2. bölüm / 5
ÖLÜME BİR ADIM KALIRKENBÖLÜM 1
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 1
- 1 ❄️ GİRİŞ ❄️1.242 kelime
- 2 BÖLÜM 14.178 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 24.160 kelime
- 4 BÖLÜM 34.213 kelime
- 5 BÖLÜM 44.526 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazen hayat insana asla yapmam dediğim şeyleri yaptırır. Bir sabah uyanırsın ve geçmişte yargılandığın, küçümsediğin davranışların tam ortasındasındır. Oysa ben öyle biri değildim. En azından öyle sanıyordum.
Düşünüyorum da: Bizi yanlış yapmaya iten şey hayatın acımasızlığı mıydı, yoksa içimizde bir yerlerde sessizce saklanan o karanlık,o çirkin taraf mıydı? Belki de ikisi birden. Hayat bizi köşeye sıkıştırdığında, maskelerimiz düşer. Gerçek yüzlerimizle değil, bastırdığımız yönlerimizle yüzlerşiriz. Ve o an, "Ben asla yapmam!" dediğimiz şeyler, birden ilk seçenek oluverir.
İnsanı en çok sarsan da budur. Kendi kendine yabancılaşmak. Kendi sınırlarını yıkarken, başkasının değil, bizzat kendinin hayal kırıklığı olmak.
Ama belli de bu büyümenin bir parçasıdır. Kendi karanlığını tanımadan, ışığın kıymetini anlayamazsın. Kendi çirkiğinle yüzleşmeden, gerçek güzelliğin ne demek olduğunu bilemezsin.
Ellerim artık eskisi gibi değildi. Her bir parmak, her bir avuç içi, sanki bir zamanlar sahip oldukları o saf berraklıktan uzaklaşmıştı.
Kan ellerinmdeydi. Pis kokusu hâlâ burnumda. Sadece fiziksel değil, ruhsal bir kirlenmeydi bu. O kanın her damlası bir zamanlar temiz olan her şeyi kirletmişti. İçimde bir boşluk vardı; tıpkı bir okyanusun ortasında kaybolmuş gibi...
Bir suç işlemiştim. Hem de geri dönüşü olmayan bir suç. Bu, sıradan bir hata değildi, bu vicdanımdan, kalbimden, varlığımın her zerresinden silinmeyecek bir gölgeydi. Her bir nefesimde, her bir adımım da bu yükle yaşamak zorunda kalmıştım. Yavaşça, her şeyin sonuna yaklaşıyordum. Her şeyin bir bedeli vardı ve bu bedel , benim gençliğimin en güzel yıllarını alacaktı benden.
🌸 🌸 🌸
8 saat önce
"Efsan kot ceketimi gördün mü?" diye bağıran bir ses duydum. Musluğu kapatıp, köpüklü ellerimi silme zahmetine girmeden mutfak kapısına dayandım ve salona doğru baktım. Liva endişeli gözlerle etrafa bakınıyor, bir şeyler arıyordu.
"Mavi olan mı?" dedim, sorusuna bir soruyla karşılık verdim.
"Evet! Dün buradaydı, eminim," Dedi artık beyazlığını yitirmiş, griliğe bürünmüş koltuğu işaret ederek.
Ben hâlâ ellerim köpüklü bir şekilde mutfakla salon arasında kalmıştım. Liva ise garip bir şekilde koltuğu inceliyordu.
"Bu koltuk bir şey saklıyor, hissediyorum," dedi gözlerini kısarak. Ciddiydi. O kadar ciddiydi ki, koltuğun az sonra konuşup "Ceketi yedim, napayım" demesini bekledim bir an. "Belki kendi kendine dışarı çıkmıştır. Hava da güzel bugün," dedim, ellerimi havada sallayarak.
Liva bir an durdu, sonra yüzüme döndü ve "Gerçekten mi? Ceketimin kaçtığını mı düşünüyorsun?" diye sordu."Bana sorarsan o ceket bunca yıldır senden sıkılmış olabilir," dedim göz kırparak. O sırada koltuğun yan tarafında bir şey dikkatini çekmişti ki bir hamleyle koltuğa eğilerek almıştı istediği şeyi."İşte! Bak dedim sana buradaydı!" dedi zafer kazanmış gibi ceketini havaya kaldırarak.
"Evet ama bu... Bu koltukla birleşmek üzereydi. Az daha kumaşla evleniyordu," dedim. O an ceket bile utanmış gibi buruştu sanki. Liva gülmeye başladı, ben ise mutfağa geri dönerek ellerimi yeniden musluğun altına tuttum ve yarım kalan işime devam etmeye başladım.
Aradan geçen kısa bir zaman sonra sonunda bulaşıkları yıkamayı bitirdim. Parmak uçlarım buruş buruş olmuştu ama mutfak nihayet derin bir nefes alacak hâle gelmişti. Ellerimi kurularken gözüm saate kaydı, zaman akıp geçmişti. Liva çoktan hazırlanmaya başlamış olmalıydı, çünkü aradığı şeyleri bulması yarım saatini alıyordu. Ben onun aksine on dakikada hazır olmuş kapının önünde onu bekliyor olurdum. Bazen sabrım tükendiğinde onu kolundan tutup zorla dışarı çıkarırdım.
