Orion Kuşağı kitap kapağı

2. bölüm / 10

Orion Kuşağı

2

Yazar: melrose *

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 2

Davet ve Günahkârlar

“Zamanın tozu geçmişi saklar, gözlerden kaçan sırlar anılara işlenir. Yollar kapanacak, yabancılar kapıları aşacak. Kurtuluşu avcının eliyle bulan yıldızların gölgesine yürür."

12 yıl sonra

Geç kalmıştım; annem benimle buluşmak için belli bir saat söylemişti ve onu yarı yolda bırakmıştım. Adımlarımı hızlandırarak annemin gittiği terziye doğru resmen uçuyordum.

"VİVİENNE! Beni BEKLE!" dedi arkamdan nefes nefese kalan kadın. Yaşadığımız dönem itibarıyla, genç bir kadının ve yardımcısının sokaklarda koşturmasını normal görmeyen dönem halkı, oldukça iğneleyici bakışlarla bize bakıyordu. İnsanlara çarpmamaya özen gösterirken, saçlarımın arasına giren rüzgârın tadını son kez çıkaracağımın farkındaydım; o yüzden birazdan annemden işiteceğim azar yerine, şu an bulduğum durumun tadını çıkarmak istiyordum.

Terzi dükkânının önüne geldiğimizde aniden durdum ve soluklanmak için kendime süre verdim. Arkamdan koşturan kadında en az benim kadar yorulmuştu. "Tanrım... Tekrar nefes almak çok güzel," dedi kadın rahatlamış bir şekilde.

"Annemin gazabına uğramamak için mecbur kaldım, seni de koşturduğum için üzgünüm," diye cevap verdim, alaylı bir gülümsemeyle kadına bakarken, kadın aniden kendini düzeltip ciddi bir duruşa geçti.

Bunun anlamı annemin yanımıza gelmişti. Annemle burun buruna geldiğimde, artık gülümsemiyordum. Onun yerine, dağılmış saçlarımla, kırışmış elbisemle, kızarmış ve terlemiş yüzümle annemin karşısındaydım. O ise tek bakışıyla yanımdaki yardımcı kadını içeriye soktu.

"Her seferinde bunu nasıl başarıyorsun?" dedi annem iğneleyici bir şekilde. Bir yandan ise benim üzerimi süzüyordu. Etraftaki insanların bakışından yavaş yavaş rahatsız olmaya başlayan annem, neredeyse tüm gücüyle dişlerini sıktı.

"Neyi?"

"Bana bu kadar benzememeyi. Bazen sana hiçbir şey öğretemediğim için kendimden utanıyorum."

İçime aniden hiç hissetmediğim kadar öfke ve hüzün doldu. İşte gene başlıyordu, sanki onun çocuğu değilmişim gibi muamele gösterirdi. Bu davranışlarımdan ötürü kabullenmezdi beni ve her zaman eleştireceği bir davranışımı bulurdu.

"İçeri geç ve beni daha fazla insanlara rezil etme."

Annem bir fırtına gibi içeri girerken, terzi camından yansıyan görüntüme baktım. Kesinlikle rezil haldeydim. Saçlarım birbirine karışmış, yüzüm kıpkırmızı olmuştu. Elimden geldiğince kendime çeki düzen vermeye çalıştım ve sonunda içeri girdim. Terzi dükkânının içi lavanta ve taze kumaş kokusuyla doluydu. Camlardan süzülen sabah ışığı, ipek rulolarının üstünde parlıyor; gümüş makaslar ahşap masanın üzerinde düzenli bir şekilde dizili duruyordu. Hizmetkâr kızlardan biri, köşede renkli kurdeleleri saymakla meşguldü. İçeride fazla kişi olmamasına içten içe sevinmiştim. Gerçi rengarenk kumaşların ve mankenlerin üzerindeki yeni dönem balo elbiselerinden kimse beni fark edemezdi. Ayrıca kimsenin beni bu halde görmesini o an için istemedim. Yol boyunca koşturunca çoğu tanıdık kişiye rezil olmuştum ama orası ayrı bir konuydu. Eminim ki bekar oğlanları olan tanıdıklar beni o şekilde görünce başka bekar kız aramaya koyulmuşlardı bile.

Çok da umurumdaydı…

Terzi dükkanında fazla kişi olmaması benim için bitmiş bir problem değildi. Ancak elbise deneme provası ise hep bir işkence olurdu. Genellikle elbiselerimi ben değil, annem seçerdi. Ben de sessiz sedasız buna katlanmak zorunda kalırdım. Gözlerim benimle buraya kadar koşmak zorunda kalan yardımcımız Bayan Smith'i aradı ve köşede annemin gerisinde dururken buldum. Zavallı kadını benimle buraya kadar koşturmuştu. Tüm bunların hepsi sabah annemin beni beklemeden evden çıkması ve bizim ona yetişmeye çalışırken bindiğimiz arabanın tekerleğinin çamura saplanması yüzünden olmuştu. Aslında ata binip gelebilirdim, ancak işin kolay yolu olmasına rağmen bir şekilde her şeyi kendim için zorlaştırmanın bir yolunu buluyordum.

Tüm bunları düşünürken, elime denemem için verilen balo elbisesiyle kendine geldim. Artık daha fazla annemi öfkelendirmemek için hızlıca giyindim, üzerinde gerekli ayarlamaları yapan terziyi aynadan izlemeye koyuldum. Sahibi olduğu yaşlı dükkanına göre kendisi oldukça gençti. İnsanlarla iletişim kurmasını da çok güzel becerirdi. Parası olan her kesimden insanlar mutlaka buraya gelirler ve günlük olan olayları veya konuşacak konu kalmayınca geçmişte kalan meseleleri konuşurlar. Hal böyle olunca ülkedeki olan biten her şeyden haberi olmaması imkânsızdı.

"Biraz daha sıkı yapabilir misiniz?" dedi annem. Kenarda oturmuş, benim denediğim elbiseleri incelerken. Aynadan onun yüzünü incelemeye koyuldum. Fazla ciddi suratı olan bu kadın, somurtuyormuş gibi durmasa da fazlasıyla çekici ve güzel bir kadındı. Benim saçlarıma göre daha açık tonlarda olan saçları açıldığında bukleler halinde omzundan dökülürdü. Gözleri ise mavinin en açık ve en parlak tonlarındaydı. Hafif balık etli beden yapısıyla ne giyerse giysin, üzerinde taşıyabiliyordu.

"Kontesim, zaten en sıkı noktasında." Dedi terzi anneme, bunun üzerine annem dükkâna göz ucuyla bakındı. "Başka model var mı? Bunu beğenmedim."

Annem her zaman zor beğenen bir kadın olmuştu. Bana her şeyi yakıştırmaz, en güzelini bulmak için her terziye girerdi.

