2. bölüm · ÖLÜMSÜZLÜK MAĞARASI
Nytherix: Eşiğin ötesi
Ertesi sabah, evin içinde kimse mutlu uyanmadı.
Pencerenin ardında hava kapalıydı; ışık, perdelerin arasından içeri süzülürken bile çekingen görünüyordu.
Rose mutfakta sessizce dolaşıyor, kettle’ın düğmesine basıyor, fincanları tezgâha dizerken bile ses çıkarmamaya çalışıyordu.
Charlie masanın bir ucunda oturmuş, gazeteyi açmıştı ama sayfalar ilerlemiyordu. Harfler gözlerinin önünden akıp gidiyor, hiçbir cümleye tutunamıyordu.
Seraphine odasından geç çıktı. Kapının eşiğinde bir an durdu; evin kokusunu içine çekti. Bu sabah, her şey daha tanıdıktı sanki. Daha kırılgan.
Kahvaltı masasına oturduklarında, konuşmalar küçük ve sıradandı.
“Çay soğumuş,” dedi Rose.
“Isıtayım,” dedi Charlie.
Seraphine ekmeğin ucundan küçük bir parça kopardı. Çiğnedi, yuttu. Bir lokma daha alamadı. Masanın ortasında duran reçel kavanozuna baktı; kapağı yarı açıktı. Dün gece de öyle kalmış olmalıydı.
Kimse *yıllık vaktin* adını anmadı. Ama masanın üzerindeki sessizlik, onun adını taşıyordu.
Kahvaltı bittiğinde, Seraphine sandalyeyi yavaşça geri itti. “Odamda biraz işlerim var” dedi. Sesi sakindi. Fazla sakindi.
Odasına girince kapıyı kapatmadı. Eşyalarını toplamaya başladı; neyi alacağına değil, neyi geride bırakacağına karar vermek daha zordu. Çekmeceden küçük bir kutu çıkardı. İçinde çocukluğundan kalma birkaç şey vardı: denizden bulduğu pürüzsüz bir taş, kurumuş bir çiçek, köşeleri kıvrılmış bir fotoğraf.
Onlar gerçek anne babası değildi ama gerçek ailesiydi bunu biliyordu.
Kutuyu bavulun yanına koydu ama içine koymadı.
Oda, onu tanıyordu. Duvarlar fısıldıyor gibiydi; gülüşlerini, ağlamalarını, geceleri tavana bakıp düşündüğü her şeyi hatırlıyorvar hala dün yaşananları düşünüyordu.
Kapı çalındı.
Seraphine irkildi. Aşağıdan ayak sesleri geldi. Kapı açıldı, kapandı. Alex’in sesi duyuldu; ardından İrina'nın daha yumuşak, çekingen selamı.
Bir süre sonra Alex odanın kapısında belirdi. “Hazır mısın?” diye sordu.
Seraphine başını salladı. O sırada İrina koridorda kaldı. Rose ve Charlie’ye baktığında gözleri yere kaydı. Dudaklarını bastırdı.
“Ben… dışarıda bekleyeceğim,” dedi. Sesinde suçluluk vardı; bu evden birini alıp götürüyormuş gibi.
Kapı kapandığında, üçü yalnız kaldı.
Charlie derin bir nefes aldı. “Hazır değilsen—” diye başladı, ama cümleyi tamamlayamadı.
Rose, Seraphine’nin ellerini tuttu. “Ne olursan ol,” dedi fısıltıyla, “bize dön.”
Seraphine annesine baktı. Sonra babasına. Gözleri doldu ama ağlamadı. “Gitmezsem,” dedi, “eksik kalacağım.”
Charlie başını eğdi. Rose kızını kendine çekti. Sarılmaları kısa ama gerçekti; uzun olursa kopamayacaklarını biliyorlardı.
Kapıdan birlikte çıktılar. Rose eşikte kaldı. Charlie bavulu taşıdı. Seraphine bir adım attı, durdu, eve son kez baktı. Sarıldı onlara iyice sarıldı. Ve kendisini bekleyen siyah arabaya bindi Alex arabayı sürüyor İrina yanında oturuyordu onlar kendi arasında konuşmuyordu.
