Orion Kuşağı kitap kapağı

4. bölüm / 10

Orion Kuşağı

4

Vaveyla Yazarı: melrose *

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 4

İlk Kan
“Knithma’da masumiyet, ilk kan toprağa düştüğünde gömülür.”

Kulaklarımı delen uğultular arasında gözlerimi araladığımda karşılaştığım tek şey görkemli bir yeşillik değildi; burası benim ait olduğum yer değildi. Tanıdığım o nemli toprak ve çam ağacı kokusunun yerini; genzimi yakan, şekerli ama aynı zamanda çürümeyi andıran bir koku almıştı. Sanki binlerce çiçek aynı anda açıp aynı anda solmuş ve buna mahkûm kalmışlar gibiydi. Başımın her bir köşesinde hissettiğim ağrı ise geçmek bilmiyordu. O esnada hemen yanımdaki silüet kımıldadı.

"Panik yapma,” dedi. “Benim, Avian.”

Avian sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi rahat konuşuyordu. Bu tanıdık tavrı beni huzursuz etmişti ama gözlerindeki sıcaklık ve omzuma dokunuşu, içimdeki karmaşayı bastırmakta başarılıydı. Kendime geldikçe yavaş yavaş nerede olduğumun farkına varmaya başladım. Etrafıma bakındım. Avian’ın son dakikada bana verdiği ve benim sımsıkı tuttuğum eski kutu ile defter hâlâ kollarımdaydı. Ayrıca büyükbabamın kitabını da yanımdan ayırmamıştım. Son hatırladığım şey mağaradaki serin sulara atlayışımdı ama üzerimde en ufak bir ıslaklık bile yoktu. Ve burası, çevremde hiçbir insan izi olmayan bu yer, burası… Neresi?
Avian bana doğru gelince geri adım attım.

“Yaklaşma,” dedim. Sesim düşündüğümden daha tiz çıkmıştı.

“Panik yapma,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. Ancak daha birkaç dakika önce bilmediğim birisinden kaçarken şimdi yine bilmediğim bir yerdeydim.

Kim olduğu benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Tam tersi, benimle bu kadar doğal konuşması içimdeki korkuyu büyütmüştü. Gözleri üzerimde geziniyor, kaçıp kaçmayacağımı tartıyor gibiydi.

“Beni nasıl buldun?” dedim. “Neredeyim ben?”

Bir süre sessiz kaldı; bunu fırsat bilerek cevabı duymadan arkamı döndüm ve koşmaya başladım. Ağaçların arasına daldığımda dallar yüzümü çizdi, eteklerim yeniden çalılara takıldı ama durmadım. Nefesim düzensizleşti, başımdaki ağrı her adımda daha da keskinleşti. Dizimin acısından dolayı bir anlık yavaşlar gibi olmuştum fakat arkamdan ayak sesleri duyar gibi olunca korkum panik hâline dönüştü.

Nereye gittiğimi bilmeden sert bir dönüş yaptım. Toprak ayağımın altından kaydı ve sert bir şekilde yere kapaklandım. Elimdeki eski kutu ve defter çimenlerin arasına savruldu. Ayağa kalkmaya çalışırken birden güçlü bir el saçlarımdan yakaladı.

“İnsan kokusu…” dedi, birden beni koklarken. Bu Avian değildi.

Saçlarımda hissettiğim o kaba elin baskısıyla başım geriye çekilirken, adamın leş gibi tütün ve paslı demir kokan nefesi yüzüme çarptı. Gözlerinde avını yakalamış bir avcının parıltısı vardı, oysa ben o gözlerde kendi ölümümü görmüştüm.

“Koşturman hoşuma gitti ama bu kadar kolay yakalayacağımı düşünmemiştim."

Korkuyla çığlık attığımda, güçlü bir el boğazımdan yakaladı bu sefer. Boğazımı sıkan elini itmek için çabalasam da bu boşunaydı. Adam neredeyse benim iki katım kadar uzun ve kiloluydu. Hiç zorlanmadan benim boynumu bir dal parçası gibi kırabilirdi.
Öne doğru çıkmış göbeğinin etrafına sarılı kemerinden hızla hançerini çıkarttı. Hançerinin üzerindeki çentikleri, ucunda kurumuş kan lekelerini en ince ayrıntısına kadar seçebilmiştim.

“Akşam için ganimet çıktı. Şanssız günündesin, insan.”

Neredeyse nefesim kesilecekti. “Beni… bırak,” diyebildim sadece. Adam ise güldü. “Bırakacağım ama önce senden geriye ne kalacağını görmek istiyorum.”

Son bir kez onu ittim çaresizce. Bu hamle onu durdurmadı; tam tersine, yüzündeki ifade sertleşti. Kanlı hançerini havaya doğru kaldırdı.

