7. bölüm · OKYANUS & KÜL
Tekrar Sahnede
2 yıl sonra, Türkiye, Ankara
“Avrupalı devletler Osmanlı’ya ne diyorlardı? 'Hasta Adam'. Amaçları hastayı iyileştirmek değil, o ölürken mirası nasıl paylaşacaklarını planlamaktı. Osmanlı ise sırf bir gün daha hayatta kalabilmek için düşmanlarını birbirine kırdırıyordu. Yani koskoca imparatorluk, varlığını artık kendi gücüne değil, düşmanlarının arasındaki nefretin dengesine borçluydu…”
Zil çaldığında öğrenciler eşyalarını toplamaya başladı. Ben de bana verilen ders kitabının sahibini arıyordum. “Bu kitap kimindi?” dedim kitabı havaya kaldırarak. “Benimdi hocam,” diyerek yanıma geldi öğrencim Kağan.
Kitabı eline verip eşyalarımı toplamaya koyuldum ancak etrafıma toplanan öğrenciler beni durdurdu. Her ders sonu böyle olurdu. Zil çalar, öğretmen hâlâ sınıftayken sırtında çantası olan öğrenciler onun yanına gelir ama sıradan şeyler sorardı.
“Hocam, yarın okuldan sonra 11-A ile voleybol maçımız var. İzlemeye gelir misiniz?” dedi Irmak, harfleri uzatarak.
Çantama kalemliğimi atarken cevap verdim. “Söz vermiyorum, ama gelebilirim,” dedim ilgili bir sesle.
“Hocam ne yaparsam tutanağımı iptal edersiniz?” dedi Efe.
“Üzgünüm, Efeciğim. Tutanağı müdür yardımcısına verdim bile,” dedim sahte bir gülümsemeyle.
Vermemiştim.
“Hocam! Ne yaptınız siz bana ya!” dedi ağlamaklı bir sesle.
Çantamı koluma takarak sınıftan çıktım. Efe hâlâ peşimden geliyordu. Ona döndüm. “Evine git oğlum. Tutanağı teslim etmedim.”
“Hocam yaşayın be!” dedi yüksek sesle.
Gülerek başımı iki yana salladım. Kapkara hayatımdaki ak noktaydı öğrencilerim.
Topuklu ayakkabılarım merdivenlerden inerken tok bir ses çıkarıyordu. Merdivenlerin sonuna geldiğimde öğretmenler odasına gitmek için bir ölüm kalım savaşına girmiştim. Yolun ortasında sohbet eden öğretmenler ve öğrenciler, kime ait olduğu bilinmeyen, yere koyulmuş bir kupa, öğrencilerin fazlasıyla dolu çantalarının çarpışması…
“Yavrum bir çekilin!” diye bağırdım ama diğer sesler arasında kaybolup gitti sesim. İşin kötüsü öğretmenler de öğrenciler gibi yolun ortasında dikiliyordu. Bu nasıl bir hayvanlıktı?
Onlar böyleyse ben de onlar gibi olabilirdim.
Önümde dikilmiş, arkası dönük adam kimdi bilmiyordum. Saçına bakılırsa matematik hocası Furkan'dı, ya da değildi. Affedersiniz, demeden omzumla adama vurdum ve öğretmenler odasına girdim.
Burada da ayrı bir karmaşa vardı. Hâlâ çay içen öğretmenler, telefonlarını almak için dolapların önünde dikilmiş öğrenciler, izinsiz getirilen toplar, fotokopi makinesinin üzerinden düşmüş A4 kağıtları…
Bunlara aldırmadan her zamanki yerime -cam kenarına- oturdum. Çantamı masaya bırakıp camı açtım ve sarı gömleğimin ilk düğmesini açtım.
Masamın üzerinde bir kupa sıcak çay vardı. Onu Göknur'un koyduğunu biliyordum, hep öyle yapardı. Hatta kendisi şu an müdür yardımcısının yanında olmalıydı. Birazdan gelecekti.
Arkamda bir nefes hissettiğimde ona doğru döndüm. Öğrencim Umay'dı. “Ne oldu?” dedim. “Hocam, arkadaşım telefonlarımızı sizin dolabınıza koymuş. Hangi dolap sizin?” dedi, sarı saçlarını geriye itmeye çalışarak.
“Ha, o mu,” diyip dolaplara döndüm. “Göktürk bayrağı asılı olan dolap, kilitli değil. Alabilirsin,” dedim. “Alırım, alırım da… Hocam, saçımı örer misiniz?” dedi çekingen bir sesle. Kabul etmeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Yetimhanede kalıyordu, ailesi vefat etmişti.
