5. bölüm · Norelia Krallıkları
5. BÖLÜM
-Afallamış bir şekilde bu konuşan kişiye baktığımda, bunu o kadar beklemiyordum ki, şaşkınlığımdan faydalanıp boş boş dikilmiş bedenimi hareket ettirerek götürmeye başladılar, lakin buna izin vermek istemediğim için tekrar kendime gelerek o sinir bozucu adı tavrımı takındım.
"Siz ne hakla böyle birşey yaparsınız!"
Nathaniel'in o sözlerinden sonra, Nevalia bana üzgün gözlerle bakıyordu ancak bu ifadenin yanında bundan vazgeçmeyeceğim bakışı da vardı.
İşte canımı sıkan da beni bırakmayacaklarını anlamam ve bunu herkesin içinde yaptıklarını kavramam olmuştu.
Havalı bir çıkış yapmıştım ama küçük çocuk gibi kollarımdan, getirildiğim yere geri götürülüyordum!
"Bırakın beni! Bunu yapmaya hakkınız yok!"
Kimse beni dinlemeyince herkese rezil oluşum gururuma bir darbe vurunca dahada çırpındım.
"Bakın, bunu yaptığınıza sizi pişman ederim. Duyuyor musunuz, sözde anne baba?"
Neden kimse izlemek dışında birşey yapmıyordu?
Karanlığın kasvetli havasını dağıtan, dışarıya sızan sarayın sarımsı ışığı etraftakilerin üzerine süzülüyor, onları daha rahat görmemi sağlıyordu. Ama onlar görünmezmişim beni görmüyor, yada görmek istemiyordu, çok zordu fark edilmek...
"Hey! Bu doğru değil!"
Alex bir anda kimsenin yapamadığını yapıp transtan çıkarak bu felaket çiftin yüzüne bakıp, kafasını iki yana salladı.
"Ona bunu yapamazsınız. İnanıp inanmamak onun elinde, işinize karışmak istemem ama bu doğru değil!"
Tabi ya... Bu krallıklar hep Barış içinde yaşadığı için birbirlerinin işine karışamazdı ve birbirlerine saygı duymaları lazımdı. Ama gel gör ki, bu saygı da benim işimi zorlaştırmaktan başka birşeye yaramıyordu.
"Karışmayın, Alex. Buna inanmak için kendi evinde de düşünebilir. İlla uzaklaşmasına gerek yok."
"Bırak lan beni!"
Hanımefendiliği bir kenara bırakarak muhafızlara baktım. "Eğer bu durumdan çıkabilirsem, ilk işim sizi işten attırmak olur! Hatta onların deyişiyle ben bu sarayın prensesiyim, öyle değil mi? O halde kovuldunuz!"
Kimse beni tınlamayınca yanımdaki muhafızın gülecek gibi olduğunu görmek delirmeme sebep olurken, kafamı sertçe kaldırarak ona çarpmak istedim fakat kafasındaki demirden miğfer, bana baş ağrısı olarak geri dönünce acı içinde inledim.
"David, kendini ondan uzak tut, başı acımamalı."
Rahatlıkla konuşan kadına çarpmak isterken, Eva'nın ayıplayan sesini duyduğumda, bir ümit onun konuşmasını bekledim. Bu durumdan kurtulmalıydım, beni alıkoyma gibi lüksleri yoktu çünkü onların kızı bile değildim.
Değildim, öyle değil mi?
Bir ihtimal, Arya.
Aklıma gelen bu ihtimalle boğazımda öyle bir düğüm oluşmuştu ki, yutkunmaya çalışırken burnunun direği sızladı. Gözlerim dolmadan kendimi toparlayarak bu duruma odaklandım.
"Nevalia, bu doğru değil. O bu klanın prensesi, böyle yaparak onu rezil ettiğinizin farkında mısınız? Karışmıyorum, mazur görün ama bu yaptığınız çok yanlış, onu dahada sinirlendirecek!"
Nathaniel tam ona birşey söyleyecekken, onun üvey babası Cedric, uyarırcasına kahve harelerini ona diktiğinde, ortalık karışacak gibiydi.
"Kendi kızları, karışmamalısın."
Kız sinirlenerek üvey babasına dönerek sesini yükseltti. Kumral saçları yüzüne düşüyor, şirin görüntüsünün ardında yatan o canavarı uyandırıyordu.
