1. bölüm · Norelia Krallıkları

1. Bölüm: Norelia

Zeynep Özgün

Bölüm şarkısı: Kaol - Beyaz ve Güzel
Bazen sadece alışmak gerekirdi.
Gözleriniz dolar, kalbinizin orta yerine bir kramp girerdi ve siz söylenmek yerine sadece alışmak isterdiniz...
Ama o alışamıyordu, gözlerinin yaşını akıtamayınca, o sızı kalbinin içine ok misali giriyor, içini, ruhunu kanatıyordu ama o asla alışamıyordu.
Umursamamaya çalıştıkça o zehir içine içine işliyor, onun zihnini yakıp kavurup, yerini külden bir ormana çevirdikçe o, bunu da aşacağını kendine hatırlatıp bu yalnız hayatında teselliyi kendi kendine veriyordu.
Sonbahar bile kasvetliydi.
Şiddetli yağan yağmur, taşa çarpar gibi kafasına düşüp bir ıslaklık bırakarak yok oluyor, ardından yenisi geliyordu.
Islanmış saçlarını umursamayarak, eski, tarihi atmosferi olan kütüphanenin kapısını açıp, içeriye tedirgin gözlerle baktıktan sonra, kimsenin olmadığını görmüş, titrek bir nefes alarak kapıyı arkasından kapatmıştı.
Bu kütüphaneye çokta uğrayan olmazdı. Tarihi, sonbaharı andıran sakin ve kahverengi renklerle döşenmiş bir kütüphaneydi, uğrayan nadir kişilerde bu saatte derste olurdu ama o, okulu asarak buraya gelmişti.
Buna mecbur kalmıştı çünkü ne kadar güçlü de olsa, dayanılamaz davranışlara mağdur kalması onun gururuna darbe vurarak sinirlendiriyordu.
Çantasında mektuplar mı görmek, fotoğraflarının paylaşılmasını mı görmek, takılan çelmelere dayanarak, üzerine yemeklerin mi dökülmesini görmek, hakkında dönen asılsız dedikoduları mı duymak, dolabının içinde ıslanmış ve karalanmış ödevlerini mi fark etmek, hangisi onu daha da yoruyordu, ayırt edemezdi.
Zorbalık, zorbalıktı nihayetinde.
Girişte duran kağıt havlulardan birkaç parça yırtıp, kütüphanenin kahverengi atmosferine uyumlu sarı ve uzun saçlarını kurulamaya çalıştı, elindeki peçeteleri çöpe atarak kitaplara yöneleceği esnada, telefona düşen bildirim sesi, dikkatini dağıtmıştı.
Elleri telefonun ekranında oyalandığında, ekrana düşen bildirimler sinirden ve hazmedememezlikten dolayı içini yakıp kavururken, fotoğrafı büyüttü.
Çelme takıldığı sırada çekilen fotoğrafı, ve etrafında gülerek ona bakan o iğrenç insanlar...
Gruba atıp dalga geçmek onlar için bir hobi olduğunu düşündü yutkunarak.
Ne kadar şikayet de etse, okul bu durum için birşey yapmıyordu maalesef ki. Gruptan çıkarak tekrar kitaplara baktı.
Elleri kitapların üzerinde narince gezinirken, kendini çiçek bahçesinin içindeymiş gibi huzurlu, ve güzel kokuları soluyormuş gibi mutlu hissediyordu. Kitaplar onun için çiçeklerden farksızdı, ikiside hayatının vazgeçilmeziydi.
Dinlediği şarkıyı hafifçe mırıldanarak kendini ama kaptırdı.
"Bilemedim acın nerelere kadar
Sarar canımı, bu yaban otlar içimi acıtır
İnan ki yabancın değilim."

Hayatında en sevdiği çiçek zakkumdu.
Sanki mızrak gibi sert, koyu yeşil yaprakların arasından pembe zakkumlar fışkırıyordu. Çiçekleri, bir kadının ipek elbisesinin kıvrımları gibi üst üste binmiş, yaklaşınca insanı çarpan, pudramsı ve baygın bir kokusu vardı; sıcak vanilya ile ezilmiş acı bademin tatlı ama buruk bir karışımı gibiydi. İnsanın içini ısıtıyor, hafifçe başını döndürüyordu, işte onu cezbeden şey buydu...
Öldürücü ama çekici güzellik...
O sütümsü kıvamı cildi tahriş eder, tutulursa öldürür olması bile onu sevmesine engel değildi, hep bir çekim vardı onunla.
Biraz bekleyip devam etti şarkıyı buruk bir şekilde söylemeye.

