12. bölüm · Ölümün Işığı Güneş ☀️

Zehrin Gölgesi

Laçin Mira

Yeni bölüm geldi biraz geç geldi özür dilerim canlarım.

İyi okumalar .

🕊️🤍

Yatağa uzandım. Çatlamış tavan, bana boş bir sayfa gibi baktı. Gözlerimi kırpmadan öylece izledim.
Tozlu çizgiler arasında, çocukluğumun hayaletleri yürüyordu. Annemin gölgesi, babamın sert sesi, kendi koşuşlarım...

Birden içimde bir fısıltı belirdi, yıllar öncesinden bir şiir sesi:

"En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi."

Nazım'ın dizeleri... Sürgünde yazdığı, ama benim ruhuma sürülen sözler gibi.
Benim denizim, gidemediğim limanlardı.
Benim çocuğum, büyüyemeyen yanımdı.

Tavana bakarken düşüncelerim beni sallıyordu."Beni o evden kopardıklarında küçüktüm.Şimdi döndüm. Ama küçüklüğümü değil, hesabımı getirdim. Ne olacak peki ailem ve görev arasında sıkışıp kaldım."

Gözlerim doldu ama akmadı. Çünkü ağlamayı çoktan geride bırakmıştım.
Artık her damla içimde taş kesilmişti.

Bir an için tavandaki çatlak, bir yol gibi göründü bana. Ucu karanlığa çıkan bir yol...
Belki de yıllardır yürüdüğüm yol buydu.
Ama ben karanlıktan korkmuyordum.

Fısıldadım kendi kendime, sesim odanın boşluğunda yankılandı.
"Ben buraya miras için dönmedim.Ben buraya kendi ismimi geri almak için döndüm. Görmeniz gereken gerçekleri zamanı geldiğinde anlayacaksınız canım ailem."

Gözlerim kapandı.
Ve son kez, Nazım'ın sesi içimde yankılandı"En güzel günlerimiz,
henüz yaşamadıklarımız. Ben o günleri herkese inat yaşamaya yemin ettim. Öyle bir yaşayacağım ki ay ve gök bir bütün olup sadece güneşin ışığı ile aydınlanacak."

Yatağımdan kalkıp oturur pozisyona geldim. Sırtımı yatağımı başlığına yasladım.
Bir haftadır buraya döndüğümde ilk kaldım evdeydim.

Bu bir haftada yaramın iyileşmesi ve kendimi plana daha çok odaklayabilmem için burda kalıyordum. Yaram iyileşmiş, konağa geri dönecektim yarın.

Hedef yapılan operasyondan sonra sakinlemiş bunun kim yaptığı anlamaya çalışıyordu bu zamanda yanında en yakın tuttuğu kişide Yusuf'tu .

Yusuf'un bildirdiği habere görede yeni bir alışveriş olucakmiş . Bunu sınır dışında değil Mardin' de ki sakin ama işlevi olmasa da kalabalık bir köyde yapılacağını bildirmişti.

Saat olarakta sabah gün doğumunda mal taşıyan pazarcıların arasına karışıp kendilerini pazarcılar dan biri gibi göstericeklerdi.

Gün daha belirlenmemişti. Kalabalık bir ortamda yapılıyor olması tehlikeyi daha çok artırıyordu. Bununla alakalı albayla ile bir görüşme yapmıştık. Planımız hazırdı.

Bunları düşünmeyi bırakıp kendimi tekrar yatağa attım yarın yorucu bir gün olacaktı.

🍁❤️🩹☀️.

Konağa döneli saatler oluyordu. Tabiki de güzel bir karşılama olmamıştı . Niye geldi bu diye suratıma tükürmek isteyenler olduğuna yemin edebilirim ama kanıtlayamam.

Konağın büyük sofrası kalabalıktı. Dededen çalışanlara, kuzenlerden misafirlere kadar herkes yerini almıştı. Gümüş tepsilerde etler, bakır sahanlarda yemekler, ince belli bardaklarda demli çay... Yıllar sonra ilk kez bu kadar kalabalık bir akşam yemeği oluyordu.