Kendi odama girdiğimde, küçük kahverengi dolabıma ilerleyip, içinden rastgele kıyafetler çıkardım. Hemen üstümü değiştirip, küçük kare şeklindeki aynanın önüne geçtim. İlk önce topuz yaptığım saçlarımı açarak onları özgür bıraktım ve siyah tokamı bileğime geçirdim. Sonra çekmecenin önünden tarağımı alıp saçlarımı taramaya başladım. Tarak ile işim bittiğinde onu yerine koydum ve aynadaki yansımamı izlemeye başladım.
Siyah saçlarım belime kadar dökülüyor, dalgaları omuzlarımda usul usul kıvrılıyordu. Dudaklarım hafif kırmızımsı ve çok abartılmayacak bir dolgunluktaydı. Gözlerim yeşilin en açık tonu; çoğu zaman güçlü görünüyor, ama şimdi yorgun, hatta biraz bulanık.
Sonra gözlerim, üstümdeki kıyafetlere kaydı. Üzerimde sade beyaz bir tişört vardı ve biraz bol olmasına rağmen güzel duruyordu. Altımda ise siyah kot pantolonum vardı.Tekrar aynadaki yansımama baktım. Bir süre hiçbirşey yapmadan sadece gözlerime baktım. Yıllar geçmişti, çok şey değişmişti. Ama bu gözler... hâlâ aynı bakıyordu. Kederli.
Aynaya son bir kez daha baktım. Saçlarımı toplamadım. Rüzgar essin, savursun istedim. Öylece döndüm arkamı, aynadaki halimi orada bırakarak.
Ayakkabılarımı hızlıca geçirdim ayağıma ve kapıyı açarak akşam havasının yüzüme çarpmasına izin verdim. Kapının önüne çıktığımda, kaldırım kenarına yaslandım. Ellerimi cebime soktum, bir ayağımı duvara dayadım. Karşı apartmanın camında biri perdeyi aralayıp baktı, sonra geri çekildi.Sokak sessizdi, sadece uzaktan gelen çocuk sesleri ve arada geçen arabaların uğultusu vardı. Başımı hafifçe geriye yasladım, gözlerimi kapattım bir an."Hazırlanıyordur," dedim içimden. Bir kedi yanımdan geçip uzaklaştı, gövdesi asfalta gölge gibi düştü. Saçlarım rüzgarla oynarken ben derin bir nefes aldım. Şimdiden beklemekten sıkıldım.
Cebimden telefonumu çıkararak saate baktım. Saat 17:43. Dakikalar geçtikçe içimde biriken sabırsızlık, ayağımın ritmiyle yere vuruyordu. Sağ. Sol. Sağ. Sanki zaman geçecek de Liva sihirli bir şekilde kapıda beliredek.
İçeriden tık yok. Belki de rujunun tonunu hâlâ seçmeye çalışıyordu. Belki de ayakkabıları nereye koyduğunu bulmaya çalışıyordu. Oysa bana evden çıkmadan önce "Çıkıyorum." dedi.
Gerçekten. Aynen böyle"Çıkıyorum Efsan!" Hıh. Tabii. Başımı kaldırdım. Gökyüzünü ezberlemiştim artık. İçimden usulca saymaya başladım. Beş... dört... üç...Ve sonra ses geliyor. İçeride bir şeyler devriliyor. Tıkırtılar, ayak sesleri... Kesin düştü bence.
"Liva!" diye bağırdım. "Yaşlandım burada! Rujun seni evlenmeye ikna etmeyecek, yemin ederim çık artık!"
B
ir sessizlik. Ardından tanıdık bir ses merdivenlerden iniyordu. "Ben hazırım ama telefonumu bulamıyorum. Gördün mü?"
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyorum. Ve içimden gülüyorum. "Telefonun arka cebinde Liva." Liva ilk önce arka cebine bir bakış attı sonra telefonunu çıkardı ve "Hah! Evet! Buradaymış." dedi. Omuzlarımı siktim ama içimden gülüyordum.
Liva'nın, kahverenginin en sıcak tonlarında, ışıkla beraber neredeyse altın sarısı rengine çalan saçları vardı. Kahkülleri alnına hafifçe düşmüş, ona çocuksu bir masumiyet katıyordu. Saçları omuzlarına kadar uzanıyor, uçları hafif dalgalarla kıvrılıyordu.
Yüzüne dikkatlice baktığımda, ilk göze çarpan şey kocaman kahverengi gözleriydi. O gözlerde bir derinlik, gizli bir yorgunluk vardı. Uzun, kıvrık kirpikleri gözlerini olduğundan daha da büyütüyordu. Her bir kirpik bir iz saklıyordu. Geçmişin izleri.Dudakları dolgun ve hafif pembeydi. Her gülümsediğinde insanının içine işliyordu. Ama onu asıl özel yapan bir şey vardı, o da çilleriydi. Yanaklarının üstünde, burnunun etrafında dans eden minik çiller... Onun güzelliği aynaya değil kalbe yansırdı.