"Özel bir koleksiyon hazırlamıştım, efendim. Dilerseniz size gösterebilirim." Annemin ilgisini çeken bu sözler üzerine başıyla onayladı ve elindeki beyaz fincandan bir yudum çayını içti. Beni baştan aşağıya süzerek değerlendirdi.

"Eminim ki bu davette en güzel genç kadın sen olacaksın. Keşke biraz kilo versen…"

Ona sadece aynadan baktım. Bu sözlerin benim canımı ne kadar yaktığı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yaşadığımız dönemde kadınların zarif ve ince olması beklenirdi. Annemin içten içe bana üzüldüğünü belli ettirmek istemediği için umursamaz bir tavırla bakışlarını benden çekip etrafındaki elbiselere yönlendirdi. "Bu gece ünlü bir kont, Dük Carter'ın davetine katılacakmış. Oldukça varlıklı ve iyi kalpliymiş. Şimdiden onu ziyarete giden hanımlar var; Kontes Elizabeth Ruth onlardan birisi! Akıl alır gibi değil."

Kontes Elizabeth Ruth, kendinden oldukça söz ettiren bir kadındı. Evli olmasına rağmen gözünün hep genç erkeklerde olduğu söylenirdi. Sebebi ise eşinin kendisinden yaşça büyük oluşu ve sahip oldukları azıcık malın eşinden sonra ona geçmeyecek oluşuydu. Orta yaşlarda olan Kontes'in dikkat çekici bir güzelliği olduğunu da es geçmemek lazımdı.

Bıkkın gözlerle anneme aynadan baktım. Gerçekten şu an düşündüğü bu muydu? Elinden gelse, kendisi kalkıp evlenecekti. Neyse ki babam hayattaydı. Gerçi babam öldüğü zaman kesinlikle yapardı.

"Ah…" dedi terzi usulca, iğnesini havaya kaldırıp dönerek. Arkadan gelen topuk sesleriyle başımı arkaya çevirdim.

"Kontes Elizabeth."

Kadın içeri adım attığında, tüm dükkân adeta birkaç derece soğudu. Üzerindeki gece mavisi kadife pelerin, yere neredeyse dokunuyordu; başındaki küçük şapka, yüzüne düşen bir tutam bukleyi zarifçe gölgeliyordu.

Gözleri odayı tararken, dudaklarının kenarında sönük ama alaycı bir gülümseme belirdi.
"Hazır mısınız, Madam Tessa? Bu gece kendimi kraliçeden aşağı hissetmek istemiyorum."

Terzi hafifçe eğilerek cevap verdi. "Elbette Kontes'im. Zümrüt yeşili ipeği Paris'ten dün getirdim. Düğmeler… sedef işlemeli. Ve korsaj kısmında, sizin için özel bir detay düşündüm."

Kontes aynanın önüne geçip pelerinin tokasını çözdü. Omuzlarından kayan kumaş yere hafifçe süzüldü.

"Umarım yeterince dikkat çekicidir," dedi, aynadaki yansımasına bakarak. "Leydi Daphne'nin bu gece benden daha fazla dikkat çekmesini istemem."

O sırada köşede ipek yığınlarını taşıyan genç bir terzi çırağı, elindekileri neredeyse düşürüyordu.
Elizabeth göz ucuyla onu süzüp gülümsedi.

"Ne yazık," dedi usulca, "şu çıraklar da eskisi gibi değil artık. Bakışlarında bile dikiş hatası var," dedi. Neredeyse kulakları tırmalayacak derece kahkaha attı.

Terzi hafifçe gülümsedi ama cevap vermedi. Çünkü o da biliyordu, Kontes Elizabeth'in ne dediği değil, ne ima ettiği tehlikeliydi. Birden avını gören bir yılan gibi bakışları bizi bulmuştu.

"Ah, sizi burada görmek ne büyük tesadüf." Dedi Kontes Elizabeth, dudaklarının köşesinde ince ama hesaplı bir gülümsemeyle.

"Ne tesadüfü," dedi annem hafif alaycı bir ses tonuyla. "Vivienne için birkaç elbise bakıyorduk. Bilirsin, biraz zor beğenen, seçici bir kadındır."

Kontes hafifçe kıkırdadı. Zarif bir gülüştü bu, ama içinde zehirli dikenleri vardı. "Ah, tabii. Seçici olmak güzeldir… Hele ki neyi hak ettiğini bilen bir kadınsa."

Yanındaki sandalyeye otururken pelerinini usulca üzerinden kaydırdı. Elbisesi vücuduna tam oturmuştu, ama sanki her dikiş bile bir meydan okuma gibiydi. Kendinden oldukça emin, bakımlı bir kadındı. Havada kalan o keskin, kadifemsi koku da etrafındaki herkesi tesir altına alıyordu.

Annem hiç bozuntuya vermeden kadını dikkatlice dinlemeye devam etti.

"Ne kadar yorulmuşum, şekerim. Kont Henry'nin malikanesine uğradım gelirken... Eh, ne yalan söyleyeyim, göz kamaştırıcı bir yer."

Annem hiçbir şey demeden, gözle görülmeyen bir kalkık kaşla kadını dinlemeye devam etti. Etrafımdaki diğer kadınlar bile onu pürdikkat dinliyor, ağzından çıkan her kelimeyi duymak için can atıyorlardı.

"Bu kadar yakışıklı bir kontu hayatım boyunca görmemiştim," dedi Kontes, gözlerini hafifçe kısıp tavana yöneltti. "Zavallıcık eşini birkaç yıl önce hastalıktan kaybetmiş, fakat buna rağmen kendisini iyi gördüm. Simsiyah saçları resmen kömür gibi... hele o gözleri... Bir an kendimi çimenlerin üzerinde... Rüzgârın kucağında hayal ettim."

Tüm kadınlar o an iç çekmiş olabilir… ama ben sadece boğazıma oturan bir mide bulantısını bastırmaya çalıştım.

Bu sözleri söylerken dudaklarının kenarındaki o keyifli kıvrımı... Gözlerini tavana kaldırışındaki yapay zarafet... Her şeyi, herkesi sahneye çeviren bir kadının tam karşısındaydım. Bu sözleri söylerken bir damla bile utandığını belirtmemişti. Yaşını çok geçmiş, saygıdeğer bir kontun karısı olmuş bir kadından en azından biraz edep, biraz mesafe beklenirdi.

Ama hayır. Kontes Elizabeth öyle bir kadın ki yaşını mücevherle örtmüş, evliliğini parfümle bastırmış, güzelliğini ise silah gibi kuşanmıştı. Bu kadar açık konuşabilmek hem utanç vericiydi hem de… tuhaf şekilde etkileyiciydi.

Kocasının mezar taşını göz ucuyla arıyordu muhtemelen.