Ama havada bir huzursuzluk vardı. Fısıltılar, kuzenlerin bakışları, dedenin suskunluğu...bunu fark ediyordum tabiki de. Yani benim geleceğimi bilmedikleri için misafir çağırmışlar dı. Bu misafilerde tahmin edin kim ? Tabiki de benim hedef olarak peşinde gezdiğim Azad Derweş yani hedef ve ailesi.

İlk lokmalar yendi. Sohbet başlamıştı. Asiye tabağına pilav alırken, göz ucuyla bana baktı.
Zülfikar ise halamın lafı bitmeden araya girip konuşuyordu.

Sonra, amcam Hüseyin Bey elini masaya koydu.
Sesi sakin ama taşıdığı mana keskindi.

"İnsan yıllar sonra dönünce... eskiden bıraktığı her şeyin onu beklediğini zannediyor. Ama toprak da, aile de sahipsiz kalmaz."
Lan sizin toprağınıza da sizede... Yani ila ağzımı bozup ana avrat görmemi bekliyorlar.
Sofrada çatallar bir an durdu.
Babam hafifçe başını çevirdi, ama hiçbir şey demedi.

Asiye hemen söze girdi, ne dediğini duymadım dinlemedim. Sanki içindekini tutamıyormuş gibi bir sinirle parlıyordu.

Onların sözlerini bölen Sofrada oturan Azad oldu. Gereksiz vasıta.

"Güneş hoşgeldin. Seni uzun yıllar sonra burada görmek güzel doğrusu. Nasılsın?"

"Hoşbuldum. İyiyim siz nasılsınız?"

"İyiyim de bana siz demene gerek yok biz çocukluk arkadaşıyız sonu sonuçta. "

"Vazla samimiyete gerek yok siz artık çocuk değilsiniz böylesi daha uygun olur Azad."

Konuştu Şirvan Ağa. Alkış!

Ben başımı kaldırdım.Bakışlarımı kaçırmadım.

"Bu arada yemekler çok güzel olmuş Rojda yenge . Bunlar güneş için mi yoksa?" Şirvanı umursamadan konuşmaya devam etti Azad zeytinyağlı dolmanın yanındaki salataya çatalla dokunduğum sırada.
"Zıkkım ye adi pislik."diye ağzımın içinde mırıldandım.

Ama o sırada...
Şiman halamın kızı Ayşen birden öksürmeye başladı.

"Boğazım... yanıyor..."

Sonra babamın yanındaki küçük kuzen elini boğazına götürdü.
Yanakları kızarmaya başladı.Tam o sırada Zülfikar kaşığını bırakıp boğazına sarıldı. Yüzü kızarmış, nefesi daralmıştı. Yanında oturan Salih de aniden kusmaya başladı. Sofrada bir çığlık koptu.

Herkes panikledi.
Sofrada birkaç kişi birden suya uzandı. Yanlış kişilere gitti bu söz ama.

"Su getirin!"
"Hekimi çağırın!"
"Allah korusun!"
"Zehirlendik mi?" diye bağırdı biri.
"Doktor çağırın!"
"Su verin, su!"

Hizmetçiler telaşla koştururken, Halil amcamın sesi yükseldi.

"Bu kız geldi geleli uğursuzluk eksilmedi! Gözünüzü açın! Daha dün dedemize laf ederken gördüm bunu!" Lan lan destur adam ben bir haftadan fazla yokum daha yeni gelmişim be.
Oğlu geberiyor adam laf dalaşına girme derdinde. Allah'ım sen sabır ver bana.

Gözler bir anda bana çevrildi. Etrafta sakin ama soğuk bir sessizlik.

"Ben kimseye dokunmadım."

Şirvan Ağa bastonunu sertçe yere vurdu.
"SUSUN! Soframda kimse birbirini boğazlamayacak. Hekim gelsin, önce gerçeği o söylesin!"

Ama fısıltılar çoktan yayılmıştı:
"Yemeğin yanına mutfağa ilk o uğradı..."
"Kasabadan da gitmişti geçen gün..."
"Bu kızın gözü dönmüş..."

Zehir onların planıydı. Ama suç benim üstüme kalacak. Beni göndermek için başka yollara gerek kalmadı artık...

Ve o an Nazım Hikmet'in sözleri gibi içimde yankılandı:

"En acayip gücüm sevmek, en büyük silahım sabrım..."