Seraphine onlara değişik değişik bakarken İrina ile aynadan göz göze geldi. Ama bir şey demeden etrafı seyretmeye devam etti. Belkide son kez diye düşündü içinden onu ne bekliyor bilmiyordu elinde babası ve annesinin ona verdiği bazı mektuplar vardı okumak için doğru an şimdi değildi büyük ihtimalle.
Seraphine uyuyakaldı yol boyunca uyudu.
İtalya’nın taş duvarları arasında, Malta Şövalyeleri’ne ait eski bir yapının önünde durdular.
"Uyan" Dedi İrina "uyan seraphine geldık hadi! " Seraphine kalktı ama uyku sersemiydi hâlâ
Dışarıdan bakınca terk edilmiş gibiydi; içeri girildiğinde ise duvarlar eski mühürlerle, solmuş sembollerle doluydu. Alex ilerledi, elini taşların arasına yerleştirdi. Hava titredi.
Geçit açıldığında, Seraphine nefesini tuttu.
Bir adım.
Ve dünya değişti.
Sylvenor kıtasının toprağı daha sıcaktı. Hava ağırdı; görünmez bir enerji cilde yapışıyordu. Uzakta hanedanın toprakları uzanıyordu. Seraphine burada hem ait, hem yabancıydı.
Sylvenor, insan masallarındaki hiçbir cennete benzemiyordu; Babil Bahçeleri bile onun yanında soluk bir hayaldi. Katman katman yükselen teraslar, kökleri göğe uzanan ağaçlar, yapraklarının arasından süzülen altın ışık... Her şey canlıydı. Toprak nefes alıyor, hava çiçek kokularıyla değil, zamanın kendisiyle doluydu.
Şelaleler sessizce akıyor, sular düşerken ışığa dönüşüyordu. Gökyüzü tek bir renkten ibaret değildi; mavi, yeşil ve mor birbirine karışıyor, sanki dünya henüz kararını vermemiş gibi titreşiyordu.
Seraphine bir adım attı. Dizlerinin bağı çözüldü.
"Bu..." dedi, ama kelime tamamlanamadı.
Kalbi hızla atıyordu. Çünkü ilk kez bir yere baktığında şunu hissetti:
Buraya yabancı değildi bu gezegende aldığı nefes bile çok farklıydı.
İrina durdu ve Alex e baktı
"Majesteleri seraphine bu halde dolaşmasa iyi olur çantamda kıyafetler var siz onları alın ve aetherwyn a dönün" Alex bir şey demeden irina ellerini salladı ve bir şeyler mırıldandı seraphine acıyla inledi.
Gözleri yanıyordu ve yaşarıyordu bu acı Aslında dayanılmaz bir acı değildi ama Seraphine buna Alışık değildi Alex irina'ya baktı
"Sen neden gelmiyorsun? "diye sordu
İrina cevap verdi " Birkaç işim var Sizden sonraki gemi ile geleceğim"
Alex ve seraphine yürümeye başladılar İrina yanlarından ayrıldı yavaşça uzaklaştı.
Alex ve seraphine beraber yürürlerken seraphine dayanamıyordu burada ona uymayan şeyler vardı merak ediyordu.
"Anne ve babam kim? " Bu soru oldukça ağırdı seraphine yıllarca ailesini tanımadan büyüdü nankörlük edemezdi Charlie ve rose ona harika bir hayat verdiler ama kendi anne babası ne halde acaba diye düşünmeden edemiyordu.
