3. bölüm · ÖLÜMSÜZLÜK MAĞARASI
Aetherwyn sarayı: Isınan kan
Gemi yavaşladığında Seraphine bunu önce ayaklarının altından hissetti. Suyun ritmi değişti, sallantı azaldı. Halatlar sessizce gerildi. Bu iniş sıradan bir limana değildi; burada acele yoktu, bağırış yoktu. Her şey ölçülüydü.
Alex’in gemisi, yalnızca krala ait olan saray limanına süzüldü.
Seraphine başını kaldırdığında nefesi kesildi.
Karşısında yükselen yapı…
Bir saraydan fazlasıydı.
Aetherwine Sarayı, sanki toprak üzerine değil de ışığın üzerine inşa edilmiş gibiydi. Kuleler göğe doğru zarifçe yükseliyor, her biri farklı renkte parlıyordu. Mor, altın sarısı, gümüş, gece mavisi… Ama ne kadar renk varsa olsun, hepsinin üzerinde hâkim olan iki ton vardı: gümüş ve mor.
Gümüş, ay ışığı gibi soğuk ve asil;
Mor ise derin, kadim ve sessizdi.
Seraphine’nin dili tutuldu.
Sylvenor’un doğası güzeldi, evet. Ama bu…
Bu bambaşkaydı.
Şu ana kadar gördüğüm en güzel şey, diye düşündü.
Ve ardından istemsizce ekledi:
Sylvenor bile bunun yanında… gölgede kalır.
Alex gemiden indiğinde herkes hareketlendi. Taş döşeli yolda dizilmiş muhafızlar, hizmetliler, görevliler… Alex’i gördükleri an eş zamanlı eğildiler. Bu refleks, korkudan değil; alışkanlıktan geliyordu.
Seraphine onun yanında yürürken bakışların ağırlığını hissetti ama bu kez rahatsız edici değildi. Merak vardı. Tanıma isteği vardı.
Sarayın içine girdiklerinde renkler daha da derinleşti.
Duvarlar gümüş işlemeliydi. Mor tonları kumaşlarda, bayraklarda, kemerlerde tekrar ediyordu. Işık, kristal avizelerden süzülüyor; her adımda mekân başka bir renge bürünüyordu.
Koridor boyunca soy ağacı portreleri asılıydı. Nesiller boyunca uzanan yüzler… Bazıları sert, bazıları bilge, bazıları sessizdi. Ama hepsinin bakışında ortak bir şey vardı: iktidarın yalnızlığı.
Seraphine farkında olmadan yavaşladı.
Alex bunu hissetti ama durdurmadı.Bıraktı.burası görülmeliydi.
Sonunda büyük bir kapının önünde durdular.
Kapı, sıradan bir kapı değildi. Yüksekliğiyle insanı küçülten, üzerindeki gümüş kabartmalarla geçmişi anlatan bir kapıydı. Hizmetliler iki yana çekildi, başlarını eğdi
Kapı açıldı. Yemek salonu.uzun, dikdörtgen bir masa salonun merkezini boydan boya kesiyordu. Masa, tek bir ağaçtan oyulmuş gibiydi; koyu renkti ama üzerindeki gümüş detaylar ışığı yakalıyordu. Sandalyeler bile sıradan değildi; her biri bir hanedan sembolü taşıyordu.
Masada biri vardı.
En başta.
Dik oturuyordu. Duruşu konuşmadan bile kim olduğunu söylüyordu. Üzerindeki kıyafet gösterişli değildi ama taşımayı bilen bir asaleti vardı. Bakışları kapıya çevrildiğinde salon bir anlığına sessizleşti.
Yemek salonuna girdiklerinde herkes çoktan yerini almıştı.
Uzun, dikdörtgen masanın en başında, Aetherwynın kalbi gibi oturan biri vardı.
Kraliçe Nathalie.
Duruşu kusursuzdu. Ne fazla sertti ne de yumuşak. Gümüşle işlenmiş mor tonlu elbisesi, sarayın renklerini taşıyordu ama onu gölgede bırakmıyordu; aksine, saray sanki ona uyum sağlamıştı. Bakışları kapıya yöneldiğinde salonun havası değişti. Konuşmalar kesildi. Kaşını kaldırmasına bile gerek yoktu.
Kraliçe Nathalie’nin sağ tarafında, ona neredeyse ayna gibi benzeyen ama bakışlarında daha keskin bir şey taşıyan kadın oturuyordu:
Lady Natasha.
Alex’in teyzesi.
Gülümsemesi inceydi, ama gözleri hesap yapıyordu. Kraliçe’nin yanında oturmak tesadüf değildi; bu, hem güvenin hem etkinin yeriydi.
Lady Natasha’nın yanında genç bir kız vardı. Duruşu annesinden daha yumuşaktı ama yüzünde erken yaşta öğrenilmiş bir dikkat vardı.
Prenses Katherina.
Annesinin kızı olduğu her hâlinden belliydi; sessizce izliyor, konuşmadan öğreniyordu.
Kraliçe Nathalie’nin diğer tarafında ise Alex’in kız kardeşi oturuyordu.
Prenses Alexandra.
Alex’e benzeyen yanları vardı; çene hattı, bakışların kararlılığı… Ama Alexandra’nın bakışı daha açıktı. Merak gizlemiyordu. Kapıdan giren Seraphine’yi ilk fark eden de oydu.
Alex salona adım attığında herkes ayağa kalktı.
Seraphine bir an duraksadı. Bu kadar bakış, bu kadar ağırlık… Kalbi hızlandı ama yerinde kaldı. Alex’in yanında.
Kraliçe Nathalie ayağa kalkmadı.
Sadece başını hafifçe kaldırdı.
Bu, “hoş geldin” demenin saray dilindeki karşılığıydı.
Alex başını eğdi. Kısa ama saygılı.
“Anne.”
