1. bölüm / 5
NOXIUM1: BÖLÜM
Bölümler 5Şu an: 1: BÖLÜM
- 1 1: BÖLÜM1.397 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2: BÖLÜM726 kelime
- 3 3: BÖLÜM683 kelime
- 4 4: BÖLÜM1.239 kelime
- 5 5: BÖLÜM801 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yağmur, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Gökyüzü gri, kasvetli bir dehşet saçıyor gibiydi. Sabahın bu erken saatinde okulda olmaktan hoşnut olmayan sınıftakiler, homurdanmalarına devam ediyorlardı ama yapacak bir şey yoktu.
Sınıfa giren süslü püslü kızlardan biri, çantasını sırasına fırlatıp hemen konuşmaya başladı: “İlk saat hangi ders var gençler?”
Hemen yanmamış kaloriferin yanındaki birkaç kız arasından biri, her ne kadar umutla peteğe yaklaştıysa da ısınmadığını görünce biraz hüzünlenerek cevapladı: “İlk saat matematik galiba… ya da bilmiyorum.” Kız, aceleyle dışarı çıktı.
Aradan geçen birkaç dakikanın ardından sınıf mevcudu neredeyse tamamlanmıştı. Zil sesi duyulduğunda, ikinci dersin hocası kapıdan içeri girdi.
“Günaydın gençler,” dedi, ardından "Oturabilirsiniz."
Masasına geçti, çantasından notlarını çıkardı ve tek tek yoklama aldı. Yoklamayı bitirdikten sonra, ön sırada oturan kıza dönerek sordu: “Helen, nerede kalmıştık?”
Helen, hemen heyecanla: “Fonksiyonlardan kalmıştık hocam,” dedi ve elindeki kitabı hocaya uzattı. Hoca dikkatli bir şekilde inceledikten sonra başını salladı ve kitabı kıza geri verdi. Tahtaya döndü ve elindeki kalemle tahtaya birkaç defa vurarak dikkat çekti:
“Evet gençler, artık ders vakti. Lütfen sessiz olunuz.”
Hocanın tahtaya "Fonksiyonlar" başlığını atmasıyla ders başladı.
Ders biraz ilerledikten sonra, bazı öğrenciler kendi aralarında fısıldaşarak dersi kaynatmaya çalıştı. Sınıfın en arkasındaki dörtlü grup ise kahkahalarını zor tutuyordu.
“Ömer, oğlum, gerçekten sana böyle diyorum!” dedi içlerinden biri, neşeyle Ömer’in koluna vurarak.
Ömer, önündeki arkadaşına bakarak: “Oğlum, siz ciddi misiniz? Gerçekten mi? Kıza baksana sen ya! Biz onu sessiz zannederken, o hepimizden daha şeytan çıktı.”
Hemen yanlarındaki Azat, anlattığı şeye kendisi de heyecanlanmış bir halde konuştu: “Tabii ki! Ben çıkarırsam böyle olur. Size ilk başta demedim mi bu kızın ne mal olduğunu? Şu gerizekalı Sezgin gidip kıza yazmış bir de…”
Hep birazdan ellerini ağızlarına götürdüler, gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı.
Hoca hemen arkasına baktı. Arkadaki dörtlü grup anında buz kesti. Hoca tahtaya bir kız çağırdı. İrem, süslü püslü yapılmış saçlarını savurarak tahtaya doğru yürüdü. Saçlarının arasındaki pembeye boyanmış tek tel, sınıftaki ışıkla beraber adeta parlıyordu.
İrem tahtaya yaklaştı, eline kalemi aldı ve yavaşça soruyu çözmeye başladı. Bir yerde hatasını yakalayan hoca, hemen sordu: “İrem, çok iyi ilerledin ama bir yerde hata var sanki, değil mi?”
İrem, umutsuzlukla hocaya bakındı, başını salladı ve tekrar soruya yöneldi. Baştan silip denese bile, hoca yine aynı hatayı bulmaya devam etti. En sonunda, kabaca itiraz etti: “Hocam, bence yazdığınız soru yanlış.”
Hoca tam konuşacakken, kapı sanki bir alacaklı gelmiş gibi çalmaya başladı. Hoca hemen “Gel!” dedi.
Kapı açılır açılmaz içeriye giren iki genç, neredeyse aynı boydaydı. Biri esmerdi, orta uzunlukta kesilmiş saçı vardı ve altında bir eşofman takımı vardı. Yağmurun şiddetiyle eşofmanları sırılsıklam olmuştu. Yanındaki arkadaşı da onun kadar uzundu ama buğday tenliydi.
Esmer çocuk konuşmaya başladı: “Geç kaldık hocam, kusura bakmayın.”
Hoca, bıkkınlıkla, “Oğlum Servet, bu hal ne?” dedi. “Bu havada insan eşofman mı giyer? Hem dersede geç kalıyorsunuz. Ya sen Yasin, evin okulun hemen yanında!”