O an anladım ki sonum burada gelmişti. Hançer havadayken gözlerimi kapattım. Dünyam kararmadan önceki o son saniyede, ormanın tüm sesleri sustu; sadece adamın gırtlaktan gelen o vahşi gülüşü, yaklaşan metalin sesi ve hemen ardından ete saplanan bir ses duyuldu. Adamın çığlığı havada yankılandı. Boğazımdaki eli gevşediği anda yere düştüm. Haydut geri sendelemişti; omzuna saplanan bir ok, hançeri elinden düşürmüştü.

Kan toprağa damlıyordu.

Okun geldiği yöne baktığımda karşımda Avian’ı gördüm. Adımları öyle büyük attı ki hızla haydutun arkasına geçerek sırtına çıktı ve koluna saplanmış oku iyice bastırdı. Kendi hançerini çıkartıp haydutun boğazına dayadığında, adamın gözlerindeki vahşet yerini paniğe bıraktı. Avian bir an bile tereddüt etmeden tek hamleyle işini bitirdi.

İri cüsseli adam yüzüstü ayaklarımın dibine düştüğünde, korkuyla geriledim. Boğazından akan kan, yerdeki yüzünün etrafında birikmeye başlamıştı. Sanki yerde kendi kanında boğulmuş gibi görünüyordu.

Mideme sert bir yumruk yemişim gibi oldu. Nefesim boğazımda takıldı. Ben ise acıyla boğazımı tutuyordum. Yutkunurken boğazımın içinden gelen acıyla başa çıkmaya çalışıyordum. Gözlerimi kapatamamıştım; görmemem gereken bir şeyi çoktan görmüştüm. Kan toprağa yayılıyordu, karanlığın içinde sessizce ilerleyen koyu bir gölge gibi. Bu masallardaki gibi değildi. Ani beliren kutsal bir ışık yoktu ya da kahramanlık…

Sadece geri alınamayacak bir an vardı. Ellerime baktım usulca. Parmaklarım resmen titriyordu. Bunun korkudan mı yoksa şoktan mı olduğunu ayırt edemiyordum. Az önce birinin hayatta olduğunu, bir nefesi olduğunu; ancak bir sonraki saniyede ise artık olmadığına şahit olmuştum.

Avian, yere düşen adamın sırtından kalktığında söylendi. “Geç kaldım,” dedi dişleri arasından. Sesi bastırılmış bir öfke taşıyordu.
“Ama sen de aklını tamamen kaçırmış olmalısın.”

Yanıma hızla gelerek kolumdan sertçe tuttu, ayağa kaldırdı. Bu sefer dokunuşu güven verici değildi. Kaçmamın hesabını soracak gibiydi.

“Kaçmak mı?” dedi. “Bu ormanda mı? Üzerindeki giysi ve kolyeyle?”

“Ben…” demeye çalıştım ama beni umursamadan konuşmaya devam etti.

“Eğer bunu bir daha yaparsan,” dedi alçak ama keskin bir sesle, “seni ben kurtarmam. Kendi başının çaresine bakarsın.”
Sonrasında sıktığı kolumu, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışarak bıraktı. “Kızıl Engerekler tek olamaz. O pisliğin cesedini gördükleri anda yönlerini değiştireceklerdir.”

Kısa bir süre etrafı dinledi. Yayı yeniden eline aldı ama hançerini indirmedi.

“Yürü,” dedi. “Sessiz ol ve yanımdan ayrılma. Ayrıca bir daha bana güvenmesen bile kaçmaya kalkma, seni ahmak.”

Beni yeniden kolumdan tutup hızla sürüklerken bu sefer sıkmamaya özen gösteriyordu. Artık korkudan çok başka bir şey hissediyordum: utanç, öfke ve Avian’a karşı doğan zoraki bir güven.

Oradan uzaklaştıktan sonra Avian artık daha rahat davranıyordu. Yüzümdeki ifadeden dolayı onun da bir yerde kendini suçladığını hissediyordum.

"Knithma Krallığı’na hoş geldin," dedi ciddi bir sesle. "Cesaretinden dolayı seni tebrik etmeliyim. Olay anında soğukkanlı kalabilmek sanıldığından çok daha önemli," dedi, resmen alay eder gibi.

Knithma...

Avian bu ismi sanki çok sıradan bir yerin, komşu bir kasabanın ismini söyler gibi telaffuz ediyordu. İçimden bir ses hâlâ çığlık çığlığa haykırıyordu: 'Uyan, Vivienne! Bu sadece bir rüya, birazdan malikanenin soğuk zemininde uyanacaksın.' Ama dizimdeki acı o kadar gerçek, havadaki o tuhaf polenlerin genzimde bıraktığı tat o kadar acıydı ki yaşadığım tüm bu hisleri tarif edemezdim.
Çocukken büyükbabamın dizinin dibinde dinlediğim masalların içine hapsolmuş gibiydim. Eğer bu bir delilikse, hayatımda hiç bu kadar uyanık hissetmemiştim.

