2. bölüm / 3
Opal’in Kayıp RenkleriBeyaz Güller ile Örülen Bağ
Bölümler 3Şu an: Beyaz Güller ile Örülen Bağ
- 1 Sır Saklayan Duvarlar3.221 kelime
- 2 Beyaz Güller ile Örülen Bağ3.409 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Pandora’nın Kutusu4.575 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhabalar,
Yazdığım ilk kitap olduğu için okuyucu gözüyle geliştirmemi tavsiye ettiğiniz şeyler olursa lütfen
iyi-kötü eleştirilerinizi benimle paylaşın.
İyi okumalar.
____________________
Gölge düşer parlak izlerime,
Kayıp bir fırça, eski bir hece.
Bir yol var önümde, bilirim yeri,
Ya dönerim, ya kaybolur gece.
۶ৎ
Bugünkü ilk dersim, dans ve drama. Sınıf, aynalar ve sütunlarla doluydu, kenarlardaki devasa yuvarlak pencereler ile sanki binanın kendisi bile performansın parçasıydı. Ne Mathis ne de Lena buradaydı.
Aynada saçımı sıkı at kuyruğu yaparken Juliette yanıma geldi. "Şansa bak! Aynı sınıfa düşmüşüz."
Benimle konuşurken ki tavırları benden hoşlanmadığını açıkça belirtiyordu. Yeni gelmiş olmama rağmen fikrinin değişeceğini de sanmıyorum. "Şans." dedim gülümseyerek.
Dersin sorumlusu içeri girdiğinde yerlerimizi aldık. Arasında griler olan siyah saçları geriye taranmış oldukça asil duruyordu. Yüzünde sıcak gülümseme ve yoğun aksanı ile konuşmaya başladı. "Merhabalar, ben Mösyö Martin. Bu derste, dansın tiyatro ve drama ile nasıl birleşebileceği, hikaye anlatımı ve dramatik ifadeleri çalışacağız. Vücudunuzu zihninizle birleştirip, ruhunuzu anlatmayı öğreneceksiniz."
Ardından hemen derse başladık. İlk hareketi anlattığında hemen taklit etmeye başladım. Bedenim sanki bunu yapmak için programlanmış gibi. Adımlar düzgün, denge mükemmel. Kontrollü, sıkı. Her şey yerli yerinde. Hareketi doğru yapmış olmama rağmen, o kaybolan duyguyu hissedemiyorum.
Mösyö Martin durup geri adım attı. "Hayır, Neva. Kusursuz olmanı istemiyorum. Harekete hayat vermeni istiyorum. Vücudun duyguyu anlatmalı, düşünceyi değil. Modern dans, hatalarla büyür."
Bir süre duraksayıp, anlamaya çalıştım. Kusursuzlukla bu kadar barışıkken, nasıl bırakabilirim ki?
Bu sefer, kaslarımın gerilmediğini, adımlarımın biraz kaybolduğunu hissediyorum.
Mösyö Martin birkaç saniye sessizce izledi. Sonra, bana doğru ilerleyip gözlerimin içine bakarak, "Hatalarını kucakla, Neva. Kusursuzluk, bedenin duygusunu kaybettirir." dedi.
Sözcükleri bir ağırlık gibi üzerime düşünce, kendimi bıraktım. Gerçekten, hissetmeye başlıyorum. Eğildiğim sırada annem gözümün önüne geldi. 'Daha dik dur. Bak kendine! Heba mı edeceksin her şeyi? Emeğimi? En iyisi olmadığın sürece tüm bunlar anlamsız.'
Aniden tüm kaslarım tekrar gerildi. Tepkisi için ona baktığımda sıcak bir gülümseme görmeyi beklemiyordum. Diğer öğrencilere ilerlemeye devam ederken, "Çok yakındı." dedi.
İki saatin sonunda ders bitmişti. Sırt üstü yere uzandım, göğsüm inip kalkarken soğuk zeminin rahatlatıcı hissine teslim oldum. Nefesim düzelmeye başlarken, Mösyö Martin'in sesi hala zihnimde yankılanıyordu. 'Hatalarını kucakla.'
Juliette kapıda durup alaycı bir gülümsemeyle bana baktı. "Ayakta kalabilmen mucize."
Cevap vermeden tavanı izlemeye devam ettim. Kapı açıldı. Lena içeri girip bana doğru geldi. "Sınıfın ortasında sanat eseri gibi sergilenecek misin yoksa?"
