2. bölüm · OKYANUS & KÜL

İlin Ay'ı, Ay'ın Han'ı

Tomris Türkzade

“İlay, şu balığı görüyor musun!” dedi yanımdaki yabancı. Onu tanımıyordum ama tanıyordum. Göz devirerek, “İlay değil, İlayhan,” dedim. Kendisi benden yirmi santim kadar uzundu, gözleri yeşil, saçları kahverengiydi. Oldukça neşeli olan bu adamın adı neydi? Onu tanıdığım kesindi. “Hey! Senin adın ne?” Adını bilmeliydim.

“Küpeşte!”

“Ne?”

Uzaklaşmadı ve beni çekmeye çalıştı. Üzerime gelen bir şeye engel olmaya çalışır gibiydi. Ancak yapamadı. Küpeşte, derken adından değil, saniyeler sonra bana saplanan o kalın tahtadan bahsediyormuş.

Amacı beni uzaklaştırmaktı, ama bunu yapamadan okyanusu boyladı. Başım okyanusa çevriliyken dehşet hızda bana saplanan küpeşte, az önce baktığım suları boylamama sebep oldu.

Yine acı yoktu. Algılayamıyordum. Canım yanmalıydı, neden yanmıyordu? O koca uzun tahta neden beni delip geçerken canımı yakmıyordu?

Demek ki ölmeyecektim, ölecek olsam canım yanardı.

O küpeşte benim canımı yakmıyordu, o zaman ölmüyordum. Korkunç bir şey olmuyordu. Olsa canım yanardı, canı yanmadan ölür mü insan hiç?

Küpeşte saplandı, canım yanmadı. Suya düştüm, ciğerim tuzlu su ile yanmadı. Dibe çöktüm, öldüğümü anlamadım. Hiçbir şeyi fark etmedim, ta ki küpeştenin sırtımdan çıkan ucu okyanusun tabanına saplanıp beni oraya sabitleyene kadar. Hiçbir şeyi fark etmediğim için çırpınmamıştım. Resmen suyun dibine saplanmayı beklemiştim.

****

Gözlerimi bu korkunç rüya ile açtım. Tarih tekerrür ediyor… Bu rüya beni fazla etkilemedi, dünkü halüsinasyon beni buna hazırlamıştı. Ne kadar aptalcaydı her şeyi bir rüya sanmam…

Başımı perdeye çevirdiğimde, perdeden içeri ışık süzülüyordu. Sabah olmuştu. Saat kaçtı? Yastığımın altına koyduğum telefonu çıkarıp saate baktım. Saat sabah yediydi. Ben evden sekiz buçukta çıkıyordum.

Yataktan kalkıp mutfağa gittim, kendime bir Türk kahvesi yaptım, dolaptan peynir ve yumurta çıkarıp peynirli yumurta yaptım. Kekten iki dilim kestim ve hazırladığım her şeyi tepsiye koyup, salonda yere koydum ve ben de yere oturdum. Masada oturmayı sevmiyor, yerde oturuyordum. Daha rahattı.

Mavi fincana koyduğum kahveden birkaç yudum alıp kek yedim. Kısa sürede yemeğimi bitince bulaşıkları mutfağa bırakıp banyoda dişlerimi fırçaladım. Giyinmeden önce telefonumu alıp tekrar yatağa yattım. Hatırlatıcı mesaj gelmişti.

“Günlük şiirini okumayı unutma! Bugünün hedefi iki şiir, İlay!”

Hatırlatıcıya, bana “İlay” demesini söylemiştim, o söylüyor gibi hissetmek için. Kütük komodinin üzerindeki şiir defterimi aldım ve rastgele bir sayfa açtım. O sayfada Üçüncü Şahsın Şiiri vardı. En sevdiğim kısmı okudum.

“Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi geçerdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydin fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu ağlardım.”

Defteri kapattım ve tekrar rastgele bir sayfa açtım. Bu sefer Nesimi'den “İki Cihana Sığmazam” geldi. Bu şiiri de çok severdim.

“Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam
Gevher-i lâmekân benem, kevn ü mekâna sığmazam

Arş ile ferş ü kâf ü nun bende bulundu cümle çün
Kes sözünü vü epsem ol, şerh ü beyana sığmazam

Kevn ü mekândır ayetim, zatıdürür bidayetim,
Sen bu nişanla beni bil ki nişana sığmazam.

Kimse güman ü zann ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümana sığmazam.

Surete bak ve mâniyi suret içinde tanı kim,
Cism ile can benem veli cism vü cana sığmazam.