Gözlerim şaşkınlıkla etrafımdaki doğanın kucağına baktı. Bu orman, hikâyelerde anlatılan o büyülü, gizemli atmosferi taşıyordu. Devasa ağaçların gökyüzüne uzanan dalları, her biri farklı şekillerde süslenmiş mantarlar ve tanımadığım egzotik çiçekler, ağaçların dallarından süzülen ışık huzmeleri; hepsi hayal ettiğimden çok daha gerçekti.

"Knithma Krallığı… yani burası, gerçekten… var," diye fısıldadım. Sesim hayretle titriyordu.

Avian, yüzündeki hafif bir gülümsemeyle bana baktı. O an, efsanelerle örülü bu diyara gerçekten ayak bastığımı, Knithma Krallığı’nın yalnızca bir masal olmadığını derinlerde bir yerde kabullenmeye başladım. Ve bununla birlikte içimi heyecanla karışık bir korku kapladı; bu bilinmeyen dünyada atacağım her adım, kendi sınırlarımın çok ötesine geçmem gerektiğini gösteriyordu. Fakat baş ağrım beni sarsmaya devam ediyordu; her şey hâlâ bulanık, çevrem sanki dönüyordu.

"Başım ağrıyor," diye fısıldadım. "Her şey dönüyor, ayrıca dizim çok acıyor."

Avian yanıma geldi ve elini bana uzattı. Fakat o kadar halsizdim ki kendimi zar zor taşıyordum. Kolunu belime doladı ve destek sağlayarak beni yürütmeye başladı.

“Dizinle biraz daha idare edebilir misin?"

Daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum ama deneyecektim. Usulca başımı salladığımda Avian devam etti. "Başındaki ağrı için de diyebileceğim; ne kadar çabuk adapte olursan o kadar hızlı geçer,” dedi. “Sadece direnme. Ayrıca böyle bir kıyafetle nasıl rahat hareket edebiliyorsun?”

Gözleri boynumda asılı duran elmas kolyeye kaydı.

“Eğer seninle tanışmamış olsaydık kolyeni alır, seni bir güzel dolandırırdım. Kendi dünyanda bu kadar gösterişli bir şeyle nasıl bu kadar rahat dolaşabiliyorsun?”

Gülümseyerek, “İstersen alabilirsin,” diye karşılık verdim. “Benim için çok önemli değil.” Aslında annemin koleksiyonunda en değer verdiği parça olan bu kolye şu an umurumda bile değildi. Düşüncelerim başka yerdeydi çünkü her adımda bu dünya daha da şaşırtıcı hâle geliyordu.

Avian beni ormanın derinliklerine doğru yönlendirdi. Yol boyunca gözlerimi çevredeki büyüleyici güzelliklerden alamadım. Devasa ağaçlar, gövdelerine yılan gibi dolanan sarmaşıklarla dimdik yükseliyordu. Kuzeye gittiğimizi gösteren yosunlarla kaplıydılar. Orman zengindi; adını bilmediğim mantar ve çiçeklerle bezenmişti. Dallardan sızan ışık huzmeleri bitkileri adeta büyülü bir ışıltıyla süsleyerek ortamı peri masallarındaki gibi aydınlatıyordu. Kuşların ve böceklerin çıkardığı melodiler ormanın derinliklerinde yankılanırken bu güzellik, içinde bulundum durumu bir an olsun unutturdu. Burada olduğuma sevinmeye başladığımı bile hissettim ama yine de içimdeki temkin hissi peşimi bırakmıyordu.

“Şu an nasıl hissediyorsun?” diye sordu Avian.

“Biraz daha iyiyim,” dedim. “Peki, nereye gidiyoruz?”

“Geceyi geçirebileceğimiz bir yer biliyorum. Ama önce üzerindekilerden kurtulman gerek; fazla dikkat çekiyorsun. Bizim gibi giyinsen iyi olur; aksi hâlde başımız belaya girebilir.”

“Nasıl bir bela?” diye sordum. Sesim hafifçe titredi. Avian bu hâlimi fark edip gülümsemekten kendini alamadı.

“Buraya yeni gelmişsin; hâlâ ne tür bir belanın içinde olduğunu fark etmemişsin,” dedi alaycı bir tonla.