Liva sadece güzel bir yüz değil; o hayatın kırılgan yerlerine bir yumuşaklık taşıyan, sessiz ama sarsılmaz bir varlıktı. Onunla benim aramdaki bağ, kelimelerle anlatılmayacak kadar derindi. Arkadaşlıktan öte bir şeydi bu. Belki kardeşlik, belki kaderin bir oyunu... Ama bildiğim tek şey vardı. Biz birbirimize tutunarak ayakta kalıyorduk. Birimiz ağladığında, öbürümüzün gözleri yaşla dolardı, içimizde aynı acı çınlardı. Liva'nın gözünden bir damla yaş süzülse, sanki benim yüreğimde bir fırtına kopardı. Acıyı da sevinci de birlikte yaşıyorduk.
Gecenin sessizliğinde omuz omuza oturup hayaller kurardık. Belki bir gün daha güzel bir yerde yaşayacağız, belki bir gün gerçekten mutlu olacağız... Ama hayalin temelinde aynı gerçek vardı: birlikte olmak. Çünkü birbirimizden başka limanımız yoktu. Ne sıcak bir evimiz, ne de bekleyen ailemiz vardı. Biz birbirimize yuva olduk. Liva benim evimdi, ben onun.
Liva, o minik arabasını çekerek, elinde tuttuğu takı poşeti ile yürüyordu. Ben de diğer iki poşeti taşıyarak onun yanında yürüyerek etrafa bakınıyordum.
Tozlu sokakta adımlarımı yankılanırken, güneş tam tepemizde, duvarlara sarı bir örtü seriyor gibiydi. Adımlarımızı mahallede bir ritmi oluşturuyordu. Tam köşeyi dönmek üzereydi ki, taş döşemelik yolun içerisinden, tanıdık bir kişi belirdi.
Siyah feracesiyle, başında özenle bağladığı ama hafif yana kaymış yazmasıyla, elinde file torbası... Evet, o geliyordu. Mendebur Huriye.Yüzünde hafif meraklı bir ifadeyle yaklaşırken adımlarını hafif yavaşlattı. Gözleri, merceğini çeviren bir dürbün gibi önce bizi baştan aşağı süzdü, sonra etrafı kontrol etti. Mahallede başka kimse yoktu. Bu, onun için adeta bir fırsattı.
"Aaa! O ne öyle kız? Gelin bohçası gibi süslenmişsin! Çeyizlik mi satıyorsun, ne satıyorsun?"
Bir an don kaldım ve Huriye Teyze'nin ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Ama sonra Liva' nın gülümsemesiyle her şey yoluna girdi. Liva, Huriye Teyze'nin şüpheci bakışlarını ustalıkla savuşturuyordu. Liva sakin ve tatlı bir şekilde cevap verdi. "Merhaba Huriye Teyze! Takı satıyoruz, kendimiz yaptık hepsini."
Huriye Teyze birkaç boş bakış attı. O kadar doğal bir şekilde burnu dikti ki neredeyse "Bana anlatacak bir şüpheli gerek." der gibi bakıyordu.
"Takı mı dedin? Allah Allah... Bir siz eksiktin. Yarın biri çıkıp soğanlı yüzük satar hiç şaşırmam!" İçimden "O da bir seçenek!" dedim ama Liva' daki sakinliği görünce ben de güldüm. Bir yandan içimden 'şu an bir pazarlama dehasına şahit oluyorum' dedim. Liva bu fırsatları iyi değerlendiriyordu.
"Ama bu yüzük taşlı... Şifa niyetine... Mesela şu yeşil olan... Stres alıyor." dedi yeşil taşlı yüzüğü göstererek. Huriye Teyze bir an geriye yaslandı. "Stres alıyor?" derken gözleri kısılmıştı. "Hah! Onu bana mı diyorsun sen? Beni yıllardır bu mahalle stresle yaşatıyor, taşla değil kızım. Şifa istesem Sarıyer'e gider balık tutarım!"
Bu lafı, o kadar rahattı ki "Yuh, Liva!" diyecek oldum ama birden Liva'nın cevabı geliyor. Hafif gülümsedi, gözlerinde öylesine büyük bir parlama vardı ki, Huriye Teyzeyi "satışa" çekmeye karar vermişti.
"Hakkınız var tabii... Ama bakın bu bileklik nazara çok iyi geliyor. Siz de göz önündesiniz, herkes sizi konuşuyor..." Huriye Teyze hemen dikleşti. Bir saniye önce şüpheli bakarken şimdi "Kim ne dedi?" diyor gibiydi. "Kim? Kim konuşuyor? Kim ne demiş? Ay yoksa Melahat mı yine bir şey uydurdu? Kadın beni çekemiyor zaten..."
Liva'nın gülümsemesi şimdi bir stratejiye dönüştü. "Yani 'Huriye Teyze yine genç kız gibi bakımlıydı' dediler... Dedim ki, bu bileklik boşuna değil."
O an bir zafer havası yayıldı. Huriye Teyze anında "kanat açmaya" başladı. "Ayyy... Öyle mi dediler? Tabii, tabii... Ben gençken de böyleydim. Hatta köyde bana 'Gülşen Vadisi' derlerdi. Sözde değil, gerçek vadi gibiydim!"
Liva gözlerindeki ışığı bir an göz ardı etti. Çünkü o kadar olmaz bir övgü verilmişti ki, aslında "Gülşen Vadisi" kelimesinin anlamını çözmeye çalışan saniyelik boşluk vardı ama çok iyi toparladı.
