1. bölüm / 2
Oblivion: Berraklık DozuKAYIT DIŞI
Bölümler 2Şu an: KAYIT DIŞI
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş her sabah olduğu gibiyine parlak ve metalik gri rengine bürünmüştü. Son zamanlarda olduğu gibi busabah da, güneşin parlak ışığı ve dayanılmaz sıcağı yüzünden şehrin dört biryanını çevreleyen kulelerden duyulan alarmdan önce uyanmıştım. Gün doğumunuizlemek için eşim Barbara'yı uyandırmadan yataktan kalktım ve yanımdakikomodinden gözlüklerimi alıp gündoğumunun tadını çıkarmak için kahvemi hazırlamayamutfağa geçtim, manzaranın eşsiz güzelliğini izlemeye dalmışken aniden bütünşehri saran alarmın çalmasıyla beraber buzdolabının içimi ürperten mekaniksesini duydum. Bizim evimiz de dahil olmak üzere her evin zemininden yükselen,yemek vakti geldiğinde üstündeki ışığıyla etrafı aydınlatan, şeffaf birbuzdolabıydı bu. Halkın ve üst düzey muhafızların oylarıyla tüm vatandaşlararasında eşitlik sağlanması amacıyla herkes aynı şeyleri yerdi. Tabii ki bazıdurumlar hariç. Üst düzey yetkiliyseniz veya işinizde çok başarılı olup zam yada terfi aldıysanız durum değişirdi. Nerden mi biliyorum? Şehri boydan boyakaplayan billboardlarda yemek fotoğraf ve videolarının gösterimiyle tabii kide. “Siz de böyle yaşamak ister misiniz?” diye sorarak hem görgüsüzlüklerinigözümüze sokuyorlardı hem de halkı daha çok çalışmaya teşvik ediyorlardı.Gururlarından ve kibirlerinden bu davranışın yanlış olduğunu göremiyorlardıbile. Kendileri hiçbir yerde çalışmadan, bizim çalışmamız sayesinde o masalarıkuruyorlardı. Bu varlığa nasıl eriştiklerini kimse bilmiyordu. Tek bilinen şeyBüyük Seçim sayesinde Resmi Geçmiş’e sahip oldukları ve bu sayede geçimlerinisağladıkları biliniyordu. Buzdolabına yaklaşıp haznenin kapağını araladığımdadolabın içinde hiç iç açıcı olmayan bir manzarayla karşılaştım. Dolapta herzamanki gibi yulaf ezmesi, incir, bakla, zeytin, keten tohumu ve chia tohumugibi şeyler vardı. Ben derin bir iç çekerek kahvaltıyı hazırlamaya başladığımesnada Barbara da uyanmış ve çocukları uyandırıp yanıma gelmişti.
Günün en sevdiğim hatta teksevdiğim vakti diyebileceğim vakti gelmişti. Kahvaltıda ailemle sohbet etmevakti…
“Okul nasıl gidiyor Miles?”diye sordum.
O da heyecanlı bir tavırlayüzünü bana dönerek anlatmaya başladı. “Çok iyi gidiyor. Buğday yetiştirmeyiöğreniyoruz. Gelecek ay su kaynaklarını bile öğreneceğim. İnanabiliyormusunuz?”
“Resmi Geçmiş seninle gururduyuyordur Miles. İlerde laboratuvar ortamında çalışmak için senigörevlendirebilirler. Hani şu Resmi Geçmiş‘ten sonra gelen şehrin en saygıduyulan ve minnettar olduğumuz kişilerden. Onlardan biri olabilirsin. Tıpkıbaban gibi.”
Barbara tüm bunlarısöylerken oğlumuza gururla bakıyordu.
Eee tabi ben de aynıgururlu bakışlarımı Luna’ya yönelterek sordum
“Luna, sende durumlarnasıl?”
Luna başta, gözlerinidevirdi ve hiçbir şey duymamış gibi davrandı. Sanki aklı başka şeylerledoluydu, tabağına dokunmamıştı bile.
“Luna?” diye seslendimtekrar.
