2. bölüm / 2
Oblivion: Berraklık DozuUYANIŞIN EŞİĞİNDE
Bölümler 2Şu an: UYANIŞIN EŞİĞİNDE
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kimdi bu adam ve çatıkatında yazdığı defterin ne işi vardı? Büyük Seçimden önce burada yaşamış olmaihtimali geldi aklıma çünkü ordu tüm bu olaylar başladıktan kısa bir süre sonraterhis edilmişti. Düzenli ordunun yerine yöneticilere ve onlara bağlı zenginlereait muhafızlar sokaklarda boy göstermeye başlamıştı. Eğer bu defter BüyükSeçimden önce kalmışsa kendimi çok şanslı sayardım. Lakin yarın beni GeçmişinDışındakilere atıp atmamaya karar vereceklerdi. Ne şans ama.
Defteri açıp içimdehissettiğim büyük bir merakla incelemeye başladım. İlk sayfanın arasınakonulmuş bir fotoğrafla karşılaştım. Büyük bir birliğin fotoğrafıydı bu. Başkasayfalarda da araya sıkıştırılan fotoğraflar gördüm. Nehirler, denizler,yemyeşil ağaçlar, şelaleler, kediler, köpekler… Burada ulaşamadığımız hatta hiçgörme fırsatımız olmayan birçok şey vardı. Günümüzde olan yapay bir şekilde simülasyonlarlaoluşturulanlardan çok farklıydı. Bunlar gerçekti. Hayalimde bilecanlandıramayacağım kadar gerçekti. Defterin sonlarına doğru bir sayfasınıaçtım, içinde şöyle diyordu:
5 Haziran 2068
Bugün kanlı rütbemin ilk günüDüne kadar yapmak zorundaolduğumuz bu şeyin bu denli yanlış olduğunu düşünmüyordum. Artık bazı şeylerimental olarak kaldıramadığımı fark etmeye başladım. Geçmişi düşünüp bugünlerigördükçe geleceği hayal etmek umut denen zehrin insanı daha uzun süre işkencealtında bırakmasıymış; anladım. Felaketin başlamasının üstünden aylar geçtifakat yöneticilerin bir şeyleri yoluna koymak istediği düşüncesiyle bunca zamankendimizi kandırdık. Yıllarca aldığımız bu eğitimler, halkımızı korumak içindeğil her şeyi, herkesi yöneticilerin kuklası yapmak içinmiş.
Bir zamanlar ülkemiz refahiçindeydi. Şu anki gibi suya zor ulaşmıyorduk. İmkanlar kısıtlı değildi.Masalarımız her çeşit yiyeceklerle, meyvelerle doluydu. Güneşimiz turuncu vesarı renklerle dünyayı aydınlatıyordu. Gün batımında gökyüzü mavi, sarı ve morunbin bir türlü renklerine bürünerek görsel şölen yaratıyordu. Kim bilirdi kikaynaklarımızın sonuna geldiğini ve o zamanlar olağan gelen ama şimdi özleminiçektiğimiz doğal güzelliklerin bir sonu olduğunu, yöneticiler dışında. Evet,tabii yöneticiler. Her şeyin farkında olan ve bizden gizleyenler onlardı.
Onlara birazdan tekrar değineceğim. Bir gün bunu okuyan bir kişi olursa eğer,okurken çok şaşıracak farkındayım. Yani umarım birinin eline geçmiştir. Budefterin yok olduğunu düşünmek bile istemiyorum.
Bundan tam sekiz ay öncebütün dünyayı saran bir salgın hastalık haberi her yere yayıldı. Başlarda tümtelevizyon kanalları bu salgından başka bir şey göstermemeye başladı. Salgınhaberleri tüm sosyal medyayı, yerel gazeteleri kasıp kavuruyordu. Lakinyönetimler bu salgını kontrol altına alamayacaklarını fark ettikleri an salgınile ilgili haberler bıçak gibi kesildi. Onun yerini daha çok gündelik olaylar,spor turnuvaları, oldukça saçma bulduğum gündüz kuşağı programları ve dizileralmaya başladı. Bu sansür günleri çok uzun sürmedi. İnsanlar kendi sesleriniduyurmak için grev yapmaya başladılar. Örgütlenip bu salgınlardan dolayıhayatını kaybeden insanların sesi olmaya başladılar. Artık işin ucu zenginlerede dokunmaya başlamış olacak ki, yönetimler ufak da olsa birtakım önlemlerlesüreci devralmaya karar verdiler. İlk başlarda televizyonlarda, gazetelerde vebroşürlerde gösterdikleri tek şey bu salgından nasıl etkilenmeyeceğimizianlatan bir dizi önlem ve salgına yakalananların acı sonu olan ölümdü. Kıyı şehirlerindenbaşlamıştı bu salgın. Bu yüzden kırsal bölgelere göç yaşandı. Yönetimler uyarsabile halk artık kontrol edilemez bir noktaya gelmişti. Sonuç olarak yönetimlerikimse dinlemedi ve hastalık kırsalda da o felaketi göstermeye başladı. Artıksağlıkçılara büyük bir rol düşüyordu, hastalığın çaresini bulmak… Ne yazık kipek etkili olmadı bu çözümler ve hastalık günden güne yayılmaya devam etti.Sinir sistemimizi etkileyen bu salgın için bilim insanları seferber oldu ve ensonunda bir çip geliştirdiler. Bu çip büyük bir buluştu ve salgın önlendi. Ölümvakalarında yaşanan artış büyük bir ivmeyle azaldı ve sona erdi. Halkaanlattıkları buydu ama gerçek çok farklıydı. Ülkenin çeşitli bölgelerindesürekli isyanlar çıkıp duruyordu. Ülke iç savaşa sürüklenmişti adeta. Bize ilkkez sahaya inin emri geldiğinde halkı galeyana getiren bir grup teröristlesavaşacağımızı ve halkımızı koruyacağımızı zannediyorduk. Geç de olsa benim dedahil olduğum sadece birkaç kişi bunu anlamıştı ama bunu dile getirme cesaretigösteremiyorduk. Sadece emirlere itaat ederken keyifsiz olduğumuz veistemediğimiz yüzümüzden anlaşılıyordu. Gerçek bize göre şuydu; nüfusu azaltmapolitikası ve diktatör rejimi halkın reddedememesini sağlamak. Dile getirmecesareti gösterseydik eğer bize komplo teorisyenleri denirdi ve ordudan atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdık. Akşamları yemek için toplanıp o gününkritiğini yaptığımız zamanlarda fikirlerimizi yumuşatıp anlatmaya çalışıyordukama resmen kör olmuşlardı. Yaklaşan felaketin farkında değillerdi. Ben küçükkentamamen bağımsız medya kuruluşları varmış. Dedem öyle anlatırdı bir zamanlar.Daha sonraları tamamen yöneticilerin eline geçmişti ve artık onlarbeğenmedikleri programları diledikleri gibi kaldırabiliyor, kendilerini zorasokacak haberleri diledikleri gibi sansürleyebiliyorlardı. Medya onlarınelindeydi; böylece halkı yönetmek çocuk oyuncağına dönmüştü.