Güçsüzce kıkırdadım ama kalkmak için hala isteksizdim.
Kaşlarını kaldırıp eğildi. "Hadi ama, kendini kutlamayı hak ettin."
"Neyi kutluyorum?"
"Eğer teselli olacaksa bende teori dersinden çıktım. Bir saat boyunca masa başında tarih dinledim." Pes etmeyerek bileğimden tutup beni yukarı çekti. "Hafta sonu parti var, gidiyoruz haberin olsun."
Eşyalarımı toplayıp üstümü düzeltmeye başladım. "Ne partisi?"
"Dönem partisi. Öğrenciler bolca parti yapar burada. Taşındığımdan beri kaçırmışlığım yok sende benimle geliyorsun."
"Senin Paris'te yaşadığını sanıyordum."
Kafeteryaya ilerlemeye başlarken fısıldayarak, "Baksana şunlara. Sence Fransızlar kadar donuk muyum ben? Geçen yıl İspanya'dan transfer oldum." Oturduğumuz sırada devam etti, "Bu arada, istiyorsan başkasını da davet edebiliyorsun. Belki tatlı bir arkadaşı olan birini tanıyorsundur diye." dedi, kocaman gülümsemeyle.
"Bana olan inancın çok tatlı."
Sohbete devam ederken. Bir süre sonra diğer dersimin saati geldi.
"Bu sefer benim sıkılma zamanım." diyerek kalktım ve teori dersinin sınıfına ilerledim.
Dersin ortasında Lena'nın söylenişlerinin boş olmadığının farkına vardım. Gözlerim dakikaları takip ediyordu.
Bir saatin sonunda akademiden çıkabildim.
Henri Augustin hakkında araştırma yapmak için aceleyle şehir kütüphanesine geldim. Sonuçta kim böyle bir durumda meraklı olmazdı ki?
Kütüphane görevlisine, "Henri Augustin hakkında bilgi içeren kaynaklara nereden ulaşabilirim?" diye sordum.
"Henri Augustin Moreau değil mi? D bölümü ikinci sıra."
D bölümüne girdiğimde. Gözlerim raflarda hızlıca onun ismini ararken arkamı dönmemle irkildim.
Dün akşam gördüğüm adamda buradaydı. "Hep bu kadar kolaydı irkilirsin?"
Evet ama "Hayır." dedim, rahatlıkla.
"Sen beni takip etmiyorsun değil mi?" Ses tonu ve bakışları sabit olduğundan şaka mı yapıyor ciddi mi emin olamadım.
"Hayır." Elindeki belge ilgimi çekti. "Henri Augustin hakkında değil mi?" Anlık ilgimden dolayı istemsizce ona doğru adım attım.
"Evet. Alabilirsin istersen zaten defalarca okudum."
"Teşekkür ederim..."
"Aren."
Emin olmak için "Renard?" diye sordum tereddütle.
Gülümsedi. "Gazeteyi okumuşsun."
"Niye tekrar okuyorsun?"
"Her okuduğumda farklı detaylar görüyorum."
"Neden farklı detaylar görmeye ihtiyacın var?"
"Ona ne olduğunu çözmeye çalışıyorum."
Gitmek üzereyken bana seslendi. "Bekle! Sen...?"
Görevlinin 'Şhhh' uyarısı ile ona yaklaştım. "Neva." dedim, fısıldayarak.
"Henri hakkında aklına takılan bir şey mi oldu Neva?"
"Biraz araştırmak istedim."
"Henri'nin son günleri hakkında bilgi yok," dedi temkinli bir şekilde. "Pek çok teori var. Kimi kaçırıldığını söylüyor, kimi intihar ettiğini ama kimse gerçeği bilmiyor."
"Sen ne düşünüyorsun?" diye sordum, gerçekten ne söyleyeceğini merak ederek.
Aren, kütüphanenin loş ışığında düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. "Neredeyse kaybolduğundan beri araştırıyorum. Kesinlikle planlıydı."
Bir adım geri çekilip, ellerimi kitaplığın önündeki masanın kenarına yasladım. Konuyu fazla açmadan, dikkatlice sormalıydım. "Peki, bu konuda ne kadar derine indin?"
"Kaybolduğu gece postacının geldiği söyleniyor. Hatta sorguya çekildiğinde o da ona bir posta bıraktığını söyledi."
Bunu söylerken gözlerimi arıyordu. Sanki bir şeyleri benden çekip çıkarmak ister gibi. İçimden geçenleri anlamaya çalıştığını biliyordum.