“Öğretmenim harfleri hepkarıştırdığımı söylüyor baba. Herkes benimle dalga geçiyor. Baba yerine dabayazdığım için sınıftaki herkes bana güldü. Bir daha okula gitmek istemiyorum.” dediktensonra ağlamaya başladı benim küçük sevimli Luna’m.
Luna’yı dinlediğim esnadasorunun disleksi olabileceği aklıma geldi. Bundan emin olmak için birpsikologdan randevu almak iyi olacaktı. Şimdilik gözlemlemek daha iyiydi.
“Öyle şeyler olabilirkızım. Öğrenirken yaptığın küçük hatalar bunlar. Zamanında biz de böyle hatalaryapmıştık. Değil mi Barbara?” Onu sakinleştirmeye çalışıp kucağıma aldım vegözyaşlarını silip yanağına küçük bir öpücük kondurdum.
“Elbette. Hem de bunun gibine hatalar yapmıştım ben.” derken bir yandan da yüzü asılmıştı Barbara’nın.
Ya kızımız tedaviye cevapvermezse... Böyle bir durumda olabilecek şeyi az çok tahmin edebiliyordum. GeçmişinDışındakiler’e gitmesi düşüncesi fazlasıyla ürpermeme neden olmuştu. Yapılmasızorunlu bir seçenekti bu. Geçmişin Dışındakilerin nereye gittiğini sadece ResmiGeçmişin Sahipleri biliyordu. “Küçük bir kusur.” dedim kendi kendime. Hemen biranlam yüklemeye gerek yoktu. Sanki Barbara da benim gibi düşünür bir haldeydi.Bir yandan Luna'nın başını okşadım ve biraz da rahatlamasını umut ettim. Bukadar endişe duyulacak bir şey yoktu henüz. Durumu gözlemleyip gerekirsedoktora götürmeden kötüyü düşünmenin bir anlamı yoktu.
“Evet çocuklar. Okul SistemTaşıyıcı birazdan gelir. Çantanızı alıp kapsüle geçin bakalım.”
Luna’da “Tamam babacığım.” diyerekyanağımdan öptü ve okula gitmeden önce gülen gözlerle yüzüme baktı. Yaptığımşey işe yaramıştı anlaşılan.
Onlar kapsüle doğrugeçerken biz de tabakları bulaşık haznesine yerleştirdik. Bu şehirdeki bütünevlerde bulaşıklar hazneden aşağı iner ve bir yerde toplanırdı. Doğrusukimlerin yıkadığı hakkında bir bilgim yoktu, açıkçası işimizi epeykolaylaştırdığı için pek umurumda da değildi zaten. Belki insanlar, belkirobotlar, belki de hiç kimse. Kafamı yormam gereken onca şey varken bir de bunudüşünmekle uğraşamazdım. Yeni anılar üretmem lazımdı. Ben bunları düşünürkenBarbara ile hazırlanıp kısa zaman sonra biz de işe gitmek üzere yola çıktık. Neyazık ki çalışan sınıfın işe gitmesi için gereken kapsüllerin yapımı henüzbitmemişti. Oblivion şehrinin kavurucu güneşi yine kendini gösteriyordu.Sabahkinden daha mı sıcaktı? Umursamaz bir tavırla omzumu silktim,yapabileceğim bir şey yoktu zaten.
Kısık bir sesle “Bir şey mioldu?” diye sordu Barbara.
“Hiç. Güneş sabahkindendaha farklı geldi. Siz uyanmadan önce farklıydı.” diyerek açıkladım kendimi.Barbara çok şaşırmıştı. Güneşin farklı olmasına mı böyle bir şey söylemişolmama mı bilmiyorum. Belki de ikisine birden şaşırmıştı. Doğru ya böyle şeylerdüşünmememiz gerekiyordu.
“Sen iyi misin?” diye sorduBarbara, sesinde telaş vardı.
“Boş ver.” dedim.“Saçmaladım. Bir anlık düşünceydi sadece.”
Yollarımız ayrılırken,arkamdan uzun uzun baktığını hissettim.