Kraliçe Nathalie’nin bakışları o an Seraphine’ye kaydı.
Uzun sürdü. Sorgulayıcıydı ama kaba değildi.
Bir kraliçenin, sarayına ilk kez giren birini tartması gibi. Ve Seraphine, o bakışın altında şunu anladı:
Bu masada herkesin bir yeri vardı.
Ve bu gece…
Onun yeri henüz tanımlanıyordu.
Alex, masanın tam karşı ucuna, annesinin karşısına oturdu. Sandalyeyi çekişi bile ölçülüydü. Seraphine onun yanında yer aldı; masanın düzeni sanki bu ihtimali önceden biliyormuş gibi bozulmadı.
Alexandra’nın yanındaki sandalye boştu.
O sandalye normalde Irina’ya aitti.
Kraliçe Nathalie’nin bakışları masayı bir an taradı, sonra doğrudan Alex’e yöneldi.
“Torunum nerede?” diye sordu.Sesi sakin, ama cevabı bekleyen bir sesti."Irina’yı göremiyorum.”
Alex’in yüzünde en ufak bir yumuşama olmadı.
“Bilmiyorum,” dedi.Sonra duraksamadan ekledi:
“Ve açıkçası çok da ilgilenmiyorum.”
Masada hava bir anda ağırlaştı.seraphine Alex e bakıyordu kendi kızı için mi söylüyordu bunları seraphine Alexandra yı İrina nın annesi sanmıştı aslında.
Alexandra başını kaldırdı. Ve konuştu:
"Abi, İrina nerede bilmiyor musun gerçekten? " Sesinde endişe vardı yeğeni için endişeleniyordu.
Alex kafasını hayır anlamında salladı Alexandra birden yüzünü buruşturdu.
Lady Natasha’nın kaşı neredeyse fark edilmeyecek kadar kalktı.
Katherina annesine baktı, sonra tekrar Alex’e.
Kraliçe Nathalie bir şey söylemedi.
Sadece baktı. Alex bu sessizliği kesti. “Onu sonra konuşuruz,” dedi."Şimdi asıl önemli olana geçelim.”
Elini çok hafifçe Seraphine’ye doğru çevirdi.
“Sizi tanıştırayım.”
Seraphine kalbinin hızlandığını hissetti. Panik değildi bu; yükseklik hissi gibiydi. "Bu genç kız,” dedi Alex net bir sesle,
“Prenses Vulkaris.”
Sessizlik.
Gerçek bir sessizlik.
Ne çatal sesi kaldı, ne kumaş hışırtısı. Sanki salon nefesini tutmuştu.
Kraliçe Nathalie’nin bakışları Seraphine’ye sabitlendi. Bu kez tartmak değil; yeniden konumlandırmak vardı o bakışta.
Lady Natasha’nın dudakları çok hafifçe gerildi.
“Prenses… Vulkaris,” diye tekrarladı yavaşça.
Alex ekledi:
“Kim olduğunu, neden burada olduğunu yemekten sonra anlatırım anne.”
Kısa bir bakış attı masadakilere.
“Şimdilik bu yeterli.”
Kraliçe Nathalie başını çok az eğdi. Bu bir onay değildi.ama bir reddiye de değildi.
Seraphine o an bakışlarını masanın karşısındaki genç kıza kaydırdı.
Prenses Katerina.
Gördüğü anda içinden geçen düşünceyi durduramadı:
Dünyada… hatta evrende… ondan daha güzel bir kız olamaz.
Katerina’nın saçları altın sarısıydı; ışığı tutan, neredeyse parlayan bir sarı. Tenine yumuşak bir kontrast oluşturuyordu. Gözleri… sarıydı. Bal rengi değil; daha açık, daha berrak. Bakışı sakin ama dikkatliydi, sanki güzelliğinin farkında ama onunla övünmeyen biri gibiydi.
Lady Natasha da sarı saçlıydı; Katerina’ya benziyordu ama onun güzelliği keskin, neredeyse tehditkârdı. Gözleri yine sarıydı, ama daha koyu, daha hesapçı.
Kraliçe Nathalie kumraldı. Saçları sade bir zarafetle toplanmıştı. Onun sarı gözleri ise soğuk ve derindi; yılların iktidarını taşıyordu.
Alex ve Alexandra siyah saçlıydı. Aynı renkti ama aynı değildi. Alex’in siyahı gece gibi sertti; Alexandra’nınki daha yumuşak, daha akışkandı. İkisinin de gözleri sarıydı — hanedanın değişmeyen işareti.
Seraphine kendi yansımasını masanın parlak yüzeyinde gördü.
O sarı gözlerin arasında… yabancı ama silik değildi.
Katerina o an Seraphine’ye baktı.
Uzun sürdü bu bakış.
Sonra çok hafifçe gülümsedi.
Ve Seraphine anladı:
Bu masada yalnızca güç değil, güzellik de bir dildi.
Ve bu gece, o dil konuşulmaya başlamıştı.
Yemek başladı.
Kimse konuşmadı.
Çatal ve bıçakların sesi düzenliydi, neredeyse ritüel gibi. Kimse acele etmiyor, kimse duraksamıyordu. Bu sessizlik rahatsız edici değildi; alışılmıştı. Sanki bu masada sözler değil, davranışlar konuşurdu.
Seraphine lokmasını aldı ama tadı tam seçemedi. Gözleri masanın etrafında dolaştı.
İrina’nın annesi…Masada yoktu.
Bu yokluk tuhaftı. Ama daha tuhaf olan, kimsenin bunu yadırgamamasıydı. Ne Kraliçe Nathalie sordu, ne Lady Natasha imada bulundu, ne Alexandra bakışlarını boş sandalyeye kaydırdı. Sanki İrina’nın annesi hiç var olmamıştı. Ya da varlığı, burada konuşulacak bir şey değildi.
Seraphine’nin içi hafifçe sıkıştı.