"Ne yani, kendi çocukları olduğu için, herşeyi yapabilirler mi? Tamam, amaçlarını bildiğim için engel olmuyorum ama kendi çocukları, istediğini yapar da neyin kafası Cedric? Benim gibi olmasını istemiyorum."
Dedikten sonra, kınayan bakışlarla annesine döndü çünkü bu sivri iğne misali sözleri onaydı: "Fikirleri önemsenmeyen, kendini düşünen birilerinin çocuğu gibi olmasını istemiyorum."
Bu kızın sivri dili ve sinirli yapısı herkese batsa da bu asil asilik, bir bana güzel geliyordu galiba, hazırcevap, kendini savunan insanlar, aslında daha iyiydi, hakkını savunarak haksızlığa karşı çıkıyorlardı pasif durmak yerine. Ama herşey dozunda iyiydi tabii. Sesini yükseltmesinden dolayı üvey abisi bir hışımla ona döndü.
"Sakın babama sesini yükseltmeye kalkma, Eva." Dedi ve ailesine döndü.
"Gidelim, yoksa bu olay çıkartacak."
Ben burada zorla götürülüyorum ama onun düşündüğü, insan içinde üvey kardeşiyle kavga edip rezil olmamak mıydı gerçekten?
"Diyelim ki çıkarıyorum, ne olur? Zoruna mı gider? Tabii, üvey kardeşinden azar işitmek gururuna dokunur, değil mi ama Oren?"
Adam burnundan solurken, yumruk yaptığı ellerini dahada sıkıyor, patlamamak için kendini zor tutuyordu. Bu adamın sinirini görmek istediğimi sanmıyorum.
"Üvey de olsa kardeşim değilsin, bu saçma laflarını bırak ve gel şuraya!"
Eva, bir ayağını sertçe yere vurup, onun, siyaha benzeyen koyu harelerine sinirle baktı.
"İşte dediğin gibi, kardeş değiliz ve abi triplerine girerek bana emir veremezsin, anlıyor musun?"
Ağlayacak gibi olmuştum sinirden, gerçekten de ben içeriye götürülmemek için zaman kazanıp bunları tekmelemeye çalışıyordum ama onlar, kardeş kavgası yapıyordu!
"Hey, ben buradayım ve zorla alıkoyuluyorum!"
"Senin gibi mızmız kardeşi olmadığı için çok şanslı."
Boris yine Eva'ya karışmak için bir neden bulunca, onu dövmek gelmişti içimden. Kavgalarını uzatıyordu, ve benim kazanmaya çalıştığım zamanlarımı harcıyordu bu ukala üvey kuzen bozuntusu!
"Ya bırak diyorum, bırak!"
Sesin kısılana kadar bağırıp olay çıkartınca beni zapt etmek için epeyce çaba harcıyorlardı, bunu zorlanan nefeslerinden de anlayabiliyordum ama beni ilgilendirmezdi, alıkoyluyordum!
"İyiki de üveysin, Boris. Gerçekten. Öz akrabam olsan, soyumu tekrar araştırıp, kendimi paralardım!"
Boris göz devirince Eva bana baktı. Ama bakışları endişeli değildi, daha çok bu duruma düşmeme üzülür gibi, iç çekerek baktı.
"Merak etme, niyetleri kötü değil."
"Ha şöyle."
Oren, yani üvey abisi sırıtarak kardeşine baktı, ve onu tekrar sinirlendirecek o cümleyi kurdu arsızca;
"Abi sözü dinle."
"Gelmiyorum!"
Bir ayağını sertçe yere vurarak yerdeki toprağı savurdu.
"Gelmiyorum, tamam mı? Sırf senin inadına gelmeyeceğim."
Noah ve eşi Emily, bu durumdan sıkılmış gibi atlarına doğru giderek burayı terk ettiğinde, gitgide eksiliyorlardı ve bu beni daha fazla sinirlendiriyordu. O kadar görünmezdim ki, insanların içinde alıkoyuyordum ve herkes bunu normal karşılıyor, birşey demiyordu. Bu muydu insanlık? Hadi insanlığı geçtim, bu muydu krallık, kraliçelik?
Eva, sinsice gülümseyip Nathaniel ve Nevalia'ya bakarak şirince bir teklifte bulundu ellerini arkasında birleştirerek.
"Bu gece sizde kalabilir miyim? Hem Nessa da sıkılmaz. Onunla konuşmaya çalışırım?"
Ben burda görünmezdim, bunu gerçekten anlamış oldum artık derken Nevalia buna dünden razıydı fakat izin vermez endişesiyle ailesine baktı, onay almak istercesine.
