bakış attı.
“Savran bir görüş sundu. Sen kişiselleştirdin.” İşte o anda yanıldığına emindim. “Hayır hocam,” dedim. “Siz kişiselleştirdiniz.”
Sınıftaki uğultu kesildi. Derin bir sessizlik amfinin üstüne çöktü. Derin nefesler almaya çalışırken arkama yaslandım. Griye çalan bir çift gözde gördüğüm şey apaçık bir aşağılamaydı. “Ders bitmiştir. Çıkabilirsiniz.”
Yakasını düzeltip, iğnelerini etime kemiğime ilmek ilmek batırdıktan sonra arkasını döndü ve sınıftan çıktı. Bir süre uzaklaşmasını izlerken buldum kendimi, ne demesini bekliyordum ki? İstese şu saatten sonra beni hiçbir şekilde geçirmeyebilirdi dersinden.
Arkamı döndüğümde etrafımda biriken öğrenci yığınıyla karşılaştım. Sınıfın içindeki uğultudan ve kaçamak birçok göz tarafından çevrelenmiştim. Fısıltılar kulağıma gelse de duymazdan gelip fakültenin dışına kadar adımlarımı hızlandırarak çıktım. Yanlış yaptığım bir şey yoktu sonuçta değil mi? Sonuçta kendi fikrimi söylemiştim.
İdil’in altına çalan kıvırcık saçları görüş alanıma girdiğinde derin bir nefes aldım. Onu görmek kalabalığın ardında ellerim ceplerimde, sırtımın dönük kalmasına mani oluyordu. Fakültenin kapısında birkaç kıza ayaküstü bir şeyler anlatıyordu. Yanına gittiğimde ağzı kulaklarına varmak üzereydi. “Bomba haberlerim var sana,” dedi sarılırken. Saçına taktığı papatyaların kokusu doldu burnuma.
Gülümsemeye çalışıyordum ama o yine de yüzüme dikkatlice bakıp kaşlarını havaya kaldırdı. Ruh halimiz yine ibrenin tam tersiydi. "Bir şey olmuş sana. N’oldu anlat?"
Elimi havada pervasızca salladım. "Regl gerginliği ya," dediğimde kafasını yan yatırıp gülümsedi. Gülümsemeye çalıştım. “İyiyim… Gerçekten,” dediğimde anlar gibi salladı kafasını.
“Var sende bir şeyler de… Zorlamayacağım, istediğinde anlatırsın.” Gülümsedim. Koluma girdiğinde ellerimi paltomun cebine soktum. Kampüsün içindeki yürüyüş yolunda yürümeye başladık. “Güzel haberlere geçelim artık,” dedim kasvetli havadan kurtulmak için.
Kafamı bir an bile boş tutmak istemiyordum. Gözleri parlayarak döndü. "Babişle konuştum, sonunda yatı vermeye ikna oldu.”
"Nasıl ikna ettin ya?"
"Başta bir şey olacak diye kök söktürdü ama… Biricik kızı olarak izin vermek dışında bir seçeneği yok bunu biliyor ayrıca," diyerek cümlesini uzattığında nereye baktığını anlamıştım. Az ileride bize doğru bakan arkadaş grubunu fark etmişti. Geldiğimizden beri buraya dönüyorlardı, şimdi de İdil görmüştü. Bir anda kolumdan çıkıp emin adımlarla onlara yürüdüğünde duraksadım. “N’apıyorsun İdil?”
“Sadece izle,” dedi ve salınarak onların yanına ulaştı. Kızlardan birinin telefonunu elinden alarak kamerayı açtı ve telefonu kıza geri uzattı.
“Işığı arkana al, beni karanlıkta bırakma sakın.” Kız şaşkınlıkla İdil’in birkaç fotoğrafını çekerken arkadaşları sessizce izlemekle yetindi. Telefonu geri alıp fotoğraflarına göz gezdirdi ve yüzünü buruşturdu. Ardından cüzdanından çıkardığı birkaç yüzlüğü kızın itirazlarına rağmen cebine sıkıştırdı.
“Emeğine sağlık, hayatım,” dedi sonra hiçbir şey olmamış gibi. Yüzünde anlamsız bir zafer sırıtışı taşıyordu. Yanıma döndüğünde rahatsızlığımı fark etmişti. “Bunlara anladığı dilden konuşacaksın.”