“Burası Cüce Porsuk Ormanı,” diye anlatmaya başladı. “Krallığın en güvenli yerlerinden biri sayılır. Ama burada dikkat etmemiz gereken birkaç şey var. İlki, Kuzgun Mızrak Şövalyeleri. Bu krallığın muhafız birliği. Çok acımasızdırlar, karşılarına çıkan her şeyi ortadan kaldırırlar ve bizi burada görmemeleri lazım. İnsanların bu ormana girmesi yasak. Tabii, şövalyeler dışında bir de insan avlayan Kızıl Engerek Haydutları var. Az önce karşılaştığın gibi.” Haydutların ismini söylerken yüzünde bir gerginlik ifadesi belirmişti.

“Sen de bir suçlu musun yoksa?” diye sordum, içimdeki korku usulca yüzeye çıkarken.

Avian’ın gözleri parladı, alaycı bir şekilde otuz iki diş sırıttı ve başı öne düşerek gülmeye başladı.

"Suçlu demek az kalır," dedi, sanki kendi geçmişindeki bir yaradan bahseder gibi. "Haydutlar beni sevmez. Bazıları şövalyeler adına çalışır; seni yakaladıklarında doğrudan şövalyelere teslim ederler. Bu krallığın katı kuralları vardır, Vivienne. Yargı bile yok, yalnızca infaz. Giyotinin önünde kendini bulursun."

Gözlerinin içine bakamıyordum ama sesinde öyle bir acı ve öfke vardı ki bunu hissetmemek imkânsızdı. "Sakın yanımdan ayrılma ve sözümden çıkma. Anlaşıldı mı?" Avian’ın sesi emir veriyordu.

Başımı salladım, "Anlaşıldı." O anda onunla olmaktan tuhaf bir güven duydum fakat kendimi aynı zamanda küçük ve çaresiz de hissettim.

Küçüklüğümde kurduğum hayallerde savaşı kazanan hep bendim ama burası bambaşka bir dünyaydı. Avian’ın sözleri içimi ürpertmişti; sesindeki acı, yaşamış olduğu bir yara gibi yankılanıyordu.

Alacakaranlık çökmüş, uçan kuşların son sesleri yankılanırken patikada ilerledik. Hava ılık, hayallere dalmaya yetecek kadar hafifti. Yolun sonuna geldiğimizde uzaktan bir müzik sesi duyuldu.

Avian bir an durdu, "Seni arka kapıdan sokmam gerek," dedi. Ne demek istediğini anlayamamıştım; Avian yüzünü gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes aldı, sanki bütün fikirleri tükenmiş gibiydi.

"İleride bir taverna var," dedi sonunda. "Bugün boş olur diye düşünmüştüm ama anlaşılan bayağı kalabalık. Bu gece orada kalmamız imkânsız; seni gizlice aşağı kata indirmem gerekecek." Onu izlerken kafamda sorular birikti. Onun yanında çaresizdim ama başka bir seçeneğim de yoktu.

Tavernanın arka kapısından sessizce içeri süzüldüğümüzde el çırpma sesleri, yoğun tütün dumanı ve keskin içki kokuları bizi karşıladı. İçeride gürültüyle birlikte sıcak bir şenlik havası hâkimdi. Kart oyunlarının oynandığı ve sarhoş kahkahaların atıldığı bir yerde bulmuştuk kendimizi. İçki şişeleriyle dolu uzun masalar, uyuyakalmış insanlar ve krallığın her köşesine korku salan Kızıl Engerek Haydutları vardı. Avian’ın yolda anlattığına göre krallık, bu haydutları kabullenmek zorunda kalan bir halkla doluydu. Haydutlar, bu diyarda zoraki misafirler gibiydiler; başlarına buyruk, krallığa korku salan, tavernanın kadim huzurunu bozan insanlardı. Tüm bunların arasında etrafa bakarken birden Avian'ın bakışlarıyla karşılaştım. Bana hâlâ bir ahmakmışım gibi bakıyordu ama bir şey dikkatimi çekmişti.

Yorulduğumu fark ettiğinde adımlarını bana göre yavaşlatıyor, arkasına dönüp bakarken gözlerindeki o bıkkın ifadenin arasından, her an bir şey olacakmış korkusuyla temkinli davranıyordu. Bana 'aptal' diye bağırması, aslında beni koruyamadığı o kısa anın onda yarattığı suçluluk duygusunu bastırma çabası gibiydi. Kolumu sertçe tuttuğunda bile parmaklarının ucunda tenimi incitmemeye çalışmıştı. Sertliği, bu vahşi dünyada kuşandığı tek zırhıydı belki de.