Annem ise sabrını yitirmemek için elindeki fincanın kulpunu sımsıkı tutarken, yalnızca "Sizi çok etkilemiş anlaşılan," diyebilmişti.

Kontes ise annemin dediklerini duymamış gibi davranarak konuşmasına devam etti.

"Babası vefat ettiğinde ona kalan miras öylesine büyükmüş ki bu şehirdeki tüm evleri satın alabilecek kadar zengin olduğu konuşuluyor. Üstelik ailesinin yüce Kral'la olan yakınlığını bilmeyen yokmuş."

Sandalyeden hafifçe öne eğildi. O an terzideki tüm kadınlar nefeslerini tuttular.

"Bunca şeye rağmen o kadar nazik, o kadar alçakgönüllü ki! Davette daha detaylı konuşmamıza dair bizzat kendisinden söz aldım," dediğini duyan kadınlar arasında neredeyse bilinçsiz bir kıskançlık uğultusu yayıldı.

"Ah, Leydi Wilson… onu bir görseniz. Centilmen, iyi huylu, cömert ama asıl ilgi çekici olan şu: Gözlerinde kendini saklayan bir adam var. Ve işte bu," dedi ve elini kalbine götürerek, "bir kadını hem büyüler hem de yakar." Dedi.

Annem onu hâlâ dikkatlice izliyordu. Ayıplamakla hayran kalmak arasında gidip gelen bir bakıştı bu. Kontes ise annemin ne düşündüğünü anlamış gibi başını biraz yana eğdi, dudaklarını kıpırdattı ama hiçbir ses çıkmadı. "İyi bir kadın olmakla doğru kadını oynamak arasındaki farkı biliyorum," der gibiydi.

O sırada, Kontes aniden ayağa kalktı. Etrafındaki genç bekar kadınlara baktı, gözlerinde o meşhur kibirli yumuşaklıkla.

"Umarım aranızdan birisi onun için gerçekten layık olabilir," dedi. Sözleri şekerliydi ama tadı acıydı.

Terzide yeniden bir uğultu oldu.

İçlerinden genç bir kadın kendini tutamayarak, "Eh, biz layık olamazsak artık kendiniz için yeni bir fırsat yaratmış olursunuz. Sonuçta Kont Ruth'un yaşı bayağı ilerlemiş durumda."

Bu sözler o kadar komiğime gitti ki kahkaha atmaktan kendimi alamadım. Benim gülmemle diğer kadınlar da kahkahaya boğuldu.

Kontes göz ucuyla bana baktı. Tek kaşını incecik kaldırdı. Ne öfke ne utanç... Sadece ilgisiz bir merakla.

"Ne güzel," dedi. "İnsanın kendisine gülebilmesi en asil erdemdir." Bu lafla ortam bir anda buz kesildi. Kadın kıpkırmızı olmuş, gözlerini yere indirerek salonu terk etmişti. O esnada anneme baktığımda buz gibi yüz ifadesiyle adeta taş kesilmişti.

"Artık gitsek iyi olur, Madam. Beğendiğimiz tüm elbiseleri lütfen hazırlayın." Dedi ve beni kolumda adeta çekiştirerek dışarı çıkardı. Arabaya binene kadar tek kelime etmedi. Ben o anda bile içimden gülerken, o ise Kontes Elizabeth'in bakışlarını unutmamıştı.

Ta ki ikimizde arabaya binip kapılar kapanana ve araba hareket edene kadar sessizlik yemini etmişti. Ardından ise resmen kıyameti kopardı.

"Sen aklını mı kaçırdın? Tanrı aşkına, ne yapmaya çalıyorsun?"

"Gülmenin neresi yanlış?" diyerek kendimi savundum. Bu lafın üstüne daha fazla öfkelenen annem en az Bayan Elizabeth kadar yüzü kızarmıştı.

"Sen bir hanımefendisin, Vivienne! O kadına gülerek onu orada küçük düşürmüş oldun."

"Ama o da bi-"

"Yeter! Daha fazla konuşmanı istemiyorum."

Lafımı tamamlamadan konuşmayı bitirmesinden her zaman nefret etmiştim. Sinirli bir şekilde kollarımı göğüs hizamda kavuşturarak oturdum. Annem ise sinirden bunalmış bir halde elindeki yelpazesiyle kendini serinletmeye çalıştı.

Eve vardığımızda, onunla tek kelime konuşmadan yukarı çıkıp öfkeyle bedenimi resmen yatağa fırlattım. Gözlerimden yaşlar teker teker dökülürken, aniden gülmeye başlamıştım. Sinirlerim fena halde bozulmuştu. Bu hayatta en zor şey bir kadın olmaktı. Oysa küçükken hayallerim daha farklıydı…

Kendimi yatakta doğrulttum ve karşımda duran aynadan kendime baktım; kızarmış gözler, karmakarışık olmuş saçlar. O maceraperest olmak isteyen küçük Vivienne yoktu; ne yazık ki o küçük kızın en büyük destekçisi hayatta değildi. Akşam ihtişamlı bir davet vardı ve muhtemelen kendime uygun bir eş adayı arayan gözde genç delikanlıların arasında sıkışmış olacaktım. Ayağa kalkıp odamdaki camın önüne geçtim. Dışarıda hava güneşli ve bulutsuzdu. Dikkatli bakılırsa, havada uçan kuşlar izlenebilirdi. Derin bir iç geçirdim. Kuş gibi olmak istedim; özgür, bağımsız, nereye isterse gidebileceği bir hayat. Başka bir zamanda doğmayı isterdim. Büyükbabamın bana küçükken anlattığı hikâyelerdeki gibi yerlere gitmek isterdim…Fakat şu an tek amacım geleceğini güvence altına alabilecek varlıklı ve saygın bir adamla evlilikti. Düşüncesi bile ruhumu daraltırken, annemin aniden içeri girmesiyle yeniden gerçek dünyaya döndüm.

"Yüce Tanrım! Şu haline bak, hemen kendini toparlıyorsun. Senin için özel olarak ayırttığım elbiseler geldi," dedi ve başka bir şey söylemeden aynı hızla odadan çıktı.

"Keşke buralardan gitsem." Dedim, gözümden tek damla yaş düşerken. Elbiseler teker teker gelirken, ölümünü bekleyen kurbanlık bir koyun gibi oturup gelip gideni izledim. Her şey zaten çok hızlı gelişti. Üstüm evdeki yardımcı kadınlar tarafından çoktan değiştirilmişti. Sonrasında ise dadım Bayan Smith saçlarımı yapmakla ilgileniyordu.

"Neden mutsuzsunuz?" dedi Bayan Smith anne şefkatiyle. Bunun üzerine yüzümde acı bir tebessüm oluştu.