Hem sedefem hem inciyem, haşr ü Sirat esinciyem,
Bunca kumaş ü raht ile ben bu dükkâna sığmazam.

Genc-i nihan benem ben üş, ayn-i ayan benem ben üş,
Gevher-i kân benim ben üş, bahre vü kâna sığmazam.

Gerçi muhit-i âzamem, âdem adımdır âdemem
Tur ile kün fekân benem, ben bu mekâne sığmazam.

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamana sığmazam.

Encüm ile felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini vü epsem ol, ben bu lisana sığmazam.

Zerre benem güneş benem, çar ile penc ü şeş benem,
Sureti gör beyan ile çünkü beyana sığmazam.

Zat ileem sifat ile, gülşekerem nebat ile,
Kadr ileem berat ile, beste dehane sığmazam.

Nâre yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu odın zebanesin, ben bu zebana sığmazam.

Şehd ile hem şeker benem, şems benem, kamer benem,
Ruh-u revan bağışlaram, ruh-u revana sığmazam.

Tir benem, keman benem, pir benem, civan benem,
Devlet- i cavidan benem, ine vü âna sığmazam.

Gerçi bu gün Nesimi'yem, Haşimiyem, Kureyşiyem,
Bundan uludur ayetim, ayete şana sığmazam.”

Dilime dolanan kısım… Zerre benem, Güneş benem…

Bu adamın idamı beni rahatsız ediyordu. İdamı hak etmiyordu fikrimce. Sadece insanı kalıplara sokmayan, evrenle eşitleyen bir bakış açısı vardı. O zamanlarda ise hurifilik hoş karşılanmıyordu. Derisini yüzerek infaz etmek… Söyleyecek çok şey var ama söylemiyorum. Darağacına asmak bile bunun yanında merhametli kalırdı. Nesimi kötü biri değildi, idamı kötüler hak ederdi. Böyle bir idamı ise en kötüler hak ederdi.

Okuduğum bir kurgunun karakterinin çektiği acı bile beni rahatsız ederken ben tarih okumuştum. Tarih hep acı çekenleri yazardı. Acı olmazsa, savaş olmazsa, fetih olmazsa tarih nasıl yazılırdı ki? Yazılmazdı. Savaş varsa tarih vardı. Acı çekmediysen, imtihanlarla sınanmadıysan, sabretmediysen tarih seni yazmaz. Neden yazsın ki?

Nesimi yazıldı. Görüşü, bakış açısı vardı. Ölümü vardı. Yüzülen bir deri vardı.

İçime saldıran sıkıntı ile kalktım yataktan. Beni yakmak bu kadar kolaydı işte. Dolaptan saten, ekoseli uzun bir etek alıp giydim, üzerime kahverengi bir bluz giydim. Mavi çantama cüzdan, kitap, defter, kalem, telefon ve çakmak koydum. Üzerime koyu mavi kabanımı aldım ve evden çıktım. Zift karası arabama bindim. Sürmeden önce ojesiz tırnaklarıma baktım. Yıpranmış gözüküyorlardı ve bu görüntüyü saklamak için oje sürmeliydim. Torpido gözündeki gözlerim ile aynı renk olan okyanus mavisi ojeyi alıp tırnaklarıma sürdüm. Yaklaşık beş dakika bekledikten sonra arabayı okula sürdüm.

Arabayı okulun otoparkına park edip binaya girdim. Dün sevdiğim kedicik buradaydı, nöbetçi öğrenci masasının üzerinde uyuyordu. Henüz öğrenciler gelmemişti. Kedinin başını okşayıp, öğretmenler odasına girdim.

Odada Hakan, matematik hocası Suna, edebiyat öğretmeni Eyşan ve tarih öğretmeni Göknur vardı. Göknur benim hep oturduğum koltuğun karşısındaki koltuğa oturmuştu, henüz geldiğimi fark etmemiş, telefonuna bakıyordu. Hakan ise tezgahta çay koyuyordu. Suna ile Eyşan sohbet ediyordu.

Koltuğumun başına geldiğimde Göknur telefonu bırakıp bana gülümsedi.

“İlayhan hocam,”

“Göknur hocam?”

Eliyle koltuğu gösterdi oturmam için. Kabanımı çıkarmadan oturdum ve çantayı masaya bıraktım. “Sizinle bir şey konuşmak istiyorum, hocam. Bir fikrim var da.”

“Buyrun, hocam. Ne fikriniz var?”

“Diyorum öğrencilere Bilge Türk Tonyukuk kitabını aldırıp bir proje versek? Tarih dersinden proje alan çok öğrenci olmuş,” dedi. Olabilirdi, ben de daha öğrencilere projeyi vermemiştim. Güzel fikirdi.