Kızıl uzun sakallı, iri yarı bir adam barın arkasında bardakları silerken bizi fark ettiğinde başıyla dostça bir selam verdi. Yakalanmamamız için iri gövdesiyle bizi kapatmaya çalıştı. Avian bu iyiliği aklının bir köşesine yazar gibi kısa bir bakış attıktan sonra beni bodrum kata yönlendirdi. İçeri girdikçe her şey daha da karanlık ve nemli bir hâl alıyordu. Bu tavernanın korunaklı duvarları bile Kızıl Engerek Haydutlarının korkusunu ve krallığın zalim kurallarını unutturamayacak kadar ağır bir gerçeklik barındırıyordu. Burada, yalnızca hayatta kalmaya çalışan bizler gibiler için yargı bir şakaydı; oysa yanlış bir adım bile anında ölüm demekti.

Alt kata indiğimizde gözüm etrafı taradı; içerisi boştu, en azından şimdilik. İçimde bir parça rahatlama hissettim ama Avian önümde kararlı adımlarla ilerleyerek koridorun sonunda tekinsiz bir odaya doğru girdi. Ben de peşinden gittim. Odaya adım attığımızda bir an durakladım. Oda; sıradan bir yatak, eski bir gardırop ve köşede tozlanmış bir sandıktan ibaretti. Avian kapıyı hızla kilitledi ve dolabın içine gömülerek eline ne geçerse çıkarmaya başladı.

“Bizi bulamazlar, değil mi?” diye sordum hafif bir sesle, içimdeki kaygıyı saklayamadan. Ancak o beni duymazlıktan gelerek dolaptan çıkardığı birkaç kıyafeti yatağa fırlattı. Sonra dönüp bana baktı; ses tonu sakin ama bir o kadar da ciddiydi.

“Merak etme, buraya kimse uğramaz. Şunları giyin, hemen yola çıkmamız gerek.”

Elimdeki kutuyu ve kitabı ona uzatırken sessizce başımı salladım. Yatağa bıraktığı kıyafetleri inceledim; ince beyaz bir gömlek, sade kahverengi bir korse yelek ve aynı renkte pantolon vardı. Gözüme bir an karmaşık görünen bu kıyafetlere bakarken üzerimdeki ağır balo elbisesinden nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Tek başıma çıkaramayacağım ortadaydı. Utanarak Avian’a baktım. O, sandığın içindeki yiyecekleri toplamakla meşguldü ama bakışlarımın üzerinde olduğunu fark ettiğinde kaşlarını kaldırarak bana döndü.

“Giyinmek yerine neden bana bakıyorsun?” diye sordu hafif bir kızgınlıkla.

Derin bir nefes aldım. “Bu elbiseyi çıkarmam için yardımına ihtiyacım var,” dedim neredeyse fısıltıyla. “Tek başıma yapamam.”
Gözlerini devirdi fakat isteksizce yanıma geldi. “İnanamıyorum, gerçekten,” diye mırıldandı. Arkama geçip elbisemin düğümlerini çözmeye başladı.

Kendimi bu kadar çaresiz hissetmeyi beklemiyordum ama o hızlıca düğümleri çözmüştü. Elbisem üzerimden kaymasın diye kollarımı göğüs hizamda bağdaştırmıştım. Fakat Avian hızlı bir şekilde gelerek önümde çömeldi ve elbisemin eteğini kaldırdı.
Bu hareketiyle beraber kendimi geriye doğru çektiğimde küfür eder gibi bir ses çıkardı.

"Ayakkabıların nerede senin?"

O anda ayaklarımın tabanlarından yükselen ağrıyı hissettim. Eğer Avian bana bunu hatırlatmasaydı kim bilir daha ne kadar bu şekilde gezecektim. Başımı önüme eğdim. Ayakkabılarımdan biri malikânede merdivenlerde, diğeri sanırım ormanlık alanda kalmıştı. Ondan bile emin olamamıştım.

"Ormanda kaybettim," diyebilmiştim mahcubiyetle. Ayakkabılarımı nasıl kaybettiğimi söylemeye hiç niyetim yoktu.
Bunun üzerine Avian tekrardan dolaba yöneldi ve oradan tozlu, derisi aşınmış ama sağlam görünen bir çift eski çizme çıkardı. Büyük ihtimalle bu tavernada eşyasını unutan bir hayduta veya eski bir yolcuya aitti. Çizmeleri önüme fırlattı. "Sana büyük gelecekler ama ayaklarının parçalanmasından iyidir."

Çizmeler ayağıma ağır gelmişti, her adımda tak-tuk diye ses çıkarıyorlardı ama artık zemindeki o keskin soğuğu hissetmiyordum. Ben çizmelere bakarken Avian yanıma gelip birden önümde çömeldi ve elbisemin eteğini yukarı doğru kaldırdığında hızla birkaç adım geriledim.

"Avian!" dedim neredeyse gergin bir sesle. Onun bana karşı bu kadar rahat olması hâlâ beni rahatsız ediyordu.