Bu masadaki insanlar…
diye düşündü.
Ne kadar az şeyle yetiniyorlar.
Kraliçe Nathalie yemek boyunca neredeyse hiç başını kaldırmadı. Ama Seraphine, o bakışların her hareketi gördüğünü biliyordu.
Lady Natasha zarifti ama mesafeli;
Katherina ise sessizdi, dikkatle dinliyor, hiçbir şeyi kaçırmıyordu. Alexandra arada bir Seraphine’ye bakıyor, sonra tekrar tabağına dönüyordu.
Ve Alex… Alex hiç konuşmadı.
Yemek bittiğinde, kimse “bitti” demedi.
Hizmetliler sessizce yaklaştı, tabakları aldı. Salon yine aynı ağırlıkla doldu.
Alex o an başını Katerina’ya çevirdi."Katerina,” dedi sakin bir sesle,“onu odana çıkar.”
Katerina başını kaldırdı.
“Bu gece seninle kalsın,” diye devam etti Alex."Tek başına kalmasın.”
Katerina hiç şaşırmadı. Sadece başını salladı." Tamam,” dedi.
Sandalyeden kalktı. Önce annesine, sonra Kraliçe Nathalie’ye kısa bir bakış attı. Bu bir izin isteme değil, bildirmeydi. İkisi de karşılık vermedi. Gerek yoktu.
Katerina Seraphine’ye döndü.“Benimle gelir misin?”
dedi yumuşak bir sesle.
Seraphine ayağa kalktı. Bir an masaya baktı. Bu insanların kim olduğunu hâlâ tam bilmiyordu. Ama şunu anlamıştı:
Burada her şey açıkça söylenmezdi.
Bazı şeyler sessizce kabul edilirdi.
Katerina önden yürüdü. Seraphine onu takip etti.
Kapıdan çıkarken Seraphine arkasına bakmadı.
Ama arkasında bıraktığı masanın…
onu çoktan konuşmaya başladığını hissetti.
Ve bu sarayda, sessizlik bazen en yüksek sesti.
Merdivenlerden çıkarlarken Seraphine adımlarını yavaşlattı.
Aetherwyn Sarayı’nın içi, dışarıdan göründüğünden bile daha canlıydı. Duvarlardan süzülen mor ve gümüş ışık, merdiven boşluğunu bir rüya gibi dolduruyordu. Yüksek tavanlardan sarkan kristal avizeler, her adımda ışığı kırıyor; gölgeler bile zarif görünüyordu.
Seraphine aşağıya baktı.
Çalışanlar…
Hepsi aynı düzen içinde hareket ediyordu. Üzerlerinde sarayın sembolünü taşıyan, vücuda oturan v-suit benzeri üniformalar vardı; koyu tonlar, gümüş işlemeler… Ama yüzleri sert değildi. Aksine, çoğu gülümsüyordu. Bazıları fısıldaşarak çalışıyor, bazıları birbirine yardım ediyor, bazıları göz ucuyla yukarı bakıp hemen başını eğiyordu.
Gerçekten mutlu gibiler, diye düşündü Seraphine.
Ya da bunu çok iyi taklit ediyorlar.
Katherina merdivenlerde önden yürüyordu. Adımları hafifti, neredeyse sessiz. Seraphine dayanamadı.
“İrina…” dedi tereddütle."Neden gelmedi? Masada da yoktu. Burada olmaması garip değil mi?”
Katerina başını hafifçe yana çevirdi. Dudaklarında gülümseme vardı.
“Ah,” dedi, neredeyse eğlenerek."Onu hiç kafana takma.”
Seraphine şaşırdı.
“Nasıl yani?”
Katerina kısa bir kahkaha attı. Samimi, içten bir kahkaha.“O delidir,” dedi gayet rahat bir tonla.
“Ne yapsa yeridir." Gülmeye devam etti:
"Gecenin bir saatinde de çıksa, üç gün ortadan da kaybolsa kimse onu yargılamaz.”
Seraphine’nin kaşları hafifçe çatıldı.“Başını belaya sokmaz mı?”
Katerina omuz silkti."Sokar,” dedi."Ama beladan nasıl çıkacağını herkesten iyi bilir. Merak etme. İrina kendini asla kaybetmez.”
Merdivenin sonuna geldiklerinde Katerina durdu, Seraphine’ye döndü.
“Gel,” dedi yumuşak bir sesle."Sana daha rahat bir kıyafet vereyim. İstersen duş almana da yardım ederim. Sonra oturur biraz sohbet ederiz.”
Bu teklif…
Bir prensesin ağzından çıktığı hâlde, buyurgan değildi. Zorlayıcı hiç değildi.
Seraphine yürürken Katerina’yı izledi.
Bu kız…
diye düşündü. Hiç kibirli değil. Güzelliği inkâr edilemezdi; sarı saçları ışığı yakalıyor, sarı gözleri her şeyi fark ediyordu. Ama Seraphine ilk kez şunu hissetti:
Katerina’nın asıl güzelliği yüzünde değil, tavrındaydı. Sanki kim olduğunu kanıtlamak zorunda olmayan biri gibiydi. Sessiz, temiz, neredeyse… melek gibi.
Tam o sırada Katerina istemsizce güldü.
Bir anlıktı. Ama o gülüş… Seraphine’nin içi ürperdi.
Çünkü o an, Katerina’nın yüzünde çok kısa bir süreliğine, fazla şey bilen birinin ifadesi belirmişti. Hemen kayboldu. Yerine yine o yumuşak, sıcak ifade geldi.
Ama Seraphine bunu fark etmişti.
Ve ilk kez şunu düşündü:
Bu sarayda kimse göründüğü kadar basit değil.
Katerina kapıyı ardında kapattığında, odanın sessizliği Seraphine’nin üzerine çöktü.