"İmkânın olsa buralardan gitmek ister miydin?" dedim ansızın. Bu soru karşısında afallayan Bayan Smith soruya nasıl cevap vermesi gerektiğini bilemedi. Sadece başını öne eğdi. Bu cevapsız sorunun cevabını almıştım oysa.

"Ben giderdim. Arkama bakmaksızın, bugün koştuğum gibi koşardım. Küçükken oynadığım oyunlarda hep savaşçı olurdum. Büyükbabam bana nasıl kılıç kullanacağımı annemden gizli öğretmeye çalışırdı. Onunla geçirdiğim o zamanları özlüyorum… Belki gelecekte bir gün yine korkusuz bir savaşçı olurum; hakları yenmiş, yardıma muhtaç insanlara yardım ederim."

Bayan Smith'in yüzündeki sıcak gülümsemesini aynadan gördüm. Saçlarımı özenle toparlarken, "O zaman ben de eskiden olduğu gibi yaptığınız yaramazlıklarınızın üzerini örterim."

Doğru söylüyordu. Ben ne zaman büyük bir yaramazlık yapsam, o hep beni korumak için orada olurdu. Bir şekilde her şeyi yoluna sokardı ve beni o durumdan kurtarırdı. İçimde yayılan sıcaklıkla ona sarıldım.

"Beni bırakmayın, Bayan Smith…" dedim titrek sesle." Sizden başka kimsem kalmadı." Diyerek ona daha sıkı sarıldım. Bayan Smith güçlü durmaya çalışarak benden ayrıldı ve ellerimi tuttu.

"Tüm hayatınız boyunca bugün olduğunuz gibi olun, hanımım. Hadi, ağlama seremonisi bittiğine göre şu saçınızı bitirelim."

O saçımı yapana kadar ağzımdan tek kelime çıkmadı. Orada oturmuş, onun benim saçımı yapmasını izledim. Küçükken her sabah uyandığımda aynanın karşına geçerdim ve uslu durduğum tek bu anda onun saçımı yapmasını izlerdim. Şimdi ise büyümüştüm ve evlenecek yaşa gelmiştim. Yıllar geçtikçe kendimi süs bebeği gibi hissetmeye başlamıştım; artık yaramazlıklarım insanların gözüne batmaya başladığında büyümeye başlamıştım. Oysa daha çocuktum...

Hazırlıklar bittikten sonra, arabamıza binerken bile annemin yüzüne bakmadım.

"Biraz gülümse. Aynı kocasını yeni kaybetmiş Kontes Elizabeth'e dönmüşsün. Bu kadar ciddi durmanı gerektirecek bir şey yaşamadın," dedi annem tıslarcasına. Babam ise her zaman olduğu gibi sesini çıkarmadan oturuyordu. Onun en çok bu hallerine sinirlenirdim. Hayatımızda sanki hiç yeri yokmuş gibi duruşuna, olayların büyüğü küçüğü fark etmeksizin sessiz oluşuna ve bir köşesine geçip sadece puro içişine... Sinirlenirdim. Saçlarının ne zaman beyazladığını bile anlamamıştım. Başı her zaman öne eğik olur, bir şeyler düşünürdü. Arada bir arkadaşlarıyla içki içmeye ve iş konuşmaya giderdi. Eve geri döndüğünde ise yine sesini çıkarmadan odasına giderdi. Aynı bir hayaletmiş gibi.

"İyi de, Bayan Elizabeth'in eşi ölmedi. Üstelik ölse, eminim mutlu olurdu."

Annem gözlerini devirerek arkasına yaslandı. "O adam ölseydi, kadının hali sana benzerdi."

Bu lafın üzerine daha fazla söz söylemedim ama yüzümü buruşturmadan da edemedim. Yol boyunca karanlığa baktım, nereye daldığımı bile bilemeden…

Geldiğimiz yer, şehrin en itibarlı isimlerinden biri olan Dük Carter'ın malikanesiydi. Şehrin dışında, bir tepenin yamacına kurulmuş bu ihtişamlı malikane, uzaktan bakıldığında bile bir şatonun görkemini taşıyordu. Büyük mermer sütunlar kapıyı korurken, davetliler teker teker içeri geçiyordu. Kapının ardında ise yalnızca ipekli kumaşların, kristal şamdanların ya da parlak yüzüklerin değil, sosyal basamakların, gelecek planlarının ve yaldızlı dedikoduların döndüğü bir dünyaya uzanıyordu.

Bu balo, yüzeyde genç Kont Henry için düzenlenmiş gibi görünüyordu. Ama asıl amacı, bu şehrin en değerli bekar erkeğini en uygun kadınla eşleştirmekti. Annemin bunu kaçırmaması elbette kaçınılmazdı.

Malikanenin önüne ulaştığımızda, sıra sıra dizilmiş at arabaları, fener ışıkları altında parlayan at nalları ve görevli uşakların beyaz eldivenleriyle karşılaştık. Arabadan indiğimde ilk hissettiğim şey… havada asılı duran koku oldu: yasemin, taze balmumu ve gül likörünün tatlı ama ağır birleşimi.

Malikânenin ana giriş kapısı, koyu ceviz ağacından yapılmıştı; üstünde altın yaldızlı arma: Carter ailesinin aslan ve kılıç motifi...

Annem yüzüne hiç de samimi olmayan bir gülümseme yerleştirip babamın koluna girdi. Ben ise kalbimin ritmini bastırmaya çalışarak başımı dik tutmaya çabaladım. İçeri adım attığımızda ilk göze çarpan şey: yüksek tavanlı, devasa balo salonu oldu. Duvarları altın varaklı, tavanda sarkan kristal avizeler ışığı yüzlerce kez yansıtarak salonu altın gibi parlatıyordu. Zemin cilalı taş döşemeyle kaplı, üzerinde ipekten halılar, köşede büyük bir şömine usulca yanıyordu. Salonun dört bir yanına yerleştirilmiş şamdanlar ve gaz lambaları salona loş ama gösterişli bir ışık veriyordu. Orkestrada kemancılar, çellistler ve klavsen çalan bir müzisyen vardı. Arka planda çalan hafif vals ezgisi, insanının ruhunu dansa davet ediyordu.

Bazıları kendilerinden geçmiş gibi dans ediyordu; bazıları ise duvar kenarına çekilmiş, fısıltılarla entrikalar örercesine sohbet ediyordu.

Üzerimdeki bordo elbise siyah dantellerle süslenmişti. Omuzlarımı açıkta bırakacak şekilde dikilmişti. Ne kadar istemesem de, içeri girerken birkaç çift gözün üzerime çevrildiğini hissettim. Annemi bir konuda takdir etmem gerekseydi, bu kesinlikle moda olurdu. Kendisi, giydiği gece mavisi tafta elbisesiyle, birçok genç kızdan daha dikkat çekiciydi.