Ona cevap bile vermedim. Sonuçta bu ilk kez gördüğüm bir manzara değildi. Koluma yeniden girdi ve ilerlemeye devam ettik. Kız ve arkadaşları, bizden olabilediğince uzaklaşmıştı. İdil’e baktığımda olayın etkisinden çabucak çıkmış olduğunu gördüm. Çalan telefonunun ekranı bakmakla meşguldü. Baktığımı fark edince ekranı bana gösterdi.
"Akşam görüşmek için ısrar ediyor."
İsmine baktım. Konuştuğu onlarca erkekten biriydi. Çocuk hakkında bir şeyler anlatırken kendi kendine konuştuğunun farkına varmamıştı neyse ki. Kaldığı yerden dinleyip anlamaya çalıştığımda, arayan çocuktan bahsettiğini, görüşmek konusunda sürekli ısrar ettiğini anladım.
"Yurt dışına çıkıp duruyor ya, gitmeden göreyim seni diyor."
"Gitmeyeceksin herhalde İdil,” dediğimde gözlerini kaçırdı. "Sadece İstanbul’a döndüğünde yazıyor sana. Sence neden?"
"Biliyorum da…” Sarı bukleleriyle oynamaya başladı.
"Da ne o zaman?” Amacımın onun iyiliği olduğunu bilmese asla dinlemezdi. Gerçi dinlese de akşam o yemeğe gideceğini ikimiz de biliyorduk. İçimde bu hikayenin iyi bir yere varmayacağına dair tanıdık bir his vardı.
"Of kızım ya. Her şeyi bu kadar ciddiye alamazsın,” dedi son kelimeyi uzatıp çocuk gibi kolumdan çekiştirdi. “Basit bir yemek yiyeceğiz sadece."
"Yemekle kalsa iyi,” dediğimde gülüp kolumu itti hafifçe.
"Aman tamam. Derse mi gireceksin şimdi?” Telefonunun kamerasından makyajını kontrol ediyordu.
"Evet, sen gidiyor musun yoksa?”
"Evet...” Gözlerini kaçırdı. Kimle gittiğini sormama gerek kalmadan telefonu çaldı bir kez daha. Göz devirdim. Telefonu çalmaya devam ederken, sessize alıp yanağımdan öptü. "Gideyim ben artık, Ahu sonra söyleniyor."
İdil’e el sallayıp uzaklaşmasını izledim. Dersin başlamasını amfide beklemek için Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne doğru yürümeye başladım. Binanın önüne vardığımda başımı kaldırıp kocaman harflerle yazılmış tabelaya baktım. İçeri girmeden önce kapının yanında biraz soluklanmalıydım. Daha şimdiden temiz havaya ihtiyaç duyuyordum çünkü fakültenin basık duvarları her defasında canlı bir kabre giriyormuşum gibi hissettiriyordu kendimi.
Gireceğim ders fakültenin en üst katındaydı, merdivenleri kullanmak yerine asansörü beklemeye başladım. Asansörün aynalı kapısından arkamdan gelen geçeni de görebiliyordum. Paltonun altına giydiğim bordo boğazlı kazağın üzerindeki saçları toplarken boş gelen asansöre bindim. Gireceğim amfinin kapısında, elinde birkaç kitapla listelere bakan bir çocuk dikiliyordu. İçerisinin dolu olması gerekiyordu, bu çocuk niye liste okuma derdindeydi ki? Beni gördüğü anda bir cankurtaran görmüş gibi atıldı.
"Vera, ne olur şu notları içeri sen dağıt,” dediğinde tepkisizce ona baktım.
“Senin elin yok mu?”
“İçerideki… Pars Hoca.” Kafasıyla kapıyı işaret ettiğinde gözlerimi devirmemek için kendimle savaştım. “Adam Hukuk Fakültesi’nın celladıymış. Seçmeli derse niye giriyor onu bile anlamadım. Neyse ne, canı bir şeye sıkkın geldiğinden beri ateş püskürtüyor. Benim yerime sen dağıtır mısın bunları?”
"Adamın dersine girmeyecek misin zaten?"
"Hayır. En azından bu dersine girmeyeceğim."
Oflayarak çocuğun elindeki kağıtları çektim. “Ver şunları. Alt tarafı bir hoca, yemez seni.”