Bu bir oda değildi; Ravino kasabasındaki insan dünyası evinin tamamı, tek bir mekâna dönüştürülmüş gibiydi. Salon, mutfak, yatak odası… Hepsi sanki burada tek bir nefeste birleşmişti. O derece geniş, o derece görkemliydi.
Beklediğinden büyüktü. Hatta garip bir şekilde tanıdıktı.
Ne saray salonu kadar soğuk, ne de küçük bir misafir odası kadar dardı. Ama her şey daha görkemliydi. Yatak, oyma ahşaptan yapılmıştı; başlığı ince işlemelerle doluydu. Dolaplar tavana kadar uzanıyor, kapaklarında eski hanedan sembolleri kabartma hâlinde duruyordu. Köşede, tamamen tahtadan yapılmış bir küvet vardı; metal değil, taş değil… Sanki yüzyıllardır aynı suyu, aynı sessizliği taşımış gibiydi.
Her şey, 1600’lü yılların zengin ama gösterişten çok köklülüğü önemseyen burjuva sınıfına aitmiş hissi veriyordu.
Zaman burada durmuştu ama çürümemişti.
Seraphine yavaş adımlarla odanın içinde dolaşırken duvarda asılı olan büyük tabloyu fark etti.
Adımları kendiliğinden yavaşladı.
Üç çocuk.
Soldaki, sarı saçlı ve sarı gözlü bir kız çocuğuydu. Yüzünde hafif bir meydan okuma vardı; küçük yaşına rağmen bakışı netti.
Ortadaki çocuk biraz daha uzundu. Siyah saçları omuzlarına düşüyor, sarı gözleri ise resmin içinden bakıyordu. Duruşu diğerlerinden farklıydı; sanki iki dünya arasında duruyormuş gibi.
Sağda ise mavi gözlü, siyah saçlı bir erkek çocuğu vardı.
Seraphine tablonun önünde dururken, arkasından gelen ayak seslerini duydu.
Katerina’ydı.
Bakışlarını tablodan ayırmadan konuştu Seraphine.
“Onlar…” dedi yavaşça, “kim?”
Katerina yanına geldi. Bir süre o da tabloya baktı. Sesinde alışılmış bir sıcaklık vardı ama kelimelerin altında eski bir yorgunluk gizliydi.
“Soldaki benim,” dedi. “Ortadaki Irina. Sağdaki ise… çocukluğumuzdan bir arkadaş.”
Seraphine’nin bakışları ortadaki kıza kaydı. Siyah saçlı, sarı gözlü olan…
Irina.
Tablodaki Irina, Seraphine’nin tanıdığı Irina’dan daha sakindi. Daha masum. Ama gözlerinde aynı şey vardı:
Sanki dünyayı olduğundan erken anlamış birinin bakışı.
“Bu tabloya bakınca,” dedi Seraphine, sesi istemsizce alçalarak, “insan… bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor.”
Katerina hafifçe gülümsedi. Ama bu gülümseme neşeli değildi.
“Çünkü öyle,” dedi. “Eksik.”
Seraphine yutkundu. Göğsünde tanıdık bir baskı oluşmaya başlamıştı.
“O mağara…” dedi bir anda. “Ölümsüzlük Mağarası. İnsan dünyasındayken de aklımdan çıkmadı. Annemle babam… gerçek annemle babam… o mağarayla ilgili? Ne biliyorsun”
Katherina’nın yüzündeki ifade değişti.
Bu kez gülümsemedi.
Seraphine bunu fark edince daha da gerildi. Elleri yanlarında sıkıldı.
“Lütfen,” dedi. “Bilmiyorsam bile… bir şey söyle. Hiçbir şey bilmemek daha kötü.”
Katherina derin bir nefes aldı. Odadaki hava bir an ağırlaştı. Sanki ahşap duvarlar bile dinliyordu.
“Seraphine,” dedi yavaşça, “ben sana bunu anlatsam bile… şu an anlayamazsın.”
“Anlamaya çalışırım.”
“Hayır,” dedi Katerina nazik ama kesin bir tonla. “Çünkü bu bilgi sadece akılla taşınmaz. Zamanla, bedenle, kayıpla taşınır.”
Seraphine’nin kalbi hızlandı.şaman gibi konuşan kız ona bu konuda hiç yardımcı olmuyordu
“Yani…” dedi, “bunu bana sen anlatmamalısın.”
Katerina başını salladı."Hayır. Anlatması gereken kişi ben değilim. Ve zamanı geldiğinde, o kişi susmayacak.”
"Kim, o kişi kim Katherina? "Seraphine gözlerini kapattı bir an. Ravino’daki evi düşündü. Rose’un sessizliğini. Charlie’nin yarım kalan cümlelerini.
“Ben zaten geç kaldım,” dedi fısıltıyla. “Hep bir şeylerin ortasında bırakıldım.”
Katerina’nın sesi bu kez yumuşadı."Bırakılmadın,” dedi. “Hazırlanıyorsun.”
Seraphine başını kaldırdı. “Ne için?”
Katerina ona döndü. Sarı gözleri ilk kez gerçekten ciddiydi.
“Bir hafta sonra,” dedi, “akademi başlayacak. Sadece bilgi ölçen bir okul değil. Dayanıklılık, irade, kimlik…”
Bir adım yaklaştı.
“Ölümsüzlük Mağarası’na giden yol, doğrudan açılmaz. Önce insanın kendisini sınar.”
Seraphine’nin içi ürperdi.
“Ya okula gelmezsem?”
Katerina bu kez gerçekten gülümsedi. Kibirden uzak, neredeyse şefkatli bir gülümseme.
“geleceksin,” dedi. “Ama senin kim olduğunun bilinmesi. Bu bile yeterince tehlikeli.”