"Gülümse, Vivienne, gülümse!" dedi annem dişleri arasından. O an, fazla abartmadan yüzüme yapay bir tebessüm yerleştirdim. Gereksiz gülücükler bana her zaman samimiyetsiz gelirdi.

Salonun içindeki başka bir küçük grup dikkatimi çekti. Beyaz eldivenli kadınlar yelpazelerini gereksizce hareket ettiriyorlardı; genç adamlar ellerinde kadehlerle etrafa güvenli ama dikkatli bakışlar fırlatıyorlardı. Hepsi burada bir şeyin peşindeydi.

Kimisi aşkın, kimisi evliliğin, kimisi sadece gözlerin kendisine çevrilmesinin.

Ama herkes Dük Carter'ın evinde olmanın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu: Bu gece davranışlar kaderin pusulasını değiştirebilirdi.

Dük'ün malikanesi, gösterişin sınırlarını zorlamadan kusursuzca dekore edilmişti. Sadece zengin değil, zevk sahibiydi. O esnada gözlerim Dük Carter ve eşine takılmıştı. Yanımıza geldiklerinde, unutmuş olduğum o yaşlı adamın simasını hatırladım. Dimdik bir duruşu olan, uzun boylu, ince yapılı, belli belirsiz bir güç taşıyan birisiydi. Omuzlarına tam oturan gece mavisi kadife ceketi, altın iplik işlemeleriyle göz alıyordu. Ceketinin yakasında ise yine aslan ve kılıç figürlü bir broş vardı. Ailesine ait bu arma özel taşlarla yapılmıştı. Yüzü ise fazlasıyla ifadesizdi. Gözleri gri, kaşları çatıktı ama yine de sevecen bir tavrı gözlerine yansıyordu. Elinde ise aslan başlıklı bir gümüş baston vardı. Onu bir süs eşyası olarak değil, bir sembol olarak taşıyordu.

Yanındaki kadın da farklı bir dünyadan gibiydi.

Düşes Jane Carter.

Teninin porselen solukluğu neredeyse mum ışığında ışıldıyordu. Lavanta tonlarındaki dökümlü elbisesi kristal taşlarla işlenmişti ve yürürken sanki ardında parıltılı bir iz bırakacakmış gibi görünüyordu. Uzun boyunlu, ince parmaklı ve olağanüstü zarifti. Saçları gümüş rengine dönmüş, kusursuzca toplanmıştı.

İlk başta resmi bir karşılama bekliyordum. Soğuk, mesafeli, unvanlarına yakışır türden. Ama ne Düşes'in yüzündeki sıcak tebessüm ne de Dük'ün yaklaşırken attığı içten adımlar bunu destekliyordu. Onlar gerçekten… gülümseyerek yaklaşıyorlardı.

"Wilson ailesi." Dedi Dük Carter, babamla annemi selamlarken, sesi yumuşak ama kendinden emindi, alışık bir ev sahibi tonuyla. "Sizi yeniden görmek ne güzel. Sevgili babanız merhum Kont William'ın cenazesinden sonra görüşemedik. Malikânemiz sizin gibi değerli konukları ağırlamayı özlemişti."

Ardından gözlerini bana çevirdi. Gülümsedi. "Ve Leydi Vivienne… nihayet tanışıyoruz."

Başımı eğdim. "Dük'üm"

Tam o sırada Düşes Jane yanımıza yaklaştı. O gergin havasından eser yoktu. Elini uzattı, narin parmaklarıyla eldivenimin üzerinden nazikçe tuttu. "Ah, Vivienne," dedi hafif bir neşeyle, "Annenizin güzelliğiyle zarafeti sizde birleşmiş. Gerçekten göz alıcı bir genç hanımefendi olmuşsunuz."

Sözleri içtendi. Öyle görünüyordu en azından. Gözlerinde parıldayan o sıcaklık belki de bu malikâne düşündüğüm kadar soğuk bir yer değildi.

"Sizi burada ağırlamak bizim için büyük mutluluk," diye devam etti Düşes. Ardından etrafa bir göz gezdirdi. "Eminim salonda sizi bekleyen birkaç sürprizimiz olacak. Balo salonumuz bu akşam tamamen sizin gibi özel misafilerimizin şerefine hazırlandı."

Babam nazikçe başını salladı. "Misafirperverliğiniz takdire şayan."

Dük Carter hafifçe güldü. "Umarım bu gece herkes için hatırlanmaya değer bir gece olur. Hayatın küçük anları büyük dostlukları başlatabilir." Ardından arkasını dönerek hayatım boyunca yaşadığım bu yerde görmediğim insanları işaret etti.

"Şimdi izin verirseniz sizi çok kıymetli dostum olan Kont Vortan Draeven ve ailesiyle tanıştırmak istiyorum."

Gösterdiği yöne doğru baktığımda, oldukça uzun boylu ve yakışıklı orta yaşlı bir adamla göz göze geldim. Yanında ise ortalama benim yaşlarımda olan iki kız vardı.

Yanımıza usulca yaklaşıp selamlaştılar.

"Kont Draeven sizi Kont Wilson ile tanıştırayım."

Babam ve diğer kont tanışırken, iki kızdan sarı saçlı olanı bana doğru usulca gelip selam verdi.

"Sizinle tanışmak büyük onurdur, Leydi Vivienne ." Birden ismimi bilmesine şaşırarak başımla onayladım.

"Ben de memnun oldum, ismimi bilmenize çok şaşırdım doğrusu."

"İsminizi o kadar çok duydum ki bizzat tanışmak istedim,"dedi Elowen, yüzünde yapay bir gülümsemeyle. Bu gülüşü nerede görsem tanırdım… İçten olmayan, aklında başka şeylerin döndüğü bir gülüş. Gözlerim yanındaki kıza kaydığında onun yüzündeki sadeliği fark ettim.

"Roselind Draeven," diyerek bana selam verdi.

"Saçlarınızın rengi yüzünüzün güzelliğini ortaya çıkarıyor, Leydi Roselind," dedim birden. Karşımdaki kızın güzelliği tartışmaya kapalıydı. Bunun dememin sebebi sarı saçlı genç hanımın tepkisiydi. Tam bir şey söyleyeceği anda kalabalığın içinden zarifçe yol bularak biri yaklaştı. Gümüş işlemeli siyah frakıyla, elinde şampanya kadehi tutan adam nihayet önümüzde durdu. Böylece nihayet meşhur(!) gözde misafir Kont Henry ile tanışma şerefine eriştik. Artık onu daha net bir şekilde görebiliyordum. Abartıldığı kadar yakışıklı ya da göz kamaştırıcı değildi. Saçları özenle geriye taranmıştı, evet, ama sıra dışı hiçbir şey yoktu. Gözleri yeşil, gülümsemesi biraz fazla zorlamaydı. Elinde tuttuğu şampanya bardağını öyle sıkı kavramıştı ki camı çatlatmaması bir mucizeydi. Gerginliği bu kadar açıkça belli edişine içimden alayla gülümsedim. Kont Henry, "havalı" görünmeye çalışan ama henüz bu ruh haline girememiş bir adamın canlı örneğiydi.