Alex güldü "baban Kral Daniel ve annen Kraliçe Diana sana verdiğim kitapta yazıyordu"
"Kral Alex kusura bakmayın ama yaşadıklarımdan sonra bende akıl bırakmadınız ki aklımda kalsın"
"Sende haklısın daha dün bu saatlerde neler oluyordu şimdi neler oluyor. Bak seraphine burada bir lanet var ve ailen o lanet yüzünden hapis"
Seraphine kafası karışık şekilde Alex e baktı
"Bak" Dedi Alex"bunun için daha erken zamanla öğreneceksin"
Seraphine ne demesi gerek bilmiyordu ve susmayı tercih etti akşam saatleriydi limanda kimse yok denecek kadar azdı. Herkes Alex ı görünce saygıyla eğiliyor seraphine ye de garip garip bakıyordu.seraphine kendi giydiği ve Alex in giydiğine baktı.
"Sana adını sorarlarsa seraphine diyeceksin, ama soyismini Kuznetsova diyeceksin" Alex son derece ciddi bir sesle konuşunca seraphine şaşırdı.
"Peki ama herkes bana böyle bakmaya devam edecek mi? " Seraphine alexe baktı
"Haklısın kendi kamaranda giyinebilirsin liman yakın olduğu için at kullanmamıştım ama yorulduysan? "
Seraphine hayır anlamında kafasını salladı sessizce yürümeye devam ettiler sessizlik hakimdi seraphine etrafına bakıyordu bu sessizlik huzur gerçekten harikaydı. Burası onun krallığı değildi o Vulkaris krallığındandı.
"Kral Alex vulkaris krallığı nerede? " Dedi seraphine
"Gitmek mi istiyorsun? " Seraphine bir şey demedi istiyor muydu? Yoksa merak mı ediyordu kendi evini hiç görmediği evini mi özlemişti ama onu ne bekliyor bilmiyordu kaçırıldığı zamanki Lilith mevzusu onu korkutuyordu.
"Seraphine, vulkaris çok tehlikeli bir yer korkarım şuan gidemezsin ama seni seveceğin bir yer olan Aetherwyn krallığında ağırlamaktan onur duyarım"
Seraphine Alex e güldü.
Seraphine, Alex’in birkaç adım gerisinde, limana doğru uzanan beyaz taş yolu takip ediyordu. Konuşmuyorlardı. Zaten konuşmaya gerek yoktu; Sylvenor kendini anlatıyordu.
Hava… Dünya’dakinden farklıydı. Daha hafif, daha canlı. Nefes aldığında göğsü yanmıyor, aksine ferahlıyordu. Rüzgâr tuzlu deniz kokusunu çiçek ve reçineyle karıştırarak getiriyordu. Etraflarındaki ağaçlar sıradan değildi; gövdeleri ince ve zarifti, yaprakları ise gün ışığını altın ve zümrüt tonlarında kırıyordu. Bazılarının dallarından sarkan çiçekler, sanki kendi ışıklarını yayıyormuş gibi hafifçe parlıyordu
.
Yolun iki yanında teraslar vardı. Taş korkulukların üzerinden sarkan sarmaşıklar, Alex’in omzuna kadar uzanıyor, Seraphine’nin koluna hafifçe değdiğinde sıcaklık bırakıyordu. Çiçekler tanıdık değildi ama yabancı da hissettirmiyordu; sanki uzun zamandır unutulmuş bir anıyıhatırlatıyorlardı.
Liman yaklaştıkça deniz ortaya çıktı. Mavi değildi yalnızca; derinliklerinde gümüş ve koyu mor tonlar dolaşıyordu. Su yüzeyi neredeyse cam gibiydi. Limanda bağlı gemiler, Dünya’dakilere benzemiyordu; gövdeleri daha zarif, yelkenleri sanki kumaş değil de ince bir sis tabakasından yapılmıştı.
Seraphine duraksadı. Kalbi hızlandı ama korkudan değil.
“Babil Bahçeleri bile böyle değildir,” diye geçirdi içinden. Gördüğü şey bir manzara değil, yaşayan bir cennetti.
Alex onun durduğunu fark edip yavaşladı ama konuşmadı. Seraphine’nin gözlerinden süzülen şaşkınlığı, hayranlığı ve sessiz bir kabullenişi görüyordu.