O kartpostal benim ellerimdeydi. Bunu saklamam için hiçbir sebep yoktu. Tam tersine, Aren araştırıyorsa, ona vermek mantıklı olurdu.
Çantama uzanıp kartpostalı çıkardım. Aren'in gözleri, ellerimin hareketini dikkatle takip ediyordu. "Eğer aradığın buysa..." Kartpostalı ona uzattım. Aren, ifadesi değişmeden aldı ve dikkatle inceledi.
"Bu evden çıktı. Eğer ipucu arıyorsan, belki işine yarar."
Aren, kartpostalın önünü arkasını çevirirken yüzünde düşünceli bir ifade belirdi. Bir şeyler mırıldandı ama duyulmayacak kadar alçak bir sesti. Sonra başını kaldırdı ve gözlerini bana dikti. "Bunu neden bana veriyorsun?"
Omuz silktim. "Çünkü ben bir şey aramıyorum ama sen arıyorsan, elindeki ipuçlarının tam olması daha mantıklı olur."
Aren hafifçe gülümsedi. "İlginçsin, Neva. Çoğu insan başka birinin istediği bir şeyi karşılıksız bu kadar hızlı sunmaz."
Kahve ve tütün not alıp parfümü kibarca etrafı sarıyordu.
Birkaç saniye boyunca kartpostala baktı, sonra tekrar bana döndü.
"Parti var." dedim, aniden.
"Ne?"
"Ne?" Ne cidden!
"Karşılıksız yapmaz deyince... bende... aslında arkadaş edinmeye çalışıy—neyse pardon, saçmaydı."
Düşünüyormuş gibi sustu. "Eğer bu evde böyle bir şey bulduysan, başka neler olabilir, hiç düşündün mü?" dedi.
Düşündüm ama bunu ona söylemeye niyetim yoktu. Henüz değil. Suçlu bir haz almıştım onunla konuşurken.
Biraz daha devam etmesini istedim. Görevli tekrar yanımıza gelip daha yüksek sesle 'Şhhh' yapınca kovulmak üzere olduğumuzu anladım. Kısa boyu ve tombul yanaklarıyla sevimli gözüken yaşlı bir kadındı.
Aren ona dönüp "Allez, Margot! On parle même pas fort." (Hadi ama Margot! Sesli konuşmuyoruz bile.)
"Ce n'est pas un café ici. Il ne te manque plus que d'emménager, Aren." (Kafe değil burası. Bir evini buraya taşımadığın kaldı Aren.)
"Vivre ensemble ne serait peut-être pas bon pour notre relation." (Birlikte yaşamak ilişkimiz İçin iyi olmayabilir.)
Margot sessiz bir kahkaha atıp giderken tatlı atışmaları kıkırdamama sebep olmuştu.
Demek ki vaktinin çoğunluğu burada geçiyordu.
Kartpostalı paltosunun içindeki cebe koydu. "Vaktin varsa kahve alıp yürümek ister misin? İstediğini sorabilirsin."
Teklifini kabul ettim.
Kütüphaneden çıkarken, girişteki kafeden kahvelerimizi alıp yürümeye başladık. Seine Nehri boyunca uzanan park yolunda, ağaçların gölgeleri kaldırıma hafif desenler bırakıyor, nehrin kıyısına sıralanmış taş duvarlar yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyordu. Birkaç adım ötede, yaşlı bir sokak müzisyeni akordeon çalıyor, notalar Paris'in hafif melankolik ama huzurlu ruhuna karışıyordu.
O filtre kahvesini yudumlarken, ben vanilya ve karamel kokulu bir lattemin soğumasını bekliyorum. Yan yana yürürken, aramızdaki farkın sadece kahve tercihlerimizle sınırlı olmadığını düşünmeden edemedim. Beyaz montum, açık mavi pantolonum ve toplanmış sarı saçlarım, onun dağınık kahverengi saçları, siyah boğazlı kazağı ve ağır kabanı ile sanki başka dünyalara ait olduğumuzun çığlığını atıyordu.
Aramızdaki sessizlik tuhaf bir hal almaya başlayınca aklıma ilk gelen şeyi söyledim. "Ağır değil mi o? Ekstra espresso da eklettin."
"Kafeinsiz düşüncelerimi toparlayamıyorum."