Çok geçmeden, birkaç gün içinde telefon hatlarında bir sorunyaşandı. Bütün bağlantılar kesildi. İsyanlardan bir haber olan kesim arızanınkısa sürede giderileceğini düşünüyorlardı. Çünkü arada sırada olabiliyorduböyle şeyler. Ama bu sefer öyle olmadı. İnternete, sosyal medyaya ulaşmakmümkün değildi artık. Bu sırada yoğun bir frekans sesi yayıldı her tarafa.Halkın büyük bir kısmının çiplerinin rengi kan kırmızısına dönüştü. Çiptaktırmayanlar ve çipleri olan bazı insanlar biraz aykırı oldukları için ölümletanıştı. Bu insanlar zamanla GeçmişinDışındakiler grubu olarak isimlendirildiler. Cenazeleri şehrin dışındabelirlenen alanlara toplu mezarlık olarak öylece atıldı. Şehrin belirlibölgelerine Gözcü Kuleleri inşa edildi. Şehrin ortasına yeni gökdelenleryapıldı. Etrafındaki binalar daha küçüktü ve çiftlik sahibi olanlara aitti.Bütün ülkede bu sistem uygulandı. Kimse itiraz edemedi çip sayesinde.
Sonrasında biz askerlere temizleme görevi verilmeyebaşlandı. Yöneticiler kendilerini muhafızlar olarak adlandıran yeni bir ordusistemi getirdiler. Bizler ise artık muhafızların emir eriydik. Yani ne benimçavuş olmamın bir anlamı kaldı ne de mutlu yarınlara dair inancım. Tek tekevleri gezerek insanlara geçmişlerini hatırlatacak her şeyi toplayıp imhaetmeye başladık. Bu kimi zaman bir aile tablosuydu, kimi zaman kendikütüphanelerini süsleyen kitaplardı, kimi zamansa bir çocuğun oyun konsoluydu.Korumakla yükümlü olduğumuz insanların ellerinden hayatı bunca şeyden sonraonlara yaşamaya değer kılacak her şeylerini aldık. Ülkedeki bütün temizlemeişlemleri bittikten sonra bir ses daha duyuldu. Bu seferki ses öncekinden çokfarklıydı. Şehrin belirli noktalarında olan Gözcü Kulelerinden geliyordu buses. Hafızamızın silindiğini ve daha mutlu bir hayat yaşayacağımızı söylüyordufakat gerçek öyle değildi. Salgın hastalığın kontrol altına alındığı yalanıgibi bu da bir yalandan ibaretti. Hastalığı, nüfusu azaltma politikası gereğikendileri yaymıştı. Şu an söylenen iklim krizi de doğru değildi. Kaynaklarımızıyönetemediler ve suçu doğaya attılar. Açgözlülüklerinin sonucunu bizlerçekiyorduk. Sularımızı dikkatli kullanalım, barajlar, nehirler kuruyordemelerine rağmen doğum oranlarını arttırma planları yapıyorlardı, bir deüstüne ülkemiz yoğun göçe maruz kalıyordu. Doğum oranlarını artırmak içinteşvik politikaları uygulamalarına rağmen azaltmaları çok ironik değil miydi?Bunu yapmalarının sebebi gerçeği toprak altına sürüklemekti. Halkı askere vepolise düşman ettiler.
İçtiğimiz sular daha temizdi, etrafımızdaki her şeyden dahasaf daha şeffaftı. Ancak ona bile el atmayı düşünen vekiller ve muhafızlarvardı. O dönemde bu kavram yeni çıkmasına rağmen ‘anomaliler çipleri elegeçirebilirler’ endişesiyle alınan kararların altındaki neden olmuştu. Budüşünceyle işlemi iki katman halinde yapmaya karar verdiler. Daha etkili olmasıiçin ve insanları tek bir birey gibi ele alarak değil, toplumu sanki tek birbirey, tek bir organizmaymış gibi ele alarak doğabilecek bütün sıkıntılarıönlemek istiyorlardı. Böylece istediklerini yapabilecek ve yaptıracak birortamın zeminini hazırlıyorlardı. Ayrıca, bu sayede muhafızlara daha az görevdüşüyordu ve toplumu kontrol etmek günden güne kolaylaşıyordu. İşte o diğerkatman suydu. Suyu öyle bir hale getirdiler ki hem besin ihtiyacının birkısmını karşılıyordu hem de içine ekledikleri kimyasallar sayesinde zihnimiz vebedenimiz uyuşuyordu. Bu sinsi değişim özgür irademizi ellerine vermişti.