Başımı kaldırdım. Gözleri sofradaki herkese tek tek değdi. Sessizce fısıldadım. "Beni zehirlemeye çalıştığınız sofrada, kendi kanınızla boğuldunuz. Bundan sonra hiçbirinizin gölgesinden korkmayacağım."

Babam ayağa kalktı.
Annem, sırtımı sıvazlarken gözleri doldu.

Ben hemen hareketlendim.
Bir asker gibi, bir yüzbaşı gibi...
Ama hâlâ sırlarımı saklayarak.

"Kimse panik yapmasın," dedim. "İlk belirtiler zehirlenme olabilir. Ama bu yaygın bir gıda zehirlenmesi mi, yoksa kasıtlı bir şey mi, hemen anlamamız gerek."

Gözler bana döndü.
Otoritem sofraya oturduğumda değil, ayağa kalktığımda konuştu.

Barın hafifçe iç geçirdi. Gözleri devirip bana baktı.

"Ne oldu? Şehirde doktorluk da mı öğrendin?"

Sadece gülümsedim.

"Hayır. Ama hayatta kalmayı iyi bilirim."

O sırada konağın çalışanlarından biri telaşla geldi.

"Hanımım, mutfağın arka tarafındaki ilaç kutusu açık... ve içinde 'belli olmayan' toz vardı" diye elinde bir ilaç kutusu ile geldi.

Sessizlik çöktü.

İlk kaos yaşanmıştı.
Herkes birbirine bakıyordu.

Bu bunların yapacağı bir iş değildi. Bu konakta birşeyler dönüyor ama önemli olan dışarıda.

Kadının elindeki ilaç kutusuna bakıyordum . Sonra ise ambulansların sesleri kapıdan içeriye gelen sağlık çalışanları ile dikkatleri benim üzerimden dağıldı kadın halamın yanına giderken ilaç kutusunu kenara bıraktı dikkat çekmeden hemen alıp cebime attım.

Bunu kim yaptı bilmiyorum ama ben bir tek şeyi biliyordum.
Bu artık ailevi bir mesele değil, görevimle ilgili bir alarmdı.

Ve biri, benim burada olduğumdan fazlasıyla rahatsızdı.

☀️💔

Elimde hastane otomatik makinesinden alınmış, plastik bardakta bayat bir kahve vardı.
Ama tadını alamıyordum. İçimde tek bir soru çınlıyordu başımı ağrıtacak kadar ama bir o kadar da cevabı belli olan.
"Gerçekten onlar mı beni zehirlemek istedi, yoksa ben mi onların oyununa çekildim?"

Koridorun ucundaki camdan şehri izliyordum.
Geceyi aydınlatan yıldızlar gibi berrak bir ışıltı ile parlıyordu hastanenin bahçesi.

Yaşananlar içinde nazım sözleri denk düşüyordu hayatıma. Bugün ne çok Nazım Hikmetin sözlerini hatırladım siznimden geçirdim bilmiyorum ama benim yoluma ışık tutuyordu her bir söz.

"Yaşamak bu yangın yerinde,
bir orman gibi yan yana,
ve bir orman gibi hür."

Ama burası yan yana olmaktan çok uzaktı.
Herkes birbirine şüpheyle bakıyordu.
Orman değil, kül oluyorduk.

Doktor çıkıp kalabalığa dönüp konuşmaya başladı.
"Durumları iyi erken teşhis olduğu için toparlanmaları uzun sürmez. Bir , iki gün dinlenmeleri gerekiyor."

Benim aklımdaki soruyu sordu Harun ." Peki neyden zehirlenmişler "

"Şüpheli bir maddeye rastladık, inceliyoruz."

Bütün gözler bana döndü.
O an anladım.
Asıl zehir mideden değil, dilden, kulaktan giriyordu insana.
Ve bu hastanenin soğuk ışıklarında bile, iftiranın gölgesi sıcaktı.

Helin yenge Zülfikarın annesi endişeli sesi ile sessizliği bozdu.
"Oğlumu görebilir miyim?"

"Tabi ki görebilir siniz " diyerek hemşire ile yengemi gönderdi doktor. Ardından bizde geçtik içeri.