Anladığımı belli edercesine kafamı salladım. Sessizlik tekrar aramıza girdiğinde konuşmak istedim. Yan gözle ona baktığımda bir an onun hakkında her şeyi merak eder olmuştum. Beni terasta izlemesi hakkında hiç konuşmadık, kendiside tuhaf olduğunu düşünmüş olmalıydı. Hafif rüzgar saçlarını geriye tararken. Üzerinde ağırlaşmış olan bakışlarımı hissetmiş olacak ki bana döndü. "Ne zamandan beri Paris'tesin?"
"Bir hafta. İki gün önce de derslerim başladı?"
"Bale derslerin mi?"
"Modern dans."
"Bale yaptığını görünce," Duraksadı. Beni terasta izlediğinde bale yaptığımı görmüştü. Yanlış anlamam için açıklama yapmıştı bu yüzden konuyu bir daha açmadık. Bu konuyu konuşmada tereddütlenmesi biraz hoşuma gitti. Benden özür dilenmez, hep sertçe eleştirilirdim. Annem, bale hocalarım ve kendi tarafımdan. Ben bile kendime karşı acımasızken. Bir başkasının ne düşündüğümü, hissettiğimi önemsemesi...güzel hissettirdi.
"Tekrar kusura bakma seni gerdiğim için." diye devam etti.
Gülümsedim. "Önemli değil. Anlıyorum."
"Beğendin mi gazeteyi?"
O akşam çevirebildiğim kadar hepsini okumaya çalışmıştım. Aren'in sert ve eleştirel mizacı, çoğu sanatçı tarafından hoş görülmediğini belli ediyordu.
"Çok tepki alıyor olmalısın." dedim.
"En zevkli kısmı o," yüzünde ukalaca bir gülümseme belirdi. "Önce gazeteye çıkmak ve haklarında haber yazılması için radara girmeye çalışırlar. Ta ki istedikleri eleştiriyi göremeyene kadar. Gerçek, kulağa hoş gelmediğinde insanlar onu yalan sanmayı tercih eder. Sonra da savunmaya geçerler."
"Her şeyin kurallarına göre olmasını bekleyemezsin ki."
"Öyle bir beklentim yok. Sanat duyusal bir meslektir, Neva. Sen de çok iyi biliyorsun."
Bir an sustu, ardından daha ciddi bir ifadeyle devam etti. "Sanatı savunmasız bir şeye dönüştürmek, onu yalnızca alkış ve pohpohlanmayla beslemek, sahtekarlık değil mi? İnsanlar 'hissettim' diyerek her yaptıklarını sanat sanıyorlar. Ama hissetmek yetmez. Hissettiklerini dile getirebilmek, anlatabilmek, bir iz bırakabilmek gerekir."
"Bazen insanlar iz bırakmak istemez. Sadece var olmak yeterlidir."
Başını hafifçe iki yana salladı. "Sanat, sadece var olmak için yapılmaz. O zaman gündelik bir alışkanlık olur, gerçek anlamını kaybeder. Sanat, insanı rahatsız etmeli, sarsmalı. Eğer üzerine düşünüp, içinde bir şeyleri yerinden oynatmıyorsa, o zaman nedir ki? Duvar süsü mü?"
Aren'in söylediklerini sindirmeye çalıştım. Sanatın sadece bir iz bırakmak için var olması gerektiğini söylüyordu. Ama ya bazı insanlar iz bırakmak istemiyorsa? Ya sadece o an, hissettikleri şeyle var olmak istiyorlarsa? Bir dansçının kendi odasında, kimseye göstermeden saatlerce hareket etmesi. Bir ressamın, tablosunu kimseye göstermeden sadece fırçayı tuvale sürmenin verdiği huzurla yaşaması. Bunlar da sanat değil miydi? Sanat, bazen sadece birinin nefes alabilmesini sağlamak için vardı. Eğer o an birini hayatta tutabiliyorsa, sarsmasına ya da anlamlı bulunmasına gerek var mıydı?
Gözlerimi Aren'den kaçırıp yürüdüğümüz yola yönelttim. Dışarıda sokak lambalarının siluetini titreten rüzgar vardı. Tıpkı onun fikirleri gibi, keskin ve soğuk.İçeceğimden bir yudum aldım. "Bazen sanat sadece sanat olabilir," dedim, usulca. "Kimseyi sarsmak zorunda değil. Kimsenin onu anlaması ya da üzerinde düşünmesi de gerekmiyor."
Aren başını yana eğdi, gözlerindeki sorgulayıcı bakışları hissettim.