Ben orduda olduğum için imkanlar bakımından daha rahatımfakat gerçekleri göz ardı edecek kadar da bencil biri değilim. Bunları hiçbiryerde okuyamazsın, benim gibilerin yazdığı notlar dışında. Bütün bu olan biteniçok önceden planlamışlar ve bizim erişebildiğimiz tarihi bile değiştirmişler.Kendi planlarına uygun hale getirmişler. Devlet başkanını ve onun atadığı üstdüzey yöneticileri tarihin en ön sırasındaki yerlerine koymuşlar ve tarihibaştan yazan başkan ünvanını vermişler kendisine. Kendi kurduğu hükümetinkendine bu ünvanı verdirtmesi ne egoistçe değil mi? Üstelik bunu kimsenin farketmemesi ne üzücü. Neyse ki ben şanslı olanlardanım güvenilir ‘anomalilerle’tanıştım ve bir grup oluşturduk. Buradan çok uzaklara, başka yaşantılarınolması umuduyla yakında harekete geçeceğiz. Notlarımın sonuna geldim. Dahadetaylı anlatmak isterdim ancak gönüllü göreve gitmem gerek. Onu da hemenanlatayım. Bendeki anomaliyi fark ettiler. Ya gönüllü göreve gidecektim ya datedavi olacaktım Tedaviye cevap verip vermeyeceğim belli değildi ki zatentedavi olup olmaması hakkında da şüphelerim vardı. Daha iyi hayat yaşamanıziçin kendi hayatımı riske atmaya karar verdim ve grup arkadaşlarımla bu göreviseçtik. Diğerini seçseydim fazla şansım yoktu. Sonum muhtemelen GeçmişinDışındakilere dahil olmaktı. Amacımız gerçekten görev var mı yoksa bu da bizikandırmak için mi yapıldı onu öğrenmek. Diğer seçenek için de hazırlandık, kimuhtemelen öyle zaten. Her neyse, geçmiş ve geleceğin hafızalarının seninleolması umuduyla…
Defterin her bir satırını şaşkınlıkla okudum ve akşamkikavga yetmiyormuş gibi bir de bütün bu olanlara sinirlendim. Anomalisi olanlariyileştirme merkezlerine gidiyor sanıyordum, burada ölüm diyor. Ya biri benimlesağlam bir şekilde dalga geçiyordu ya da bütün bu olanlar gerçekti. Bunuöğrenmenin tek bir yolu vardı. Göreve katılanların arşivine bakmak. Hemendefteri bırakıp aşağıya indim ve arşiv dosyalarını açmak için telefonu elimealdım. Richard Reeve adı hiçbir yerde geçmiyordu. Bu gizemi çözmem gerekiyordu.Hemen bu gece. Daha fazla ipucu bırakamaz mıydı? Tanımadığım, ismini dahiduymadığım bir adamın sözlerine güvenip hareket etmek çok zordu.
İçimi bir korku kaplamıştı. Ölüm korkusu… Adama dair biripucu bulmalıydım. Tekrar çatı katına yöneldim. Hızlı ve sessiz adımlar atmakiçin güç bela çabaladım. Neyse ki kimse uyanmadan fotoğrafları ve defterialabilmiştim. Telefonu elime aldım ve fotoğrafları taratmaya başladım.Fotoğraftakilere benzer görüntüler vardı ama verilerin tamamına erişemiyordum,erişime kısıtlama getirilmişti.
Hemen bir plan yapmaya koyuldum. Bay Owen ile görüşüpgönüllü göreve katılmak istediğimi söyleyecektim ve bu sırada anomali grubunaulaşmaya çalışacaktım. Doktor bahanesi ile küçük Luna'yı da yanımdagötürecektim. O adamın izinden gidecektim. Tedavi olma riskini göze alamazdım.Peki kızımı bu göreve nasıl dahil edecektim? Yaşı çok küçüktü. Dolayısıyla onudaha sonra yanıma almak istesem de bu pek mümkün değildi. Onun ‘hastalığı’benimkinden daha iyi durumdaydı. Benimle gelmesine hiç gerek yoktu. Telaştan, sinirdenve sabırsızlıktan ne düşüneceğimi bilmiyordum artık. Zihnimin tekdüzeliği zamangeçtikçe azalıyor ve yeni fikirler aklıma damla damla doluyordu. Bu da neydiböyle? Kendimi hiç bu denli aklı karışmış ve ne yapacağını bilmeyen bir haldebulmamıştım.
Ne zamandır su da içmiyorum. Yoksa onun etkisi mi diyedüşündüm bir an.
Kalkıp hazneden bir bardak su aldım. İçtikten yarım saatkadar bir süre geçtikten sonra zihnimin yatıştığını ve daha sakin hissetmeyebaşladığımı fark ettim ancak zihnimdeki o sis bulutunun ardındaki berraklık devamediyordu. Küçük bir kutudan akan su kendi içinde bir sır saklıyor gibiduruyordu. Çavuşun dediği doğruydu sanırım. Zihnim gittikçe yavaşladı,yavaşladı ve en sonunda koltukta uykuya daldım.
Sabah evdeki büyük bir kargaşayla uyandım. Gözümü açtığımdabir güvenlik amirinin ve beraberinde getirdiği iki muhafızın Miles ve Barbaraile hararetli bir şekilde tartıştıklarını gördüm. Miles o kadar sinirlenmiştiki öfkesi dizginlenemez bir haldeydi. Miles, annesine dönerek:
“Neden bunu yaptın? Gerçekleri neden çarpıtarak şikâyetettin. Kardeşimin gitmesine ne gerek vardı? O daha küçücük bir çocuk!”” diyehaykırıyordu.
Doğruldum ve ayağa kalkmaya çalıştım fakat oturduğum yerdenkalkamadığımı fark ettim. Vücudum sanki kurşundan yapılmış gibiydi. Beni görenGüvenlik Amiri söze başladı.
“İşte uyandı. Tartışmadan sana sıra gelmemişti. Muhafızlarhadi alın onu. Kendin yetmezmiş gibi kızının aklını da karıştırıp GeçmişinDışındakilere layık gördün demek. Öyle mi Bay Axel?”
Ne diyeceğimi bilemez bir halde dünkü planı düşünüyordum.Her şey alt üst olmuştu.
“Sıra bizde miydi Axel? Bizi de mi buralardan götürecektin?”dedi Barbara çok bilmiş bir edayla.
Ben bir şey demeye fırsat bulamadan Miles araya girdi vegüvenlik şefine bana yüklenmemesini, öyle bir şey yapmadığımı, Luna'yı düşünüpdoktor için araştırma yapacağımı söyleyerek beni savundu.
“Bekleyin.” dedim sesimdeki zoraki sakinlikle ortamıyumuşatmaya çalışarak.
“Hazırlanayım sonra çıkarız.” Ne yapacağıma dair bir fikrimolmamasına rağmen yolda bir kurtuluş ışığının olmasını umut ediyordum.
Hazırlanıp yanlarına gittiğimde Barbara biraz dahayumuşadığını belirten bir sesle “ Benim çalıştığım Sağlık Merkezine götürünlütfen. Orada en iyi imkanlar sunuluyor. Bence Axel ve Luna bir şansı daha hakediyor. Diğer Sağlık Merkezlerinin durumunu biliyorsunuz.” dedi. Bu sözleribeni şaşırtmıştı. Güvenlik Şefi tereddüt etmeden kabul etti. Hızlıca evdenayrılıp araçlara bindik ve büyük bir hızla havalanmaya başladık. Aşağıdakimanzarayı belki de son bir kez doya doya izliyordum, kurtuluşumun olduğunusanmıyordum ve elimden maalesef bir şey gelmiyordu. Çok geçmeden SağlıkMerkezine geldik. Muhafızlar başımızda beklerken Güvenlik Şefi birkaç sağlıkçalışanıyla konuşuyordu.