Geriye sendeleyip beklerken, kapıyı açıp hocayla göz teması bile kurmadan kağıtları sıralara dağıttım. En arka sıraya ilerlerken kürsüye kaçamak bir bakış attığımda hocanın laptopla ilgilendiğini görüp derin bir nefes verdim. Dışarı çıktım. Kağıtları uzatan çocuk etrafta görünmüyordu. O felaket geçen dersten sonra bir kez de kağıt dağıtmıştım hocanın dersine. Neyse ki benim olduğumu görmemişti. Hoş, görse de fark etmezdi.
Kendi dersliğime girdiğimde sınıftakiler kendi aralarında eğleniyor gibiydi. Gürültünün esas kaynağı da kahkahalar değildi, canlı yayındaki diğer insanlardan geliyordu. Sanki sesleri ne kadar çok çıkarsa, varlıklarını o kadar ispatlamaları o kadar kolay olacaktı.
Şakaklarımı sıvazlayıp lavaboya gittim. Daha içeri girmeden kızların sesleri taşıyordu dışarı. “Pars Hoca’ya herkesin içinde söylediği şeye inanamıyorum.” Elimi kapının kulbunda tutup bekledim. “Anlat şunu düzgünce,” dedi bir diğeri.
“Ne demiş hocaya?”
“Dersteydim ben. Hoca ‘Savran görüş sundu, sen kişiselleştirdin,’ deyince kız direkt ‘Hayır hocam, siz kişiselleştirdiniz,’ dedi.”
“Yok artık.”
“Basbaya dedi işte. Kendi kulaklarımla duydum. Zaten sınıf buz kesti bir anda. Hoca da dersi bitirdi. Hem var ya sırf ballı olduğu için bu afrası tafrası bunun. Biz olsak yedi sülalemiz gelse yine de geçirmez. Dünya bunun gibilere güzel.”
İçeri girdiğim anda gülen yüzleri taş kesildi. “Bu kadar mı?”
Önümde durup göz temasından kaçınan kıza odaklandım. Yanlarından geçtiğimde kimse yol vermedi. Lavoboda ellerimi yıkarken gözlerim arkamda duran kızların aynadaki yansımalarındaydı. Hiçbirinde tek kelime edecek yürek yoktu ama beni burada bırakıp çıkmamışlardı da. Daha çok birbirleriyle bakışarak anlaşıyor gibiydiler. Islak ellerimi kurutma makinesine tuttuğumda çıkan ani gürültüye irkilmeleri gülmeme sebep oldu. Son kez aynadan görüntümü kontrol ettim ve dedikoduyu çıkaran asıl kıza döndüm. Gözlerini kaçırıp çantasından bir şeyler arıyor gibi yaparken, “Bir dahakine,” dedim bana bakmasını sağlayıp. “Sırf ballı olduğum için değil, en azından yüzüne söyleyebilecek kadar cesur olduğum için burada olduğumu söyle.”
Yanlarından geçip lavobodan çıktım. Belki de umursamamayı öğrenmeliydim. Ne yaparsam yapayım, arkamdan her zaman konuşacaklardı. Başka bir seçmeli dersti, devamsızlıktan kalmamak için mecburen katılım sağlayacaktım. Koca bir buçuk saati uyuklayarak geçirdim. Ders biter bitmez de kimseyle muhatap olmadan okuldan çıktım. Otobüs durağının önünde bekleyen öğrenci yığını arasından geçip ilerledim. Az ileride kısa bir yürüyüş yolunun ardından beni her zamanki yerinde bekleyen siyah lüks araca yöneldim.
Adil Amca’ya kapımın önünde durmamasını ben söylemiştim. Biraz uzakta beklediğinde bile, duraktan rahatlıkla görülebiliyordu. Diğerleri otobüsün gelmesini beklerken, sırtımda bakışları hissebiliyordum. Adil Amca, beni gördüğünde koşarak kapıdan inip, kapımı açtı. “Hoş geldiniz efendim," dedi gülümseyerek. Duraktaki öğrencilerin bakışları üzerine oturduğum camı kapatıp önüme döndüm.