"Dediklerinden anlamıyorum Katherina çok garip konuşuyorsun"
"Sana anlamazsın dedim bak seraphine çok sorgulama tamam mı öğreneceksin hemde herşeyi ama bir zamanı var"
Seraphine o an şunu hissetti:
Bu oda ne kadar büyük olursa olsun, bu saray ne kadar görkemli olursa olsun…
Asıl ağırlık, artık geri dönemeyeceği bir eşiği geçtiğini bilmekti.
Ve Ölümsüzlük Mağarası, onu çoktan fark etmişti.
Seraphine bir koltuğa oturdu ve masada makyajını silen Katherina ya baktı.
"Hala bana bir şeyler sorabilirsin seraphine merak etme" Dedi seraphine bir anlık daldığını Katherina nın sesiyle fark etti ve ona döndü
"Katherina herşey bir anda oldu biliyor musun bir şeyleri anlamakta o kadar zorlanıyorum ki. İçimde garip bir his var bir şey yanıyor ve ben kavruluyorum. Çok çabuk kararlar verdim ama ne kadar doğru bilmiyorum bu yaşadıklarım bile gerçek mi değil mi bilmiyorum. "
Seraphine kendi içinde o kadar çok çatışma yaşıyordu ki bu söyledikleri içinden geçenin yüzde beşi etmezdi. Devam etti konuşmaya.
"Kaç insan sıradan bir günde kaçırılıp aslında insan olmadığını, prenses olduğunu ama krallığını gezegenini tanımadığını ona herkes düşman mı dost mu belli değil bu da bir detay yeni öğrendiği kimliğini saklaması gerektiğini gerçek ailesi sandığı insanların anne ve babası olmadığını ve onlara veda etmek için yirmi dört saati bile olmadığını öğrenir ki? "
Çok hızlı konuşmuştu katherina ona garip garip baktı.
"Haklısın seraphine kolay şeyler değil bunlar. Bak ne diyeceğim sana bazı şeyleri anlatabilirim olur mu biraz merakını giderebilirsem güzel olur"
Seraphine kafa salladı katherina oldukça yumuşak ses tonu ile onu yanına çağırdı.
"Gel yatağa geçelim görevliler bize süt getirsin iyi olur uykuyu kolaylaştırır"
Serapine bir şey demeden kalktı ve katherina nın yanına gitti. Yatağa oturdu.
"Hanımlar bize iki bardak süt getirir misiniz?"
Katherina kapıdan seslendikten sonra seraphine nin yanına geldi. Beraber yatağa uzandılar.
"Quintaria nytherix gezegeninin tam ortadında bulunan tarafsız kıtadadır, beş yıllık yatılı eğitim verir istersen iki sene okursun istersen beş. Zorlama yoktur bölümler vardır herkes üçüncü sınıfa geçerken seçer bölümlerini. İlk iki sene hanedanlara göre üçüncü yıldan sonra bölümlere göre sınıflanır ve yatakhanelerde kalınır. "
Katherina seraphine ye baktı kız çoktan uyumuştu yatağa yatar yatmaz sütünü bile içmemişti katherina güldü ve üstünü örterek uykuya daldı.
YEMEK SALONU:
Yemek salonunda gece çoktan çökmüştü.
Pencerelerin ardında Aetherwyn’in ışıkları yanıyor, sarayın içi ise neredeyse karanlığa gömülüyordu. Uzun masa hâlâ doluydu ama kimse dokunmuyordu. Zaman ilerlemişti. Saatler geçmişti. Ve bazı sorular artık ertelenemeyecek kadar ağırlaşmıştı.
Kraliçe Nathalie, yavaşça doğruldu.
Bakışlarını doğrudan Alex’e çevirdi.
“Git,” dedi.“Saraydan çık ve bana torunumu bul.”
Salonda kimse kıpırdamadı.“Onun nerede olduğunu bilmeden,” diye devam etti Nathalie, sesi gittikçe sertleşerek,
“burada bu kadar rahat nasıl oturabiliyorsun?”
Alex gözlerini kaçırmadı.
Sessizdi.
“Gece oldu farkında mısın?” dedi kraliçe.
“İrina bir prenses. Gecenin bu saatinde nerede olduğunu bilmememiz normal değil.”
Alexi sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı. Yüzünde umursamazlığa benzeyen ama aslında yorgun bir ifade vardı.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ve açıkçası—”
Bu cümle bitmeden Alexandra ayağa fırladı.
“Yeter!” diye patladı.
“SENİN için her şey ‘umursamıyorum’ zaten NEYLE ilgileniyorsun sen?” diye bağırdı.
“Söyler misin Alex? Hayatta neyi önemsiyorsun?”
Alex başını kaldırdı ama cevap vermedi.
Alexandra masanın etrafından bir adım attı.
“Yeğenimi özlüyorum,” dedi, sesi titreyerek.
“Onu merak ediyorum. Onun için üzülüyorum.”
Gözleri öfkeyle doldu.
“Ve onun senin gibi iğrenç bir babası olduğu için daha da üzülüyorum.”
Lady Natasha nefesini tuttu. Kraliçe Nathalie gözlerini kapattı ama durdurmadı.
“Sen çocuklarımıza karşı hep böylesin,” diye devam etti Alexandra."Kendi kanından olanlara.”
Alex yerinde kıpırdadı.
“Kendi canından olanlara,” dedi Alexandra, sesi çatlayarak,“hep sırtını döndün.”
Bir an sustu. Sonra sesi fısıltıya düştü ama etkisi daha ağır oldu.
“Senin yüzünden oğlumu kaybettim.abi oğlum iyi mi değil mi bilmiyorum.”
Alex’in bakışı sertleşti.
“Ve şimdi,” dedi Alexandra, parmağını masaya vurup,"kendi kızını kaybediyorsun.”
Salondaki hava dondu.
“İstersen inkâr et,” dedi. “İstersen umursamadığını söyle.”
Gözleri doluydu ama geri adım atmadı.
“Ama onun bir günahı yok. .”
Kraliçe Nathalie başını kaldırdı. Bu kez sesi öfkeliydi, yorulmuştu
“Yeter,” dedi.