Güvenlik Şefi eliyle muhafızlara ansızın bir talimat verincemuhafızlar beni daha sıkı bir şekilde tutmaya başladılar. Sağlıkçalışanlarından birisi gelip şırıngayla boynuma bir şey enjekte etti. Saniyeleriçinde kıpırdayamayacak bir hale geldim. Gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladıve tamamen bilincimi kaybettim. Ara sıra kendime gelir gibi oluyordum,geçtiğimiz rutubetli koridorları ve yanıp sönen ışıkları hayal meyal hatırlıyorgibiydim. Kendime geldiğimde bir cihazın içindeydim. Karşımdaki cihazın içindede Luna yatıyordu.
Her yerimizi kablolarla donatmışlardı. Birkaç dakika sonraBarbara yanımıza geldi ve ikimizin de kablolarını sırayla çıkarmaya başladı.Yeniden hafif bir sersemlik içindeydim ve olup biteni kavrayamıyordum. O yüzdentek bir kelime etmeden sadece bakışlarla yetindim. Barbara merakımı sezmişolacak ki şöyle dedi:
“Doktorla konuştum. Sağlık durumunuzun gayet iyi olduğunu,istenmeyen bir yanlış anlaşılma sonucu buraya geldiğinizi ve taburcuolabileceğinizi anlatan bir rapor hazırladı artık gidebiliriz.”
Barbara'nın sözleri üzerimdeki yoğun sisi yavaş yavaşdağıtmaya başlamıştı. İçimi daha büyük bir merak ve endişe kaplamıştı. GüvenlikŞefi raporu inceledi ve yüzündeki sert ifade az da olsa yumuşadı fakat hala birşeylere inanmıyor gibiydi. Kafasını bize çevirip cüretkar bir ses tonuyla
“Tamam gidebilirsiniz ama bir süre gözlem altındakalacaksınız.” dedi üstten üstten konuşarak.
Artık özgür olduğumuza emin olmuştum. Boş bir odada hastaönlüğünü çıkarıp kendi kıyafetlerimi giydim. Bir başka odada da Barbara Luna’yıgiydiriyordu. Hazırlanıp eve doğru yola koyulduk. Hastanenin rutubetli ve yanıpsönen ışıkları adeta bir korku filmini andırıyordu. Luna usulca arkamdansokularak elimi tuttu. Korktuğunu anlamıştım. Hiçbir şey konuşmadan sadeceyürüyorduk. Kısa bir süre sonra Miles sessizliği bozdu.
“Yaşattığın bütün bu korkuya değdi mi anne? Şimdi mutlumusun?”
Barbara şaşkın bir ifadeyle Miles’a bakıyordu sanırım böylebir tepkiyle karşılacağı aklının ucundan bile geçmemişti. Ciddi bir ifadeylebana ve Luna’ya bakmaya başladı. Beni sürekli aynı şeyleri tekrar ederek arkasıkesilmeyen ısrarlarla uyarıyordu. Hemşire olmasından dolayı doktorlarlaarasının iyi olduğunu, o olmasa hala hastanede bilinçsiz bir şekildesürüneceğimi, ona minnettar olmam gerektiğini, doktora kaç hafıza kaydı vererekraporu imzalattığını anlatıyordu nefes almadan. Miles da şaşırmıştı. Hiçbir şeydemeden hızlıca önümüzden yürümeye başladı.
“Miles buraya gel, Miles dur!”
sesimi duymazdan gelip daha hızlı yürümeye başladı. Luna’yıBarbara’nın yanında bırakıp Miles’ın peşinden koşmaya başladım bir yandan daona seslenmeye devam ediyordum. “Miles bekle konuşmamız lazım!”
Miles buruk bir sesle
“Ne var!” diye bağırdı gözleri dolmuş ağlamasına ramakkalmıştı. Sımsıkı bir şekilde bana sarıldı.
“Ya sana ve Luna’ya bir şey olsaydı baba, o zaman neyapardık?”
Açıkçası bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum ve bugünyaşanmasından en korktuğum şey de buydu. Birbirimize daha sıkı sarılırken herşeyin geçtiğini, artık özgür olduğumuz ve sağlıklı olduğumuz için şükretmemizgerektiğini söyleyerek onu sakinleştirmeye çalıştım.
Eve doğru yürürken artık kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.Luna annesinin elini bırakıp benim yanıma geldiği esnada Barbara'nın telefonuçaldı.
“Merhaba Owen. Evet çok iyi, hastaneden yeni çıktık. Tamamveriyorum. Seni istiyor.” diyerek telefonu bana uzattı.
“Selam dostum. Bu kadar erken çıkmana çok sevindim.Sana iyi bir haberim var. Hastaneden çıktıktan sonra projene devametme konusunda herkes hemfikir oldu. Kendini iyi hissettiğinde okuldakigörevine devam edebilirsin.”
“Sağ ol Owen. Bu olaylar bazı gerçekleri yüzüme çarptı.Muhafızların haberinin olduğunu öğrenir öğrenmez beni görevimden almıştınız.Şimdi hiçbir şey olmamış gibi geri çağırıyorsunuz. Ne yapacağımı inanbilmiyorum. Biraz düşünmeye ihtiyacım var.” Söyleyeceklerim tam bitmeden Owenkonuşmaya devam etti.
“Gurur yapma Axel. Kimse senin yerini dolduramaz biliyorsun.Muhafızlar ne derse onu yaptık. Bizi de anla. Projen çığır açacak bir proje.Yarım kalmasını istemedik. Zaten senin tekrar aramıza katılmanı isteyecektikama tedavinin ne zaman biteceğini bilemediğimiz için yerine birini atadık.Hatta biz değil, projenin finansörleri atadı.”
Derin bir nefes alarak “Aradığın için sağ ol. Dediğim gibi,kendimi daha iyi hissedince bu konuyu düşüneceğim. Şu an bir şey söylemek içinçok erken.” diyerek konuşmayı daha fazla uzatmadan telefonu kapatmayıdüşünüyordum ki Owen araya girdi.
“Yüz yüze konuşalım dostum. Böyle olmaz. Okulda ya daAndrew’ın mekânında bu konuyu uzun uzun konuşalım.”
“Olur. Görüşürüz.” diyerek telefonu kapattım ve Barbara'yaverdim.