"Merak etme, seninle sevişmek gibi bir düşüncem yok," dedi gözlerini devirerek. "Dizinin yaralandığını söylemiştin. Kontrol etmem lazım."

Tekrardan ayağa kalkarak başıyla yatağı işaret etti.

"Otur. Beni uğraştırma, Vivienne."

Onunla daha fazla tartışmaya girmek istemiyordum. Aramızda bitmek bilmeyen bu gerginlik yüzünden sürekli diken üzerinde hissediyorduk. O yüzden Avian'ı dinleyerek yatağa oturdum. Dizimden sızan kan, beyaz balo elbisemin yırtık kumaşını çoktan koyu kırmızıya boyamıştı.

"Bu şekilde fazla uzağa gidemezsin," dedi sesi alışılmadık bir ciddiyetle. Ardından hızla ayağa kalkıp dikkatli adımlarla odanın kapısına ilerledi.

"Buradan sakın ayrılma, hemen geliyorum," diyerek odadan temkinli bir şekilde çıktı. Loş bir odada tek başıma kalmıştım. Hâlâ nasıl oluyor da buradaydım aklım almıyordu. Eğer annem bu hâlimi görseydi kesinlikle aklını kaçırırdı. Onun o hâlini hayal ettiğimde istemeden dudağım yukarı kıvrılmıştı.

Fakat bu tebessümüm çok kısa sürdü. Aklıma baloda olanlar gelince gözlerimin dolduğunu hissettim. Hayatımda hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Herkes bana yargılayarak, tiksinerek bakmıştı. Oysa ben kötü bir şey yapmamıştım bile. İçlerinden birisinin büyükbabama laf etmesine kadar varan olaylardan sonra asla orada duramazdim. Bu olaydan sonra babam kesinlikle taşrada yaşayan bir akrabamızın rahip olan oğluyla evlenmem için baskı yapmaya başlardı.

Buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum ama durumum şimdilik idare edilebilirdi. Büyükbabam bunca zaman beni bunun için mi hazırlamıştı merak etmeden duramıyordum. Şu anda yanımda olmasını en çok isteyeceğim insandı. Çocukluğumda böyle yaramazlık yaptığımda kendimi onun yanında bulurdum. Onun beni koruyup kızarmış gibi yapmasına ihtiyacım vardı. Tüm bu anıları düşününce gözlerimden istemsizce yaşlar akmaya başladı. Bir keresinde bana, "Eğer onların yanından kaçamıyorsan benim ne kadar zalim olduğumdan ve asla sözümden çıkmadığından bahset. Sabahtan akşama kadar ders yaptığımızı da mutlaka söyle," demişti.

Büyükbabamın yanında ders çalışmak mı? Bu imkânsızdı. Beni yanına alarak malikânesinin arka taraflarındaki ormanlık alana götürür, avlanmayı öğretmeye çalışırdı. Başka bir zamanda ise ağaçtan düştüğümü öğrenmiş ve akşama kadar bana ağaca nasıl çıkılacağını öğretmeye kalkmıştı... Şimdi ise bunlar benim için geri gelmeyecek tatlı anılardan ibaretti. Geriye bana öğrettiği alışkanlıklar ve bilgiler kalmıştı.

Anıların içinde kaybolmuşken odaya aniden Avian girdi ve kapıyı hızla kapattı.

"Lanet olası haydutlar, elimden gelse hepsinin o koca kıçlarını tekmelerdim," dedi elinde tuttuğu tasla bana doğru gelirken.
O esnada yüzümü görmesiyle duraksadı. "Canının acısından mı ağlıyorsun yoksa tek kaldığın için mi?"

Tepkisi yüzünden gülmeye başlamıştım. Gözyaşlarımı silip kendime gelmeye çalıştım. "Sadece başıma gelenleri düşünüyordum."
"Benim başıma gelenleri öğrensen herhalde ölmek isterdin..." dedi homurdanarak.

Yeniden önümde eğilerek tası yanıma koydu. İçinde bir bez ve su vardı. Bezin suyunu sıktıktan sonra dizimin etrafına yayılan kurumuş kan lekelerini temizlemeye başladı.

"Ne kadar dikkatsizsin böyle, nasıl becerdin?"

"Büyükbabamın malikânesinde kovalanırken merdivenlerden düştüm."

Avian'ın suratı sanki kendisi düşmüş gibi ekşimişti. O anı tekrar yaşamış gibi vücudum sızlamaya başlamıştı. Çantasından çıkardığı, keskin ve daha önce kokusunu almadığım bitki kokulu bir merhemi parmaklarının ucuyla dizime sürdü. Canım yandığı için irkildiğimde, boşta kalan eliyle bileğimi sıkıca ama incitmeden kavradı.