“Ne dersiniz, hocam?”

“Olur, iyi fikir. Yapalım bunu.”

Gülümserken, yeşil gözlerinin içi de gülüyordu. Çok güzel bir kadındı.

“Ee hocam?”

“Ne ee?”

“Telefon numaranız? Kimseye kişisel olarak numaranızı vermiyormuşsunuz ama isterseniz bu işten sonra silerim-”

“Gerek yok, vereyim numarayı, iş bitince silmenize gerek yok.”

Telefonunu uzattı, numaramı yazmam için. Yazdım. Sonra kendime çağrı atıp, ben de onu kaydettim. Fikri güzeldi, rahatsız edici samimiyeti yoktu. Numara konusunda ısrar etmemişti. Düzgün biriydi fikrimce.

“Hocam,” dedi, muzip bir gülüşle.

“Efendim?”

“Tezgahta irmik helvası var.”

“Ee, yani?”

“Getireyim mi?”

“Sağ ol ama tatlı sevmem.”

“Fazla tatlı değil, lütfen.”

Bunu söylerken surat asmıştı. Helva yemediğim için surat mı asıyordu?

“Tamam, yiyeyim bari.” Gülerek tezgaha koştu ve iki tabağa helva koyup geri geldi. Helvanın üzerine tahin dökmüştü. Bir çatal aldım, çok güzeldi. Gerçekten baya güzeldi. “Tadı çok güzel,” dedim.

“Değil mi? Bence de öyle.” Bir eliyle dalgalı kahverengi saçlarını geriye iterken, diğer eliyle bacağına koyduğu tabaktaki helvadan bir çatal alıyordu.

Samimiyeti yapay durmuyordu, hakkımda kişisel sorular da sormuyordu. Gerçekten samimiydi hareketleri, Hakan'ın aksine.

*****

“Bugün Göknur hocanız ile konuştuk. Tarih dersinden proje alan çok öğrenci var, biz de çok zorlayıcı olmayan bir proje seçtik. Önümüzdeki pazartesiye kadar Bilge Türk Tonyukuk kitabını okuyup, özetini çıkarıp, düşüncelerinizi yazıp, Tonyukuk'un biyografisini yazıp getireceksiniz. Bu bana zor gelir diyen küheylan var mı?”

Dersin son beş dakikasında duyuruyu yapmıştım.

“Hocam, düşünce yazmak zor gelir bana ya, başka bir şey yapsak?” Bunu Emir söylemişti.
Ona fikrini soran kimdi?

“Burada öğretmen kim? Benim. Sen kimsin? Öğrencisin. Öğrenci ne yapar? Öğretmenin dediğini. Ben senden öneri veya fikir istedim mi? Hayır. Ne verdiysem o yapılacak. Ayrıca bana bir daha “ya” deme, en sevmediğim sözcüklerdendir. Senin karşında samimiyet kurduğun biri yok, öğretmenin var. Saçma sapan laubaliliğinizle canımı sıkmayın. Düzgün otur ayrıca, beni zorlama, o A4 kağıdını çıkarttırma.”

“Özür dilerim, hocam,” derken duruşunu düzeltip başını eğmişti.

“Kapatın defteri,kitabı, serbestsiniz.” Bir dakika kalmıştı.

Bir dakika sonra zil çaldığında öğrenciler boşalmamıştı. 11/A sınıfının mevcudu zaten azdı, genel olarak bahçeye de çıkmazlardı.

Eşyalarımı çantama koyacakken yanıma öğrencim Yağmur geldi.

“Hocam, sınıf kalabalık ya… Dışarıda bir şey söylesem olur mu?”

“Önemli bir konu mu?”

“Evet.”

Çantamı koluma takıp yürümeye başladığımda Yağmur da benimle yürüyordu. Sınıfın kapısından biraz uzakta durduk.

“Hocam, şu sıralar maddi sıkıntılar çekiyoruz… Sanırım kitabı alamayacağım ben.”

“Kütüphaneler var.”

“Var, var da, hiçbirine yakın değilim. Fazla uzağa ailem göndermez, kendileri de benimle gelmez.”

Gerçekten zor durumdaydı. Benimle konuşurken iyice geriliyordu, yüzünün aldığı hal bunu belli ediyordu. Vereceğim tepkiden korkuyordu, ben de beklemediği tepkiyi verdim.

“Sorun değil, ben getiririm sana o kitabı. Rahat ol sen.” Bunu söylediğimde rahatlatmıştı.

“Çok, çok, çok teşekkür ederim, hocam.”