Herkes ne konuştuğumuzu merak ediyordu. Olanları anlattım.Yeni gelişmelere Barbara çok sevinirken Miles tam tersi şüpheli bir şekildeyaklaştı olaya.
“Daha birkaç saat öncesine kadar seni görevden uzaklaştırıpGeçmişin Dışındakiler’e gönderilip gönderilmemen konuşuluyordu baba? Sence biranda tekrar projene devam etmeni istemelerinde bir anormallik yok mu? ”
Miles haklıydı ama başka bir seçeneğim yokmuş gibihissediyordum.
“Bunu sonra düşünürüz.” diyerek konuyu orada kapatmakistedim fakat Barbara'nın diyecekleri var gibiydi.
“Baban bu konuda daha dikkatli olacak Miles. Hiç endişenolmasın. Olması gereken de bu zaten değil mi Axel? ”
Kendini cidden ne sanıyordu bu kadın. Başımıza gelenlerzaten onun suçu değilmiş gibi bir de çocukmuşum gibi davranmasından bıkmıştımartık. Sakinliğimi koruyarak alaycı bir tavırla
“Annen benim için her şeyi düşünmüş. Dikkat edin de siziniçin de düşünmesin.” dedim.
Çocuklar da bana katılarak gülmeye başladılar. ÖzellikleMiles benim tarafımda olduğunu ve beni desteklediğini çok belli ediyordu.Dürüst olmak gerekirse bu durum çok hoşuma gitmişti. Barbara epey bozulmuştu,yüzü düştü ve tek bir kelime bile edemedi. Eve vardığımızda herkes çokyorgundu. Yemeğimizi yiyip hemen uyumak için odalarımıza geçtik. Yorgundumfakat bir türlü uyuyamıyordum. Yataktan yavaşça kalkıp oturma odasındatelevizyonun karşısına geçtim. Film izlerken bir yandan defteri ve fotoğraflarıdüşünüyordum. Aralarında nasıl bir bağlantı olduğunu anlamaya çalışıyordumderken bir telefon geldi. Evdekiler uyanmasın diye panikle telefonu açtım.Arayan numarayı tanımıyordum:
“Bay Axel ile mi görüşüyorum?”
“Evet,benim.”
“Aklınızda dolaşan soruların farkındayım. Çok geçmedengörüşmemiz gerekiyor. Yarın akşam sizi saat 8'de Crawford Meydanı'nda bekliyorolacağım..”
“Siz kimsiniz? Numaramı nereden buldunuz?””
Karşıdaki ses “Yarın akşam tüm detayları anlatacağım.” deyiptelefonu kapattı. Sonunda bütün sorularıma cevap bulma ihtimalim olduğu içinsabırsızlanıyordum. Belki telefonun öbür ucundaki adam bana yardım edebilirdiama her ne olursa olsun bütün sorularımı cevaplayacak olsa bile ona hemengüvenemezdim. Numaramı nereden bulmuştu? Aklımın karıştığını nereden biliyordu?Birisi mi söylemişti? Beni nereden tanıyordu? Bütün bu soruların cevabınısadece o verebilirdi. Bu anonim olarak kendini saklayan kişiyle buluşmaya gidipgitmeyeceğim konusunda biraz düşündükten sonra kararımı verdim. Tabii kigidecektim çünkü bu soruların artık daha fazla aklımı kurcalamasınıistemiyordum. Bana tüm sorularımın cevapları lazımdı. Aklımdaki sorular kafamdateker teker dolaşırken saatin bu denli ilerlediğini fark etmemiştim. Saatsabaha karşı üç olmuştu. Bu saate kadar uyanık kalmam normal değildi. Hiç kimseiçin normal değildi. Oblivion'da bu saate kadar televizyon yayınları kesilir,sadece hastanede taburcu edilmeyi bekleyen ufak çaplı hastalar için mevcuthükümeti öven filmler bant yayınlarından oynatılırdı. Bugünün üstüne yeni birhastane macerası yaşamak istemediğim için odama geçtim ve bütün bu düşüncelerinverdiği huzursuzlukla kendimi zorlayarak uykuya daldım.
Uyandığımda öğlen olmuştu. Her yeri saran o siren sesinerağmen uyanmamıştın. Evde kimse yoktu. Barbara uğruna ailesinin huzurunu bilehiçe saydığı, bütün itaatkarlığını gösterdiği işine gitmişti. Onun bu tavırlarıilişkimizin gidişatını düşünmeme sebepoluyordu. Bu olaylar olmadan önceki karımın yerini şimdi bambaşka biri almıştısanki. Çocuklara da garip geliyordu tavırları. Onunla oturup bir gün uzun uzunbu konuyu konuşsak iyi olacaktı. İşe gitmemenin verdiği rahatlıkla televizyonunkarşısına geçtim. Hiç umurumda olmayan gündüz kuşağı programlarından biriniaçtım. Ülkenin dört bir yanındaki iktidar propagandalarına karşı olan biradamın itaatsizliği hakkında konuşup tartışıyorlardı. Bana kendimihatırlatmıştı. Sıkılıp kanalı değiştirdim. Bu sefer de şüpheli davranışlarıolan bir ailenin iç çatışmalarını anlatan bir program vardı. Herkes birbirinisuçluyordu. Sonuç çoktan belliydi, tartışmalarına bile gerek yoktu ama nasılsaherkes izliyor diye programı uzattıkça uzatıyorlardı. Başka bir programda da enerjive hafıza tasarrufu hakkında açık oturum vardı. Bu iyiydi işte.
En azından bu oturumdan bir şeyler öğrenebilirdik. Açıkoturumu izlerken bir yandan saate bakıyordum. Zaman bir türlü geçmekbilmiyordu. Açık oturumu biraz dahaizledikten sonra hava almak üzere dışarı çıktım. Crawford Meydanı'na gitmekiçin yaklaşık bir saatim vardı. Herhangi bir araca ya da kapsüle binmeye gerekduymadan sokaklarda dolaşarak meydana gitmeye karar verdim. Bu sayede insanlarıher zamankinden daha iyi gözlemleyebilirdim. Hayat bana eskisi gibi gelmiyorduartık. Kafada bir ışık yandıktan sonra onu söndürmek zor olur derlerdi deinanmazdım. Gerçekten de durum böyleymiş. Herkes sorumluluğu gereği işindeolduğu için sokaklar her zamankinden daha sakindi ama bir grup genç dikkatimiçekmişti. Sanki gizli bir alışveriş peşindeydiler. Bir türlü anlamverememiştim. Onlara yaklaştığım esnada beni fark edip dağıldılar.