"İnanırım vallahi. Sizin enerjiniz var. İsterseniz bu bileklik sizde kalabilir. 'Tanıtım' gibi düşünün." Huriye Teyze bir an duraksadı. Bir yanda vicdanı, diğer yanda mahalledeki ün... "Tanıtım mı? Bak sen şu işe... Şimdi ben bunu takınca millet soracak tabii. 'Huriye abla bu taş ne?' diyecek. Ben de diyeceğim ki, "Bileklik değil, karakter!" Sonra... Huriye Teyze birden ciddileşerek, "Ama bak, bir şartla alırım. Melahat görmeden takmam. Kadın kıskançlıktan çatlasın biraz, neşe olur bana."
Liva artık bir zafer kazanmış komutan edasıyla, "Anlaştık Huriye Teyze. Sizinle çalışmak bir zevk." dedi gülümseyerek. "Kız ben bu taşla neler yaparım neler... Mahallenin influencer'ı oldum bak!" dedi gururla Huriye Teyze.
O sırada dışarıdan bir ses daha duyuldu. Melahat Teyze, o her zaman ki gergin ses tonu ile bağırıyordu. "Huriyeee! Kız o bileklik ne? Gözüm kamaştı yahu!"
Huriye Teyze hemen pencereye doğru eğildi ve gururla bağırdı. "Nazara iyi geliyor Melahat! Senin için işe yaramaz ama yine de bakabilirsin!"
■ ■ ■
Liva ile köşe başındaki mendebur Huriye tehlikesini atlatıp, mahalleden aşağıya, çarşının ucuna doğru yürümeye devam ettik. Ayaklarımız taş döşemelerin üzerinde yavaş ama kararlı ilerliyordu. İkimizin de ellerinde siyah çöp poşetlerine benzer torbalar vardı. İçlerinde, hafta boyunca evde dikip süslediğimiz rengârenk toka, bileklik, taşlı telefon süsleri, hatta eski tişörtleri kestiğimizden yaptığımız bez çantalar vardı.
Gideceğimiz yer, çarşının tam kenarındaki küçük, terk edilmiş gibi duran taş duvarın önüydü. Orası bizim satış noktasıydı. Güneş oraya tam vurmazdı, insanlar da yoğun geçerdi. Herkesin gözüne batmaz ama dikkatini çekerdi. Bizim için mükemmeldi.
İnsanlar geçtikçe yavaş yavaş durmaya başladılar. Önce bir teyze geldi, sonra bir çocuk bilekliklere baktı. Ufak ufak satış yapıyorduk. Yüzümüzde gülümseme, içimizde umut vardı. Kazandığımız para azdı ama bizim için büyüktü. O özgürlüğün, emeğin parasıydı.
Bir kadın durdu önümüzde. Kırklı yaşlarında, elinde bez pazar çantası, saçlarını gelişigüzel toplamıştı. Hafif eğilip tokalara bakmaya başladı.
“
Bunları siz mi yaptınız?” dedi, bilekliklerden birini incelerken.“Evet,” dedim gururla. “Hepsi el yapımı. Kumaşlar, ipler, taşlar… Hepsini biz seçtik.”
Liva hemen atıldı:
“Şu tokayı da dün gece yaptım. Bakın, küçük çiçek desenli olan. Onu ilk defa çıkardık bugün.” Kadın gülümsedi. Tokayı eline alıp dikkatle inceledi.
“Kızım da böyle şeyleri çok sever. Kaç para şu bileklik?”
Ben hemen yanıtladım:
“Yirmi lira ama isterseniz üzerine ismini de yazabiliriz. Kızınızın ismi ne?”
Kadın bir an sustu. Sonra yavaşça söyledi.“Defne. Altı yaşında. Bu yaz okula başlayacak.” Liva hemen bilekliğe uzandı, ipleri çözdü ve yazı boncuklarını dizmeye başladı. Sessizce harfleri dizdi: D - E - F - N - E.
Kadın gözlerini bileklikten ayıramadı. Sonra cebinden cüzdanını çıkardı. “Siz çok tatlısınız,” dedi, sesi yumuşak ve içten. Kadın yazılı bilekliği aldı, parayı verdi ve tokayı da aldı. “Umarım bir gün kendi dükkanınızı açarsınız,” dedi gülümseyerek.
Liva başıyla teşekkür etti, ben de hafifçe eğildim.“Bir gün... açacağız,” dedim.
Kadın uzaklaştığında, birbirimize baktık ve gözlerimizde aynı umut ışıldıyordu. Ama işte tam o anda… Arka sokaktan gelen bir düdük sesiyle irkildik. Liva başını çevirdi, ben de hemen fark ettim. İki zabıta hızla bize doğru geliyordu. Gri üniformaları, ellerinde telsizleriyle, sanki çarşıya baskın yapar gibi yürüyorlardı.
Liva bana döndü.“Zabıta!” dedi sadece. Gözleri büyümüştü.Ben hızlıca ayağa kalktım.“Topla topla topla!” dedim panik olmuş bir şekilde.
Torbaları alelacele toplarken insanlar dağıldı, birkaç çocuk gülerek “Koşun kız zabıta geliyor!” diye bağırdı. Ayaklarımız yerden kesilmiş gibiydi. Poşetleri tutup arka sokaktaki dar yokuşa yöneldik.