"Sakin ol, bu merhem acını dindirecek."

Bir anne edasıyla merhemi sürmeyi bitirdikten sonra ayağa kalktı ve hiçbir şey yokmuş gibi arkasını dönerek yarım kalan işini tamamlamaya başladı. Ben ise bundan istifade üzerimi değişmeye başladım. Üzerime geçirdiğim pantolonun kaba dokusu bacaklarıma değerken kendimi bir anda çıplak kalmış gibi hissettim.

Yıllardır beni sarmalayan, resmen bir zırh gibi beni koruyan o kat kat kabarık etekler, danteller ve korseler artık yoktu. O korunaklı, porselen bebek hayatım, bu rutubetli odanın zeminine bırakılmış bir yığın kumaştan ibaretti. Şimdi bu sade giysilerin içinde hem çok savunmasız hem de korkutucu derecede özgürdüm. Artık bir baloda kendimi göstermiyordum; hayatta kalması için koşması gereken bir avdım ve bu yeni kıyafetler, bu gerçeğin tenime değen ilk soğuk kanıtıydı.

"Giyindiniz mi sevgili leydim?"

"Evet."

Sonunda yüzünü bana döndüğünde yüzümdeki rahatlamayı fark eden Avian alaycı bir şekilde, “Bakıyorum, yeni kıyafetler seni oldukça memnun etti. İtiraz edersin sanmıştım,” dedi.

Avian’ın ne ima ettiğini çok iyi anlamıştım ama bunu ona belli etmedim.

“Evet, alışık olduğum gibi değil ama rahat,” dedim. “Eminim benim elbisemi giymek istemezdin.” Bir an için yüzünü ekşitti.
Sonra aklıma başka bir şey geldi: Aileme ait mücevherler. Annemin bana emanet ettiği kolyemi üzerimden çıkartıp Avian’a doğru uzattım. “Bunları al. Belki bozdurup ihtiyacımız olan şeyleri alırız,” dedim.

Avian’ın yüzünde beliren şaşkınlık ve hafif bir gülümsemeyle, “İyi niyetin için teşekkürler ama burada işe yaramazlar,” dedi. “Ayrıca, elbiseni burada bırakman gerek; yanımıza alamayız.”

"Ama yoldayken beni tanımasan dolandırabileceğini söylemiştin."

"Dalga geçmiştim," diyerek kestirip attı birden. O an büyükbabamın bana yıllar önce söyledikleri aklıma geldi: “Para kıymetlidir ama ondan daha kıymetli olan sevgidir.”

Mücevherleri elimde tutarken onların ailem için ne kadar değerli olduğunu düşündüm. Bu anılar içimi burkuyordu ancak önümde uzanan yola baktığımda tüm bunları geride bırakmam gerektiğini biliyordum. Avian haklıydı; elimdekileri bırakıp devam etmeliydim.

Avian sandıkla işi bitince oturup büyükbabamın kitabını incelemeye başladığı sırada aklımda peşi sıra sıralanan sorularla boğuluyordum. Bu kadına güvenmiştim ama neden? Bu gece ansızın yanımda belirip beni tehlikeden çekip almıştı. Peki, büyükbabamı nereden tanıyordu? Kaşlarımı çatarak bu soruların cevabını düşünürken içimden bir ses yanı başına oturmam gerektiğini fısıldıyordu. Sessizce yanına oturdum. Onun varlığında hissettiğim tuhaf güvene rağmen bu işin içinde daha fazlası olduğunu hissediyordum. Derin bir nefes alıp sorularımı sormaya karar verdim.

Avian sanki kafamın içinde olup bitenleri okuyormuş gibi başını kaldırıp bana baktı.

“Bir sorun mu var?” dedi sakin ve yumuşak bir sesle. O kadar sakindi ki adeta bu karanlık dünyanın fırtınası karşısında bir denge unsuru gibiydi.

Ancak benim içimdeki fırtına onun sakinliğiyle kıyaslanamazdı. Kendimden emin bir sesle, “Bana bazı şeylerin cevabını vermek zorundasın,” dedim. Avian söylediklerimden pek etkilenmiş görünmüyordu. Sakin bir şekilde ayağa kalktı, ellerini beline koyarak bana doğru bir adım attı. Geri çekildim, istemsizce bir adım uzaklaştım. Yüzündeki hafif sinirli ama bir o kadar da komik bulduğu bakışı görmezden gelmeye çalışıyordum. Yine de odadaki hava gerilmişti.

“Benden mi korkuyorsun yoksa bana mı öyle geliyor?” dedi alaycı bir sesle. Beni sinirlendirmeyi başardığını biliyordu ama ben de onun öfkesini körüklemekte kararlıydım. Derin bir nefes aldıktan sonra gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladı.