"Kendi çocuğuna sahip çıkamadın ve beni günah keçisi ilan ediyorsun"
Alex’in sözleri salonda yankılanmadan düştü.
Soğuk, düz ve hissizdi.
Bu, Alexandra için son damlaydı.
Sandalyeyi sertçe geri itti, kimseye bakmadan arkasını döndü.
“Bunu daha fazla dinlemeyeceğim,” dedi titreyen ama keskin bir sesle.Ve salonu terk etti.
Kapı kapandığında, içeride kalan sessizlik daha da ağırlaştı.
Alex başını annesine çevirdi.
Bu kez sesi değişmişti; hâlâ mesafeli ama daha ciddi.
“Seraphine,” dedi,"Daniel ve Diana’nın kızı.”
Kraliçe Nathalie’nin bakışları bir an dondu.
“Ateş Prensesi,” diye devam etti Alex."Ve Ateş Varisi.”
Lady Natasha’nın dudakları aralandı ama tek kelime etmedi.
“Onu buraya getirmemin nedeni merak değildi,” dedi Alex.
“Koruma içindi. Ama akademi meselesinde… kararsızım.”
Bir an durdu.
“Gönderirsek hedef olur. Göndermezsek… güçsüz kalır.”
Kraliçe Nathalie derin bir nefes aldı.
“Yalnız olmayacak,” dedi kararlı bir sesle."Katerina ve İrina onun yanında olur.”
Alex başını hafifçe salladı. Lady Natasha konuştu
“Sabah Milos’la konuşuruz,” dedi."Kimliği düzenleriz. Gerekirse Milos’un kızı olarak gider.”
Kraliçe Nathalie yavaşça başını salladı.
“En güvenlisi bu.” Kraliçe Nathalie ayağa kalktı.
Masaya son bir kez baktı.
“Öyleyse karar verildi,” dedi. "Sabah kahvaltıda Milos a söyleriz sabah ola hayrola"
Ve herkes biliyordu:
O sabah yalnızca bir gün başlamayacaktı—
bir kader harekete geçecekti.
Güneş, ağır perdelerin arasından sızarak Seraphine’in göz kapaklarına usulca dokundu.
Işık sert değildi; aksine, sanki onu uyandırmak için izin ister gibiydi. Seraphine kaşlarını hafifçe çattı, başını yastığa gömdü ama kaçamadı. Gözlerini araladığında, Aetherwine sabahının soluk altın rengi odaya yayılmıştı. Hava, geceye göre daha sakindi; saray, nefesini tutmuş gibiydi.
Yavaşça doğruldu.
İlk gördüğü şey Katerina oldu.
Katerina, aynanın önünde oturuyordu. Etrafında iki hizmetçi vardı; biri saçlarını tarıyor, diğeri yüzüne neredeyse dokunmaya bile cesaret edemeyecek kadar dikkatli bir makyaj yapıyordu.
Üzerinde henüz tamamlanmamış hâliyle bile göze çarpan, bembeyaz bir elbise vardı. Gelinliğe çok yakındı—ama tam değildi. Masumiyetle asaleti ayıran o ince çizgi ustalıkla korunmuştu.
Sarı saçları, kızgın demir çubuklarla dalga dalga şekillendiriliyordu. Demirin çıkardığı hafif tıslama sesi Seraphine’i ürpertti.
İnsan dünyasında bile bu kadar eski usuller… diye düşündü.
Burası zamanın başka türlü aktığı bir yerdi.
Katerina aynadan Seraphine’e baktı ve hafifçe gülümsedi.
O gülümseme—ne kibirdi ne de mesafeli.
Sanki “korkma” diyordu.
Tam o sırada, hizmetçiler Seraphine’i fark etti.
Bakışlarındaki şaşkınlık gizlenemedi.
Kim olduğunu bilmiyorlardı; prenses gibi duruyordu ama adı söylenmemişti. Bir an tereddüt ettiler, sonra sarayın refleksi devreye girdi. Eğildiler
.
“Size de yardımcı olabilir miyiz?” dediler.
Seraphine cevap vermeye çalıştı ama sesi çıkmadı.
Katerina hafifçe başını salladı.
Yardım ettiler.
Sorular sormadılar.
Seraphine’i ayağa kaldırdılar, saçlarını taradılar. Tenine değen fırçalar nazikti; makyajı abartmadılar. Yüzünde zaten başka bir ışık vardı. Ona pembe tonlarında, yumuşak ama asil bir elbise getirdiler. Kumaşı hafifti, ama ağırlığı vardı—sanki kader taşır gibiydi.
Seraphine aynaya baktığında kendini tanıyamadı.
Ravino’daki kız değildi bu.
Ama tam anlamıyla bir prenses de değildi.
Henüz.
Son dokunuşlar yapıldı. Oda sessizleşti.ve kapı açıldı.
Sabahın, sarayın ve kaderin sesi aynı anda içeri doldu.
Kapı aralandığında içeri giren kişi Lady Natasha’ydı.
Üzerinde sabah saatlerine yakışır, zarif ama rahat bir elbise vardı; yüzünde ise alışılmadık derecede sıcak bir ifade. Bu geliş, resmî olmaktan çok uzakt
ı
—bir teyzenin, güne yeni uyanan kızları yoklaması gibiydi.
“Günaydın,” dedi neşeyle.
"Günaydın Anne" Katherina da aynen cevap verdi gülerek.
Sesindeki canlılık odaya yayıldı. Hizmetçiler bile gülümsedi; sarayın bu saatlerdeki hâli alışılmadık derecede cıvıl cıvıldı. Fısıltılar, adımlar, kumaşların hışırtısı… Aetherwiyn gerçekten uyanmıştı.
Seraphine bir an tereddüt etti, sonra düzgün bir duruşla başını eğdi.