Ben de olup biteniumursamadan yoluma devam ettim. Meydana buluşma saatinden yarım saat öncevarmıştım. Sokağın başındaki bara geçtikten sonra gözlerden uzak bir yereoturup bira söyledim. Biraz sakinleşmeye ve soğuk biramın tadını çıkarmayaihtiyacım vardı. Daha fazla bira içmeyi ve anı yaşamayı çok isterdim lakingelmesini tüm gün beklediğim bu anonim adamla konuşurken kafam güzelolmamalıydı. Olduğum yerden hızlıca kalkıp hesabı ödedikten sonra meydanınortasında beni bulmasını bekledim. Çok geçmeden bir el omzuma dokundu ve cebimebir şey koyar koymaz ortalıktan kayboldu. Kısa bir süre gözlerimle etrafıaradım fakat ya çoktan uzaklaşmış ya da kalabalığın arasına karışmış biryerlerden beni izliyordu. Yüzünü bile görememiştim. Elimi cebime attım ve işteÇavuş Richard Reeve’in notlarından sonra bir kâğıt daha. Yine ve yine. Bu kadarkâğıdı hükümetten gizlice kim kamu binalarının dışına çıkarabiliyordu? Kafamdayeni soru işaretleriyle kalabalığın ortasında kalmıştım. Zamanın durmasını vebirinin bana olan biteni anlatmasını her şeyden çok diliyordum ve kağıttayazanları merak ettiğim kadar hiçbir şey düşünemeyecek kadar sarhoş olmak daistiyordum.
Oturduğum bara geri dönüp kendimi unutuncaya kadar içtim.
Masadan kafamı kaldırdığımda barda çok az insan kalmıştı.Hesabı ödeyip kendimi dışarı attım. Yürümekte zorlanıyordum. Telefonum cevapsızaramalarla doluydu. Hiçbirine bakacak halim yoktu. Bir araca atlayıp evedöndüm. Kapıdan içeri girer girmez yine Barbara’nın kızgın ve sorgulayıcıbakışlarıyla karşılaştım. Ben yatağa giderken arkamdan bir şeyler söylüyordufakat bu sefer hiç umursamadan uykunun kollarına attım kendimi. Gözlerimiaçtığımda gecenin bir yarısıydı ve aklıma birden o kağıt geldi. Endişeyle onuaradım. Çok şükür kağıt cebimdeydi. Aksi takdirde kimsenin okumamasını umutetmekten başka çarem kalmayacaktı. Oturma odasına geçip kapıyı usulcakapattıktan sonra kağıtta yazanları büyük bir heyecanla okumaya başladım.
“Kim olduğumu merak ediyorsan davamıza kendini adadığınıkanıtlaman lazım. Biliyorum bu adam ne anlatıyor diyorsun ama yetkililerintelefonlarını dinliyor olma ihtimaline karşı burada açıklama yapamam tekdiyeceğim yarın sabah 10’da o kağıtta yazan yerde ol. Bütün o yazanlar gerçek.Kağıdın arkasında o notların sahibinin bölüğünden bir askerin fotoğrafını göreceksin.”
Hızlıca kağıdın arkasını çevirdim. Fotoğrafta askerüniforması giymiş en fazla 25 yaşlarında olan bir adam vardı. Eski olduğu herhalinden belli olan fotoğrafın altına bir not düşülmüştü: Aiden 18 Nisan 2050.
En azından içlerinden birinin adını öğrendiğim içinseviniyordum. İçim resmen umutla dolmuştu. Kağıdı hemen yastığımın altınakoydum ve yarın sabah olacak şeylerin verdiği heyecanla uyumaya çalıştım. Tamiçim geçmek üzereyken Barbara buna fırsat vermeden beni uyandırmak için dürtüp konuşmayabaşladı.
“Bugün hangi cehennemdeydin sen? Telefonlarıma cevapvermedin. Eve geldiğinde bir kelime dahi söylemedin. Şimdi de bu saatteayaktasın bir işler mi karıştırıyorsun sen?”
Ses tonu resmen küçük bir çocuğu azarlar gibiydi.
“Ne söylememi bekliyorsun? Yaşadıklarım sence kolay şeylermi? Biraz kafa dağıtmak istemiş olamaz mıyım? Sağ ol çok yardımcı oluyorsun cansıkan sorularınla.”
Gözlerimi açıp Barbara’ya bakmaya gerek bile duymadan tatlıuykuma devam ettim. Bir yandan o söylenmeye devam ediyordu. Bu kadınla doğrudüzgün konuşulmuyor. Acı da olsa bir kez daha bunu anlamış oldum.
Bütün bu olanlar bilinçaltıma işlemiş gibiydi. Bütün geceorduda olduğumu, hafıza kayıpları için savaştığımı, kalıcı anılarbiriktirdiğimi gördüm. Sabah uyanınca hemen saate baktım. 8'i gösteriyordu.Yataktan kalktım, ailemle kahvaltımı yapıp biraz dolaşmak istediğimi söyleyerekkendimi sokağa attım. Meydana vardığımda gözüm şüpheyle o adamı arıyordu amaher şey o kadar ani olmuştu ki görsem bile tanımazdım. Saniyeler içinde yineomzuma bir el dokundu.
“Getirdin mi?” dedi.
Gazetenin bir kupürünü eline sıkıştırdım.
“Gel benimle” dedi ve kalabalıkta hızla ilerlemeye başladı.
Kalabalıktan uzaklaşmış, şehrin sokaklarından daha darsokaklara gelmiştik ve burası oldukça tenhaydı. O kadar uzun bir süreyürümüştük ki neredeyse şehrin sonuna gelmiştik.
Şehrin bu bölgesi hiç tekin görünmüyordu. Esrarengiz birhavası vardı. Sokak lambalarının altına belirli aralıklarla oturmuş dilenciler,mekanların önüne sıra sıra dizilmiş hayat kadınları ve sokakta dümdüz yürümektebile zorlanan ne idüğü belirsiz gençler… Burası muhafızların bile bulunmakistemeyeceği türden bir yerdi.