Ağaçlar gökyüzüne uzanıyordu ama zorlayarak değil; sanki ait oldukları yere büyüyorlardı. Yaprakları yeşil değildi yalnızca — altın, kehribar ve solgun mor ışıklar arasında dalgalanıyordu. Dallarından sarkan çiçekler rüzgârla değil, kendi ritimleriyle salınıyordu. Seraphine bir tanesinin yanından geçerken, çiçeğin ona doğru hafifçe eğildiğini fark etti. Geri çekilmedi.
Korkmadı.Seraphine, Ravino’da yürürken hep bir “fazlalık” gibi hissetmişti. Burada…
hiç kimse onun varlığını sorgulamıyordu.
Alex onun durduğunu fark edip yavaşladı. Bir şey söylemedi. Seraphine’nin gözlerinde oluşan o sessiz kabullenişi görüyordu.
Seraphine o an fark etti: Belki de hayatı boyunca bu kadar huzursuz olmasının sebebi, yanlış dünyada büyümüş olmasıydı.
Limanın kıyısına vardıklarında, Seraphine ilk kez gerçekten durdu. Önünde duran şey bir gemiden fazlasıydı; sanki denizin içinden doğmuş, sonra oraya ait olmayı seçmişti.
Gövdesi koyu, cilalı bir metalden yapılmış gibiydi ama metal değildi. Yüzeyi pürüzsüzdü; dokunulduğunda soğukluk yerine hafif bir sıcaklık yayıyordu. Gemi nefes alıyormuş hissi veriyordu. Bordasındaki ince oyma desenler, dalga ve yıldız motifleriyle iç içe geçmişti. Aralarından geçen ışık, hareket ediyormuş gibi titreşiyordu.
Yelkenleri rüzgâr beklemiyordu. Yukarı doğru gerilmiş, soluk gümüş renginde, sis gibi yarı saydamdı. Arada bir, görünmeyen bir akıntıyla dalgalanıyorlardı. Direkleri ahşaptan değildi; kök gibi kıvrılan, koyu renkli bir maddeden yükseliyor, gökyüzüne doğru uzanıyordu.
İskeledeki taşlar nemliydi. Deniz, kıyıya sessizce vuruyordu. Dalga sesi yok denecek kadar azdı; su çarpmıyor, sadece dokunuyordu. Seraphine ayakkabısının ucunu tahtaya değdirdiğinde, ahşap hafifçe titreşti. Gemi onun geldiğini fark etmişti.
Etraflarında birkaç görevli vardı. Üniformaları sade ama asil görünüyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse acele etmiyordu. Her hareket ölçülüydü. Gözlerinde bir saygı vardı — gemiye değil, Alex’e.
Alex birkaç adım öne çıktı. O an duruşu değişti.
Omuzları biraz daha dikti. Bakışları sertleşmemişti ama derinleşmişti. Limandaki herkes, fark edilir bir biçimde ona yöneldi. Kral olduğunu söylemesine gerek yoktu; gemi de liman da bunu biliyordu.
Seraphine bunu hissedince içi ürperdi. Alex artık sadece yanındaki adam değildi.
Alex arkasını dönüp ona baktı. “Hazırsan,” dedi sakin bir sesle.
Hazır. Kelime kulağına yabancı geldi.
Seraphine gemiye ilk adımını attığında, içinden bir şey koptu. Tahta zemin Dünya’dakiler gibi sert değildi; bastığında hafifçe esnedi. Ayağının altında sıcak bir nabız attı. Gemi onu reddetmedi. Kabul etti.
Elini korkarak bordaya koydu. Gemi soğuk değildi. Canlıydı.
İç kısım dışından da etkileyiciydi. Güverte genişti, açık ve ferah. Zemindeki desenler yıldız haritalarını andırıyordu. Ortadaki ana direğin çevresinde ince ışık halkaları dönüyordu. Halatlar kalın değildi; ince, parlak liflerden oluşmuştu ve kendi kendilerine toparlanıyorlardı.
Seraphine denize baktı. Sylvenor geride kalıyordu.
Bahçeler, ışıklar, o cennet gibi kıta… Hepsi yavaş yavaş uzaklaşıyordu.