"Beyaz ve güzel, bi' çiçek de üzer
Dikenin batar elime, acın da güzel
Bi' filiz olur içimde, benimle gezer
Kalbimin acısı..."
Telefon tekrar titreyince kitapların üzerinde gezinen eli duraksadı, içi titredi, yine dalga geçecek birşey bulmuşlardı değil mi?
Bir anda annesi geldi aklına, sonrada babası.
Hiç tanımlamıştı onları, o daha küçükken göçüp gitmişlerdi onun hayatından, onu evlatlık alan babası, öz babasını aratmıyordu fakat onları da merak etmiyor değildi. Üvey babası onun için özden farksızdı, tüm imkanları sunmuş, zenginlik içinde yaşatmıştı ve ünlü bir iş adamı olması başka ülkelerde seyahat etmesine neden olduğundan, kızı hep yalnız kalırdı.
Bu yaşanmışlıkları gidermeye yetmezdi zenginlik.
Babasına anlatamıyordu bunları, onu, başka zengin ailelerle yüz göz etmek istemiyordu çünkü onlar o kadar güçlü ve acımasızdı ki, babasını onlarla muhattap etmeyi yakıştırmazdı kendine.
Babası bilseydi eğer, hepsini göze alarak onu savunurdu ama söyleyemiyordu, daha eve bile gelmiyordu ki, ülke ülke gezen biri, daha kızının fiziksel olarak yanında bile değilken, hangi akla hizmet bunu yapardı?
Tekrar ve tekrar bildirim gelmişti, gruptan çıktığı halde. Ama vazgeçmiyorlardı illa bir numarayla mesaj atarlardı onlar, bu durumdan kurtulamıyordu.
Eli ansiklopedi de durduğunda, merakla bakan mavilerini oraya sabitleyip eline aldğında, ne kadar da kalın bir kitap olduğunu düşünürken aklına birşey geldi;
Genelde kimse ansiklopedi okumazdı ama bu tarihi kütüphanede bulmak zor olmaz, diye geçirerek içinden onu masaya bırakmıştı fakat gördüğü şey ile şaşkınca, boş kalan yere baktı.
Raftan aldığı için, aldığı kısım rafın içi olmalıydı fakat aldığı yerde, yani ansiklopedinin arka tarafında raf yoktu, oyulmuştu ve arkasındaki duvarda ince biz çizgi vardı, ve kilite benzer bir delik.
İyice yaklaşarak elini orda gezdirirken, sesler gelmesi onu ürkütmeye başlamış, kafasının içinde bir ağrı hissetirmişti.
Eli orada oyalanınca ağrı öylesine keskinleşiyordu ki, gözü kararacak gibi oluyordu. Elini, avucunu açarak tam bir şekilde nedenini bilmediği halde oraya yaslayınca, o çizgi olan yerin bir kasanın kapısı gibi birşey olduğunu görmek, şaşkınlıktan küçük dilini yutturacaktı ona.
"Aman Allah'ım..."
Bir kitap vardı.
Elini uzatarak kitabı alıp incelemeye başladı.
Adı, Norelia Krallıkları olan tozlu, kalın, kahverengi bir kitaptı ve üzerinde çiçek desenleri olması onu gülümsetiyor, aynı zamandada mutsuzluğunu unutturuyordu.
Bu çiçeklerin hepsi hakkında bilgiye sahipti, çiçeklere olan ilgisi onu araştırmaya iterek en doğru kararı verdiğini kanıtlarken resimlere odaklandı.
Kitap kapağında Akon, müge çiçeği, zambak ve son olarakta zakkum vardı.
Sandalyeye oturarak sayfaları okumaya başladı.
Botanik dünyasında Akonit (Aconitum), halk arasında ise Kurtboğan, Kaplanboğan veya "Zehir Kraliçesi" olarak bilinen bu çiçek, tıpkı zakkum gibi büyüleyici güzelliğinin arkasında ölümcül bir güç barındırır.
"Bunu biliyorum!"
Heyecanlarak devamını okumayı reddedip diğer çiçeklere baktı.
Müge çiçeği (Convallaria majalis), halk arasında bilinen adıyla İnci Çiçeği veya İngilizce adıyla Lily of the Valley, narin ve masum görüntüsüyle büyüleyen ancak tıpkı zakkum ve akonit gibi tamamı son derece zehirli olan çok yıllık bir orman bitkisidir.