"İyi akşamlar Kont Henry..." Diyerek söz başladı, Dük Carter. "Sizi ailemizin en yakın dostu olan Kont Wilson ve ailesiyle tanıştırayım."

Karşımdaki adamı saygıyla selamlarken, "Meşhur bir kontla tanıştığım için sonunda mutluyum." Dedi babam. Onun sesini unutmuş gibi gözlerimi ona çevirdim. Karşısındaki adamla konuşmaya daldı. Ben ise onun görüntüsüne... Giderek büyükbabamı andırıyordu ama onun kadar canlı bakan gözleri yoktu, gerçi kimse onun gibi bakamazdı.

"Diğer misafirlerim ise Kont Draeven ve kızları..."

Kont Henry onlarla tanışırken, Leydi Elowen'in dikkat çekmek için çırpınan suratını görmemle kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. O anda Roselind ile göz göze gelince, yanaklarımın kızarmasına engel olamadım. Sonuçta kardeşiyle dalga geçen birisini görmek kimsenin hoşuna gitmezdi. Ancak beklenmedik bir şey oldu; Roselind'in dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Demek ki bu durum onun da gözünden kaçmamıştı.

"O şeref bana ait, Lord'um," dedi ve bakışlarını bize çevirdi. "Hanımefendiler. Ne kadar büyüleyici bir akşam değil mi?" dedi birden. Gözlerimi Roselind'den çekip ona çevirdiğimde, birden bana iğrenç gelen gülümsemesiyle karşılaştım.

Annem ve ben eğilerek selam verdikten sonra, "Haklısınız, Kontum. Gerçekten büyüleyici bir gece. Kızım Vivienne'i sizinle tanıştırmak istiyorum."

Bu sırada Kont Henry'nin elinde tuttuğu şampanya kadehi biraz gevşedi, yüzündeki zorlama gülümseme ise hafifçe çözüldü. Yeşil gözleri bir an için içten parlamış gibi oldu, ama o gülümseme… hâlâ fazla çabayla elde tutulmuş gibiydi.

Oldukça bakımlı ve narin elleriyle elimi tuttu, dudaklarına götürdü.

"Tanrım, canımı al, lütfen."

Sadece içimden söyledim tabii ki. Ama yüzümdeki gülümseme, en az onunki kadar yapmacıktı. Ne kadar daha açık edebilirdim, hoşlanmadığımı bilmiyorum ama… annemin o cilveli heyecanına karşılık kabalık etmek de istemiyordum.

"Kızınız güzelliği kimden almış belli oluyor, efendim," dedi Henry, bir iltifat patlatarak.

Pis yalaka.

O an, etrafımdaki tüm genç kadınlar buz gibi bakışlarla üzerime dikildi. Dillerini kullanmalarına gerek yoktu; bakışlarındaki düşmanlık yeterince açıktı.
Tamam kızlar, sakin olun. Aramızda bu saçma sebepten ötürü savaş çıkmasın, lütfen.

"Teşekkür ederim, efendim," dedi annem. Sesi garip bir şekilde cilveli çıkmıştı.

Kont Henry, gözlerindeki o yapay ışıltıyla başını hafifçe eğdi. "İzniniz olursa," dedi, ardından elindeki şampanyayı kafasına dikti, bardağı hızla bir arkadaşına uzattı. Geri döndüğünde bana yaklaşarak yeniden elini uzattı: "Bu dansta bana eşlik eder misiniz, Leydi Vivienne?"

Gülümsemem dondu. Birkaç saniye düşündüm. Cevap verecek gücü bulabilmek için gözlerimi kısa süreliğine Düşes'e kaydırdım. O da gülümseyerek bizi izliyordu

Son bir umut olarak sadece anneme baktım. Tabii ki izin verecekti veya benim cevap vermeme gerek kalmadan dansa kaldırılacaktım.

Buraya gelişimiz… kısmen eğlence içinmiş gibi görünse de, asıl amacı biliyordum. Evlendirilmek.
Güzelce paketlenmiş bir ittifak. Parlak balo ışıklarıyla yaldızlanmış bir kader... Dans etmek için salonun ortasına gelen diğer çiftler bizim kadar göz doldurmuyordu. Bunun sebebi başta benimle dans eden kişinin adı sürekli kulaktan kulağa fısıldanan Kont Henry'di.

Müzik çalmaya başladığında herkes ritme uymaya çalıştı. Salonun kristal avizeleri üstümüzde dönerken, bir an başım döner gibi oldu.

Yüzüme baktı.

Ben de ona.

Ve o an içimde sadece mide bulantısı hissettim. Bir insanı ilk gördüğünüzde içinize sinmeyebilir. Hani olur ya, hiçbir sebep yokken… sadece olmaz. İşte şu an, tam olarak oydu. Kont Henry'nin eli elime istemsizce fazla yaklaşınca, karnımda ani bir gerilme oldu. Hafifçe ama ölçüsüzce bastırdı. Gözümdeki bir anlık tepkiyi fark etti mi bilmiyorum ama sanki bilerekmiş gibi elini geri çekmedi.

Parmakları eldivenimin üzerinden sıyrılıp, çıplak bileğime dokunduğunda, içimden geçen tek cümle:

"Bu adamın bana dokunmaya hakkı yok."

Bu düşünce sadece içimde yankılandı. Dışarıdan dans eden bir çifttik.

O an yıllar önce öfkeyle reddettiğim evlilik fikrine şimdi boyun eğdiğimi düşündüm. Kendimden ve istikrarsızlığım nedeniyle utandım. Bu kadar kolay boyun eğmem zayıflık değil miydi? Hayatıma baktığımda, annemin hiçbir zaman mutlu bir evlilik hayatı olmamıştı. Etrafımdaki insanların ise sadece azınlığı gerçek sevgi sebebiyle evleniyordu; kalan diğerleri para için evleniyordu. Tüm bunlar bir yana, benden daha büyük şeyler bekleyen kişiyi, büyükbabamı hayal kırıklığına uğratma düşüncesiyle mahvoldum.

Dans ederken, bakışlarım istemsizce salonu taradı. O anda birisiyle göz göze geldim.

Kontes Elizabeth Ruth.

O meşhur burun kıvırışı, dudaklarının köşesinde küçümseyici bir kıvrım ve buzdan oyulmuş gibi duran bakışlarını direkt üzerime çevirmişti.

Yargılayan. Aşağılayan.

Sanki ben bu salonda fazla bulunmuş bir parça lekeydim. İçimden geçenleri yüzümde göstermemeye çalıştım. Ama kaşlarım hafifçe çatılmış olabilirdi. Ne düşündüğünü az çok tahmin edebiliyordum.