Gülümsedim ve koltukta biraz kayıp, oturması için yer açtım. O da kabul ettiğimi anlayıp gülümsedi ve oturdu. Bana verdiği siyah tokayı bileğime taktım. Önce parmağımla saçlarını taradım, sonra da saçını acıtmamaya çalışarak ördüm. Tokayı bağladığımda saçlarını okşadım. Bana doğru döndü. “Teşekkür ederim, hocam,” dedi içli bir sesle. Gülümsüyordu ama içi kan ağlıyordu.
Gülerken içinin kan ağlaması nedir, bilirdim.
“Bir şey değil, bir daha saçını örmemi istersen gel. Tamam mı?” dedim. Başını salladığında onu kendime çekip sarıldım.
Sanki buna ihtiyacı varmış gibi sarıldığım anda karşılık verdi ve ağlamaya başladı.
Hiçbir şey söylemedim. Sadece daha sıkı sarılıp sırtını sıvazladım. Yaklaşık beş dakika boyunca bu şekilde durduk, daha sonra geri çekildi. “Tekrar teşekkür ederim, hocam,” dedi burnunu çekerek. Gülümsedim. “Ben telefonları alayım artık,” dedi gözyaşlarını silerek. Sonra da kalkıp gitti.
Ben ailemi hiç görmemiştim, o yüzden boşlukta hissetmiyordum. Onlar için de üzülmüyordum pek. Belki onlarla bazı anılarım olsa üzülebilirdim. Ama yoktu ve hayatımda hiç olmayan insanların yokluğunu çekmiyordum.
Öldüler mi, yaşıyorlar mı bilmiyordum. Doğduğum gemi, benden kırk dakika sonra batmıştı. Tüm kayıtlarda beni kurtaranın bir garson olduğu geçerdi ama hayır, o benim amcamdı. O gemide garsonluk yaptığı doğruydu, hatta ailem o yüzden o gemiye binmiş. Amcam öyle söylemişti.
Hâlâ hayattaydı, İstanbul'da yaşıyordu. Ona, “Biz Ankaralıyız, neden ısrarla burada yaşamayı reddediyorsun?” diye sormuştum. İstanbul'u sevdiği için orada yaşadığını söylemişti. Altmış iki yaşında bir adam nasıl o kadar kalabalık bir şehri sevebilirdi?
Amcam demişken, onu uzun zamandır aramadığım aklıma gelmişti, kendisi de ben aramayınca aramıyordu. Çantamdan telefonu çıkarıp onu aradım, birkaç saniye sonra açıldı.
“Ooo, Aslı Hanım beni arama zahmetinde bulunmuş!” dedi, kendince yüksek bir sesle.
“İşlerim yoğundu, amca. Normalde ararım biliyorsun. Hem sen de beni aramadın! İnsan merak etmez mi, bu kız nerede, ne yapıyor diye?”
“Eeh, sen küçüksün, ben büyüğüm. Sen aramalısın.”
“Tamam amca, tamam. Neyse, nasılsın?”
“İyiyim, yengenle kavga ediyorduk az önce.” Nagihan yengem kesinlikle amcamın hakkından geliyordu.
“Neden? Ne oldu ki?”
“Çiçekleri sulamayı unutmuşum!”
“E sen suçlusun ama. Unutmamalıydın,” dedim.
“Yaşlıyız kızım! Nasıl unutmayayım?”
“Yengem unutmuyor ama,”dedim ukalaca.
“Eeeh, yengene vereyim o zaman telefonu!”
“Tamam, tamam kızma.”
“Neyse ne, sen nasılsın?”
“İyiyim, okuldan eve evden okula gidip geliyorum işte.”
“Ben sana diyorum, istifa et. Gel bizimle yaşa, emekli maaşımızla gül gibi bakarız sana,” derken ciddiydi.
“Yok be amcam. Seviyorum işimi.”
Yaklaşık on dakika konuştuk, ardından kahveye gideceğini söyleyip telefonu kapattı. Bu sıralarda öğretmenler odasının mutfak kısmında Göknur'u görmüştüm. Ne zaman gelmişti?
Tencereden tabağa bir şeyler dolduruyordu. Bir dakika… O biber dolması mıydı?
Birkaç saniye sonra bir elinde tabak, öteki elinde nar ekşisi ile yanıma geldi. “İlay, bak getirdim!” Kuru biber ve patlıcan dolması.
“Allah! Bu mükemmel şeyleri kim getiriyor buraya?” dedim hevesle. Gururla baktı. “Ben!”