Barbara tam ayrılacağımızesnada “Bunları düşünme. Berrak hafızanın ve hayatının tadını çıkar.” dedi.
Çalıştığı hastanede kimbilir bu tarz şeyleri benim gibi sorgulayan ve bu sorgularına kendince sebeplerarayan, gündelik hayatın dışına çıkan kaç hastaya denk gelmiştir. Üstelik ohastaların sonu belliydi. Sahi neyim var benim?
Neyse, Barbara’nın dadediği gibi berrak hafızamın ve hayatımın keyfini çıkarsam iyi olacak. Bir andakaramsar düşünceler aklımın ucundan geçmeye başladı ve yerini tedirginliğebıraktı. Ya bunları konuşurken bir muhafız duysaydı, o zaman ne yapacaktım?
Geçmişin Dışındakilerekatılmaya hiç niyetim yoktu. Evet, evet doğru. Kendimi bir an önce toparlamalıydım.
Okula geldiğimde gözcükulesinden: Hafızalarınız bizimle güvende. Mutluluğunuzun kaynağı hafıza silmesüreci başladı. Su gibi berrak hafızanızın tadını çıkarın.” diye soğuk, cansızve yaşamdan çok uzak anonslar duyuldu. O sırada Thiago ile karşılaştım.
“Mutlu anılar!” dedisevecen bir tavırla.
“Mutlu anılar. ” diyekarşılık verdim.
Ders zili çaldı ve derseyetişmek için upuzun koridorlarda yürümeye başladım. Sınıfa girer girmez dahakimsenin yüzüne bakamadan
“Mutlu anılar çocuklar.Nerede kalmıştık?” diyerek derse giriş yaptım.
“Noctilux yetiştiriciliğinebaşlamıştık. 102. sayfadayız.” diye cevapladı Chloe.
“Çocukların hafızaları dahataze oluyor.” deyip gülerken sınıftakiler de bana eşlik etti. “Doğru Noctilux.” Gerçekten de zaman geçtikçehatırlamam daha da zor oluyordu.
Ah bu çocuklar…
“En azından konu içeriğiniunutmuyorum. Yani dersten kaçma şansınız yok gençler.” derken daha cümlemitamamlayamadan, yüzlerindeki gülüşler soldu, yerini ifadesiz ve taze bilgiyehazır yüz ifadeleri aldı.
Bileğimdeki arayüze iki kezdokundum. Sınıftaki öğrencilerin her birinin göz merceğine bağlanan ağ ilebirlikte sınıfta bir dalga yayıldı ve birkaç saniye sonra her bir öğrenciningöz merceğinin aktif olduğunu belli eden bir şekilde göz bebekleri yeşil rengebürünmüştü. Çok geçmeden Noctilux mavi bir ışık yayarak sınıfın ortasındabelirdi. Hem ders notlarını görebiliyorlardı hem de sınıftakileri.
“Pekala gençler. BugünNoctilux yetiştiriciliğinin temel prensiplerine giriş yapıyoruz. Aranızda bubitkiyi duyan var mı?” Sadece bir kişi el kaldırmıştı. Elimle işaret ederekDiana’ya söz hakkı verdim.
“Işığın olmadığı yerlerde yetişiyor Bay Axel. Güneşten değilradyasyondan beslenen bir biyolojik tür.”
Son beş yılda üretimine başlandığı halde bir öğrencimin bunubilmesi ve güncel konulara da hakim olması beni çok gururlandırmıştı. Ayrıcagençliğe olan umudumu da yeşertmişti.
“Peki bu türe ne ad veriliyor? Bilen var mı?”
Diana tekrar el kaldırdı ve hemen söz hakkı verdim.
“Radyafon tarımı deniliyor ve son zamanlarda elde edilen birtür. Ar-Ge’sinin bu kadar kısa sürmesi tarım hakkında yeni dönüşümlerin bizi beklediğinigösteriyor.”
Bu kadar detaylı bir açıklama yapması gerçekten çok hoşumagitmişti. Onaylayan ve tebrik ettiğimi belli eden bir tavırla başımı salladım.