Bu tüyler ürperten sokakta biraz yürüdükten sonra başka birsokağa saptık. Bu sokağın başında Shangri-La motor yolun ortasında duruyordu.Ciddi bir ifadeyle burada beklememi ve hemen geri döneceğini söyledi. Ardındanhızlıca yürümeye başladı. Bense burada ne olup bittiğini merak ettiğim içingüvenip güvenmeme konusunda hala ikilemde kaldığım bu yabancının gizlicepeşinden gitmeye karar verdim. Uzaktan onu izleyebileceğim bir yere geçtim.Alabildiğine uzanan yüksek duvarların üstünde nöbet tutan bir muhafız yanındakikapsülden aşağı süzülerek bu tekinsiz yabancının yanına indi. Kısa bir süresonra kendi aralarında gülüşmeye başladılar.
Ne olduğunu anlamamıştım. Muhafızların gülmeyi bildiğinibile düşünmezdim. Soru işaretlerim gittikçe artıyordu. Tekinsiz yabancı dahagülüşmeleri bile bitmeden önündeki muhafıza yeşil bir kağıt parçası uzattı veelini sıkıp uzaklaşmaya başladı. Bu garip yabancının bana doğru gelmeyebaşladığını anladığım an kendimi fark ettirmeden motorun yanına geri döndüm.
Gülümser gibi bir yüzifadesiyle yanıma geldi. Kaskını kafasına taktı ve konuşmaya başladı
“Hadi atla gidiyoruz.”
İlk başta motora binmeye tereddüt etmiştim. Çünkü beninereye götüreceğini ve ne yapacağımızı bilmiyordum. Gözlerini gözlerime dikerekkonuşmaya devam etti.
“Hadi atla artık, seni bütün gün bekleyemem! Sorularınayanıt arıyor musun aramıyor musun?”
Bu son sorudan sonra düşünmeye bile fırsat bulamadan kendimimotorun üstünde buldum. Muhafızların olduğu duvara yaklaştığımızda bu devasametal kapıların açıldığına ilk kez tanıklık ettim. Tüccarlar için bu kapınınaçılıp kapandığını biliyordum ama normal bir sivilin dışarı çıkması içinaçıldığını ilk kez görmüştüm. Yolun üstü özenle temizlenmiş, çöl kumlarınateslim olmaması için güzelce yükseltilmişti. Şehrin içindeki yollar bu kadarbakımlı ve kusursuz değillerdi. En azından şehrin burjuvalarının yaşadığışatafatlı caddeler ve sokaklar hariç bu denli güzel yolları Oblivion'da görmekpek mümkün değildi.
İlk kez bu aşılamaz denilen duvarların dışına çıkmıştım.Yabancı adam çok uzun sürmeyen sessiz bir yolculuktan sonra beni vaha diyeadlandırılan bir yere getirdi. Motordan inip manzarayı izlemeye koyulmuştum.Çölün ortasında yemyeşil ağaçlar ve dibi cam gibi görünen devasa bir subirikintisi… Bu nasıl mümkün olabilirdi? Büyük bir heyecanla su birikintisinedoğru koştum. Burası resmen televizyonda devlete itaat etmemiz ve karşıçıkmamamız karşılığında ölümden sonra bize ödül olarak vaat edilen Cennet isimlitasvirin vücut bulmuş haliydi. Adeta aynaya bakar gibi kendi yansımamıgörüyordum. Vaha denilen yer tarif edilemeyecek kadar çok güzeldi. Etraftasadece televizyon programlarında görebildiğimiz kuşlar, yemyeşil ağaçlar vebirbirinden renkli kelebekler vardı. Bu manzarayı Oblivion'da görmek yüzlerceyıllık hafızayı takaslamayla bedeldi. Yabancı usulca yanıma yaklaştı. Gururlu,bir o kadar da buruk diyebileceğim bir ses tonuyla “Çok güzel değil mi? Neyazık ki bu tarz güzellikler ya yok oldu ya da insan eliyle yok edildi.” İnsaneliyle yok edildi derken ne demek istemişti. Artık sinirlenmeye başlıyordum. Bugarip yabancı bir şeyleri bilmece gibi söyleyip duruyor ama asla açıklama yapmagereği bile duymuyordu.
“Beni buraya neden getirdin?”
Kafasındaki kaskı çıkarıp ansızın yere atarak konuşmaya başladı.
“Sen söyle Axel, sence seni neden buraya getirdim? Sadecesorularına duymak istediğin cevapları mı arıyorsun? Yoksa gerçeğin kendisinimi? Anomalilerinin nedenini mi arıyorsun? Yoksa o b*k çukurunda sizlere revagörülen bu hayatın nedenini mi!!!”
Anomalilerimi nereden biliyordu? B*k çukuru mu? Nasıl yani?Hükümetin inşa ettiği diğer şehirler Oblivion'dan daha mı güzeldi yoksa buşehirler dışında bir hayat mı vardı?
Meraklı bakışlarımı gizleyemeyerek ve bu tarz konuşmanınverdiği rahatsızlığın doğurduğu sinirimi tam olarak gizleyemeyerek sorularımayanıt ararcasına
“Ne zırvalıyorsun sen? O b*k çukuru dediğin yer benim ailem, evim, işim herşeyim! Bana yeni anomaliler yaşatmak için mi gönderildin?” diyerek karşılıkverdim.
Garip yabancınıngözlerini anlamlandıramadığım bir parıltı kaplamıştı. Kendinden emin bir sestonuyla konuşmaya başladı.
“Öncelikle sakin ol Axel, ben senin düşmanın değilim. Bekle,sana kendimi izah edeyim.”
Bunları söylerken kullandığı kelimelerden ve takındığıtavırdan habersizmişçesine bir hali vardı. Konuşmasına daha sakin bir şekildedevam etti bu sefer.
“ Öncelikle ben de senin aklındaki soruların tamamına vakıfdeğilim. Seni buraya getirmemin sebebi seni birtakım gerçeklerle yüzleştirmektiAxel. Bütün bu yaşanan doğa olayları aslında hiçbiri doğal yollarla olmadı.Uğruna sayısız anı harcadığın araştırman aslında halkı, hükümetin tüm bukuraklığa, kıtlığa bir çözüm aradığına dair inandırmak amacıyla planlanmış birşeydi. Sen araştırmalarına devam ederken onlar projeyi çoktan bitirip siziniçin kullanmaya hazır hale getiriyorlar ve bunun için uygun zamanı belirleyiphalka satıyorlar. Hafızalarınız silindiği için siz bunu unutuyorsunuz ve döngüdevam ediyor. Tek yaptığın şey hükümeti zengin etmek. O kadar.”