Gülümsedim. “Rica ederim, yarın getiririm.”

O sınıfa geri girerken öğretmenler odasına indim. Bugün başka dersim yoktu, kütüphaneye gidip kitap alacak, ardından evime gidecektim. Ama önce dolabıma bıraktığım eşyaları almalıydım. Epey eşya vardı.

Dolabıma Göktürk Devleti bayrağı asmıştım okula geldiğim ilk yılda. 4 yıldır indirmiyordum. Ve o bayrak asla inmeyecekti.

Dolabı açtım, iki gün önce oraya bıraktığım, “Türklerin Hataları” adlı kitabı, okyanus mavisi deri kaplamalı defteri, parfümü, mavi kulaklığımı ve üzerinde Atatürk olan kupamı çantaya koydum. Odadan çıkmadan Göknur'a yaklaştım.

“Göknur hocam, ben çıkıyorum. Konuşuruz sonra. Ben projeyi verdim.”

“Tamamdır, ben de verdim hocam,” dedi. R harfini uzatarak söylemişti. Konuşurken hep gülümsüyordu. Sağ ve sol yanağındaki iki gamze ile çenesindeki derin gamze kendini belli etti. Üç gamzeliydi…

Yanaklarındakileri görmüştüm ama çenesindekini ilk kez görüyordum.

Ona benziyordu… onun da üç gamzesi vardı.

Bir süre gözlerimi çenesinden alamayınca garipsedi.

“Hocam? Çenemde bir şey mi var? Çikolata mı bulaşmış yoksa!” dedi telaşla, dudağı büzülmüştü.

“Yok, yok hocam. Çene gamzeniz çok güzel. Ona baktım.”

“Öyle mi? Çok teşekkür ederim,” dedi daha büyük bir gülümsemeyle. Çenesine tekrar baktığımda göz bebeklerim titredi. Dudaklarımın da aşağı indiğine emindim.

“İyi günler,” dedim ve hızla odadan çıktım. Sırtımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım. Ne oluyordu iki gündür bana böyle?

Duvara yaslanmış, yere çökmüş halimle elimi boynuma koyup bluzu ittirdim. Nefes alamıyordum. Soyadım lanetim olmuştu.

Dokuz yıl önce olduğu gibi yine nefes alamıyordum.

Hayatına nasıl devam ettin, İlay?

Unuttun mu, İlay?

Sen gerçekten kimseyi umursamayan biri misin, İlay?

Hakkında söyledikleri doğru muydu, İlay?

Onlara inanmalı mıydım, İlay?

Senin soyadın, benim ölümüm, İlay!

Beni o gemiye sen bindirdin, İlay!

Sen katilsin, İlay!

“Değilim! Değilim! Ben o dediğin şey değilim! Sus! Sus! Yalvarırım sus! Değilim! Değilim! Özür dilerim! Özür dilerim ama ben katil değilim! Kimsenin canını almadım ben! Değil! Hakkımda söyledikleri doğru değil! Hayır! Hayır! Tabii ki onlara inanmamalıydın!”

Bana doğru yaklaşmaya başladı. Tanıdığım, bildiğim bir halde değildi, olduğundan daha heybetli gözüküyordu. Canavar…

Kurbanını vahşice öldürmek isteyen bir katil gibi yaklaştı. Elindeki küpeşteyi bana doğru salladı.

“Gelme!” Boğazım yırtılırcasına haykırdım. “Gelme! Gelme!”

Durmadı. Asla durmadı, daha hızlı geldi. Nefes alamıyordum, eğer biraz daha nefessiz kalırsam bayılacaktım. Düşüncelerim, duygularım silindi. Hiçbir şey hissetmiyor, düşünmüyordum. Korkmuyordum, vücudumdaki tüm kan ve his çekilmişti resmen.

His yoktu, ta ki küpeşte göğsüme saplanana kadar.

“Durayım mı? Gelmeyeyim mi? Sen beni dinledin mi, İlay. O gemiye binmememiz için yalvardığımda dinledin mi? Ben neden seni dinleyeyim ki?”

“Hocam! Hocam! Hocam, nefes alın! Hocam! Bana bakın! Hocam!”

Yüzüme doğru birkaç el uzandı. Gözlerimi aşağı indirdim, küpeşte yoktu. Nasıl yoktu ki? Sapladı az önce… Bana katil dedi. Sapladı onu nerede şimdi! Sapladı! Öldürdü! Nerede küpeşte! O da mı yok oldu! Nerede küpeşte!

“Hocam! Hocam!”

“Ne! Ne! Git! Uzak dur! Yalvarırım uzak dur! Yapma! Yapma! Yapma! Kurbanın olayım yapma!”