"Ne var? O pis yalakanızla dans ediyor olmam, onu istediğim anlamına gelmiyor," dedim içimden geçirerek.

Ama o bilmiyordu. Bilmiyordu ki bu dans… sadece bir dans değildi. Bu gece, çok daha fazlasının başlangıcı olabilirdi.

Ve ben buna hazır değildim.

Dans sona ermişti ama zihnimdeki fısıltılar bedenimi hâlâ salonun tam ortasında tutuyordu. Gülümsüyordum, teşekkür ediyordum, başımı eğiyordum ama içimdeki her şey çığlık çığlığaydı. Her yeni tebessümle daha da küçülüyordum sanki.
Kalabalık… içimi sıkıyordu. Birileri gülüyor, kadeh tokuşturuyor, dedikodu yapıyor, ama hiçbir ses net duyulmuyordu. Hepsi bir arada, uğultunun içinde, ruhumu ezerek çınlıyordu.

Görünmeyen bir el göğsüme bastırılıyor, nefesimi kesiyordu.

Yutkunsam boğulacaktım. O anda kendimi hızla dışarı atmak istedim. Hiç düşünmeden, malikânenin arka tarafındaki büyük, ışıksız bahçeye yöneldiğim sırada bir kadının bana çarpmasıyla olduğum yerde duraksadım. Kim olduğunu göremeden kadın kalabalığın arasına karıştığında yere düşen bilezik dikkatimi çekti. Yere eğilip bileziği yerden aldım. İnce zinciri avucumun içinde ürpertici bir ağırlık bırakmıştı.

“Hanımefendi?” diye seslendim. Sesim kalabalığın içinde eridi gitti. Kadın ise çoktan uzaklaşmıştı. Bir an tereddüt ettim, belki de hizmetkârlardan birine teslim etmeliydim, ama kime güveneceğimi bilmiyordum. Kararımı hızlıca vererek elimdeki küçük metal parçasını sıkıca kavrayarak kalabalığın arasından sıyrıldım.

Kadını ararken fark etmeden salonun gürültüsünden uzaklaşmıştım. Malikânenin arka tarafı, ana davet alanına göre çok daha sessizdi. Ay ışığı taş döşemelerin üzerine solgun gölgeler düşürüyor, yüksek çitler rüzgârı bile içeri almıyordu. Bir anlık tekrardan kadını görür gibi olduğumda, hiç beklemeden ona seslendim.
“Bekleyin!” dedim yüksek sesle, fakat yanıt gelmedi. Kadının silueti koridorlardan birine doğru kıvrıldı. Elbisemin eteklerini tutarak peşinden gittim. Topuk seslerim taş zeminde yankılanıyordu ve bu, kalbimin ritmiyle yarışıyordu. Ayrıca dikkatli olmam lazımdı, sonuçta burası Dük Carter'ın malikânesiydi. Düşes Sarah ve eşi ailemin yakın dostlarıydı. Bu geceyi böylesine çocuksu bir oyuna kurban etmek… sadece benim değil, ailemin itibarı için de büyük bir riskti.

Fakat artık geri dönemezdim. Sağ yanımda, hafifçe aralıklı duran ağır bir kapı dikkatimi çekti. Ahşabın arasından sızan soluk sarı ışık, karanlık koridora düşmüş bir davet gibiydi. Tereddüt ettim. Ama sanki o ışık beni içine çağırıyordu.

Bilezik hâlâ avucumdaydı. Kadını bir an önce bulup bu saçmalığı bitirmeliydim. Yavaşça yaklaşarak elimi uzattım ve sessizce kapıyı ittim.

Ve… bütün kanım çekildi.

Kontes Elizabeth sırtı duvara dayalı, dudakları Henry'nin boynuna yaklaşmıştı. Henry, gömleğinin düğmelerini çözerken kadının elbisesinin askılarını indirmişti. Zaman bir anlığına durdu ve şaşkınlıkla elimdeki bilezik yere düştü.

Göz göze geldik.

Beni fark ettiklerinde, gözlerinde bir anlık şaşkınlık oldu ama hemen ardından Elizabeth'in bakışlarında tek bir şey belirdi: öfke. Saf, keskin, öldürücü bir öfke.

Kapıyı hızla çektim. Koştum. Arkamdan yankılanan ses boğuktu.

"VIVIENNE, BEKLE!"

Kont Henry.

Ayak sesleri hızla yaklaşıyordu. Koridorda adımlarım yankılandıkça kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Geriye dönüp bakmadım. Derken birine sertçe çarptım.

Bir adamdı. Omzuna çarpmıştım. Çok kısa bir göz teması ama yüzünü seçemedim. Karaltı gibi geçti. Koşmaya devam ettim. Balo salonunun kapılarına vardığımda, önümdeki yemek standına dikkat edemedim. Ayağım kaydı.
Metal şangırtılar, kırılan cam sesleri, çığlıklar, dökülen yemekler.

İlk başta nerede olduğumu anlayamadım ama bu durum uzun sürmedi… Tüm salonun ortasında, yerdeydim. Sanki zaman durdu. Herkes… yüzüme bakıyordu. Kapıdan içeri giren Henry, üstü dağınık, nefesi düzensiz, sahte bir öfkeyle bağırdı.

"Hanımefendi beni odama kadar takip etti! Yalvardı... Çok ileri gitti!"

Bir uğultu koptu.

Kadınlar kaşlarını çatıp fısıldaştı. Erkekler homurdandı. Bakışlar ok gibi üzerime saplandı.

"YALAN!" diye bağırdım, avazım çıktığı kadar. "BEN ONU ARARKEN KENDİLERİNİ GÖRDÜM! BEN…BEN!"

Sesim çaresizce duvarlara çarptı. Kimse beni duymuyordu. Herkes sırtını dönüyordu.
Annem uzakta, bakışlarını kaçırdı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Usulca yerimden kalktım. Elbisemin yırtık eteğiyle, sendeleyerek az kalsın bir daha düşecektim.

"Bu hanımefendiyle evlenmek istemiyorum," dedi Kont Henry, sesi salonun duvarlarında yankılanacak kadar yüksek, ama içinde mide bulandırıcı bir kibirle. "Ancak onurunu korumak adına bunu yapacağım."

Bir an, çevremdeki her şey silindi. Gözüm hiçbir yüzü seçemez oldu. Kalbim kulaklarımda çarpıyordu, boğazımda bir yumru yükseliyordu.

Onurum.

Bu adam, gözümün içine baka baka hem beni aşağıladı hem de sözüm ona "onurumu" kurtarmaya karar verdi. Oysa tek yaptığı şey, kendi haysiyetsizliğini parlatmak için beni kurban etmeye çalışmaktı. Birkaç adım atıp karşısında durdum. Aramızda yalnızca birkaç nefeslik bir mesafe kalmıştı. İçimdeki öfke artık kabına sığmıyordu. Gözlerim doldu. Ama gözyaşlarım utançtan değil, kızgınlıktan akıyordu.