Zabıtalardan biri bağırdı “Durun! Kaçmayın!”
Ama biz duramazdık. Bu bizim için sadece birkaç toka değil, hayalimize tutunma şeklimizdi. O günkü satış, bir sonraki haftayı çıkarma umuduydu.
Arkamızdan gelen ayak sesleri taş sokakta yankılanırken, Liva nefes nefese ama kahkahaya karışan sesiyle bağırdı.
“Bir gün dükkan açacağız! Hem de ruhsatlı!” Güldüm, torbayı daha da sıktım.“O zaman zabıta bize çay içmeye gelecek!”
Sokaklar dar, kafamda bir dünya düşünce, sadece koşuyordum. Adımlarım, kalbimle yarışıyordu, arkamızdaki polislerin adımları daha da yaklaşıyordu. O an, sadece bir şeylere odaklanmıştım. Kaçmak, uzaklaşmak. Her şeyin geride kaldığını, geriye dönüş olmadığını hissediyordum. Ama bir an… her şey değişti.
Bir an, her şey durdu. Sanki dünya, adımlarımın arasında bir boşluk bıraktı. O an, birini gördüm.
Göz göze geldik. Liva'nın, “Efsan!” diye bağırmaya başlaması bile geç kalmıştı. O anı hiç unutamayacağım. Gözleri, siyahın derinliğinden çıkmış gibiydi. Ve sonra… tam o sırada, ona çarptım.
Ona çarptığımda, dünya bir anda durdu. Vücudum onun sert gövdesine çarptı, ve bir anlığına havada süzüldüm. Gözlerim ona takıldı: Siyah takım elbisesi, keskin omuzları, karizmatik ama soğuk bakışları… Her şey, sanki bir film sahnesine dönüşüyordu.
Gözlerinde ne bir korku, ne de şaşkınlık vardı. Sadece donuk bir bakışla beni süzdü, yüzünde anlam veremediğim bir soğukluk vardı. “Ne yapıyorsun burada?” dedi, sesi derindi ama boştu, sadece merak değil, bir tür dikkatle.
“Polis… Peşimizdeler, yardım et!” dedim, nefesim kesilmişti, kalbim çırpınarak hızlanıyordu. Ama o, sadece hafifçe başını sallayıp, adımlarını geri attı. Ceketinin kenarlarını düzelterek, bir an duraksadı. “Beni ilgilendirmez,” dedi soğuk bir şekilde.
Liva, arkamda sessizce bir köşeye saklanmıştı. O anda, sanki her şeyin ağırlaşması gerekti. Geriye dönüp, umutsuzca bakarken, adam hızla bana doğru bir hamle yaptı. Beni duvarın kenarına yaslarken, gözlerindeki boşluk, beni hiç görmeyen biri gibi bakıyordu. Ama elleri, beni o kadar sıkı kavramıştı ki, hiçbir şey yapamazdım. Ne hissettiğimi bile anlamadı. İçimdeki çığlıklar boğulmuştu.
Ayak sesleri arkamızda yankılanırken, o siyah takım elbiseli adam hâlâ beni duvarla arasında tutuyordu. Nefesimi tutmuş, kıpırdamadan duruyordum. Polis adımlarını duydum… çok yakındaydılar. Ama onlar köşeyi dönerken, o adam sadece başını hafifçe eğdi. “Kıpırdama,” diye fısıldadı, dudakları neredeyse kulağıma değiyordu. Gözleri gölge gibi izliyordu sokağı, sanki kendisi görünmezmiş gibi.
Polis geçip gitti.
Ve sonra… sadece sessizlik. Sirenler uzaklaştı. Nefesimizi tutmuş halde birkaç saniye bekledik. Sonra o, beni aniden bıraktı, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Omzumdan uzaklaştı, ceketini düzeltti, gömleğini çekti ve yüzüme baktı. Bakışlarında hâlâ o aynı şey vardı. Soğuk, boş bir karanlık.
"Teşekkür ederim," dedim, sesim çatallıydı. Ona doğru bir adım attım, içimde garip bir şey vardı. Minnettarlık. Belki biraz daha fazlası. Ama o, başını bile çevirmedi. Sanki görevini yapmış bir yabancı gibi, aramızdaki tüm o gerilim bir anda buhar olup uçmuştu.
“Bundan sonrasını kendin hallet,” dedi, gözlerini ufka çevirerek. İçimden bir şey kırıldı o an. Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki de ondan bir şey beklemiştim. "Adını bile bilmiyorum," dedim, bir şekilde öğrenmek ister gibi. Geriye dönüp baktı bu sefer, ama sadece kısa bir anlığına.
Tam o anda Liva ortaya çıktı, soluk soluğaydı, ama gülümsüyordu. "Efsan! Kaçtılar, artık buradan çıkabiliriz!"
Ama ben, hâlâ o adamın arkasına baktım. Adımlarını hiç hızlandırmadan, karanlık bir sokağa doğru yürüdü.
Sokak lambası onun gölgesini uzattıkça, daha da uzaklaştı. Ve bir daha dönüp bakmadı bile. Liva koluma girdi, "Hadi Efsan, daha fazla burada kalamayız."
Ben de başımı eğdim, son bir kez o dar sokağa baktım.