İnci ve Çan Benzetmesi: Geniş, koyu yeşil yaprakların arasından yükselen ince bir sap üzerinde, aşağıya doğru sarkan küçük beyaz çanlar şeklinde açar. Görüntüsü tıpkı dizilmiş incileri andırır.Parfüm Dünyasının Vazgeçilmezi: Çok güçlü, tatlı ve taze bir kokuya sahiptir. Bu nedenle dünyaca ünlü birçok lüks parfüm markasının (örneğin Dior'un ikonik parfümleri) kalbini oluşturur.
"Bu kadar zehirli bitkinin bir arada olması ilginç..."
Bildiği halde diğer sayfaya geçti.
Zambak (Lilium); gösterişli ve trompet şeklindeki çiçekleriyle bilinen, kokusu ve zarafetiyle öne çıkan çok yıllık soğanlı bir bitkidir. Görsel güzelliğinin ardında, özellikle kediler için tam anlamıyla ölümcül olan güçlü toksinler barındırır; kedilerin bu çiçeğin yaprağını, çiçeğini veya polenini yalaması saatler içinde geri dönüşsüz böbrek yetmezliğine yol açar. İnsanlar tarafından yanlışlıkla yutulduğunda ise ölümcül olmasa da şiddetli mide bulantısı, kusma ve karın ağrısı gibi ciddi sindirim sistemi zehirlenmelerine neden olur.
Meraklı gözlerle diğer sayfaya geçti. İçinden bir ses bunu yapmamasını söylüyordu ama beyni bunu arzuluyordu, resmen onu itiyordu.
Zakkum (Nerium oleander), Akdeniz iklimine özgü, her mevsim yeşil kalabilen, pembe, beyaz, kırmızı ve sarı tonlarında göz alıcı çiçekler açan son derece zehirli bir süs bitkisidir. Kuraklığa ve olumsuz hava koşullarına karşı olağanüstü dirençli olması nedeniyle parklarda, yol kenarlarında ve otoyol refüjlerinde peyzaj amacıyla sıklıkla tercih edilir.
Tüm parçaları zehirlidir: Yaprakları, çiçekleri, dalları, kökü ve hatta öz suyu ölümcül derecede zehirli bileşikler (oleandrin gibi glikozitler) içerir.Asla tüketilmemelidir: Küçük bir miktar yaprağın çiğnenmesi dahi insanlarda ve evcil hayvanlarda ciddi zehirlenmelere, kalp ritmi bozukluklarına ve ölüme yol açabilir.Dumanı bile tehlikelidir: Budanan zakkum dallarının yakılmasıyla çıkan dumanın solunması zehirlenmeye yol açar.
Nerium oleander...
"Bu isim beni kendine çekiyor."
Sayfayı çevirmeyi deneyince başarısız oldu çünkü yaprak kımıldamıyordu, ve onun da baş ağrısı yerini şiddetli bir baş dönmesine bırakırken, zihni, ona yaşadıklarını film gibi izletip duruyordu.
Anılarının kötülüğünde kaybolurken, şarkı kulaklığında anılarına hüzünlü bir melodi ve sözle eşlik ediyor, dahada kötü hale getiriyordu.
"Dönüyor bi' film gibi bu geceler
Aklımda bak hep aynı heceler
Anlayacağın
Ben seni sevseler unutamam"
Gözlerini kapattı, yaşadıklarını izlemeye başladı kendi karanlık dünyasında, yani zihninin içinde. Neden bunları düşünmek zorundaymış gibi hissediyordu?
"Sen defolup gitsen artık?"
"Neden ısrarla nefes almaya çalışıyorsun? Kendini asmayı denedin mi?"
Burnunun direği sızlayınca bunu söyleyenin ondan bizzat nefret edip tüm zorbalıkları başlatan, nedenini bilmediği halde onun hayatını mahveden kişi, yani Buse olduğunu anlaması uzun sürmedi.
"Oo, prensesimizde teşrif etmiş. Dolabına bakmak ister misin?"
Yutkunarak dolabına bakmıştı.
Açınca en önemli ödevlerinden biri olan proje ödevinin kıpkırmızı vişne suyu olduğunu görmek onu sinirlendirmeye yetmişti.
Bir hışımla onun saçlarını tutarak canını acıttı.
"Yapmayın artık! Kendime engel olamayıp birinizin canını yakacağım, sonuçlarıyla yüzleşmek istemediğim şeyleri bana yaptırmayın!"
Buse'nin arkadaşı ona çelme takınca yere çok kötü düşmüş, bileği bükülmüştü ve elinde simsiyah birkaç saç teliyle kalarak sinirle ona bakıyordu
Fakat o zaman da ağlamamıştı, hiç ağlamamıştı.
Kendine yakıştırmazdı ki bunu.
"Bunlar senin iyi günlerin Arya!"
Melih'ti bu konuşan, Buse'nin kuzeniydi.
Ona nefret dolu bakışlar attığında, Arya dolaba tutunarak ayağa kalkmış, saçı başı dağılmış Buse'nin yanında duran Melih'e bakıyordu.
"Neden?"
Çocuk inanamazmışçasına kaşlarını çattı.
"Sen hak ediyorsun!"
Bir hışımla ayağını yere vurdu Arya.
"Neden diyorum, neden tüm bu yaptıklarınız? Size hiçbir şey yapmadım ki ben, hemde hiçbirşey!"
Diyerek bağırıp gitmişti oradan.