Odada sert bir uğultu vardı. Kuzenler tek tek sedyelerinde yatıyor, serumlarla kendilerine gelmeye başlamışlardı.

Ben köşedeki sandalyede, dimdik oturuyordum.
Ne bayıldım, ne de feryat ettim.
Sadece izliyordum. Anlamaya çalışıyordum.

Zülfikar, oksijen maskesini çıkarır çıkarmaz gözlerini bana dikti! "Miras için hepimizi ortadan kaldıracaksın.Bak, daha ilk haftanda kanımıza girdin! Yani söylemesende içinde düşündüklerini bir bir yapıyorsun."

Hemşireler "Sessiz olun!" diye bağırdı ama nafileydi.
Her bakış üzerime çevrilmişti.

"Beni bu evden göndermek isteyenler sizsiniz kendi lokmalarına zehir katıp iftira atıyorsunuz belkide. Zehir de ellerinize bulaştı."

Mahmut öfkeyle ileri atılmak istedi ama doktorlar engelledi.
Şirvan Ağa başını bana çevirdi.
Bakışı ilk kez nefretle değil, şüpheyle değil... Derin bir dikkatleydi.

Birden sandalyenin önünde dönüme set çektiler. Yengem Helin , gözleri kıpkırmızı, sesi titrek ama öfkeli.
"Sen geldin, oğlum zehir yedi! Daha dün bu eve ayak bastın, bugün evlatlarımız canıyla uğraşıyor. Tesadüf mü bu?!"

Yanındaki yengem Zilan ağlamaklı ama suçlayıcı bir tonla ekledi."Biz yıllardır bu konağı koruduk, çocuklarımızı büyüttük. Sen yoktun! Şimdi geliyorsun, felaketin ayak sesleriyle birlikte. Söyle, ne istiyorsun bizden?"

Ben derin bir nefes aldım, "Ben kimseye kötülük yapmadım." dedim. "Oğullarınızı da ben değil, sizin yıllardır göremediğiniz düşmanlarınız zehirledi."

Ama onlar beni duymuyordu.
Merva yengem omzuma abanarak bağırdı.
"Bizi aptal mı sandın? Senin geçmişin karanlık! Kime hizmet ettiğin belli değil. O zehiri de kim bilir kimin için getirdin!"

Sözleri yüzümde patlayan tokat gibiydi. Koridordaki birkaç kişi merakla bakıyordu. İçimden öfke kabardı ama sesimi yükseltmedim."Ben düşman değilim. Ama asıl düşmanınızla yüz yüze olduğunuzda gözleriniz benim üzerimde olursa, işte o zaman kaybedersiniz."

Helin yenge tırnaklarını sıkarken, sesi daha da sertleşti.
"Sus! Eğer oğluma bir şey olursa... seni bu şehrin taşında taş üstünde bırakmam!"
"Ne kıymetli oğullarınız varmış be. Zamanında bu ilgiyi ihtiyacı olan kişiye göstereydiniz şimdi düşman olarak görmediniz beni."

Tam kavga büyüyecek, elleri kolları havaya kalkacakken araya hemşireler girdi. "Burası hastane, yeter artık!" diye bağırdılar.

O an annem yetişti, yüzü bembeyazdı."Güneş! Gel buradan," dedi, bileğimden çekerek. "Onların ağzına laf verme. Bizi rezil etme! Onlar kendi rezilliği de boğulsunlar. "

Kadınların öfkesi arkamdan kaynar su gibi dökülüyordu:
"Bu kız bu eve uğursuzluk getirdi!"
"Dedeye söyleyeceğiz, kapının önüne koysun!"

Bileğimde ki elini indirip elimden tuttu, hızla koridordan çıkardı.
Dışarıda soğuk rüzgâr yüzüme çarptığında, içimde hem rahatlama hem de gerilim vardı.
Artık görevim anlamaya ve gözlemlemeye dönmüştü. Zehri kimin koyduğunu hemen bulmayacaktım.