Gece olmuştu, ama kaçışın getirdiği adrenalin hâlâ üzerimizdeydi. Saçlarımız darmadağın, ellerimiz toz içinde eve gidiyorduk. Ayakkabılarımızın tabanı artık isyan ediyordu ama hâlâ hayattaydık.
Liva, sırtını taş duvara yasladı ve derin bir nefes aldı. Sonra bana döndü, gözlerini kıstı.
“Efnan... biz az önce ne yaşadık? Bir film sahnesinden fırlamış gibiydik.”
Ben tam cevap vermeye çalışıyordum ki, Liva devam etti.
“Polisten kaçtık VE sen yolda siyah takım elbiseli, karanlıklar prensiyle flört ettin.”
“Flört mü ettim?!” dedim bozulmuş gibi. “Beni resmen duvara yapıştırdı, nefes alamadım.”
Liva gülmeye başladı. “Evet evet, senin için hayat memat meselesiydi, ama izleyen biri olsaydı ‘kız tam o anda aşık oldu’ derdi.”Omuzlarımı silktim, gözlerim uzaklara daldı. “Bir şey vardı onda... bilmiyorum. Soğuktu, gizemliydi, yüzü hep donuktu ama... ceketinin içinde bir şiir yatıyor gibiydi.”
Duru başını iki yana sallayıp güldü. “Efnan, sen adama değil, adamın karizmasına düştün. Ceket şiiriymiş... Allah aşkına, Matrix'ten Morpheus’la kaçtık sanki.”
Ben kıkırdadım ama hâlâ aklımda o bakış, o dokunuş vardı.
“Gerçekten kimdi sence?” dedim fısıltıyla.
Duru gözlerini devirdi. “Kim olacak? Yüzde seksen gizli bir ajandı, yüzde yirmi de hâlâ annesiyle yaşayan bir tiyatro oyuncusu olabilir.”
“Ya tekrar karşılaşırsam?” dedim, içimden çıkan sesle.
Duru başını eğdi, gözlerini kısmıştı. “Efnan… önce duş alalım. Sonra kaçmaya devam ederiz. Aşkı sonra kovalarız, tamam mı?”
Ve biz, ikimiz, üstü başı darma dumam olmuş iki deli, güldük. Gerçekten güldük. Acınacak halimize gülüyorduk. Ama ben… ben o gözleri unutamayacağımı biliyordum.
Kapıya vardığımızda, anahtarı kapının deliğine soktum. Anahtar döndü ve kapı açıldı. Liva’yla birlikte içeri adım attık. Ayakkabılarımızı çıkarırken derin bir nefes verdim; o günün ağırlığı, omuzlarımdaydı sanki. Elimdeki takı poşetlerini bir kenara fırlattım, "Neyse ki eve geldik," dedim kendi kendime. Liva cevap vermedi, her zamanki gibi sessizce odasına geçti.
Ben salona geçip koltuğa kendimi bıraktım. Ayaklarımı uzatıp gözlerimi tavana diktim. Evin sessizliği, dışarının gürültüsünden sonra bir ödül gibiydi. Birazdan bara gidecektik. Geceleri mahalleye biraz uzaklıkta olan bir barda çalışıyorduk. Sadece yaptığımız takıları satarak geçinemiyorduk. Mecburen ikinci bir iş yapmak zorundaydık. Kendimi toparlayıp mutfağa gittim, iki fincan çay koydum. Biri ona, biri bana.
"Bir şey içer misin?" diye seslendim.
"Çay olur," dedi uzaktan, yumuşak bir sesle. Sanki bir anlığına orada değilmiş gibi konuştu.
Çayları alıp salona döndüm. O da az sonra yanıma geldi. Sessizce oturdu karşıma. Elini çay bardağının etrafında gezdirirken birden konuştu:
"Bu şehir bizi yutmaya çalışıyor, farkında mısın?"
Sözleri içime işledi. Ne cevap vereceğimi bilemedim bir an. Sadece başımı salladım.
"Yutamaz," dedim sonra. "Biz kolay lokma değiliz."
Birbirimize baktık ve kısa bir tebessüm geçti aramızda. O an, her şeyin geçici olduğunu hatırladım. Belki bu ev, bu bardak çay, bu koltukta geçirdiğimiz on dakika bile… Ama gerçekti.
Zaman akıp gitti. Liva odasına döndü, ceketini giyip çıktı. Ben de üzerimi değiştirdim, ve ceketimi giydim. Hazırdık. Hazır olmak zorundaydık.
Dışarıdan bir korna sesi geldi. Taksi gelmişti, kapıya yöneldik. Çıkmadan önce Liva durdu, göz ucuyla bana baktı.
"Bu gece farklı olacak, hissediyorum," dedi yine aynı tonda.
---
Taksi, ağır ağır barın önünde durduğunda içimde garip bir sıkışma hissettim. Sanki her seferinde bu kapının önüne geldiğimizde başka bir kimliğe bürünüyordum. Evin huzuru geride kalıyor, gece bizim üzerimize başka maskeler giydiriyordu.
Liva, çantasını kucağına alıp dikleşti. O an yüzüne baktım; soğukkanlıydı. Onun bu hali bana cesaret veriyordu çoğu zaman. Bense bazen ne kadar alışmış gibi görünsem de içim içimi kemiriyordu. Kapıyı açıp ilk o indi, ardından ben.