“Ellerine sağlık!”
Karşımdaki koltuğa oturdu. Nar ekşisi şişesinin kapağını açıp dolmaların üzerine döktü. Baya fazla döktü. “İçinde nar ekşisi var ama üzerine de dökelim,” dedi. “Dök, dök. Biraz daha dök.” Nar ekşisi en sevdiğim şeydi.
Ağzıma önce patlıcan dolmasını attım.
Bu kadın aşçı olmalıydı!
Hayatımda yediğim en güzel dolmaydı.
“Off… Ellerine sağlık tekrardan,” dedim gözlerimi kapatıp.
“Ben neyim böyle ya! Çok güzel olmuş.”
Güldüm.
————
Okulun arka bahçesine park ettiğim arabama binip eve doğru yol aldım. Evimin olduğu sokağa girmeme birkaç dakika kalmıştı. O birkaç dakika sanki bir saatmiş gibi geliyordu.
Sonunda evime vardığımda eşyalarımı direkt odama fırlattım. Okulda yediğim için aç değildim. Direkt üzerimdeki kıyafetleri değiştirdim. Bir abdest aldım, başımı örttüm ve son iki yıldır her gün yaptığım gibi namaz kılmaya başladım.
Namazım bittiğinde seccadeden kalkmadım ve dua etmeye başladım. Affedilmek için. O adamı vurup, o evden çıkmıştım iki yıl önce. Düşündükçe aklımı kaybedecek gibi hissediyordum. Ölmüş olabilirdi, katil olabilirdim…
Ölmemiş olsa bile bir insana kasten zarar vermiştim. Bunun vebali ile yaşayamıyordum. Düşündükçe içim yanıyor, gözyaşlarım boşalıyordu. Vicdanım asla rahatlamıyordu.
“Allah'ım n'olur beni affet. Çok özür dilerim, çok özür dilerim. Katil olmak istemedim… Ama bir başkası benim katilim olsun istememiştim. Altı ay dayanamazdım, Allah'ım. Sen biliyorsun, dayanamazdım. Çok özür dilerim, n'olur beni affet. N'olur vicdanımı rahatlat, ben böyle yaşayamıyorum. Yapamıyorum Allah'ım.”
Ağlamaya başladım.
Yapamıyordum.
Yaşayamıyordum.
Ülkeme dönmek için yapmıştım.
Ne fark eder?
Birini yaralamıştım.
Ağlamaya devam ederken seccade katlayıp kitaplığın üzerine koydum. Başımdaki şalı koltuğun üzerine bıraktım ve o koltuğa çöktüm.
Unut.
Unut.
Unut.
Nasıl unutabilirim?
Birine zarar verdim.
Bu çok korkunç.
Korkunç.
Korkunç.
Sen çok korkunç birisin!
Katil!
Hayır!
Belki ölmemiştir!
Katil!
Kesin değil!
Hiç acımadan vurdun, sen nasıl bir insansın?
Aklım yerinde değildi!
İyi değildim!
İkinci kez katil oldun!
Oturduğum koltuktan kendimi yere attım.
Hayır!
Hayır!
Hayır!
Öyle.
Gemiyi hatırlamıyor musun?
Sana “binmeyelim” dedi!
Sen ısrar ettin ve bindirdin.
Öldü.
Ya iki yıl öncesi?
Pusuya yatmış bir aslan gibi aşağı inmesini bekledin ve inince tereddütsüz vurdun.
O öldü!
Biliyorum.
Katilsin!
İki kişinin katili!
Hayır!
Onun öldüğü kesin değil!
Kesin.
Sus.
Lütfen!
Sus!
Sustu. Gerçekten sustu, bana acımış olmalıydı. Benim en büyük düşmanım yine bendim.
Benim en büyük dostum yine bendim.
Bir süre yığıldığım yerde kaldım. Sonra sakinleştiğimde oradan kalktım. Elimi yüzümü yıkadım ama yeterli gelmedi, banyoya girdim. Bir saat sonra çıktım, uzun süre kalırdım banyoda. Erken çıkanlardan olmamıştım hiç.
Saçımı kurutmadım. Ya da kurutsa mıydım? Son iki yılda çok uzamışlardı, uyluk kemiğimin başladığı yere geliyordu. Kendi haline bıraktığımda çok geç kuruyordu. Ama bu bir sorun değildi.
Üzerime mavi bir eşofman takımı giydim, saçlarımı taradım ve aralarına ince örgüler ekledim. Günlük bakımlarımı da yapıp salona geçtim ve camı açtım.