“Diana, dersten sonra yanıma gel. Asistanlık görevini sanavermek istiyorum. Bundan sonra laboratuvarımda çalışabilirsin.” Bu sırada ekrangörüntüsünü mor renkteki Noctilux ile değiştirdim.
“Bu ekranda gördüğünüz mavi jel içerisindeki mor meyve, toprakve su kullanılmadan yetiştirilir. Onun yerine radyasyon enerjisi kullanılır.Radyasyonu kökleri sayesinde emer ve bitki kendi ışığını üretir. Bu sayede hematmosferdeki radyasyon miktarını azaltır hem de yaşamı da yeniden tanımlayarakbir sonraki buluşlar için yola gösterici niteliğindedir. Yaydığı ışıltı nekadar parlaksa o kadar olgunlaşmış demektir.”
Ben bunları anlatırken Chloe ile göz göze geldik. Sorusoracakmış gibi bir hali vardı fakat aynı zamanda çekingenlik vardı yüzifadesinde.
“Bir şey mi söyleyecektin Chloe?”
“Noctilux karanlıkta mı oluştu yoksa biz mi laboratuvarortamında yarattık?”
“Laboratuvar ortamında diye biliyorum. Ancak bu kadar kısasürede üretilmesi bende de soru işareti bıraktı. Belki de karanlıkta oluşmadı.”dedim kısık bir sesle, “ama orada büyümeyi bizden daha iyi öğrendiği kesin.”Sonra ne dediğimi fark ettim. “Pardon gençler, felsefe dersinde olmadığımızıunutmuşum.”
Daha önce şaşkın ifadelerle bana bakan gençler şimdi gülmeyebaşlamıştı.
Dersten sonra odama geçtim. Sonraki derste işleyeceğimkonuları ayarlıyorum. O sırada kapı çaldı. Gelen Diana idi. Masamdaki bölmeyeparmak izimi okuttum ve kapının otomatik kilidi sessizce açıldı.
“Merhaba, Bay Axel. Yanınıza gelmemi istemiştiniz.”
“Merhaba Diana. Dersteki katılımın ve yeni üretime geçildiğihalde gelişmelere bu kadar hakim olman beni çok gururlandırdı gençlik adına.”
“Teşekkür ederim.”
Ayağa kalkıp masanın üzerindeki ışık ekranına bir komutverdim. Ardından oda karardı ve odanın ortasında bugüne kadar yaptığımçalışmaların verileri mavi ekranlarda parlamaya başladı. Sayısız veri çizgileribütün odayı kaplamıştı. Son çalışmanın görseli tam ortada kendini gösteriyordu.
“Gel sana projemi gösteriyim.” Projeyi gösterirken bugünekadar izlediğim bütün adımları anlattım. Her bir veriyi gösterdim ve maalesefbugüne kadar iyi bir ilerleme göstersem de istediğim sonuca henüzulaşamadığımdan bahsettim. Yeniden başlamayı düşündüğüm algoritmalara dadeğindim.
“Ne yazık ki finansör kısıtlı bir bütçe verdi. Aynı zamandaseninle birlikte daha iyi işler başaracağımız için bu bütçenin artacağınıdüşünüyorum. Geleceğimiz için büyük bir ışık vaat ediyorsun.”
“Bu sözleri sizden duymak benim için büyük bir onur. Çokteşekkür ederim.”
“Ne demek. Olanı ve gördüğümü söylüyorum sadece.” Kısa birduraksamadan sonra ekledim: “Ayrıca senden gündemdeki gelişmelerin ve sonyıllarda yapılan buluşların listesini ve olabildiğince ayrıntısını istiyorum.Belki işimize yarayan bir şey çıkar.”
“Tabii efendim. Her gün yaptığım şey zaten. Hazır notlarımvar onlara eklemeler yaparım. İsterseniz notlarımı da hemen şimdi veriyimsize.”
Hafifçe gülümsedim.
“Aferin Diana. Seninle çok güzel şeylere imza atacağız.Şimdilik o notlar kalsın. Vakti geldiğinde hepsini bir arada görmek istiyorum.”
“Nasıl isterseniz, efendim.”