Madem karanlığıma ses vermem gerekiyordu, hissettiğim bir duyguya odaklanmaya çalışacaktım ben de. Radyoda çalan şarkıların ritmi odaklanmayı denedim, bir yandan da gözüm camdaydı. Gri beton yığınları arasında kasvete kapılmak ilk kez işime yarayacaktı. Boş bir kağıt çıkarıp tahammülsüzce kalemi salladım. İblis… Prenses… Kule… Başka ne olabilirdi? Rastgele daireler çizip onları birbirlerine bağlayıp bir silüet ortaya çıkardım ama hiçbir şeye benzemedi. Başka bir sayfaya geçtim. İlham kovalamaya çalışırken kalemi defalarca kez deftere vurduğumu fark ettim. Bu hareket bana o hadsizi hatırlatmıştı. Yüzümü buruşturup, kalemi çantama fırlattım. Göz açıp kapayıncaya kadar Cevdet Paşa Caddesi’ne varmıştık. Deniz yine görünmüştü, camları aralayıp tuz ve yosun kokusunun içeri girmesine izin verdim. Buradan sonrası eve on dakika bile sürmezdi. Radyoda çalan şarkıya eşlik ederken, araba güvenlik tarafından açılan demir kapıdan geçtiğini belli eden gürültülü bir giriş yaptı.
Adil Amca, kapının önüne gelip tekrardan kapımı açtı. Nihayet eve varabilmiştim. Eve varmakla evine varmak… Bu ikisinin birbirine bu denli zıt olması ne garipti. Dışarıdan görünen bir yalı, içeriden yalnızca bir kuleydi. Ne ben kuleye hapis bir prensestim, ne de bir iblis beni buradan kendi inine kaçıracaktı. Kapının önünde dikilen Ayşen Abla ve bahçede dev kulaklıklarla ağaçları budayan Kemal Amca dışında etrafta kimse yoktu. Yanından geçtiğimi fark ettiğinde kulaklığı çıkarıp dikildiği merdivenden el kaldırdı. "Hoş geldiniz Vera Hanım.”
"Kolay gelsin,” başımı sallayarak karşılık verdiğimde işine geri döndü. Baharın gelişiyle bahçe canlanmış, bahçenin dört bir yerindeki meyve ağaçları da çiçek tomurcuklarıyla etrafı süslemişti. Dış kapıdan içeri girdiğimde yanı başımda dikilen Ayşen Abla’ya paltomu uzattım. “Babam evde mi?”
“Evet, çalışma odasında.”
“Tugay da buradadır o zaman,” dedim kendi kendime ama sesimi duyup cevap verdi.
“Evet, o da en son odasındaydı.” Başımı salladım. Kuyruk, etinden kopar mıydı hiç? Mutfağın kapısı kapalıydı. İçin gelen tencere tıkırtıları ve koşuşturma sesleri akşam yemeğinin henüz hazır olmadığını gösteriyordu.
“Yemek hazır olana kadar odama papatya çayı istiyorum. Biraz limon da sıkın. Rahatlayıp kendime gelmem lazım.”
“Tabi efendim. Birazdan hazırlar odanıza getiririm.” Boş merdivenlerden çıkıp hemen sağ tarafımda kalan odama geçtim. Odam havalandırılmış, her yer parıl parıl görünüyordu. Perdeleri kapatıp küveti doldurdum. Biraz banyo tuzu ve birkaç mum, günün üzerimde bıraktığı ağırlığı silmeye yetmese de en azından odanın geri kalanını dünyadan koparmaya yetmişti. Ayşen Abla papatya çayımı getirdikten sonra kapıyı kilitledim ve sıcak suya gömüldüm. Banyo sonrası kesinlikle daha iyi hissediyordum.
Bornoz giyip saçlarımı havluya sardım. Perdenin arasından baktığımda gününün en iyi zamanını yakaladığımı fark ettim. Güneş yeni batmış; alacakaranlık, ne gün doğuyor gibi ne de batıyor gibi görünüyordu. Araf… Bir yanımın bu havanın hep sürmesini isterken, diğer yanım kaçıp kurtulmak istiyordu bir an evvel. Ondan kurtulmanın bir yolu yoktu. Gecenin onu yuttuğunu, güneşin izini sildiğini düşündürürdü bana çocukken. Yanılmışım. Araf hep oradaymış. Alacakaranlık hep içindeymiş, biz fark edemezmişiz. Perdeyi yarısına kadar açıp loş ışığın içeri sızmasına izin verdim.
Kapı tıklatıldı, “Buradan söyleyin,” dedim, üzerimdeki bornoza sarılırken. “Yemek hazır efendim.”