"O zaman sıradanlaşır," dedi. "Sanatı sanat yapan şey, insana dokunmasıdır."
Omuz silktim. "Belki de bazı insanlar sadece kendilerine dokunmasını istiyordur."
Durdu. Bir an da durduğu için fark etmeden birkaç adım atmıştım. Ardından arkamı döndüm. Gözleri üzerime kitlenmiş, yüzünde anlamlandıramadığım bir gülümseme vardı. Dün akşam karşılaştığımızda ya da konuşuyor olduğumuz neredeyse iki saat içinde görmediğim bir parlama vardı.
"Beğendim." dedi, sakince.
"Artık aynı fikirde miyiz?"
"Hayır, ama savunduğun şeyi beğendim.İnsan neyi savunur, neyin arkasında duruyorsa, bir şekilde kendini ele verir."
Öyleydi ama bu sadece benim için geçerli olamazdı. Demek ki onun savunduğu şey de onun hakkında bir şeyler anlatıyordu. Peki, neden bu kadar sertti? Sanatı bu kadar acımasızca eleştirmesi, ona duyduğu saygıdan mı, yoksa başka bir şeyden mi? Sanatla ilgili beklentileri, aslında kendisiyle ilgili hayal kırıklıklarını mı saklıyordu?
Bunları öğrenmek istiyordum. Şu ana kadar toplam birkaç saat geçirmiş olmamıza rağmen. Onun hakkındaki her şeyi öğrenmek için sayfaları tek tek çevirmek istiyordum. Şu an sorulacak doğru zaman değildi.
Havanın kararmasıyla sokak ışıkları yanmaya başladı. Bir anda altında durduğumuz lambanın ışığı yanınca gözlerimi kapıştırmaya başladım.
"İyi misin?"
"Işık hassasiyetim varda. Bir anda yandığında gözlerim bulanıklaşıyor."
Görüşümü netleştirmek için gözlerimi kırpıştırırken. Aren bana doğru yürüyüp hafifçe yüzüme yaklaştı. "Birinin tonu diğerini yansıtmaktan çok, ona meydan okur gibi. Büyüleyici."
"Ne?"
"Sağ gözündeki heterokromi."
İlk kez birinin bana karşı kurduğu ilk cümle gözlerim hakkında olmamıştı. Ayrıca daha önce bu konuda sayısız iltifat almama rağmen onu söylediği ayrı bir heyecan uyandırmıştı.
"İyi konuşuyorsun. Yazar olmana şaşmamalı."
"Tam olarak yazar değilim, kelimelerle aram iyidir."
"Gazetedeki köşen dışında bir şeyler yazmıyor musun?"
Bana bakıp biraz duraksayıp "Hayır." dedi. Doğruyu söylemediğini anlamıştım. Doğru cevabı mı vermeli yoksa hayır diyip konuyu kapatmalı mı diye düşünürcesine bakmıştı. Kurcalamadım ama ona inanmadığımı gördüğüne emindim.
"Partiden bahsetmiştin."
Boşta olan elimle kahve bardağımı sıkıca kavradım. Neden bundan bahsettiğimi bilmiyor, geri de alamazdım. "Evet. Öğrencilerin düzenlediği partilerden."
"Gidecek misin?"
"Arkadaşıma gideceğimi söyledim."
Bana yan gözle baktı. "Pek partilere giden biri gibi görünmüyorsun."
"Çünkü değilim."
"O zaman neden söz verdin?"
Bunu ben de bilmiyordum. Bir anda, içimden öylece çıkmıştı. Ama itiraf etmek istemedim. Omuz silktim. "Belki de bazı şeyleri değiştirmek istiyorum."
"Hayal kurup gerçekleştirmişsin. Sonrasında seni bir şeyin durduracağını sanmıyorum."
"Hayal kurmam." dediğimde şaşkın bir ifadeyle bana döndü. "Ne oldu?" diye sordum gülerek. "Beklemiyordum. Hayalleri olan birine benziyorsun."
"Hedeflerim var." Derin bir nefes verdim. "Hayal kurmak isterdim. Sadece kitaplarla hayaller evrenine girebiliyorum."
"Bunu benim için açman lazım."
"Zalim bir iç sesim var."
Biraz durduktan sonra kahve bardağını bana uzattı. Arkasını dönüp parkın kenarındaki çiçekçiden buket aldı.