"Kylie? İzin var mıdır?"
"Peki, bu gecelik izin var."
Umutsuzlukla iç çekerek kızına baktı.
"O, üvey ailesinden ayrı kalmak için her yolu değelendirir, bu günlük sizde kalabilir."
Nathaniel onaylarcasına kafasını sallarken, buradaki herkes atlarına doğru giderek burayı terk etmeye başlamıştı.
Yutkundum.
Bu kadar mı görünmezdim?
Hâlâ çırpınınca David sinirlenerek yanındaki muhafıza döndü.
"Sen bana bırak."
Beni bir anda omzuna atınca bağırarak sırtına vurmaya çalıştım ama demirden olduğu için elim acıyordu. Sanki demirden bir duvara bilerek kafa atıp kendimi sakatlıyormuş gibiydim ve bu durum bana, kendimi aptalmışım gibi hissettiriyordu. Çırpındıkça batıyor, kendi kendime zarar veriyordum. Tıpkı bataklıkta battığı halde saçma bir şekilde çıkacağına inanarak çırpınmak gibiydi benimkisi.
Odama kadar merdivenleri çıkıp kapıyı açarak yavaşça indirip mahcup bir ifadeyle yüzüme baktı.
"Kusura bakmayın, leydim."
Ardından kapıyı kapatıp çıktığında, kısılmış ses tellerimle boğazıma inat tekrar bağırdım.
"Küstah!"
Nede olsa kapı demirden değildi, değil mi?
Kapıyı tekmeleyerek bağırmaya devam ettim.
"Beni burada tutamazsınız. Bakın, sizi pişman etmezsem adam değilim!"
Etrafıma bakarak kırıp dökmek için birşeyler ararken, odamda sarmaşık halinde yatağımda dahil heryeri saran zakkumları görünce, sinirim bir nebze de olsa durmuş gibiydi, yatağın üzerine oturarak kafamı uzattım ve güzel çiçeklerin kokusunu hayranlıkla içime çektim.
Bu... Beni sakinleştiriyor, ve uykumu getiriyordu.
O pudramsı güzel kokusunun içinde kaybolurken açılan ve tekrar kapatılan kapıya bakarken onu gördüm.
"Eva?"
Birkaç adımda yanıma ulaşıp yatağımın üzerine, yanıma oturdu ve soran gözlerle bana baktı.
"İyi misin, Nessa?"
Kafamı salladım evet dercesine.
"Neden konuşmuyorsun? O kadar ortalığın içine ettikten sonra fazla sakinsin. Burayı yıkmayı falan planlamıyorsun değil mi?"
Ellerimle saçlarımı karıştırarak dolan gözlerimi saklamak için devasa cam pencereden dışarıya baktım, buna bir çözüm bulmam gerekiyordu, benim annem babam hayatta değildi, ölümlerine sebep olan da ben değil miydim zaten? Herşeyin sorumlusu olduğumu öğrenmişken hissettiklerimi anlatmaya kelimeler bile yetmezdi. Bir cinayetti, sorumlusu benken bu bir cinayetti fakat kimse ellerime kelepçe takmıyordu. Kötüsü de buydu ya, kalbim kelepçelenmişti, onların hayatlarıyla kelepçelenmiş kalbim, aklıma her geldiklerinde bir hançer misali oku içine saplıyor, kanatıyordu. O kan yoktu.
Fiziksel olarak yoktu, içim kan ağlarken hiçbirşey olmamışçasına duruyordum, ve bunu bir Allah, sonrada benim dışımda kimse bilmiyordu. Durmak zorundaydım, bir yıkılsam bin yıkılırdım ve kendimi toplamam zor olurdu. Eksik parçam vardı, eksik parçam kaybettiğim iki kişiydi ve bana merhem olabilecekken o parçalarda batıyordu.
Batıyordu, herşey batıyordu.
"İyi olmak zorunda değilsin. Bırak, akıt zehrini, aksın ve için temizlensin. Seni bu kadar üzen ne Nessa? Birşey var ama anlatmıyorsun. Belki de bize güvenmiyorsun, haklısın da; ama anlatmak iyidir."
Kendimi toparlayınca arkama dönüp, iç çekerek bana bakan kıza baktım.
Samimi duruyordu ama güvenemiyordum, nasıl güvenebilirdim ki?