Kalbi sıkıştı. Ama bu sefer kaçmak istemedi.
Alex onun yanına geldi. “Bu gemi,” dedi, “Aetherwyn'a gider. Uzun zamandır kimseyi taşımadı.”
Seraphine başını salladı. Sormak istediği çok şey vardı ama kelimeler boğazında düğümlenmişti.
Gemi sessizce hareket etti. Ne bir gürültü, ne bir sarsıntı… Sanki deniz, yol vermişti.
Seraphine o an anladı: Bu sadece bir yolculuk değildi. Bu geri dönüşü olmayan yolun ilk adımıydı
Seraphine güverteden ayrılırken, elindeki çantaya baktı. İrina onu daha karadayken vermişti; içinde Nytherixe uygun kıyafetler olduğunu söylemişti. O an çok düşünmemişti, sadece almıştı.
Alex, merdivenlerin başında durup ona bakınca Seraphine çantayı hafifçe kaldırdı. “İrina bunu—” diyecek oldu.
Alex sözünü kesti. “Buna ihtiyacın olmayacak,” dedi sakin bir sesle.“Gemide her şey hazır. Kamarana git. Bir hizmetli göndereceğim, sana yardımcı olur.”
Seraphine duraksadı. “Ben— kendim de—”
“Hayır,” dedi Alex yumuşak ama tartışmaya kapalı bir tonla.“Burada yalnız dolaşmanı istemiyorum.”
Seraphine başını salladı. Çantayı kolunda taşıyarak alt güverteye indi.
Seraphine kamaraya adım attığında geminin dış dünyadan kopukluğu hemen hissediliyordu. Tahta duvarlar koyu cilalıydı, metal aksamlar işlemeliydi; sade ama gücünü saklamayan bir ihtişam vardı her yerde.
Kamaraya girdiğinde ilk yaptığı şey çantayı yatağın kenarına bırakmak oldu. Açmadı. Alex’in dediği gibi, dolap zaten doluydu. Kıyafetler düzenliydi; sade ama zarif, geminin ve bu dünyanın diliyle uyumluydu.
Üstünü değiştirmek için birini beklerken kapı çalındı.
“Evet?” dedi.
Kapı açıldı. İçeri giren kadın, gemide gördüğü diğer görevlilerden farklıydı. Üniforması düzgün olsa da bakışı ölçüsüzdü. Seraphine’yi bir an fazla uzun süzdü; saçlarında, yüzünde, sonra üzerinde taşıdığı çantada durdu.
“Demek…” dedi yavaşça. “Kral’ın yanında getirdiği kız sensin.”
Seraphine kaşlarını çattı. “Ben sadece—”
Kadın elini hafifçe kaldırdı, sözünü kesti. “Merak etme. Yargılamıyorum.” ama gülümsemesi yargılıydı. Bir adım attı, fazla yaklaştı.
“Genelde Majesteleri,yolculuklara yalnız çıkar,” dedi. "Ya da… en azından böyle eşliklerle değil.”
Seraphine’nin omuzları gerildi. “Ne demek istiyorsunuz?” dedi sertçe.
Kadın omuz silkti. “Yanlış anlama,” dedi.
“Sadece… hızlı yükselenler olur ya. Bir anda gemide, bir anda özel kamarada…”
Dudaklarının kenarında beliren ifade gülümseme değildi.
“Soylu değilseniz, bu tür yerlere genelde… farklı sebeplerle girilir.”
Bakışları Seraphine’nin elindeki çantaya kaydı. “Üstelik hazırlıklı gelmişsin.”
Seraphine içindeki soğuğu hissetti.
Bu, büyü ya da hanedanla ilgili bir korku değildi.
Bu… tanıdık bir iğrenmeydi.
“Yardım istemedim,” dedi net bir sesle." Çıkabilirsiniz.”
Kadın bir an durdu. Sonra hafifçe güldü. “Tabii,” dedi. “Nasıl istersen.”