Annem arabaya bindirirken fısıldadı.
"Senin burada olman sadece işleri karıştırır. Önce eve git, sakinleş. Sonra bakarsın. Sakın bir kuruş bile etmeyen insanları kafana takma ben onlara ilgilenirim. Haddini bilmeyen insana haddini bildirmesini göstereceğim eve bir dönelim. Acıları var dedik ama yetti. Ben kızımı sokakta bulmadım ha."

"Tamam annem sende sakin ol eve gelince konuşalım. Babamla su işi haletmemiz gerekiyor."

"Tamam kızım, dikkatli git hadi."

Araba çalıştı ve hastanenin önünden ayrıldı. Arabada sessizlik vardı. Ama gözlerim, aklım hastane koridoruna takılı kalmıştı.
İzleyecektim... Her hareket, her sözcük bir ipucu olacaktı.

"Gerçek zehir midemde değil, onların dilinde dolaşıyor."

Elime telefonu alıp mesajlara girdim. İsmin üzerine basıp tek bir mesaj yazıp gönderdim.

"Ara beni ,acil!"

🍁❤️🩹☀️

Konağa döndüğünden beri oddan çıkmıştım olanları düşünüyordum . Elindeki ilaç şişesine bakıyordum. İçindeki madde kokusu tanıdık gelmiyor yeni bir madde üretimi hiç görmediğim kadar ince yapısı vardı.

Bunu kim o yemeklere koydu,neden yaptı yada kime yaptırdı ? Bunları bulmam gerekiyordu.

Dikkatimi çeken sadece bu değildi . Sadece bizim sofrada olması misafirlerin sofrasında yoktu . Özellikle de Azad çok dikkatimi çekmişti . Hareketleri, sakinliği .

Olaylar hızlı bir şekilde geliştiği için onlarla ilgilenememiştim. Onlarda hastanede kısa durup gitmişlerdi.

Bu işin içinde olması beni daha çok sinir etmişti. Aileme bulaşmıştı . Telefonumu alıp saate baktım. Gece üçtü ,üstüme kabanımı alıp odamda çıktım sessiz bir şekilde de konaktan çıkıp ilerdeki sokağın köşesinde ki arabama binip karargaha sürdüm.

🍁☀️❤️🩹

Eve adımımı atar atmaz, taş avlunun soğuk sessizliği üzerime kapandı. Ama o sessizlik fazla sürmedi.

Yengem Helin, elinde tespihiyle önüme dikildi.
"Yetmedi mi çıkardığın bela? Hastanede herkes senin adını konuşuyor. Sen geldin, oğullarımız zehirlendi."

Arkasından halam Şiman, ağır adımlarla yaklaştı. Yüzünde acıdan çok öfke vardı.
"Babanın hatırına susuyorduk. Ama artık yeter! Sen bu eve uğursuzluk getirdin, Güneş. Kadın dediğin ya kocasının evinde olur ya toprağın altında. Sen nereden çıktın böyle, yıllar sonra?"

Sesleri yankılandıkça diğer halam Dilşah da katıldı.
"Bizim çocuklarımız hastanede canıyla boğuşuyor! Sen de burada rahat rahat geziyorsun. Kim bilir ne işler çeviriyorsun?"

Sözler üzerime yağan taşlar gibiydi. Bir an nefesim daraldı ama sonra dik durdum.
"Ben kimsenin zehrini taşımadım. Eğer zehir arıyorsanız, o sizin dilinizdedir!" dedim.

Zilan yengenin yüzü kıpkırmızı kesildi.
"Elinle koymuş gibi belli! Daha dün döndün, evin bereketi kaçtı. Senin yüzünden dedemiz bile bize güvenmez oldu."

Merva öne atıldı, parmağını yüzüme salladı.
"Bak kızım... Bize laf yetiştirme. Bu konakta kadınlar sofrayı kurar, çocuk büyütür. Senin gibi gözü kara olup meydan okumaz! Şimdi söyle, neyin peşindesin? Malın mı, mirasın mı, yoksa kan davalılarının oyunu musun?"

Avluda nefesler hızlandı. Hizmetçiler bile gölgelerden bizi izliyordu.
Ben derin bir nefes aldım, gözlerimi yere değil göğe kaldırdım.
"Ben buraya sizin sandığınız şeyler için gelmedim. Ne miras, ne mal... Benim hesabım başka. Ama bunu size anlatacak değilim. Çünkü bilseniz de inanmazsınız."