Kendinden emin bir şekilde buketi bana uzatırken. "Beyaz güller, sessizliği ve saflığı temsil eder. Belki senin iç sesin biraz sessizleşir."
Gülü elimde tutarken, bir an ne diyeceğimi bilemedim. İnsanlar genellikle böyle şeyler yapmazdı. En azından benim hayatımda değil. Kendimi toparlayıp kaptırmamaya dikkat etmeliyim. Belki de araştırmasında ona yardımcı olmamı istediği için bana yaranmaya çalışıyordu. Yoksa neden yeni tanıdığı birine bu kadar anlayışlı olmaya çalışsın ki?
Yine de hoşuma gidiyordu. Soruları, benim sorularıma cevapları, nereye varacağını görmek istedim. Bu sefer zalim sesi bastıracaktım.
Gökyüzüne kanat açan bir kuş olsam, beni düşürür. Bir hikayenin içine dalsam, sayfaların arasından çekip çıkarır. Kitaplar dışında hayallerde yaşayamam, çünkü orada kurallar belli, orada gerçeklerden kaçmak değil, onlarla yüzleşmek var. Beyaz gülün yapraklarında parmaklarımı gezdirirken devam ettim, "Kendi zihnimde benden nefret eden bir gardiyan var. Beni durduruyor.
Ne zaman zihnimi serbest bırakmak istesem, hemen ortaya çıkıp her şeyi yerle bir ediyor. 'Saçmalama', 'bunun bir anlamı yok.' diyor. Beni hep gerçeğe çekiyor. O yüzden hayal kuramıyorum ama kitaplar farklı. Onlar zaten başkalarının hayalleri. Onların içinde kaybolabiliyorum çünkü benim değil, çünkü içimdeki ses onlara dokunamıyor." Konuşmaya daldığımda kafamı kaldırıp ona baktım.
Bu konu hakkında kimseye bu kadar uzun konuşmadım. Ne oldu da kelimeler ağzımdan döküldü bilmiyorum.
Aren gözlerini benden ayırmadan, yavaşça başını eğdi. Sanki kelimeleri dikkatlice seçmek istiyordu. "Hayaller, olması gereken bir şeymiş gibi konuşuluyor ama bazen insanın zihni en sert hapishane olabiliyor, değil mi?" dedi alçak bir sesle.
Sözlerinde bir yargı yoktu. Acıma da yoktu. Sadece anlamıştı.
Kahvesinden bir yudum aldı. "İç sesin ne kadar zalim olursa olsun, o kitapların içinde kaybolduğunda hala hayal kuruyorsun. Belki bunu farklı bir şekilde yapıyorsun ama yapıyorsun. Bence bu, o gardiyana karşı kazandığın bir zafer."
Öylece baktım ona, ne düşüneceğimi bilemeden.
"Hayal kurmak, zihnini özgür bırakmaksa... Birinin senin için hayal kurmasına izin vermek? Bazen başka birinin gözünden kendini görmeyi denemek?" diye devam etti.
Beni benden farklı görüyordu.
Gülümsemesi bir sır gibi dudaklarının kenarında duruyordu. "Eğer kitaplarla hayal kurabiliyorsan, belki de senin hayallerin, onları paylaşmaya cesaret edebileceğin birini bekliyordur."
Kalbimde bir şey kıpırdadı. Sanki daha önce fark etmediğim bir pencere aralanmış gibiydi. Hayal kurmak zorunlu bir şey mi? Hayat, hayalsiz de devam etmiyor mu? Çoğu zaman öyle olduğunu düşünmüştüm.
Hedeflerim vardı, gerçeklere tutunabiliyordum. Hayaller beni hayal kırıklığına uğratmaktan başka bir şey yapmadı.
Bazen, birinin sana başka ihtimaller olduğunu göstermesi gerekiyormuş. Bazen, zihninin gardiyanı bile beklenmedik bir anda sessizleşebiliyormuş.
Boş kahve bardağımı alıp çöpe attı. "Gel." dedi, arkamızdaki banka ilerlerken.
Gün batımı Seine Nehri'nin sularına mor ve turuncu yansımalar bırakmış, gökyüzü pastel bir tabloya dönüşmüştü. Parktaki gaz lambaları birer birer yanarken, nehir kıyısında yürüyen insanların gölgeleri uzuyordu. Kucağımdaki güllere baktım. "Teşekkür ederim," dedim.
"Rica ederim. Yakıştılar sana."