Ne fazla resmîydi ne de fazla samimi—tam olması gerektiği gibiydi.
Lady Natasha bu hâli görünce kahkaha atmadan edemedi.
“Ah, ne tatlısın sen,” dedi. “Kahvaltı hazır. Aşağı inin, yoksa ablam sabırsızlanmaya başlar.”
Göz kırptı, ardından kapıya yöneldi. Çıkmadan önce ikisine de kısa bir bakış attı; o bakışta merak da vardı, onay da.
Kapı kapandığında Seraphine derin bir nefes aldı.
Refleksle pencereye yöneldi.
Perdeleri araladığında gördüğü manzara nefesini kesti.
Sarayın bahçesi, sabah ışığında adeta başka bir dünyaya dönüşmüştü. Gümüş rengi yollar, mor çiçeklerle çevriliydi; sarı, mavi ve kırmızının sayısız tonu birbirine karışıyor, renkler göz alıcı bir uyumla dans ediyordu. Fıskiyelerden yükselen su, güneşi yakalayıp bin parçaya bölüyor; ağaçların arasında ince sisler dolaşıyordu. Her şey düzenliydi ama cansız değil—aksine, yaşayan bir organizma gibiydi.
Seraphine bir an pencerenin önünde kala kaldı.
“Bu…” diye fısıldadı, kelimeleri tamamlayamadı.
Böylesini ne Ravino’da görmüştü, ne hayallerinde.
Kalbi hızlandı.
Ve o an, Aetherwyn a gerçekten âşık olduğunu fark etti.
Seraphine ve Katerina yan yana, sessiz adımlarla kahvaltı salonuna indiler.
Bu salon, bir önceki akşam gördüklerinden bütünüyle farklıydı.
Burası yalnızca yemek yenilen bir yer değil, iktidarın nefes aldığı bir salondu. Salonun en uç kısmında, gümüş ve mor tonlarında işlenmiş tahtlar yükseliyordu. Yüksek tavanlardan sarkan avizeler sabah ışığını yakalıyor, duvarlardaki kabartmalar sanki yaşayan bir tarihi anlatıyordu. Masa daha kısaydı ama çok daha resmîydi; burada her hareket, her bakış anlam taşıyordu.
Seraphine ilk refleksle etrafına baktı.
Irina yoktu.
Ama kimse duraksamadı.
Kimse yerinden kıpırdamadı.
Kimse “Irina nerede?” diye sormadı.
Bu, Seraphine’nin içini açıklayamadığı bir huzursuzlukla doldurdu.
Masada tanımadığı bir adam vardı. Alex’e yakın yaşlardaydı; duruşu ölçülü, bakışları dikkatliydi. Ne tamamen rahat ne de gergindi—sanki her an dinliyordu. Gözleri, Alex’inki kadar koyu ama daha yorgundu
Alex’in hemen karşısında oturuyordu.
Bu adam Milos’tu.
Herkes yerine yerleştiğinde, salonu aynı anda dolduran bir ses yükseldi.
“Günaydın.”
Koro gibi ama mekanik olmayan bir tonda…
Kraliçe Nathalie’nin sesiyle başlayan bu selamlaşma, masanın etrafında dalga dalga yayıldı. Seraphine de gecikmeden başını eğdi, sesi biraz titrek olsa da duyulacak kadar netti.
Yemek servis edildi.
Çatal bıçak sesleri, porselenin hafif tınısı…
Her şey fazlasıyla düzenliydi.
Alex bir süre sessiz kaldı, sonra gözlerini Milos’a çevirdi.
“Oğlun nerede, Milos?”
Soru beklenmedik derecede doğrudandı.
Milos’un eli, fincanının kulpunda bir an duraksadı.
Gözlerini indirdi, sonra Alex’e baktı.
“Bilmiyorum, Majesteleri,” dedi sakin ama içten içe gerilmiş bir sesle."Dün geceden beri kendisinden haber alamadım.”
Alex’in yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirmedi.
Sanki bu cevabı bekliyormuş gibiydi.
Bakışlarını yavaşça Seraphine’ye çevirdi.
“Akademiye gideceksin,” dedi, sesi alçaktı ama kesin.
“Bugün cuma pazartesi başlıyor. Irina da seninle olacak. Göz kulak olacak sana.”
Seraphine’nin kalbi bir anda hızlandı.
Akademi.
Kelime zihninde yankılandı.göğsü daraldı.
Nefesi fark edilmeden hızlandı, parmak uçları uyuşmaya başladı.
Masadaki sesler bir an uzaklaştı—sanki salonun içi genişledi ama havası azaldı.
“Ben—” diye başladı ama sesi çıkmadı.
Yutkundu.
Omuzları istemsizce gerildi.
Heyecan mıydı bu, korku mu… yoksa ikisi birden mi, ayırt edemedi.
Alex bunu fark etti.
Masadaki herkesin ortasında ama yalnızca ona ait bir sesle konuştu."Zorunda değilsin korkmaya,” dedi."Kim olduğunu bilmiyorlar. Orada yalnız olmayacaksın.”
Seraphine başını salladı ama içi sakinleşmedi.
Kalbi hâlâ göğsüne sığmıyordu.
Akademi…
Irina…
Bu masa…
Bu dünya…
Hepsi birden üzerine geliyordu.
Ve Seraphine, ilk kez gerçekten şunu hissetti:
Artık geri dönüş yoktu.
Yemek ilerledikçe salonun havası ağırlaştı.
Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Çatal bıçakların porselene değen sesi, gümüş avizelerin altındaki sessizliği bölüyordu ama bu bir rahatlık değildi; aksine, herkesin aynı anda düşündüğü ama söylemediği şeylerin yankısıydı.
Irina’nın sandalyesi hâlâ boştu.
Seraphine fark etmemeye çalıştı ama gözleri istemsizce oraya kayıyordu.
Boşluk… burada bile normal kabul ediliyordu.