Kitaplığımın yanındaki tekli yeşil koltuğa oturdum ve Ziya Gökalp'ın Türkçülüğün Esasları kitabını okumaya başladım. On birinci kez.
Üç saat boyunca hiç yerimden kalkmayarak kitabı bitirdim. Duvardaki saate baktım, akşam yedi olmuştu. O koltuktan kalkıp mutfağa gittim ve Türk kahvesi yaptım.
Kahve fincanını alarak camın önüne geçtim. Kar yağıyordu, aralık ayının on üçündeydik. Sokaktaki çocuklar, demir tepsileri kayak olarak kullanıyorlardı. Aileleri onları camdan izlerken bir şeyler içiyordu.
Kar, soğuğu kesmişti. Sıcak sayılmazdı hava, ancak fazla üşütmüyordu. Neredeyse tüm sokak dışarıdaydı. Yetişkinler bile kar topu oynuyordu, tanımadıkları insanlara bile atıyorlardı. Sıcakkanlı insanlardı sokaktakiler.
Kar yağışını çok severdim ancak şu an hiç çıkmak istemiyordum. Bu yüzden camın önünde kahveyi bitirdikten sonra içeri geçtim.
Telefonum çalıyordu, bu saatte kim beni arardı ki? Fincanı masaya bırakıp telefonumu elime aldım. Ekranda gördüğüm ad beni çok şaşırttı.
Hızla telefonu açtım.
“Tansu?” dedim sorgulayan bir sesle.
“İlayhan!” dedi özlem dolu bir sesle.
“Bir şaşırdım arayınca, uzun zamandır görüşmüyorduk.”
“Ben de görüşelim diye aradım, Han'ım. Sesin hâlâ güzel mi, bağırabiliyor musun?”
“Evet, evet neden?”
“Bizim grubun tekrar sahneye çıkmasına karar verildi. Ankara Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğüne başvurmuştum, sahnelere geri dönmek istiyoruz diye. Sonuç şu ki, geri dönüşümüz kabul edildi.”
“Ne! Ciddi misin?”
“Evet, ciddiyim! Hatta birkaç haftalık prova sonrası sahne alabilirmişiz!”
“Ne zaman provalar?”
“Bilmiyorum. Yarın Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğüne gideceğiz işte.”
“Tamam, sabah kaçta çıkayım?”
“Dokuzda orada olalım.”
“Tamamdır, iyi akşamlar.”
“İyi akşamlar!”
Gerçek miydi bu?
Ankara Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğüne bağlı, yedi kişilik bir gruptuk. Yedi yıl önce hepimiz operayı bırakmıştık.
Sahneye maskeyle çıkardık, sadece ağzımız gözükürdü. Dünyaca ünlü eserleri Türkçe olarak seslendirirdik. Adlarımızı hiç kimse bilmezdi, sunulmazdı kimseye.
Ankara'da, İstanbul'da, Paris'te ve Köln'de defalarca sahne almıştık.
Ve tekrardan sahne alabilirdik…
İçimdeki bu heyecanla kendimi koltuğa attım. Dudaklarımda benden bağımsız bir gülümseme belirdi.
————
Sabahın altısında kendiliğimden uyanmıştım. Bugün dünyanın en güzel ikinci günüydü! İlki 18 Mart 1915'ti.
Yataktan hızla kalktım ve elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltı yapmak yerine kendime bir Türk kahvesi yaptım. Ya da kahvaltı yapmalı mıydım? Yapmalıydım. Heyecandan kusmak istemiyordum. Bir ekmeğe labne ve vişne reçeli sürdüm. Onu yedikten sonra kahvemi içtim.
Tekrar yatak odama geçtim. Siyah, V yaka bir kazakla ile saten, kahverengi bir kalem etek giydim. Saçlarımı taradım, sonra da ördüm.
Evden çıkmadan önce camın önünde durup nefesimi verdim ve…
“Kimseler garip olmasın
Hasret oduna yanmasın
Hocam kimseler duymasın
Şöyle garip bencileyin
Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin.”
En sevdiğim şiirin, en sevdiğim kıtalarıydı. Onun dışında… Ara sıra sebepsizce, “Şöyle garip bencileyin,” derdim.
Kapıya doğru ilerledim ve Atatürk'ün, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir,” sözünü düşündüm.
Uzun kahverengi çizmelerime kar dolmuştu. Biraz daha yağsa boyumu geçecekti kar. Arabamı park ettiğim yere doğru geldim ve camları kar ile dolmuştu. Kim uğraşacaktı bununla?