Barın ışıkları gecenin karanlığını yırtıyordu adeta. Neonlar göz kamaştırıyor, içeriden yükselen bass sesleri caddeden geçen insanların kalbine kadar iniyordu. Kapının önünde sigara içen bir iki müşteri, bizi fark edince göz ucuyla baktılar. Alışığız. Bu bakışlara, bu sözsüz yorumlara. Artık takılmıyoruz bile.
Kapıdan içeri adım attığımızda sıcaklık yüzümüze çarptı. Kalabalık henüz tam dolmamıştı, ama müzik çoktan ritmini bulmuştu. Mekânın içi loştu; ışıklar mor ve mavi arasında gidip geliyor, barın üzerindeki cam şişelere yansıyordu. Her şey neredeyse yerli yerindeydi. Kokteyl menüsünün plastik sayfaları, eski ama sevimli tabureler, DJ kabininde eğilen bir çocuk. Değişmeyen bir sahne.
Bizi gören bar sorumlusu Yasemin, uzaktan el salladı. O da buranın değişmeyen yüzlerinden biriydi. Liva başını hafifçe ona eğdi, selam verdi. Ben de gülümsedim.
Soyunma odasına geçmeden önce, bara göz gezdirdim. Henüz ortalık sakindi. Bu, fırtına öncesi sessizlikti.
“İyi misin?” diye sordu Liva, içeri yürürken.
“İyiyim,” dedim otomatik bir refleksle. Ama aslında her gece biraz daha güç topluyordum. Her adımda kendimi biraz daha yeniden kuruyordum.
Hazırlanma vaktiydi. Saatlerce ayakta duracağımız, yüzümüze gülücükler yerleştireceğimiz, kimi zaman kalabalığın parçası olup kimi zaman dışına düşeceğimiz uzun bir gece daha başlıyordu.
Ama içimde hâlâ Liva’nın o cümlesi dönüp duruyordu.
“Bu gece farklı olacak.”
Belki de olurdu.
Tezgâhın arkasına geçtim.. Ellerim otomatik hareketlerle bardaklara uzanıyor, şişeleri açıyor, kokteylleri hazırlıyordu. Müzik yüksek ama artık ritmini ezbere biliyordum. Biri "Mojito" dediğinde, limonu kesmeden bile bardağın kenarına ne kadar nane koymam gerektiğini hissediyordum.
Liva birkaç metre ötemde, biriyle konuşuyordu. Adam hafifçe öne eğilmişti, ama Liva'nın mesafesi nettir, omuz hizasından bir adım fazla yaklaştırmaz kimseyi. Göz ucuyla izledim, sonra önümde bekleyen iki kadına döndüm.
“İki viski, sek,” dediler.
Başımı salladım, şişeye uzandım. Bu sırada arkamdan geçen parfüm kokusunu tanıdım. Her gece gelen, adı bilinmeyen o müşteri. Yine geldiğine göre, gece yavaş yavaş hızlanıyordu. Kalabalık artacak, nefes almak zorlaşacak, ama biz hâlâ burada olacaktık.
Bardakları tezgâha bıraktım. Para üstünü verirken kadınlardan biri teşekkür etti, gülümsedi. Ben de yüzüme o tanıdık ifadeyi taktım: "Rica ederim, iyi eğlenceler."
Ama içimden geçen sadece şuydu: Gece daha yeni başlıyor.
Liva’yı uzaktan gözlemliyordum. Adam hâlâ onunla konuşuyordu ama bu kez beden dili değişmişti. Liva'nın omzu hafifçe geriye çekilmişti, kaşları çatık, dudakları sıkıydı. Bir şeylerin ters gittiğini hissettim.
Sonra olan oldu.
Adam, bir anda Liva’nın kolunu tuttu. Sert değil ama ısrarcı bir şekilde. Liva bir şey söyledi, duyulmadı. Adam başıyla barın arka tarafını işaret etti, sonra onu kolundan çekiştirerek loş koridora doğru yürümeye başladı.
Gözlerim büyüdü. O koridor... Personel odalarına ve depoya inen merdivenlere açılırdı. Oraya, izinsiz kimse inmezdi.
Liva direniyor gibiydi ama bağırmıyordu. Sanki ses çıkarmamak için kendini zorluyordu. Belki de başını belaya sokmak istemiyordu. Her zamanki gibi önce sakin kalmayı deniyordu.
Ben bardan fırladım. Tezgâhın altından geçerken Yasemin’in bana seslendiğini duydum ama aldırmadım. Kalabalığı yararak geçtim, koridora vardım.Sadece Liva’nın ayak sesleri yankılanıyordu merdivenlerde. Kapı kapanmadan önce adamın gölgesi bodruma inmişti bile.
Kalbim hızlandı.
“Liva!”
Sesim biraz yükseldi. Cevap gelmedi.
Hiç düşünmeden kapıyı açıp merdivenlere adımlarımı attım.Bodrum katına inen her basamakta kalbim daha hızlı çarpıyordu. İçeriden gelen sesleri dinlemeye çalıştım ama müzik yukarıdan hâlâ yankılanıyor, her şeyi bastırıyordu. Merdivenin sonunda paslı metal kapı hafif aralıktı. Tam elimi uzattığımda, aniden içerden hızla kapandı. Bir tak sesiyle kilitlendi.