“Yapmıyorum! Hiçbir şey yapmıyorum, Aslı. Yapmıyorum, bak hiçbir şey yapmıyorum. Sakin, sakin ol.”

Zar zor yüzleri seçebilmeye başladım. Biri Hakan, diğeri Göknur, birkaç öğretmen ve etrafa dolmuş onlarca öğrenci… Niye buradalardı ki? Ne oldu az önce?

Biraz önce benimle konuşan Hakan'dı.

“Aslı, Aslı. Bak bana, Aslı.”

Aslı, Aslı, Aslı, kim Aslı? İlay'ım ben, kim Aslı?

“Aslı… Kim Aslı? Aslı kim, Hakan? İlay'ım ben, Aslı kim?”

“Hem Aslı'sın, hem İlay. Bu önemli değil. Önce bir nefes al, tamam. Harikasın, iç şimdi suyu.”

Dudaklarıma yerleştirdiği su şişesinden birkaç yudum su içtim. Ellerime baktım, kıpkırmızı olmuşlardı, yere vurmuştum az önce herhalde. Hatırlamıyordum.

“Tamam, tamam. İyiyim, geçti. Tamam.”

İyi değildim, geçmişti ama iyi değildim. Ben hiçbir zaman iyi olamıyordum.

Öğretmenler, öğrencileri dışarı çıkarırken Göknur ile Hakan kollarıma girip beni ayağa kaldırdı. “Bırak, bırakın. İyiyim, iyiyim.”

“Otur biraz,”

“Yok, yok hayır. Hayır, gideceğim. Hayır. Kalmak istemiyorum, hayır.”

“Tamam, en azından birkaç dakika bekle,” dedi Göknur.

“Hayır, hayır, hayır,” derken yürümeye başlamıştım.

Göknur'u görmeye dayanamıyordum. Şu an gözükmese bile çene gamzesi gözümün önünden gitmiyordu. Burada kalmamalıydım.

Onlar arkamdan seslenirken ben binadan çıkmış, öğrencilere çarpa çarpa arabama doğru yürüyordum. Çarptığım her öğrenci düşeceğimi sanıp beni tutmaya çalışırken daha da hızlanıyordum. Zor bela arabama girdiğimde başımı direksiyona bırakıp ağlamaya başladım. Ben hiçbir zaman normal olmayacaktım. Her zaman deli gibi kaçacak, bağıracak, çökecek, ağlayacak, yılacaktım.

Ve kimse de beni kaldırmayacaktı. Kendisini bile umursamayan İlay'ı kim umursasın ki?

Dokuz yıl önce de normal değildim, ama böyle ataklar geçirmiyordum. Ne yapsın İlin Ay'ı, Ay'ın Han'ı? Onu kaldıracak kimi var ki düzeltsin? Ne ana, ne baba, ne gardaş, arkadaş?

Kimsesiz Aslı. Kimsesiz İlay. Kimsesiz İlayhan. Kimsesiz Okyanus. Kuruyup gidecek bu okyanus. Kimse görmeden taşacak.

Onun kuruduğunu, tek bir damla suyu kalmadığını fark etmeyecek kimse. Ne kıyısından geçen insanlar, ne içinde yüzen balıklar.

Ağlama, Ay'ın Han'ı.

Hangi Han'ın arkasında vardır ki başka bir Han'ı?

Hangi tengizin vardır Tanrısından başka Han'ı?

Hangi Han'ın sahibi vardı ki senin sahibin olsun, Ay'ın Han'ı.

Han, kendine sahiptir. Han'ın ihtiyacı yoktur kimseye. Tengrisi yeter, Han'a. Bi’ o vardır.

Ağlama, İlin Ay'ı.

Sen illere ışık olmaya indirildin gökten. Yurdu aydınlatmaya geldin, kendini karartmaya mı geldin, İlin Ay'ı, Ay'ın Han'ı? Aslı değilsin sen, Han'sın sen.

Başımı kaldırdım. Gözümdeki yaşları silip, derin bir nefes aldım ve arabayı Milli Kütüphane'ye sürdüm.

Ay'ın Han'ı toparlanmak zorunda. Tengizin Han'ı, tengizi zapt etmek zorunda.

“Kan koksun, buram buram, kan, kan, kan, kan,

Nasıl gelecek Turan

Kan, kan, kan”

En sevdiğim şarkı olabilirdi bu. Bunu söylerek yola devam ediyordum. Bu kısmı çok severdim, o yüzden başa sara, sara söyledim. Zaten kısa bir süre sonra kütüphaneye varmıştım.