Kapıya yönelirken hala konuşuyordu. “Yine de şanslısın,” dedi alçak sesle. “Böyle gemilere herkes binemez.”
“Yine de,” dedi, “Kral’ın gemisinde, bu kadar yakınında… insan merak ediyor.”
Bakışları tekrar Seraphine’nin üzerinde gezindi.
“Kim olduğunuzu.”
Seraphine dolabın kapağını kapattı ve yavaşça döndü. Aralarındaki mesafe kapanmıştı.
“Merak,” dedi,"yetki değildir.”
Kadın bir an ne diyeceğini bilemedi.
Seraphine devam etti, sesi hâlâ sakindi ama artık keskinti:
“Ve kim olduğumu sormadan önce,” dedi,
“kimin kamarasında durduğunuzu hatırlamanız iyi olur.”
Kadının yüzündeki ifade değişti. Alay kayboldu, yerini temkin aldı.
“Size çay getirmemi ister misiniz?” diye sordu bu kez daha düşük bir sesle.
“Hayır,” dedi Seraphine.“Kapıyı kapatmanız yeterli.”
Kadın başını eğdi. Bu kez gerçek bir eğilişti. Kapıyı kapatıp çıktığında Seraphine arkasından bakmadı bile.
Dolaba yeniden döndü. Elini ağır kumaşlardan birine koydu.Dolabın kapaklarını açtığı an nefesi tutuldu. İçeridekiler sıradan giysiler değildi.
1600–1700’lerin kraliyet saraylarından çıkmış gibiydiler.
Derin lacivert kadifeler, ağır ama zarif brokar kumaşlar… Altın iplikle işlenmiş manşetler, ince dantellerle çevrelenmiş yakalar… Bazılarının etekleri kat kat, bazıları ise daha sade kesimliydi ama hepsinde ortak bir şey vardı: taşıyana soyluluk yükleyen bir ağırlık.
Bunlar saklanmak için değil, görülmek için dikilmişti.
Seraphine istemsizce bir elbisenin kumaşına dokundu. Yumuşaktı ama mesafeliydi.
Benim değil, diye düşündü.Henüz. bu elbiseler ad önceki iğrençliği kısa bir süre unutturabilirdi ona.
Seraphine dolabın önünde bir süre daha durdu. Gözleri ağır kadifelerin, sert korsajların, törenler için dikilmiş gösterişli elbiselerin üzerinden kaydı.
Hepsi ihtişamlıydı. Hepsi güçlüydü.
Ama hiçbiri şu anki hâline ait değildi.
Dolabın daha alt rafında, neredeyse fark edilmeyecek kadar sade bir elbise gördü.
Kırmızıydı.
Gösterişli bir kırmızı değil; ateş gibi parlayan, göz alan bir ton da değildi. Daha derin, daha sakin… Geceye yakışan, loş ışıkta yumuşayan bir kırmızı. Kumaşı hafifti, akışkandı. Belinde sıkılık yoktu, omuzları serbestti. Hem yürümeye hem uzanmaya, hatta uykuya bile izin verecek kadar rahattı.
Seraphine elbiseyi eline aldığında kumaş parmaklarının arasından sessizce kaydı.
Bu elbise taşımak istemiyordu.
Sadece eşlik ediyordu.
“Bu,” diye mırıldandı kendi kendine, "yeterli.”
Üzerini değiştirdiğinde aynaya baktı. Kırmızı, tenine yabancı durmuyordu.
Aksine, onu bastırmadan belirginleştiriyordu. Ne prenses gibi görünüyordu ne de sıradan biri.
Sadece kendisi gibiydi.
Yatağın kenarına oturdu. Geminin hafif sallantısı, uzaktan gelen su sesi ve tahta gövdenin ritmi onu sarmaladı. Elbisenin içinde rahatça uzandı; kumaş ne çekti ne ağırlık yaptı.
Gözlerini kapatırken son düşündüğü şey şuydu:
Bu yolculuk onu değiştirecekti.
Ama bugün, en azından bu gece, kendini koruyarak ilerliyordu.