Burnu sızlayınca diğer anıya geçti beyni.
Ama durmasını istiyordu, dursun diye dua ediyordu.
Kendi kendine dolaşırken, Ceylan adında bir kız sinirli bir şekilde ona yaklaşıp güçlü bir şekilde ittirmişti ama dengesini koruyarak karşısındaki kıza bakmıştı şaşkınlıkla.
"Ne yapıyorsun aptal!"
Kız sinirle güldü.
"Asıl sen ne yapıyorsun? Fotoğrafımı her yere yaymak ne Arya!"
Yutkunarak kıza baktı.
Masumdu, hiçbirşeyden haberi yoktu ki.
"Neyden bahsediyorsun? Ne fotoğrafı-"
Demişti ki, ona sırıtarak bakan Buse, herşeyi anlamasına yetmişti.
O yapmıştı ve iftiraya atıyordu ve ilk kez yaptığı şey değildi.
Bu sefer, o sinirle kıza bağırdı.
"Yeter! Görmüyor musunuz? Herşeyi o yapıyor ama benden nefret ettiği için bana iftira atıyor! Bu kadar kör olmayın, bıktım artık!"
Kız ona alayla baktı bu sefer de.
"Ne o, yediremiyor musun herkesin onu sevip, senden nefret etmesini? Sırf dikkat çekmek için bu kadar mı düştün?
Gözleri dolunca oradan ayrılınca, tek dediği şey, Allah belanızı versin demek olmuştu.
Ne derse desin kimse inanmıyordu.
Bir anda kendi isteği dışında bedeninin hareket ettiğini hissettiğinde bunun da bir hayal olduğunu düşündü ve gözlerini açınca üst üste gelen iğrenç bildirimlerle ikinci kez, hayatında ikinci kez gözünden bir damla yaş düşüp, beyaz teninde süzüldü.
Dudaklarından, dökülen son kelimeler, "Herkesten nefret ediyorum, ama sizden ayrı nefret ediyorum Buse ve Melih Soykan..."
Bedeni karıncalanınca gözleri kapandı ve karanlığa teslim olarak kısa bir uykuya dalacağı esnada, ambulans seslerinin huzursuz sireni doldu kulaklarına...