İşte Oblivion şehrinde bizim için durum böyleydi. Aradaşehrin en tepesindeki tünellere kapsüllerle gider gelirdik. Her defasındaburadaki kapsüllerin bu denli kısa zamanda tamamlanmasını zenginlerinkeyiflerine düşkünlüğüyle bağdaştırırım. Bizim işe gitmemizi kolaylaştıracakkapsüllerin yapımının hala devam ediyor olması bu düşüncemi aklımda daha dapekiştirir bir nitelikteydi. Şehrin tepesindeki en yüksek binadan şehriçevreleyen kuru ama yine de meyve vermeye devam eden ağaçları, ağaçlarınarkasındaki kurak çölü, kurumaya yüz tutmuş nehirleri, gökyüzündeki bulutlarıizlerdik. Şehrin kalabalıklığından ve binaların birbirlerine fazlası ile yakınolması sebebiyle bu manzarayı şehir merkezinden izleme imkanımız olmuyordu.Şehrin tam ortasında Hafıza Kayıtları vardı. Mavi, parlak ve ışık yayan HafızaKayıtlarının sahipleri bu şehrin en zenginleriydi. Hayatı doya doyayaşayanların… Bizlerin günlük rutinlerinden dolayı hayatın tadını çıkarmaya pekvakti olmuyordu tabii. O göz alıcı, normal hayattan çok uzak görünen ve ulaşılamazhale gelen manzarayı bile ayda iki ya da üç kez izleyebiliyorduk. Her gün orayagidip farklı anılar yaşamak bizim için hafıza kaybına eşdeğerdi. Oraya yetecekkadar hafıza kaydımız yoktu ne yazık ki.
Her zaman olduğu gibi sıradan bir okul gününün daha sonunagelmiştik. Derin bir oh çekip binadan dışarı çıktım. Eve gitmek için yolakoyulduğum esnada Müdür Owen’ın bana seslendiğini duydum.
“Axel! Axel!!! Beni bekle seninle konuşmamız gereken önemlibir konu var.” Soluk soluğa yanıma geldi ve elini omzuma koydu.
Telaşlı bir sesle: “Hadi Axel gel de Andrew’ın mekânında birşeyler içelim. Sana diyeceğim önemli şeyler var.”
Daha önce Müdür Owen’ın böyle bir şey yaptığını hiçgörmemiştim. Bir yanım bir an önce eve gidip ailemle zaman geçirmek istiyordiğer yanımsa Müdür Owen’ın anlatacağı şeyleri merak ediyordu. Andrew’ınmekânında kuytu bir yere oturduk ve Müdür Owen kendini beğenmiş bir tavırla“Merak etme Axel, bugün hesabı ben ödeyeceğim.” diyerek hunharca gülmeyebaşladı.
Eski bira şişelerinin yerini, yeni bira şişeleri alıyormekâna yeni gelenlerle eskiler yer değiştiriyordu. Müdür Owen ise hala havadansudan konuşarak beni daha da sabırsızlaştırmıştı. Derken, lafını keserek sordum
“Konuşmamız gereken önemli bir konu olduğunu söylemiştiniz.Anlatacağınız önemli bir şey yoksa ben artık müsaadenizi isteyeyim. Saat geçoldu ailem evde beni bekliyor.”
Müdür Owen’ın bir anda yüzü düştü ve konuşmaya başladı
“Axel biliyorsun seninle çok uzun zamandır çalışıyoruz. Bunusana söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama çok uzun zamandır süregelen birhukukumuz olduğu için bunu bilmeye hakkın olduğunu düşünüyorum. Ahh kahretsinböyle bir şey nasıl söylenir, bilmiyorum.”
Artık iyice sabırsızlanmaya başlamıştım.
“Müdür Owen beni buraya neden çağırdığınızı söyleyecekmisiniz artık?” diye biraz da sinirli bir şekilde serzenişte bulunduğum sırada
Müdür Owen yutkunarak söze girdi: “Bugün meclisten bir vekilokula geldi. Muhafızlar seni eşinle konuşurken duymuşlar Axel. Vekil seni birsüre işinden uzaklaştırmamı ve yarın sabah birkaç görevlinin seni almayahastaneden geleceğini söyledi.”