“Liva!” diye bağırdım, avucum kapıya çarptı. Kilidin ardında yankılandım.
İçeriden boğuk bir ses geldi, sanki mücadele eden bir bedenin sesi. Ardından Liva’nın sesi kırık, bastırılmış bir çığlık gibi:
“Bırak... üzerimden çek elini!”
Korku, damarlarımda buz gibi aktı. Tüm gücümle kapıyı yumruklamaya başladım.
“Aç şu kapıyı! Ne yapıyorsun sen, aç kapıyı!” diye bağırdım, ama sesim beton duvarlarda boğuluyordu.
Kapının ardında bir sürtünme sesi duyuldu, bir cisim yere düştü belki de... Liva yeniden bağırdı, bu kez sesi daha gergindi.
“EFNAN!”
Öylece duramadım. Omzumu kapıya vurdum, bir kere daha... ve bir daha. Kilit sağlamdı ama yerinden hafifçe oynadı. Gözüm duvardaki kırmızı yangın baltasına kaydı. Tereddütsüz aldım.
“Dayan Liva,” dedim, dişlerimi sıkarak. “Geliyorum.”
Bir vuruş. Sonra bir daha. Kapı artık dayanamıyordu. İçerideki adım sesleri hızlandı, paniklenmişti.
Ve o an anladım. Gece gerçekten farklı olacaktı. Ama bu şekilde... hayır, bunu kimse hak etmezdi.
Kapı, üçüncü balta darbesinde çatladı. İçeriden Liva’nın boğuk sesi geliyordu, hem öfke hem korku yüklüydü. Nefesim düzensizdi ama duramazdım. Son bir hamleyle kapıyı omzumla ittim. Menteşeler yerinden koptu ve kapı içeri doğru savruldu.
Loş ışıklı depo gözlerimin önüne serildi.
Liva, köşeye sıkışmıştı. Tişörtü yırtılmış, saçları dağılmış, yüzünde öfke ve çaresizlik bir aradaydı. Dizlerinin üstündeydi, bir elini önünde siper etmiş, diğeriyle adamı itmeye çalışıyordu.
Adam ise hâlâ onun üzerine eğilmişti. Bana döndüğünde yüzünde bir şaşkınlık, ardından hızla gelen bir hiddet vardı. “Sen de mi geldin?” diye homurdandı.
Ben çoktan rafların yanına atılmıştım. Elim, bir kasa dolusu içki şişesine uzandı. Tereddütsüz bir tanesini kavradım, kalın camdan, ağır bir şişeydi. Bir adımda adama yaklaştım.
“Liva!” dedim, dikkatini bana çektim.
Adam dönerken, şişeyi iki elimle kavrayıp tüm gücümle kafasına indirdim. Cam şangırtıyla patladı, içki ve kan etrafa sıçradı. Adam sendeledi, dizleri çözüldü ama yere düşmedi. Tam o anda, ceketi yana savruldu ve belindeki silahı gördüm.
Zaman dondu.
Beynim hiçbir şey düşünmeden hareket etti. Adam eğilir gibi oldu ama ben ondan önce davrandım. Silahı hızla belinden çektim. Parmaklarım soğuk metale değdiği anda, onun gözleri bana döndü.
Ve ben hiç duraksamadan, hiç titremeden, tetiğe bastım.
Kurşun alnının ortasını buldu.
Adam bir anda geriye doğru devrildi, sesi çıkmadı. Gözleri hâlâ açıktı ama içinde hayat kalmamıştı. Liva olduğu yerde kalakaldı. Göz göze geldik.
Onun nefes alışları hâlâ titriyordu. Benimse ellerim silahı hâlâ sıkıca tutuyordu.
Hiçbir şey söylemedik. O an sadece hayattaydık.
Ve hayatta kalmak, bazen cehennemden geçmekti.
Silah hâlâ elimdeydi. Parmaklarım tetiğin üzerinde kilitlenmiş gibiydi. Tüm oda, bir anda uğultusunu yitirmişti; ne yukarıdan gelen müzik sesi vardı artık kulaklarımda, ne de kendi nefesimin sesi. Sadece kalbimin atışını hissediyordum. Göğsümde, şakaklarımda, parmak uçlarımda…
Liva hâlâ köşede, duvara yaslanmış şekilde oturuyordu. Gözleri irileşmişti, ama dolmamıştı. Sanki gözyaşı bile tıkanıp kalmıştı içinde. Ellerini göğsünde kenetlemişti, vücudu titriyordu ama sesi çıkmıyordu. İkimiz de bir süre sadece baktık. Adamın cansız bedenine... yere yayılan kana... kırık camlara ve dağılan içki kokusuna.
Adam sırtüstü uzanmıştı. Yüzü hâlâ yukarı dönüktü ama gözleri cam gibi, ifadesizdi artık. Alnındaki kurşun deliğinden koyu, ağır kan sızıyordu. Zemine yayılan kırmızı, içkiyle karışmıştı bir duvarın dibinden diğerine doğru usul usul ilerliyordu.
Ama gece daha yeni başlamıştı.
● ● ●
Okuduğunuz için teşekkürler.🌸
Umarım beğenirsiniz.❤️
Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.
Bölüm etkileşimi