Kafamı önüme eğerek yumruklarımı sıkmaya başladım. Garipyabancı bir yandan konuşmaya devam ediyordu.
“Özür dilerim Axel böyle bir gerçekle nasıl yüzleşilir bilmiyorum. Bana inanmakistemeyeceğini düşünerek seni buraya getirdim. Şahsen ben olsam ben de inanmakistemezdim. Ancak gerçek bu.”
Boğazım resmen düğümlenmişti. İçimden avazım çıktığı kadarbağırmak geliyordu ama yapamıyordum. Ülkenin dört bir yanında şehir kapılarınınardında ölüme neden olabilecek kuraklık ve bu kuraklıkta tutsak hayatı yaşayaninsanların kendi aralarındaki çatışmalardan bahsediyorlardı. Her yere sıçrayanbir iç savaş gibi… Garip yabancı kolundaki saate baktı.
“Şimdi gitmemiz gerekiyor Axel. Muhafızların nöbet değişim vakti gelmeden senigeri götürmem gerekiyor.”
O an sadece susup motora binmekle yetindim. Yıllarımıharcadığım araştırmam, dünyayı başta kendi evlatlarım olmak üzere nice çocuklariçin yeniden yaşanabilir hale getirme hayalim resmen suya düşmüştü. Bu dayetmezmiş gibi bunca zaman bir kukla gibi kullanılmıştım.
“Axel şu an duyduklarının sana ağır geldiğini biliyorum amabeni dinlemek zorundasın. Oraya döndüğün zaman bugün burada şahit olduğunşeyleri kimseye anlatamazsın. Biliyorum şu an çok sinirlisin ama ailen için enazından bir süre daha sakin kalman gerekiyor.”
Her ne kadar kabul etmek istemesem de bu garip yabancınınhaklı olduğunu biliyordum. Her, daha kötü ne olabilir dediğimde başıma dahakötüsü geliyordu. Benim düzenli bir işim, bende sevgi uyandıran ailem varken şuson birkaç gün içinde yaşadıklarıma cidden bir kılıf bulamıyordum. Aracaatlayıp ilerlerken düşüncelere dalmıştım. Düşüncelerimden yabancının sesiuyandırdı beni.
“Birazdan varmak üzereyiz Axel, ben daha fazla dikkatçekmemek adına bir süre buralarda olmayacağım. Seni almaya gelmeden önceedindiğim bilgiye göre yarın enstitüdeki müdür seni işine bir an önce dönmeyeikna etmek adına seni ziyaret etmeye evine gelecek. İstemesen de kabul etseniyi olur çünkü kabul etmezsen eğer seni tekrardan sağlık taramasına sokacaklarve bu sefer sahte bir raporla seni ortadan kaldıracaklar beni anladın mı?”
Titrek bir sesle dediklerini anladığıma dair garip yabancıyıonayladım.
“Gerçeklerleyüzleşmeye devam etmem için rol yapmamı istiyorsun benden. Anladım. Çok iyianladım.”
Şehrin duvarları artık görüş alanımıza girmişti. Derin birsessizlik sonrası beni devasa kapının önünde bıraktı ve duvarın üstündekigardiyana eliyle bir işaret yaptı. Kapı kulak tırmalayan bir gıcırtıylaaçılıyordu.
“Tekrar hatırlatmak istedim ben bir süre burada olmayacağımAxel, bu süreçte şehirde olan bir yoldaşımız seni bulacak ve aklındakisoruların bazılarına cevap verecek lakin bir miktar hafıza kaydıyla veya geçmişeait herhangi bir şeyle ödemen gerekebilir. Kendine dikkat et.”
“Sen de. Peki adın ne?”
Yabancı adam hiç arkasına bakmadan üstüne üstlük sorumucevapsız bırakarak yoluna devam etti. Bense duvarın üstünde nöbet tutanmuhafızın gözlerinin içine korkuyla bakarak şehrin içine doğru yürümeyebaşladım ve eve doğru yola koyuldum. Eve vardığımda saat geç olmayacaktı. Enazından bugün Barbara’nın bir türlü anlam veremediğim triplerine maruz kalmakzorunda olmayacaktım. Zaman kaybetmeden eve vardım. Luna beni kapıda görüncebana doğru koşup bir anda sarılmaya başladı. Akşam yemeği saatine yetişmiştimanlaşılan, çünkü Barbara her akşam yemekten sonra geri çıkmaksızın çocuklarıodalarına ödevlerini yapmaya gönderirdi. Çocuklar sadece hafta sonu akşamlarıyemekten sonra ödevlerini bitirip yanımıza gelirlerdi. O günlerde de ya filmizlerdik ya da ben küçük kızımla oyunlar oynardım. Barbara bu konuda dakatıydı. Çoğunlukla çocuklarımızla olan ilişkilerimize bir sınır koymamızgerektiğini ve devlete bağlılık konusunda konuşmalar yapmamızı tercih ederdi.
Bunca zaman kendimi mutlu bir evlilik yaptığıma ikna etmeyeçalışmıştım. Onun bu hallerini bir gün düzelir umuduyla sürekli alttan almakzorunda kalıyordum. Bu sıkıcı kadınla neden evlendiğimi ve nasıl hala evlikalabildiğimi hiç anlamıyordum. Birkaç sene önce hiç böyle değildi.
Ayrıca birkaç gündür yaşadığım bu olaylar ailemdenuzaklaştığımı hissetmeme neden olmuştu. Çocuklarla aramda bir sorun yoktu.Onlar Barbara'ya göre daha soğukkanlıydılar ve benim her hareketimi sorgulamayagerek bile duymuyorlardı ancak onlarla daha fazla zaman geçirmeliydim. Bu ihbarolayından sonra Barbara’yla aramızın açılmasına rağmen ailemin yapısındaçatlaklar oluşmasına izin vermemeliydim. Çocukların etkilenmesini hiçistemiyordum. Bunun yanı sıra kaç yıllık eşimden ayrılma düşüncesi bilinmezlikledolu sorularımla beraber aklımda dolaşıyordu. Bugün gördüğüm manzarayı engüvendiğim kişi olması gereken Barbara'ya anlatamayacaksam kime anlatacaktımben? Bunu dile getirip getirmeme konusunda kararsızdım. En iyisi zamanabırakmak ve sorularımın cevaplarının peşine düşmekti.
Adamın söylediği kişinin benimle iletişime geçmesini dörtgözle bekliyordum. Ancak şimdi dinlenme vaktiydi.
Bölüm etkileşimi