“Bu kadar aptal mısın?” diye sordu sertçe. “Seni buraya getirirken başıma neler geldiğinin farkında mısın? Bu meyhanenin bok kokulu odasına güvenliğini sağlamak için götümden terler aktı. Sevgili büyükbabana gelecek olursak, bize ne kadar yardım ettiğini tahmin bile edemezsin. Şimdi ise yarım kalmış bir işi tamamlamaya çalışıyoruz. İhtiyacımız olan lanet bir taş var ve büyükbaban olacak o adam, bildiği tüm sırlarla beraber sizin tabirinizle öbür dünyayı boyladı.”

Sesi yorulmuş gibi çıkıyordu. Yatağa oturdu ve başını öne eğdi. “Son umudumuz onunla bilinmezliğe karıştı.”

Bir yandan anlatırken diğer yandan gözlerini üzerime dikti. Bu kez kafamdaki tüm düşünceler birbirine karışmıştı. “Benim tehlikede olacağımı nereden biliyordun?” diye sordum.

Hafif histerik bir gülüşle başını öne eğdi. “Senden haberim bile yoktu. Ormanda şans eseri karşılaştım seninle. Büyükbabının yazmış olduğu kitabı arıyordum. Senin de torunu olduğunu hemen anladım. Aynı yüz ifadesini çoğu kez onda da görmüştüm," dedi belli olmayacak şekilde tebessüm ederek. "Ve yardım edebileceğini düşündüm. Sonuçta onu bizden daha iyi tanıyorsun. Bu kitabı ve bazı bitkileri toplamam gerekiyordu fakat seninle orada karşılaşınca işler değişti.”

Sustum ve yüzüme tüm bu anlattıklarının yarattığı ağırlığı yansıtmamaya çalıştım. Bu sözlerinin ardından bir sessizlik oldu. Sonunda, “Bu kitabı Raxen’e götürmem lazım,” dedi. “İçindeki hiçbir yazıyı okuyamıyorum bile; ayrıca taşın yerini öğrenmemiz için bu kitap anahtar olabilir.”

“Büyükbabam neden size yardım etmek istedi? Ve onu nasıl tanıyorsun?” diye sordum.

Bu sefer biraz bıkkın bir şekilde kollarını göğsünde kavuşturup gözlerini bana dikti. “Bu dünyada zaman farklı işler. Sen daha doğmadan önce büyükbaban bizimle tanıştı; daha doğrusu Raxen buldu onu. Aralarındaki ilişki benden önceye dayanıyor. Ben sonradan katıldım. Geri kalanını ondan öğrenmeye ne dersin?”

Avian’ın bu açıklamaları bana cevabını aradığım soruları yanıtlamam için başka bir yol sundu. Sürekli bahsettiği Raxen ismindeki kişi, sorularıma cevap olabilirdi. Tatmin olmuştum ama hâlâ kendime sormam gereken çok şey vardı. Ayaklanırken bana baktı.

“Umarım sorgun bitmiştir,” dedi sertçe ve alaycı bir şekilde. Sonra yatağın yanına gidip ok ve yayı aldı. Gözlerinde hâlâ sönmeyen bir öfke vardı. “Artık gitme zamanı. Eğer burası kalabalık olmasaydı geceyi burada geçirebilirdik ama fazla bile kaldık,” diyerek etrafa bakınmaya başladı. Yatağın altına eğildi ve elini uzatarak bir şeyler aradı. Birkaç takırtı sesi geldi, derken eline gelen bir tahta parçasını yatağın üstüne koyup aramaya devam etti.

Ona bakarak, “Beni hançerle öldürmeyeceksin, değil mi?” dedim anlık bir tereddütle.

Bu şaka onun için pek hoş karşılanmamış gibiydi. Keskin bir bakışla, “Bir daha bu konuda en ufak bir şaka yaparsan işte o zaman gülmeye bile vaktin olmaz,” dedi. Sert bir şekilde elindeki hançeri bana doğru uzattı. Hançeri aldığımda üzerindeki ejderha işlemeleri ve kabzasının ince işçiliği ilgimi çekmişti. Bir an büyülenmiş gibi baktım ama Avian’ın sesiyle kendime geldim.
“Kendini savunman gereken bir an geldiğinde sakın tereddüt etme,” dedi.

Sözlerinin ciddiyetini anladığımı belli etmek için başımı salladım. Avian kapıyı temkinle açtı ve yola koyulduk. İçimdeki tüm soruların yanıtlarını bulmak için bu yolculuğun bizi nereye götüreceğini artık sadece zaman gösterecekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

63okunma 37beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18