“Tamam, birazdan geleceğim.” Ilıyan çaydan birkaç yudum daha alıp giyindim. Saçlarımı nemini alacak kadar kuruttuktan sonra gevşekçe ördüm. Daha fazla oyalanmasam iyi olurdu. Yerdeki kıyafetlerimi kirli sepetine fırlatıp hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı indim. Tugay çoktan masaya geçmiş telefonuyla ilgileniyordu. Yanındaki yerime geçip sessizce oturdum. Geldiğimi fark etse de umursamadı. Bir süre sonra babam yan odadaki telefon görüşmesini bitirdi ve masanın başına oturdu. Annemin boş sandalyesine bakıp derin bir nefes aldım.
Yemek servisi başlamıştı. Masada çatal bıçak seslerinden başka ses duyulmuyordu. Mantarın tuzu azdı ve masadaki tek tuzluk Tugay’ın önündeydi. Kolumu diğer tabaklara değdirmemeye özen gösteriyordum. Kıvrak hareketlerle tuzluğa zar zor uzanabilmiştim, parmağımla benden tarafa iterek sonunda elime alabildim. Tuzu tabağıma dökerken ikisinin de bakışları üzerimdeydi.
"Anlat bakalım, günün nasıl geçti?" diye sordu bana babam, tek başına bitirdiği humustan bir kaşık daha almadan önce.
"Her zamanki gibiydi. Fakülte, dersler… Rutin şeyler." Tuzluğu masaya koyup boğazımı temizledim. "Bir de şey..." dedim sesimi alçalatarak. Beni dinliyordu, "Çizimlerim için Vedat Numanoğlu ile görüştüm bugün."
"Numanoğlu mu?" Dikkat kesilip yemeği bir kenara bıraktı. Oturduğum yerde dikleşerek cümleyi toparlamaya çalıştım. Nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum.
"Evet... Biliyorsun ya baba, kendimi çizim konusunda geliştirmeye çalışıyorum. Kaç tane tablom var evde asılı duran."
Sürekli duraksayarak konuşmak daha çok gerilmeme sebep olduğu için bardaktan bir yudum su aldım. Babam bir yandan yemeğini yerken bir yandan da sessizce düşünüyordu.
Tugay, kendi kendine soytarı gibi gülmeye başladığında yüzüne bir dirsek atmamak için kendimi tuttum. Çatal bıçağını kenara bıraktı ve gülerek dudak kenarlarını peçeteyle silip, "Şu çizdiği çöp adamları diyor baba,” dedi. “Geçenlerde koridora asmıştı bir tanesini de çalışanlardan biri de Adil Abi’nin torununun işgüzarlığı sanıp kaldırmıştı ortadan. Hem abuk subuk bir şeye benziyordu.”
Kendi aralarında gülüştüklerinde tuttuğum peçeteyi masanın altında atomların ayırmıştım çoktan. "Bunlar senin kapasitenin yetmeyeceği konular Tugay. Sen git ofisinde patronculuk oynamaya devam et,” dedim, gözlerine bakarak.
Tugay, gülmeyi kesip, “Benimle düzgün konuş,” diyerek tehditkarca baktı.
“Çok korktum.”
Babam, “Kendinize gelin,” diye gür sesiyle bağırdı. Sandalyeye yaslanıp önüme döndüm.“Çocuk gibi didişmeyi bir türlü bırakamadınız. Biri hayal aleminde yaşar resim çizeceğim der, öteki bir karış kafayla şirketin vârisi olacağım der,” dedikten sonra bana döndü. “Heves, geçer. Ama kaybettiğin zamanının telafisi geçer mi küçük hanım? Onu nasıl telafi edeceksin?”
“Heves değil,” dedim, zar zor. “Ben…” Derin bir nefes aldım. “Gerçekten istiyorum baba.” Yüzündeki kınayan ifade, susan dilinden daha zehirliydi. Tugay bile muhalefet olmayı bırakmıştı.
“Lütfen…” Ağlamamak için sıktığım dişlerimin arasından gözlerimi tabağa sabitledim yalnızca, baksam tuttuğum tüm bu yaşlar akacaktı bir nehir gibi. Önce yanağıma süzülecek sonra giderek aşağı inecekti. Yüzüm cayır cayır yanıyordu. Tek kelime etmeden masadan kalktığında gözlerimi kapadım. Akan yaş, yanıcı bir madde gibi yakıyordu geçtiği yanı. Kimse görmeden sildim yaşları alelacele.