Otobüs durağına gittim ve otobüsü beklemeye başladım. Arabamdaki o kadar karı, sabahın köründe temizleyemezdim. Hatta bence arabamı bir daha kullanmamalıydım. Kim uğraşır onu temizlemekle?
Otobüs geldiğinde bindim. Sabah çok erken olduğu için boş olur sanmıştım ama yanılmışım. İnsanlar işe, okula gidiyordu. Dolu olması normaldi. Sadece bir tane boş yer vardı. Oraya doğru ilerledim ancak yanımda yaşlı bir kadın olduğunu fark ettim. Benden yer istemiyordu, ayakta durmaya razıydı ama ben değildim. “Teyzeciğim, boş burası,” dedim gülerek.
“Sağ ol kızım, ben, sen oturursun sanmıştım,” dedi ve koltuğa oturdu.
Bu kadar yaşlı bir kadın çalışıyor olamazdı, değil mi?
“Olur mu öyle? İşe mi gidiyorsunuz?” dedim.
“Evet,” dedi.
Ne?
Şaşırdığımı anlamıştı. “Emekli maaşı kime yetiyor, kızım?”
Tüm yol boyunca o teyzeyle sohbet ettik. Önce o indi, ondan iki durak sonra ben. İndikten sonra bir de yürüme mesafesi vardı. Arabayı almamak aptallık mıydı? Birkaç düşündüm bunu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra binanın önüne vardım. Gruptan Altan, Tansu veya Aybige çoktan buradaydı. Hepsi… Çok değişmişti. Mesela Altan'ın saçı eskiden kısaydı, şimdi ise omuzlarına kadar geliyordu ve bu ona çok yakışmıştı. Erkeklere yakışan nadir şeylerden biriydi uzun saç. Tansu ise yaş aldıkça güzelleşmişti, şarap gibi kadındı.
“Günaydın!” dedim.
Tansu cevap vermedi ve hızla bana koşup sarıldı. Ona karşılık verdim. Yedi yıl önce en yakın arkadaşımdı. Tabii artık aramızda mesafe vardı, eskisi kadar yakın olacağımızı düşünmüyordum.
“Günaydın, Han'ım,” dedi. Eskiden de bana “Han'ım” derdi. Ondan ayrılıp diğerlerinin yanına vardım, onlarla da selamlaştık. Aybige de benim gibi öğretmendi. Müzik öğretmeni.
“Nasılsın, meslektaşım?”
“İyiyim, sen?” dedim.
“Ben de iyiyim.”
Altan'a döndüm. “Uzun saç yakışmış.” Gülümsedi. “Sağ ol,” dedi memnuniyetle.
Kısa bir süre sonra Hande, Gökhan ve Alp Tunç da gelmişti. Onlarla selamlaşıp içeri girdik. Yukarı kata çıktık.
İşimiz iki saat civarı sürdü. Provalarımızın CSO Ada Ankara'da yapılmasına karar verildi. Hatta bugün bir deneme yapılmasına karar verildi. Hâlâ uygun olup olmadığımızı test etmek için. O yüzden hep beraber Ankara Opera Binasına doğru yol aldık.
Otuz dakika sonra oraya vardık. “İğrenç bir yolculuktu, midem bulanıyor,” dedi Gökhan. Gerçekten araba çok sallanıyordu. Kaza yapmadan indiğimiz için şükrediyordum.
“Kusmak istiyorum!” diye Tansu.
“Kusmak, demeyin! Öyle diyince kusasım geliyor ve labneli vişneli ekmek yedim, kusarsam iğrenç görünür!” diye yakındım.
Hepsi birden “ıy” çekti. İçeri girdiğimizde eşyalarımızı sahnenin köşesine bıraktık. Şef önce Hande'den başlamak istedi.
Daha önce Türkçe'ye çevirdiğimiz ilk eser olan Almanca bir şarkıyı seslendirdi. Sesi gürdü ancak nefesini yönlendiremiyordu. On üzerinden sekiz almıştı. Birkaç haftalık prova ile hallolabilirdi.
Onun ardından ben çıktım ve Notre Dame de Paris'ten Belle'i seslendirdim, Türkçe olarak. Sesimin yüksekliği ve nefes kontrolüm iyiydi ancak sesim bazı yerlerde fazla inceliyordu. Bu yüzden on üzerinden yedi almıştım.
Diğerleri de teker teker sahneye alındı ve denemelerini yaptılar. Sonuç olarak iki hafta sonra sahne alabileceğimize karar verildi.