Bilinçsiz bir şekilde elim havaya kalktı ve onun yüzünün ortasına indi. Tokadım gecenin en net sesi oldu. Henry'nin başı yana savruldu. Yüzündeki gülümseme o anda silindi. O uğursuz, zafer dolu ifade yerini donmuş bir şaşkınlığa bıraktı. Tüm salon susmuştu. Nefesler tutulmuş, kimse kıpırdamıyordu.

O anda ilk kez bu kadar hafif hissediyordum.

"Benim onurumu senin gibi biri değil, ölen köpeğim korur daha iyi!" dedim dişlerimi sıkarak.

İşte o an kalabalıktan biri fısıldadı; alçak ama zehirli bir ses yükseldi.

"Terbiyesiz! Karşında bir Kont var, farkında mısın?"

Bir başkası, "Tıpkı büyükbabasına çekmiş bu kız. Deli dolu, başına buyruk."

Bu sözler içimdeki barajı tamamen yıktı. Yargılayan gözler, zehirli fısıltılar, sahte nezaket... Hepsi tek bir duyguda birleşiyordu: baskı.

Ama ben baskıya boyun eğmeyecektim. Henry hâlâ elmacık kemiğini tutuyordu, ama gözleriyle etrafındakilerden destek arıyordu. Bulamayacaktı. Çünkü ben sahneyi çoktan terk etmeye hazırlanıyordum. Bütün dikkat üzerimdeyken yürümeye başladım. Adımlarım netti. Tok. Geri adım yoktu.

Salondan çıkarken annemle babamın bana şaşkınlıkla bakan gözlerini yakaladım. Anlamaya çalışıyorlardı. Bir şey söylemek ister gibiydiler ama kelimeleri yoktu.

Benimse vardı. Onlara ve bütün bu ikiyüzlü topluma, sesimle değil ama bakışımla haykırdım.

"Ben hiçbir erkeğin oyuncağı değilim ve onurum hiçbir erkeği ilgilendirmez!"

O anda Rosalind Draeven'in yüzünü gördüm. Anlayış, takdir ve destekleme vardı. Koca kalabalıkta beni anlayabilen tek kişi oydu sanki…

Rüzgâr yüzüme sertçe vuruyordu, fakat buna aldıracak hâlde değildim. İçimde öyle yoğun bir kapana kısılmışlık vardı ki hissettiklerim tüm bedenimi sarmıştı. Geri dönmeyi asla istemiyordum; kimsenin olmadığı, sadece kendime ait bir yerde olmayı hayal ettim. Kimseye muhtaç olmadan, kimseye hesap vermeden yaşayabileceğim bir hayat...

Nereye gittiğimi bile bilmeden arka bahçeden uzaklaşıp bambaşka bir yere gelmiştim. Gece havası anında yüzümü yaladı. Bahçeyi çepeçevre saran gül fidanlarının arasından yürüyerek ahırın yanına, misafirlerin atlarının bağlandığı yere doğru ilerledim. Uşaklar atları kontrol ediyor, bazı misafirlere ait arabalarını hazırlamakla meşguldüler. Yaklaşırken atımı, diğerlerinin arasında sakince beklerken gördüm; güçlü yapısı ve koyu renkli tüyleriyle gözümü her zamanki gibi üzerine çekiyordu.
Bir an durakladım. Eğer fark edilirsem, atımı hazırlamama izin vermezlerdi. O sırada atlardan birinin aniden kişnemesiyle yanımdaki seyisin dikkati dağıldı. Bir uşak ona dönüp "Bu çocuklar atları iyice sulamış mı? Lord Alfred'in atı huysuzlanıyor yine," diye söylenirken, fırsat bu fırsat diyerek aceleyle atıma yaklaştım.

Eyerini sıkılayıp dizginlerini çekerken, tedirginlikle sağa sola baktım. Bir uşak yüzünü bana doğru çevirdiği anda kibarca gülümseyip, "Yardımınıza ihtiyaç duymadan halledebilirim," dedim. Adam tereddütle başını eğip geri dönerken, ben atıma tırmandım ve derin bir nefes aldım. Ellerim dizginleri sıkıca kavramış, kalbim göğsümde çarpıyordu.

Dizginleri tam tutup atımı harekete geçirdiğim sırada, bir anda arkada bir ses yükseldi.

"Hey! Durun, genç hanım!"

Kalbim aniden hızla çarpmaya başladı; adımlarımı hızlandırmaktan başka çarem yoktu. Dörtnala ilerlerken arkama bakmamaya karar verdim. Atımın nal sesleri uşakların uyarı bağırışlarını bastıracak kadar güçlüydü. Onlar hızla peşimden koşturmaya çalışırken, ben karanlığın içine, toprak yol boyunca ilerliyordum. Soğuk gece havası yüzüme çarparken, içimdeki o kısılmışlık hissi yerini tuhaf bir özgürlük hissine bırakmıştı.

Arkamda kalanların sesleri giderek uzaklaştı; artık yalnızdım. Balo mekânından iyice uzaklaşana kadar hiçbir yere bakmadım; yalnızca önümdeki yola odaklandım. Karanlığın içinde ilerlerken, peşimde kalabalığın uğultusu yavaş yavaş kayboldu. Büyükbabamın evine doğru yol alırken, içimdeki kapana kısılmışlık duygusu da sanki arkamda bıraktığım o kalabalık gibi dağılıp gidiyordu. Kalbim göğsümde patlayacak gibi atarken bile yüzümde bir gülümseme belirmişti. Kimse bana engel olamayacaktı; artık özgürdüm.

Atın adımları yavaşladığında, nihayet ulaşmak istediğim yere varmıştım. Büyükbabamın evi... Orada, olması gerektiği gibi duruyordu. Kimse o eski, ağır taş yapıya dokunmaya cesaret edememişti; sanki geçmişin hayaletleri tarafından korunuyordu. Attan indim ve çarpıntılarla dolu kalbimi sakinleştirmeye çalışarak evin kapısına doğru ilerledim. Anahtar... Büyükbabam her zaman bir saksının içinde saklardı. Etrafa bakındım, kurumuş çiçeklerin arasından eski bir saksıyı çektim ve çiçeklerin dökülmesiyle birlikte içinden düşen anahtarı buldum. Elim titreyerek anahtarı aldım; ağır demir anahtar yıllardır sakladığı sırları yeniden açmaya hazırdı. Kalbim deli gibi çarparken, anahtarı yuvaya yerleştirip çevirdim; kapı inatçı bir gıcırtıyla aralandı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

70okunma 55beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…