Servet tam konuşacakken Yasin, araya girdi: “Hocam, akşama kadar ders çalıştım, geç saatlere kadar... Uyuyakalmışım, o yüzden geç kaldım. Kusura bakmayın, evet, ev yak—”
Hoca, Yasin'in sözünü kesti: “Ya tamam, tamam. Her sabah benim dersime böyle, sizi kaç defa uyarayım? Neyse, geçin içeri.”
İki kişi içeriye doğru girince, sınıfın en arka dörtlüsü birden yüksek sesli bir kahkaha patlattı. En öndeki sarışın çocuk gülmeye başladı, hemen ardından arka dörtlü ve sınıftaki bazı erkekler de güldü. Hoca da neye uğradığını şaşırarak baktı. Sınıftaki kızlar da hafifçe kıkırdamıştı.
En arka sıradaki birisi yüksek sesle bağırdı: “Ooo, Bozo’nun dayısı gelmiş!”
Birkaç kız daha kıkırdayarak güldü.Arka sıradaki Azat, dayanamayıp seslendi: “Oğlum Servet, bu eşofman ne lan?” Gülüşmeler yükseldi.
Arkadakiler gülerken Servet, onların yanındaki son sıraya geldi. Eşofmanını göstererek, “On numara, abimden çaldım,” dedi ve hepsi tek tek tokalaştı.
O sırada tahtada soruyu çözen İrem, hocaya gelen bir telefon sonrası duraksadı. Hoca telefonu açıp dışarı çıkınca, sınıftakiler tekrar konuşmaya başladı.
Kapı tarafındaki ön iki sırada oturan üç kız ve bir erkek, kendi aralarında toplanmıştı. Erkeğin elinde sanki eski, tahtadan yapılmış bir kutu vardı. Oldukça uzun boylu olan bu genç, lise üçe göre hayli gür sakallara sahipti.
“Bunu çöp kutusunun yanında buldum,” dedi çocuk.
Yanındaki kız, hemen kutuyu çocuğun elinden alarak incelemeye başladı: “Salih, çok değişik bir şeye benziyor.”
Hep birlikte baktılar. Kutunun üstünde kocaman harflerle NOXIUM yazıyordu. Merakla incelemeye başladılar; kutu, sanki çok eski bir çağa aitmiş gibi duruyordu.
Dörtmeraklı öğrenci kutuyu incelerken, hoca aceleyle içeri girdi. Eşyalarını hızla topladı ve sınıfa döndü: “Gençler, benim acil bir işim çıktı. Zaten dersin bitmesine yirmi dakika var. Dışarı çıkmayın.”
Gözleri sınıfta bir an gezindi, ardından ön sıralardan bir kızı işaret etti: “Yağmur, gel sen buraya. Tahtaya çıkanlar olursa isimlerini al. Sözlülerine sıfır vereceğim,” dedi. Sınıfa sertçe bakarak, “Ciddiyim,” diye ekledi ve aceleyle sınıftan çıktı.
Yağmur, ışıkta parlayan altın sarısı saçlarıyla pek uzun olmasa da öğretmen masasına doğru gidip oturdu. Ciddi bir ifade takınarak: “Sesi çıkanların ve huzuru bozanların hepsinin isimlerini yazacağım,” dedi. Ancak sınıftakiler onu pek takmadılar.
En arka sıradaki erkekler bir araya toplanmış, alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı.
Kapı tarafındaki ön sıraya doğru yanaşan esmer ve iriyarı bir kız, yanındaki erkek öğrenciyi eliyle iterek yanına oturdu. “Ne yapıyorsunuz bakayım?” dedi otoriter bir sesle.
Oturma şeklinden biraz ezilmiş gibi duran arkadaşı: “Sevgi, n'apıyorsun ya? Beni ezicektin,” diye mırıldandı.
Sevgi, Sümeyye’yi umursamadan Salih’e baktı. Gözü, Salih’in tuttuğu eski kutuya takılmıştı. “Nereden buldun bunu? Masa oyununa benziyor.”
Sınıfın yarısı, ön sıradaki bu küçük gruba doğru toplanmıştı. Herkes, kutunun etrafında sessizce fısıldaşarak ne olduğunu merak ediyordu.
Salih, "Çöpte buldum dedim ya. Ama çok eski ve değişik," diye fısıldadı. "Açalım mı?"
"Açalım gitsin!" diye atıldı Yelda , arka sıralardan.
Kutu açılınca içeride, labirente benzeyen, eski tahtadan bir oyun ve birkaç buruşuk kart gördüler. Salih, oyunu masanın üzerine yerleştirdi. Tahtanın yüzeyindeki labirent çizgileri, loş sınıfta bile ürkütücü bir şekilde belirgindi.
Hemen ardından kutunun içinden rulo yapılmış eski bir parşömen düştü. Sevgi eğilip parşömeni aldı. Kartta, kalın ve kararlı bir el yazısıyla şunlar yazıyordu:
"10 GÖREVİ TAMAMLA, ÖDÜLÜ TEK BAŞINA YAŞA."