Milos, çorbasından küçük bir yudum aldıktan sonra bakışlarını Seraphine’ye çevirdi. Ses tonu nazikti ama dikkatliydi.
“Akademide hangi alana yatkın olduğunu düşünüyor musun?” diye sordu.
“Bilgi mi… disiplin mi… yoksa güç mü?”
Seraphine irkildi. Ne diyor onu bile anlamamıştı
Bu soru bir sohbet sorusu değildi. Bu, bir ölçme biçimiydi.
Dudakları kurudu. Bir an için hiçbir kelime aklına gelmedi. Göğsü daraldı, kalbi hızlandı. Masanın üzerindeki sesler bulanıklaştı.
Katerina’nın masanın altından elini uzattığını hissetti.
Bileğini hafifçe sıktı.
Seraphine derin bir nefes aldı.
“Bilgi,” dedi sonunda.sesi titriyordu ama kelime netti.
“Çünkü… bilmeden kullanılan güç, yıkımdır.”
Milos’un kaşları neredeyse fark edilmeyecek kadar kalktı.
Gülümsedi."Güzel cevap,” dedi "Ve nadir.”
Alex konuşmayı kesti.
“Akademi,” dedi, sesi alçak ama keskin, “bir okul değildir.”
Salon sessizleşti.
“Orası hayatta kalma yeridir. Kimliğini saklamayı öğrenemeyenler, orada uzun yaşamaz.”
Alexandra çatalını sertçe tabağına bıraktı.
“Bunu söyleyen kişinin kim olduğuna bak,” dedi, gözleri Alex’e kilitlenmişti.“hanedan Çocuklarını korumayı becerememiş birinden hayatta kalma dersi dinliyoruz.”
Hava bir anda buz kesti. Kraliçe Nathalie başını kaldırdı.
“Alexandra,” dedi uyarır gibi.
Ama Alexandra geri adım atmadı.
“Ne oldu?” diye devam etti. Sesi alaycıydı
“İrina nerede, abi? Gece oldu. O bir prenses. Sen nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?”
Alex’in yüzü taş gibi oldu.
“Onun nerede olduğunu bilmiyorum,” dedi soğukça.
“Ve açıkçası… ilgilenmiyorum.Alexandra İrina her zaman böyle neden sana şuan dert oldu”
Alexandra ayağa fırladı.
“Sen neyle ilgileniyorsun ki zaten? Ama söyleyim abi yanında bu veleti getirdin ve kızını umursamıyorsun bu benim canımı sıkıyor” diye bağırdı.
“Kendi kanından olan çocuklara böylesin umursamaz Aquaris savaşında oğlum gitti sen ise kızını kendi ellerinle itiyorsun"
Salon nefesini tuttu.seraphine prenses Alexandra nın kendisinden rahatsız olduğunu fark etmemişti aslında kadın ondan değil irina nın olmamasından rahatsız oluyordu.
Alex bir an hiçbir şey söylemedi.sonra yavaşça ayağa kalktı. "Yeter,” dedi.
Sesinde öfke yoktu—bu daha korkutucuydu.
Alexandra gözleri dolu dolu salonu terk etti. Kapı kapandığında yankısı uzun süre kaldı.
Alex tekrar oturdu.
Seraphine’nin eli titriyordu. Farkında olmadan çatalı fazla sıkmıştı.
Metal… ısınmıştı. Katherina bileğini tuttu."Burada değil,” diye fısıldadı.
“Şimdi değil.”
Alex bakışlarını Seraphine’ye çevirdi.
“Akademiye gideceksin,” dedi.
“Irina seninle olacak. Sana göz kulak olacak.”
Seraphine başını salladı ama nefesi hızlandı.
Göğsü daraldı.
Panik… yavaş yavaş yükseliyordu.
“Kimliğini bilmeyecekler,” diye ekledi Alex.
“Gerekirse Milos’un kızı olarak gideceksin"
Milos sessizce başını eğdi. Alex az önce dediği şeyleri tekrar ediyordu ama farkında bile değildi aşırı sınırlı ama belli etmiyor olmalıydı.
Yemek, Kraliçe Nathalie’nin ayağa kalkmasıyla sona erdi.
“Seraphine,” dedi, sesi yumuşaktı ama ağırdı.
“Bu sarayın misafirisin. Ve artık sorumluluğumuzsun.”
Bu bir kabul müydü, yoksa bir bağ mı… Seraphine ayırt edemedi.
Seraphine’nin göğsü daraldı.
Nefesi düzensizleşirken farkında olmadan çatalı biraz daha sıktı.
Parmak eklemleri beyazladı. Metal, önce garip bir ılıklığa büründü—sonra sıcaklık hızla arttı.
Çatal yanıyordu.
Seraphine önce bunun bir his olduğunu sandı.
Sonra acı geldi.
Avucunun içi sızladı, parmak uçları uyuştu. Çataldan yayılan sıcaklık derisine işliyordu; metal kızarmaya başlamıştı.
“—!” diye nefesi boğazında düğümlendi.
Dayanamadı.
Refleksle elini açtı ve çatalı yere fırlattı.
Gümüş metal taş zemine çarptığında tiz bir ses yankılandı. Çatal, yere değdiği yerde birkaç saniye buhar çıkardı.
Salon dondu.
Kimse konuşmadı.
Kimse yerinden kıpırdamadı.
Seraphine eline baktı. Avucu kızarmıştı. Kalbi göğsünü parçalayacak gibiydi.
Alex her şeyi gördü.
Gözleri çataldan Seraphine’ye kaydı. Tek bir kelime etmedi ama bakışı yeterince netti:
Bu tesadüf değildi.
Seraphine’nin dudakları titredi.
“Ben… istemedim,” diye fısıldadı.Seraphine başını kaldıramadı.
Çünkü artık biliyordu:
Gücü uyanmıştı. Ve onu durdurmayı henüz bilmiyordu.