O an sadece başımı öne düşürüp düşüncelere dalmaklayetindim. Zaten kıt kanaat geçiniyorken şimdi meslekten uzaklaştırılmıştım. Biryandan da ya Geçmişin Dışındakiler’e gönderilirsem korkusu aklımı kurcalıyordu.Ben gidersem eşim çocuklarım ne yaparlar? Üstelik bir yandan da Luna’nın durumuiçimi yiyordu. Ailemin yanımda olmadığı bir günü bile düşünmek istemiyorkenonlardan ayrı olmak... Ama onlar için güçlü durmalıydım. Peki dünyanın kaderinideğiştirme potansiyeli olan, yıllarımı verdiğim araştırmam. Elbette, iştebulmuştum. Belki bu durum hastane olayını yaşamamam için bir engeldi.
“Araştırmama ne olacak? Yıllardır bunun için çabaladığımıbiliyorsunuz Bay Owen. Sona bu kadar yaklaşmışken bırakıp gitmemiisteyemezsiniz diye düşünüyorum.”
Umutsuzca bana bakarak
“Yerine başka birini atadık Axel. Üzgünüm.” dedi.
Başımı öne eğdim ve sinirle konuşmaya başladım: “Ama buhaksızlık. Yıllarımı verdim ben bu projeye. Hem daha bugün bir öğrencimiasistanım olarak göreve aldım. Ona ne diyeceğim şimdi ben? Öğrencime karşımahcup olmamı mı istiyorsunuz? Bir de üstüne üstlük burada kalkmış bana buprojenin başkasına verildiğini söylüyorsunuz. O proje kaç hatıraya bedelfarkında mısınız?!”
Kafamı hınçla kaldırdığımda Müdür Owen’ın çoktan gitmişolduğunu fark ettim. Söylediklerimi dinlememişti anlaşılan. Bu küstahçadavranışı müdürüm olmasa hayatta affetmezdim. Mekandan çıkıp hızlı bir şekildeeve doğru yürümeye başladım. Ne Barbara’ya ne Miles’a ne de Luna’ya buolanlardan bahsedemezdim.
Eve geldiğimde anahtarı yavaşça çevirip kapıyı açtım. Tümışıklar kapalıydı, anlaşılan herkes uyumuştu. Plan basitti aslında, kahvaltıdaherkese okuldaki öğrencilerle beraber birkaç günlüğüne geziye gideceğimisöyleyecek, Barbara gittikten sonra beni almaya gelecek görevlileribekleyecektim. En kötü ne olabilirdi ki?
Oturma odasına geçip kanepeye uzandığım esnada bir anda ışıkaçıldı. Bu Barbara’ydı. Kaşlarını çatmış ve sessizce bana bakıyordu,şaşırmıştım.
“Bu saate kadar neredeydin?” dedi hesap sorar gibi birtavırla.
Müdürle biraz eğlenmek için içtiğimizi o nedenle eve geçgeldiğimi söyledim. Aramızda geçen konuşma hakkında konuşup konuşmamakkonusunda kararsızdım.
“Bu saate kadar seni bekledim. Konuşmamız gereken bir konuvar, biliyorsun.” dedi telaşını gizlemeye çalışarak.
Korkulu gözlerle ona baktım.
“Hani sabahki konu hakkında. Luna'da anomali olabilir. Farketmedin mi?”
“Aaa tabii Luna” dedim. Benden bahsedeceğini ve olanlarıduyduğunu sanmıştım bir anlığına.
“Ne yapacağız peki? Ya tedavi işe yaramazsa ve GeçmişinDışındakilere katılırsa. İyi bir doktor bulmalıyız.”
Doktoru boş ver benimle o da gelir dememek için kendimi güçbela tuttum. Onun yerine;
“Yarın bir doktor araştırması yaparım. En iyisini bulacağım,söz veriyorum. İçin rahat olsun.” demekle yetindim.