"Başaramazsan ölümü bekle."
Grup fısıldaşarak konuşmaya başladı.
"Vay canına, ne kadar dramatik," dedi biri kıkırdayarak. "Korku filmi senaryosu gibi."
"Ödül neymiş acaba? Milli Piyango mu çıkacak?"
Salih, tahta labirente dokundu: "Tek başına yaşa diyor. Ne oyunu bu böyle?"
Sevgi, parşömeni çevirdi. Arka yüzünde, dolma kalemle aceleyle yazılmış, ancak silinmeye yüz tutmuş bir not vardı:
“Bu oyunu sakın açmayın. İçine çekiyor. Tamamlamadan çıkamıyorsun. O sadece birini ödüllendirir.”
Okudukları cümlenin yarattığı sessizlik, sınıftaki gürültüyü bile bastırdı. Tam o anda, dışarıdaki fırtına doruğa ulaştı.
GÖK GÜRÜLTÜSÜ sınıfın camlarını titretecek kadar şiddetliydi. Herkes irkildi. Salih, lanetli notu masaya bıraktı.
Oyun tahtasının merkezindeki labirent, mavi, soğuk bir ışıkla parlamaya başladı. Işık, pilde biten flaşlar gibi titremiyordu; bir yıldızın ölümü gibi sönük ama sonsuz bir güce sahipti. Tahtadan gelen uğultu, dışarıdaki yağmurun ve gök gürültüsünün sesini yuttu.
Sonra zemin, ayaklarının altında hırıltılı bir sesle titremeye başladı. İlk başta bir deprem sandılar. Duvarlar çatladı, tahtadaki Fonksiyonlar başlığı ikiye ayrıldı.
“Deprem oluyor!” diye çığlık attı biri.
Yağmur, masanın altından çıkmaya çalışırken, tavandaki floresan lambalar tek tek patladı. Parlak bir patlama, ardından koyu, yakıcı bir duman.
Işıklar tamamen kesildi. Sınıf zifiri karanlığa gömüldü.
Karanlıkta sadece NOXIUM’un tahtasından yayılan o garip mavi ışık vardı. Ve o ışıkta gördüler ki, yer sarsıntısı dinmişti ama sınıfın kendisi dönüyordu.
Sıralar, masalar ve öğrenciler, dev bir makinenin dişlileri gibi yavaş ama kararlı bir şekilde dairesel hareket ediyordu. Kitaplar, çantalar, defterler havada süzüldü; yerçekimi kısa bir süreliğine işlevini yitirmişti.
Ömer’in “Dönüyoruz!” çığlığı, yankılanıp boğuldu.
Duvarlar, tuğla ve betonun çürümüş, ıslak toprağa karıştığı bir renge dönüştü. Sınıfın tanıdık kokusu kayboldu; yerine derin, tuzlu bir taş ve yaşlı metal kokusu geldi.
Sınıfın ortasında duran Servet ve Yasin, birbirlerine tutundu. Gözleri, her an parçalanacak gibi titreşen sınıfın kapısındaydı.
Ardından bir patlama daha oldu, ama bu kez içeriden geliyordu. Sanki birisi, tüm sınıfı dev bir bardağın içinde sallamış ve zamanı kırmıştı.
Oğultu dindi. Hareket durdu. Işık yoktu. Sadece o mavi parıltı.
Tüm bunlara rağmen kapı hâlâ yerindeydi.
Servet, titreyen sesiyle fısıldadı: “Gidelim… buradan çıkalım.”
Birkaçı panikle kapıya koştu. İçlerinden biri kapı kolunu kavradı ve hızla dışarı itti.
Koridorun sarı ışığı, askıdaki montlar, panodaki duyurular… Hiçbiri orada değildi.
Kapı, şimdi gri, aşınmış taşlardan yapılmış, sonsuzluğa uzanan, nemli bir labirente açılıyordu. Yukarıda, metal parmaklıklarla çevrili, ürkütücü bir kapı görünüyordu. Dışarısı, ne gece ne gündüzdü; sadece bilinmeyen bir gökyüzünün altında ezilmiş bir hiçlik…
Bir öğrenci, dehşetle kapıyı kapatmaya çalıştı, ama ağır, taştan yapılmış kapı sanki içeriden kilitlenmiş gibiydi. Geriye çekildiğinde, kapı gözlerinin önünde yavaşça, gürültü yapmadan kapandı.
Panik başladı. Bağırmalar, itiş kakışlar, mantıklı hiçbir şey kalmamıştı.
Sınıf, artık tamamen kapana kısılmıştı.
Oyun tahtası, ortadaki masanın üzerinde yalnız ve parlak bir şekilde duruyordu. Tahtanın labirentinin ortasında, şimdi sadece tek bir kelime yanıp sönüyordu:
"GÖREV 1: BAŞLADI.”
Bölüm etkileşimi