Gülümsedim. "En yakın arkadaşım Ahsen... Onunla valizimi hazırlarken Fransızlar hakkında konuşmuştuk."
Ahsen, her duruma hazırlıklı olmamı isterdi. Buraya gelmeden önce yemek yiyebileceğim en iyi restoranları, kesinlikle uzak durmam gereken bölgeleri ve bu tarz bir çok bilgiyi küçük bir deftere yazıp bana vermişti. Çöküş yaşamadıysam onun daima bana destek olması sayesindeydi. Ahsen ve Ozan, ikiside kusurlarımla sevilebileceğime dair bir küçük iplikle sarılmış inancımı güçlendiriyorlardı.
Aren kaşını hafifçe kaldırdı. "Ve?"
Derin bir nefes alıp Ahsen'in taklit edercesine söylediği sözleri tekrar ettim, "'Fransızlar nazik olabilir ama sakın yanılma Neva, bu kibar olmak için değil, seni daha rahat yerin dibine sokabilmek içindir.'"
Başını yana eğerek hafifçe gülümsedi. "Kabul ediyorum, bazıları için doğru olabilir."
Devam ettim, "Ve en sevdiğim kısmı: 'Eğer bir Fransız garson sana ters bakıyorsa, bil ki bu seninle ilgili değil. Sadece doğdukları günden beri varoluşa karşı hafif bir tahammülsüzlükleri var.'"
Bu kez açıkça güldü. "İtiraz edemem," gözlerini benden ayırmadan, "Belki de istisnalara alışmak lazım."
"Belki de."
Parkın diğer köşesinde turistlerin resmini çizen birini gördüğümde asıl burada olma sebebimiz aklıma geldi. "Kartpostaldan hakkında gelişme olursa bana haber verir misin?"
Bir an için donup kalmıştı, gözleri hafifçe uzaklaşarak boşluğa bakıyordu. O da unutmuştu. Aslında bunu konuşmak için buraya geldik ama ikimizde sohbete daldık. Yüzüne eski ifadesi geri dönerken, hafifçe gülümsedi.
"Tabii" dedi, biraz gecikmeli bir şekilde.
Aklımda kalan soruları soracaktım. Evin içinde rahat hissedebilmem için önemli. İki yıldır ortaya çıkmayan ne çıkabilirdi ki zaten? Şu an ihtiyacım olan, içimi rahatlatmak. "Durduk yere ortadan mı kayboldu?"
"Evet," Cebinden sigara paketini çıkarttı. Bir tanesini dudaklarının arasına yerleştirdiği sırada, "Rahatsız olur musun?" diye sordu.
Hayır anlamında başımı salladım. Devam etti, "12 temmuz 1971. Daha öncesinden beri yok ama apartmanında oturan komşularından biri polisle iletişime geçiyor. Pierre Aubert. Aynı zamanda Henri'nin arkadaşı. Birlikte sergi açtılar daha önce yakın arkadaşlar."
"Gençler mi? Pierre hala apartmanda mı?"
"Henri şu an hayattaysa 41 yaşında, Pierre 37. Senin iki kat altında oturuyor."
"Fazla detay biliyorsun."
Dumanı üflerken gözleri bana kaydı. "Neva, bak bu çok önemli. Sadece bu konuda yardımını istiyorum. Eğer işime yarayabileceğin bir şey bulursan-"
"Hayatta olabileceğini düşünüyor musun?" Sözünü kesmiştim. Onun heyecanlı anlatıyor olmasından mı, yoksa ben de mi merak ediyorum bilemedim.
"Bilmiyorum ama kendi rızasıyla gitmiş olamaz. Son röportajı, kaybolmadan altı hafta önceydi. Bir tablo üstünde çalıştığı ve bunun her şeyi değiştireceğini söylemesi üzerineydi. Son tablosu olacak, emekli olacaktı. Tablodan da haber yok."
Sesli düşünmeye başladım. "Hakkında konuşup, büyük iddialı olduğu tabloyu sunmadan niye gitsin." dedim, kendi kendime konuşurcasına.
"Aynen öyle," Sesi oldukça heyecanlı çıkıyordu. "Polisin üstünde durmamasıda garip. Dosyayı kapattılar. Bak vasiyetleri uygulandı, apartmana taşındın. Arkada farklı şeyler dönüyor. Pierre geçen yıl tekrar polise başvurdu. Karakol çıkışı kısa bir an soru sorma fırsatım oldu. 'Bir şeyler doğru değil.' dedi sadece. Bir daha da hiçbir soruya cevap vermedi."