Odama çıkıp kapıyı kilitledim. Yaşlar süzülmeye devam ediyordu kendiliğinden. Balkonun boğaza bakan rıhtımına çevirdim gözlerimi. Boğaz dalgalıydı bu gece de. Köprünün renkli ışıkları dökülmüştü denize. Bir hıçkırık firar etti boğazımdan. Tugay gibi itaatkar olmadığım için mi uzaklaştırıyordu beni kendinden, böyle mi cezalandırıyordu? Bir kez olsun saçlarımı okşayıp içine çekmiş miydi, kızım diyebilmiş miydi bana? Ağzından duyduğum tek şey varsa yoksa oğlumdu. Varken mi yoktum ben? Bu kadar mı görünmezdim onun için?
Esen soğuk yüzüme çarptıkça direndim. Yanan bir ciğeri, ayaza bıraksan donmazdı. Hasta olmazdım eminim. Akan burnumu çekip, balkonun kapısını kapatıp girdim içeri. Banyoya girip soğuk suyla yüzümü kaç kez yıkadım saymamıştım. Şişmiş gözlerle kimse beni görmemeliydi. Buzluktan çıkardığım birkaç buzu pamuğa sarıp gözlerimin üstünde gezdirdim.Kapı kulbu aşağı indi ancak kilitli olduğundan açılmadı. Kapı, birkaç kez tıklatıldıktan sonra Tugay’ın sesi geldi arkadan. “Ağlamayı bırak da içeri gel hadi,” dediğinde ses vermeden kapının kulbunu tuttum.
Çalışanlar biri olduğunu sanmıştım. Açıp açmama arasında tereddütte kalsam da açtım kilidi. Kapıya gelen geri çevrilmezdi, annemden böyle öğrenmiştim. Tugay, önce gözlerime baktı sonra kaşları çatıldı usulca. Bir kez daha bakıp eğdi başını, elini omzuma koyduğunda bu kez kendimi geri çekmeye çalışmadım. Onun tesellisine bile ihtiyacım varmış meğer.
“Öyle demek istemedim Vera.”
“Ne?”
“Babamın senin bu kadar istekli olmana karşı çıkacağını düşünmedim. Kestirip attı birden. Kusura bakma, biraz da benim yüzümden oldu.”
Hiçbir şey söylemeden burnumu çektim. Tugay, uzaklaşıp merdivenlere yöneldiğinde zar zor konuşabildim. “Geldiğin için…” Durup baktı bana. “Sağ ol.”
Tebessüm yoktu yüzünde ama nefret de yoktu. Başını sallayıp aşağı indi. Boğazım kurumuştu. Mutfağa inecekken, koridorun solundaki odanın kapısı açtığını gördüm. Babamın çalışma odasıydı. Onunla karşılaşmaya hazır mıydım şimdi? Işığın gölgesinden iri cüssesini görebilmiştim. Kaçıp saklanmayacaktım, belki beni böyle görürse pişman olurdu. Kapı kapandı. Ama çıkan babam değildi.
Savran, tuttuğu klasörle birlikte kapıyı yavaşça kapatmıştı. Soru işaretleriyle baktım ona. Babamın odasında ne işi vardı? Koridorun karşısında, saçlarım birbirine dolaşmış, üzerimde pijamalarla ağlamaktan bitap düşmüş halimi gördü. Ev halimi görmeye alışıktı ama bu halim onun için de yeniydi. Benim aksime kendi üzerine gömlek giymişti. Sanki müştemilatta yaşayan o değil de benmişim gibi görünüyorduk bu gece. Beni gözleriyle yavaşça süzerken dudaklarının kenarında, o bildiğim alaycı kıvrım belirdi. Olduğum yerde rahatsızca kımıldadım. Yanımdaki merdivenlerden inerken göz göze geldik, yine o sinir bozucu ifade vardı yüzünde. Bakışlarının ağırlığı altında ezilmemek için son bir gayretle odaya attım kendimi. Kilidi çevirip, sırtımı o soğuk yüzeye yasladım. Gücüm tükenmişti. Bedenim yavaşça yere kayarken titreyen ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Kuleye kapatılan bir prenses olmadığım doğruydu. Ama burası bir kuleydi ve düşman artık uzakta değildi; surlardan içeri sızmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

181okunma 36beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18