Seraphine ne kadar süre uyuduğunu bilmiyordu. Zaman, geminin içinde farklı akıyordu. Uykusu derin ama huzurlu değildi; suyun ritmiyle bölünen, yarı rüya yarı tetikte bir hâl.
Sonra bir ses.
Keskin. Yüksek. Öfkeyle yırtılan bir ses.
Alex.
Seraphine doğruldu. Ses yukarıdan geliyordu. Güverteden. Sözcükleri seçemiyordu ama tonu yeterliydi. Bu bir emir değildi; bir hesaplaşmaydı.
Elbisesini düzeltti. Kırmızı kumaş hâlâ yumuşaktı, hâlâ ona aitti. Kapıyı açtı ve merdivenlere yöneldi.
Seraphine önce anlamlandıramadı. Sözler birbirine karışıyordu. Göğsünde tanıdık bir baskı hissetti. Nefesi düzensizleşti.
Burada… neden bağırıyor?
Sesler netleştikçe kalbi hızlandı.
“—Bunu hangi yetkiyle yaptınız?”
Sessizlik.
“Benim gemimde,” diye devam etti Alex, sesi daha da sertleşerek,“misafirlerim hakkında dedikodu yapılmasına kim izin verdi?”
Seraphine güverteye adım attığında olan oldu.
Herkes sustu.
Az önce fısıldaşanlar, bakışlarını kaçırdı. Başını öne eğenler oldu. O kadın da oradaydı; gözleri büyümüş, yüzü solgundu.
Alex, Seraphine’yi gördüğü an durmadı. Aksine, sesi daha da yükseldi.
“Bakın,” dedi, eliyle Seraphine’yi işaret ederek,
“hakkında konuşmayı kendinize hak gördüğünüz kişi burada.”
Seraphine’nin boğazı kurudu. Bir şey söylemesi gerektiğini biliyordu ama kelimeler gelmiyordu. Göğsündeki baskı arttı. Elleri hafifçe titredi.
Şimdi değil…
Alex döndü, sesi güverteyi doldurdu.
“Bu genç kadın,” dedi,"sıradan biri değildir.”
Bir adım attı. Sesi artık bağırmıyordu; kesiyordu.
“Vezir Milos’un kızıdır.”
Bir anlık duraksama. İsim havada asılı kaldı.
“Seraphine Kuznetsova.”
Bazıları başını kaldırdı. Bazıları nefesini tuttu.
Alex devam etti: "Uzun süredir Dünya’da görevde bulunan, hanedana sadakati defalarca kanıtlanmış bir ailenin kızıdır.”
“Ve,” dedi dişlerinin arasından,
“benim korumam altındadır.”
Kadının dizleri hafifçe titredi.
“Kimliğini sorgulamak sizin haddiniz değildir,” dedi Alex.
“Kamarasına girmek, ima etmek, fısıldamak…”
Kısa bir sessizlik.
“Bu gemide ihanete yakındır.”
“Uzun süredir Dünya’da görevde bulunan bir ailenin mensubudur.”
“Ve buraya kendi başına gelmemiştir.”
Bakışları kalabalığın üzerinde gezindi.
“Onu buraya Prenses Irina getiriyordu.”
Kısa bir duraksama yaptı.
“Ancak kendisine çıkan bir iş sebebiyle bu yolculuğu tamamlayamadı.”
Sesi sertleşti.
“Bu işin ne olduğu,” dedi,"ve nedenleri,”
“sizden hiçbirinize açıklanmak zorunda değildir.”
Güvertede kimse kıpırdamadı.
Alex son darbeyi indirdi:
“Bu gemide kimlik sorgulamak sizin göreviniz değil.”“İma etmek, dedikodu yapmak ise hiç değil.”
Seraphine o an derin bir nefes alabildi. Göğsündeki baskı yavaşça gevşedi. Henüz konuşamıyordu ama ayakta durabiliyordu. Bu bile bir zaferdi
.
Alex ona dönüp sesini biraz alçalttı:
“İyi misin?”