Söylediklerinde bir şeyler vardı. Bir yandan da, bu kadar derine inmeye cesaret etmemeliydim. Akademideki yerim ve geleceğim bir adım ötemde. Başımı belaya sokmak... Ne için? Bir sanatçının kaybolmuş bir tablosu için mi?
Bir soru sordum, belki de sormamalıydım. Bazı soruların cevaplarına sahip olmak, insanın hayatını alt üst edebilir. Bu işe daha fazla bulaşmak, her şeyin uçup gitmesine neden olabilirdi. Bu riski almak istemiyordum.
"Geç oluyor. Yarın için çalışmam lazım."
Ayağa kalktığım sırada, o da benimle yürümeye başladı.
Akşamın gri ışığı, Quartier Latin'in dar sokaklarına sessizce süzüldü. Kaldırımların köşelerinde paslı çöp kutuları, eski kafelerin önünde birkaç boş sandalye, hepsi yalnızca zamanı bekliyormuş gibi duruyordu. Siyah kabanının içine gömülmüş, rüzgarın hafifçe savurduğu saçları, ona bir avcı gibi bir hava katıyordu. O kadar karizmatikti ki, sokak lambalarının altındaki gölgesi bile ona farklı bir anlam kazandırıyordu. O kadar sakin, o kadar derin bir huzur vardı ki, bu an sanki bir film karesi gibiydi.
Apartmanımın önüne geldiğimizde anahtarlarım için çantamı karıştırmaya başladım.
"Neva," dedi, sesindeki ciddiyet, havada asılı kalan bir tehdit gibi yankılandı.
"Eğer bulduğun bir şeyi başkasına söylersen, her şey mahvolur. Bu sadece sana zarar vermez, her şeyin tepe taklak olmasına sebep olur."
Onun söylediklerini ciddiye almak mı, yoksa sırtımı dönüp devam etmek mi? İşte bu noktada, bir adım daha atmak ve her şeyi riske atmak ya da geri çekilmek arasında kalmıştım. Konuşacak bir şey bulamıyordum. Düşüncelerim karmakarışıktı. "Sadece... Endişeleniyorum. Her şey bir anda... çok fazla oluyor."
Aren’in gözlerindeki kararlılık bir şeyleri değiştiriyordu. Bunu fark ediyordum. Hem de her geçen saniye biraz daha netleşiyordu. "Biliyorum, bu çok hızlı ve çok karmaşık," dedi, sesini bir adım daha yumuşatarak. "Eğer gerçekten bir şeyler ortaya çıkarsa ve başkalarına anlatırsan, bu senin için geri dönülmesi zor bir hata olur. Bu, sadece seni değil, etrafındaki herkesi etkiler. Neva, bazı sırlar açığa çıkmadan önce çok daha büyük şeyler olabilir."
Kartpostalı ya da ileride bulabileceklerimi bir başkasına anlatırsan ve yanlış birinin kulağına giderse büyük problemlere sebep olabileceğini biliyordum. Hatta böyle bir şey benden çıksa, hiç bulaşmamış olsam bile beni daireden, akademiden atabilirlerdi.
"Buna seni de dahil etmeyeceğim, söz," dedi, zihnimi okumuşcasına. Ardından bir anda ciddi bir ifadeyle ekledi, "Ama bir adım atarken her şeyin sonucunu düşün. O yüzden birine anlatmamanın önemi çok büyük."
Nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum.
Bunu söylediğime inanamıyorum ama şu an ihtiyacım olan şey oturup düşünmek, kendimi dinlemekti.
Gülümseyerek, "Tamam." diyebildim sadece.
Kafasını onaylarcasına salladığında kendi apartmanına gitmek için yürümeye devam etti. Apartmana girmek için yöneldiğim sırada son anda arkamı dönüp ona seslendim. "Aren!"
Meraklı bir ifadeyle döndü.
"Tanıştığımıza memnun oldum."
Çok kısa bir süre dilini yanağının içinde gezdirip gözlerini kıstı. "Bende, Neva." dedi, hafif bir gülümsemeyle.
________________________
Kitabımın öne çıkması için oy verirseniz çok mutlu olurum. Teşekkür ederim.
Karakterler hakkında içerik görmek için beni sosyal medya hesaplarından takip edebilirsiniz.
Kullanıcı adımı her yerde aynı. ♥️
Bölüm etkileşimi