Lakin bir sorun vardı, yarın sabah beni götüreceklerdi.Barbara kısa bir süre duraksadı ve donuk bir tavırla bana bakmaya devam etti.Sanırım siniri yatıştı derken sesini yükselterek konuşmaya devam etti.
“Hep aynı şeyi yapıyorsun Axel. Kızımızın önemli bir sorunuvar ve sen bu soruna bugün çözüm bulmak yerine yarına erteliyorsun. Yarın ötekigüne, öteki gün diğer güne her seferin de bir bahane. Senin bu her şeyi erteleme huyun canımı sıkıyor. Bütünhayatını erteleyerek mi yaşamak istiyorsun. Bu gidişle ölümü bile ertelersinsen. Durumu oraya kadar getirdin.
Bu kadar stresli bir gününüstüne bu cümleyi duymak beni çok derinden yaralamıştı. Ayağa kalktım ve ben desesimi yükselterek konuşmaya başladım.
“Elimden geleni yapmaya çalıştığımı görmüyor musun? Ben, ailemize yetemediğimzamanlar da destek olacağına, sadece kusurlarımı yüzüme vuruyorsun yeterartık!” Barbara yanındaki sehpada duran bardağı alıp bana fırlattı.
“Yeter artık sesiniyükselterek konuşman seni haklı çıkarmaz senin gibi bir beceriksizle aynı çatıaltında kalmaya dayanamıyorum. Umarım en kısa zamanda Geçmişin Dışındakilerdenbirisi de sen olursun!”
Barbara’nın ağzından çıkancümleler artık gururuma fazlasıyla dokunmaya başlamıştı. Sinirle üstüneyürümeye başladım.
“Sus artık Barbara!Evlendiğimiz günden beri kafa ütülemekten başka bir şey yapmıyorsun dır dır dırdır yeter. Artık sana da kaprislerine de dayanamıyorum. Merak etme dileğin enkısa zamanda gerçek olacak!”
O sinirle sandalyeyi geriyeçekip kalkarken gücümü ayarlayamadığım için sandalye yere düştü ve bir ayağıkırıldı. Barbara derin bir iç çekti, sakin kalmaya çalışan bir hali vardı amaçok da başarılı olduğu söyleyenemezdi.
“Bu ne demekti şimdi yinebize söylemediğin bir şeyler mi var?” O böyle söylenmeye devam ederken gözlerimiçocukların odasından gelen gıcırtının tarafına çevirdim. Luna kapının ardındandehşete düşmüş gözlerle bana bakıyordu. Ağlayarak odasına girdi. Barbara daöfke dolu bir yüz ifadesiyle bana
“Seninle sonra görüşeceğiz” diyerek Luna’nınpeşinden gitti.
Artık hiçbir şey düşünmekistemiyordum. Barbara’nın dedikleri canımı çok yakmıştı. Belki de ben gerçektençok kötü bir koca, rezalet ötesi bir babaydım. Olayları Barbara’nın abarttığıkadar ertelemiyordum. Kızımızı en az onun kadar ben de düşünüyordum. Geçmişin Dışındakilere gitmemi isteyecek kadarbenden nefret etmesi kafamı kurcalamaya başlamıştı. Bunu istemek gerçekten bukadar kolay mıydı? Sinirden söylenen bir söze hiç benzemiyordu ve bu lafı ondansoğumama neden olmuştu.
Kendimi sorgulamayadaldığım esnada çatıdan tamir takımını almak üzere merdivenin başına geldim.Çatı katı sanki yıllardır kimsenin eli değmemiş gibi dağınık ve bir o kadar datozluydu. Bir sürü ıvır zıvırı aralayarak şu aptal çantayı arıyordum. Yığının arasındaduran bir defter dikkatimi çekti. Bunun evimde ne işi vardı? Kâğıt, kalem gibibirçok nesnenin devlet kurumları dışında bulundurulması yasaktı. Evimde böylebir şeyin bulunmasının verdiği şaşkınlıkla defteri elime aldım ve incelemeyekoyuldum. Burada bir isim yazıyordu. Çavuş Richard Reeve.
Bölüm etkileşimi