Hayatımda hep zorbalığa, dışlanmışlığa ve kötü muameleye maruz kalmışken, yanıma gelenler beni kandırıp alay edince ben kime, nasıl güvenirdim?
Dudaklarımı ıslattım ve derin bir nefesi içime çektim tüm havayı solumak istercesine.
"Birşey yok, iyiyim. Ve haklısın, iyi olmasam da size güvenip anlatmam."
Bu sert olmuştu ama şuana kadar anlayış görmeyen biri, bundan sonra da anlayış istemezdi, hayatında hep yalnız kalan birini kalabalığın ortasına atsanız, kimseyle konuşamaz, kolay kolay o duvarları yıktırmazdı.
Her yalnızlık, bir tuğlaydı.
Her tuğla, bir darbeydi.
Her darbe, bir acıydı.
...
"Hey! Annem yemek hazır dedi, daha fazla kirletmeyin üzerinizi toprakla."
"Hayır!"
Paytak adımlarla hayatının, tam anlamıyla nefes alma sebebinin yanına gülümseyerek gidince, uzun boyundan dolayı, hafif eğilerek yüzünü onun hizasına getirdi ve gözlerine baktı.
"Aç kalmamalısın, Güneş'im. Yorgun olursan nasıl ışık saçacaksın?"
Dudağında bir gülümseme oluşunca, oturduğu çimlerden kalktı. Yemek yemeyi kabul etmesi, karşısındakini bir zafer kazandırmış gibi mutlu edince, askılı beyaz elbisesindeki ve ellerindeki tozları umursamadan onun elini tutup, gideceği esnada, "teslim ol" diye bağıran birini duyunda kafasını çevirdi.
"Korkutamazsın beni!"
Bunu korkarak yada sinirlenerek dememişti çünkü ona o kadar güveniyordu ki... Tuttuğu eli bırakarak tam anlamıyla karşısında teslim ol diyen kişiye döndü. Henüz küçüktü ama bunun bir şaka olduğunu biliyor, ona güveniyordu. Çocuklar kötü şeyleri bilmezdi ki.
Bir patlama sesi gelince çığlık atarak kayıp yere düşen bedene baktı. Bu patlama sesi miydi? Yere düşen beden... Birşeyleri idrak etmeye çalışıyordu ama beyni durma noktasına gelmiş, gördükleri karşısında hareket edemiyordu. Transtan çıkınca,
"Nefes!" Diye boğazı yırtılırcasına haykırdığında hıçkırıklarla yerdeki bedene baktı. Beyaz elbisesi kırmızıydı.
Neden kırmızıydı? O kırmızı renginden nefret ederdi, üzerinde taşımazdı ki, oyuncakları bile o renkte değildi.
"Kalksana!"
Ses yoktu, kan bulaşan elbisesindeki o leke git gide büyüyor dahada çirkin oluyordu, "kalk diyorum sana! Bak annem kızacak. Yerde uzanmana izin vermiyor, o senin toz toprakta uzanmana kızıyor, kalk!"
Çığlık çığlığa bağırınca etrafına bakındı.
"Yardım edin! Nefes gözlerini açmıyor!"
Onu delirmiş gibi sarsarak elini karnına bastırdı. Filmlerde gördüğünde böyle yapıyordu, böyle yapılıyordu değil mi?
Kafasındaki fuları çıkartıp karnına bastırdı, ama fular bile sırılsıklamdı.
Hava şiddetle gürüldeyince sıçrayarak yerde yatan bedenin üzerine sarıldı. "Hayır, hasta olacaksın. Hayır, nefes kalk! Nefes al!"
İçi öylesine acıyordu ki, daha önce hiç böyle birşey yaşamamıştı, yağan yağmur içindeki o yanan ateşi söndürsün diye yağmura baktı, yüzüne taş çarpar gibi çarpıp, göz yaşları ile süzülüyor, yere akıyordu.
"Kimse Yok mu! Yardım edin!"
Sesi titreyince yüzünü yokladı, titreyen elleriyle yüzünü avuçlayıp dizlerine koydu, uyanmalıydı.
"Anne, Baba!"
Arkasına baktığında herkes oraya doğru koşarken, herşey için geç olduğunu o küçücük bedenindeki aklıyla hissetmişti çünkü hareketsiz yatan kız, yaşam belirtisi vermiyordu. Ne bir nefes, ne bir nabız, ne bir kirpiklerimin kımıldaması...
"Bırakma, sen beni bırakma, Güneş'im..."