Seraphine başını hafifçe salladı. Sesi çıkmadı ama bakışı netti.
Alex tekrar kalabalığa döndü.
“Dağılın.”
Kimse tek kelime etmeden dağıldı.
Seraphine rüzgârın içinde kaldı. Kırmızı elbisesi hafifçe dalgalandı. Hâlâ titriyordu ama artık yalnız değildi.
Ve herkes şunu anlamıştı:
Bu gemide onun suskunluğu zayıflık değildi.
Korunan bir sınırdı.Alex Seraphine yi bir baba gibi koruyordu.
Güverte yavaş yavaş boşaldığında rüzgârın sesi geri geldi. Ayak sesleri uzaklaştı, fısıltılar dağıldı. Alex, Seraphine’nin kolundan tutmadı; sadece birkaç adım uzağında durdu. Bu bile gerginliği hissettirmeye yetiyordu.
“Bunu bana söylemeliydin,” dedi sonunda.
Sesi artık bağırmıyordu. Ama kırgındı.
“Onların ne düşündüğü umurumda değil,” diye devam etti, “ama benim bilmem gerekiyordu orada ne hissettiğini...”
Seraphine başını eğdi. Parmakları elbisesinin kumaşında istemsizce sıkılıp gevşedi.
“Ben…”
Sesi ilk anda çıkmadı. Bir an durdu, nefesini düzenlemeye çalıştı.
“Ne diyeceğimi bilemedim,” dedi sonunda. “Korktum.”
Alex’in yüzü sertliğini biraz kaybetti ama hâlâ ciddiydi. “Benden mi?”
“Hayır,” dedi Seraphine hemen. Başını kaldırdı.
“Onlardan. Bakışlarından. Sorularından.”
Kısa bir nefes aldı.
“Ve açıkçası… çok da umursamadım. Çünkü ne dersem diyeyim, zaten karar vermişlerdi.”
Alex birkaç saniye sustu. Sonra beklenmedik bir şey yaptı: sesini iyice alçalttı.
“Seraphine,” dedi,“ben senin için oradaydım. Olmak zorundaydım."
Seraphine ona baktı. Gözlerinde soru vardı.
Alex çevresine kısa bir bakış attı. Kimse onları dinlemiyordu.
“Bunu kimse bilmiyor,” dedi."Ve bilmesine de gerek yok.”
Bir adım yaklaştı.
“Ben senin vaftiz babanım.”
Seraphine dondu.
“Ne…?” diye fısıldadı.
“Resmî kayıtlarda değil,” dedi Alex. “Ama ailen istedi. Daniel istedi. Diana ve Daniel en yakın arkadaşlarımdı ”
Sesinde çok hafif bir yumuşama vardı.
“Sana göz kulak olmamı.seni korumamı istediler benden”
Seraphine’nin göğsünde bir şey gevşedi. Bu kez panikten değil; anlamaktan. Başını yavaşça salladı.
“Bunu bilmiyordum,” dedi.
“Bilmen gerekiyordu,” dedi Alex.“Özellikle de artık.”
Bir an sessiz kaldılar.
"Daha kendi ailemi bile bilmiyorum kral Alex"
Alex önce seraphine Sonra gökyüzüne baktı.
“Aetherwyna varmamıza yarım saatten az kaldı,” dedi. “Burada yemek yemeye gerek yok.”
Seraphine başını kaldırdı. Acıktığını yeni fark etmişti
“Yani? Yemeyecek miyiz? ”
“Sarayda yiyeceğiz,” dedi Alex."Daha sakin. Daha güvenli.”
Kısa bir duraklama yaptı."Ve… daha az bakış var.”
Seraphine hafifçe gülümsedi. Yorgun ama gerçek bir gülümseme.
“Bu iyi olur,” dedi.
Alex başını salladı. “Haydi,” dedi."Eve gidiyoruz.”
Ve gemi, Aetherwynın ışıklarına doğru ilerlerken, aralarında artık sadece bir yolculuk değil, paylaşılan bir sır da vardı.aslında paylaşılacak çok sır vardı.