O an gerginlik bir adım daha büyüyecekken, annem araya girdi.
"Yeter!" diye bağırdı. "Bu evin utancı, kadınların birbirine düşmesi olur. Çekilin kızımın yolundan!"

"Kızının yaptıkları görmüyor musun birde susup arkamı çıkıyorsun. "Dilşah hala tabiki susmadı.

"Beni kızım ne yapmış Dilşah ?"

"Adımızı iki paralık etti mal miras için onca yıl sonra geri döndü geldiğinden beri Mardinin dilinde bizim ismimiz bi ara gitti dedik rahatladık sonra tekrar geldi geldiği gibide yiyenlerimi evlatlarımızı zehirledi. Daha ne yapacak senin bu şiret kızın de hele."

"Nerden bilirsin ? Gördünüz mü benim kızımın o zehri yemeklere koyduğunu ? Kanıtınız varmıdır hele ? Bir kere Mardinin diline düşmeniz benim kızımın değil sizin yüzünüzden ağzınızı olmadık şeyler ile açıp adınızı çıkardınız de bir susunda herkes kendi evladı ile ilgilensin."

Halamlar homurdanarak geri çekildiler ama gözlerindeki kin sönmedi.
"Ha bana bakın hanımlar. Eğer bir daha benim kızıma laf söz edersiniz bilin ki eliniz de olup da övüdüğünüz o iki topraklarıda elinizden söker alırım."

Ben ise sessizce odama yürüdüm.Odama çıktığımda annem kapıyı arkasından çekti,
"Bir süre sesini çıkarma kızım," dedi. "Haklısın evet hakkınıda savun ama biraz sessiz kal sakinleş bu evde bazen susmak hayatta kalmaktır. Sen benim kızımsın bu sakinliğinin ardından bir şeytan çıkarmasınıda bilirsin güzelim."

Ama gözlerim yataktaki yastığa takıldı.
Sanki yastığın ucuna birileri bilerek, küçücük bir işaret bırakmış gibiydi.
Şüphe ilk kez bu kadar somut bir iz bırakıyordu.

Pencereden dışarı baktı.
Avluda Hüseyin ile Agit amca alçak sesle tartışıyordu.
Halilin gölgesi duvara vuruyordu.
Kadınların kavgasından sonra şimdi erkekler fısıldaşıyordu.

Güneş derin bir nefes aldı.
Kendi kendine mırıldandı:
"Onlar kavga ettikçe ben çok daha gerçekleri görüyorum. Bu evde herkes birbirinin zehrini taşıyor. Ama o diler bana zehir atarsa o zehirle onların sesini kesmesini bilirim. Dediğin gibi ben kimin kızıyım be."

Annem göz kırpıp odamdan çıktı. Onun arkasında bakarken oluşan gülümsememi silip yatağımın köşesinde özel yapım kasanın içinden silahımı alıp belime taktım. Siyah kapşonlu mu üzerime geçirip odamdan sonrada konaktan çıktım. Kapının önünde gecenin karanlığında karışan siyah kapşonlumun şapkasınıda kafamdan geçirdim. Elime telefonu alıp bir tuşa basıp karşıdan gelen aramayı açtım.

"Zehir kimin elinden çıktı bilmiyorum... ama en çok bu dillerden damlıyor ve ben buna kim sebep olduysa bulup nefesini kesicem. Attığım konuma gel başlıyoruz."

ᕙ⁠(⁠ ⁠ ⁠•⁠ ⁠‿⁠ ⁠•⁠ ⁠ ⁠)⁠ᕗ⊂⁠(⁠・⁠▽⁠・⁠⊂╰⁠(⁠^⁠3⁠^⁠)⁠╯

Kurgunun devamını nasıl ilerleyeceğini bilmiyorum ama kadın karakterin gücü ile devam etmek istiyorum.

Bana yazmam için fikirler verebilir misiniz ?🙃

Beğenmeyi unutmayın.

Yorumlarda buluşalım.

5 oy 5 yoruma yeni bölüm gelir hadi kaçtım.
Yıldıza basanlara ve okuyanlara teşekkürler ❤️💗☺️