4. bölüm · NOCTYRA: Shadow Reign
BÖLÜM III - BİZ NEYİZ
Khazen artık bir ölümsüzdü.
Ve bu beden... bedenini bulana kadar onun en güçlü kalkanıydı.
Yeraltındaki koridor, kan ve metal kokusuyla sarmalanmıştı.
Karanlık tavanlardan sarkan zincirler rüzgârla hafifçe sallanıyor, yankıları ölüm gibi uğulduyordu.
Khazen’in kızıl gözleri parladı.
O artık kadın bedeninde değildi.
Gerçek formuna, mühürlendiği o canavarımsı şekline bürünüyordu.
Derisi kanla kaplanırken, damarları dışa taşmış gibi parlıyordu.
Kandan oluşan dikenli uzantılar omuzlarından sarkıyor, bedeni her nefeste biraz daha irileşiyordu.
Siyah zırhlı askerler geri çekilmeye başladı.
Khazen’in şekilsiz gövdesi büyüdükçe büyüyordu uzun kollu, ince ama güçlü bir yapıdaydı.
Vücudunun uçlarından kan sızıyor, yerde kırmızı izler bırakıyordu.
Dilinin ucu ikiye ayrılmış, çatallı bir yılan dili gibi titreşiyordu.
Dişleri sivriydi bir ruh emiciden çok, cehennemin öz çocuğu gibiydi artık.
Siyah zırhlılar korkuyla bağırdı.
“Bu… bu bir lanetli! Kaçın!”
Korkudan işçileri ve köleleri hızla önlerine kalkan yapıp kaçtılar.
Zincirli, yorgun bedenler ön safa itildi; insanlar çığlıklar atarken,
Khazen sadece izledi.
Ama o insanlara zarar vermek istemiyordu.
Aslında tam tersine… onları Noctyra’ya, güvenli bölgeye götürmek istiyor insan kılığına girmiş ruh emicileri öldürmek istiyordu.
Fakat onun canavar görüntüsü, bunu kimseye anlatmasına izin vermiyordu.
Khazen bir an durdu.
Kızıl gözleriyle kölelerin işçilerin üzerine eğildi.
Göz bebekleri titrediğinde, havadaki kan da onunla birlikte titreşti.
Korkuyla geri çekilen insanlar o parlayan kızıl gözlere baktı ve bir anda dondu.
Hipnoz olmuşlardı.
Khazen’in sesi yankılandı.
Birden fazla tını taşıyan, insanı hem cezbeden hem donduran bir sesti:
“O asansöre binin.”
İnsanlar birer birer başlarını salladı.
Donuk, itaatkâr adımlarla asansöre doğru yürümeye başladılar.
Khazen onları izlerken, bir zamanlar kendisinin de insan olduğunu anımsadı.
Kısa bir an sadece kısa bir an gözlerindeki parıltı sönmüş gibi oldu.
1360 ise hâlâ donakalmış halde ona bakıyordu.
Karşısındaki varlık… artık bir “kadın” değil, bir mitin ta kendisiydi.
Korku ve hayranlık birbirine karışmıştı yüzünde. Bedeni ne erkek ne kadın korkunç görüntüsüne aşık olmuştu resmen.
Khazen başını çevirip ona baktı.
Kızın korkmadan ona hayranlık duyması. İçinde ilk defa birşey hissetirdi.
İlk defa bir insan ona korkarak değil hayranlıkla bakıyordu.
Gözlerindeki kızıllık yavaşça sönüyordu, sesi bu kez daha derindi.
“Irkını al. Buradan götür.”
1360 başını hızla salladı.
Neden onayladığını bilmiyordu.
Beyninin içinde bir ses vardı onun sesi.
Ona itaat etmesi gerektiğini fısıldıyordu.
Asansörün kapısı kapanırken, Khazen’in şekli yeniden dalgalandı. Kanla kaplı vücudu karanlığa karışıyor, zırhların yankısı yeraltını dolduruyordu.
Kapı kapanmadan önce 1360, o kırmızı gözlerin bir anlığına ona baktığını gördü.
Bir yanda öfke, bir yanda koruma içgüdüsü vardı o bakışta.
Asansör yukarı çıkarken 1360 derin derin nefes aldı.
Kalbi çarpıyor, zihninde tek bir görüntü dönüyordu Khazen’in canavar formu.
Bir anlığına korkudan değil, başka bir şeyden ürpermişti.
O bakışta... tanıdık bir şey vardı.
Sanki o gözleri rüyalarında görmüştü.
Ya da kendi kanında hissetmişti.
Birden mırıldandı:
“Kaida… sen gerçekten nesin?”
Yukarıda, yeryüzünün kırmızı ufkuna doğru yükselirken…
aşağıda, Khazen'in
zihninde kitabın çoğul tonlu sesi yankılanıyordu:
“Yeniden doğdun.
Ama ruhun zincirde , bedenin kayıp halde.”
-------------
(KÖLE;1360'DAN)
Aşağılardan yankılanan çığlıklar…
Değerliler’in acı dolu haykırışları, çelik tünellerde kırılan cam gibi yankılanıyordu.
Bazı işçiler ve köleler hâlâ aşağıdaydı; Kaida ise o canavarî, insanlıktan çıkmış bedeniyle onlara kalkan oluyordu sanki cehennemin kendisinden doğmuş bir muhafız gibiydi.
Asansörün içindekiler kıpırdamıyordu.
Sanki biri zihinlerini kilitlemişti.
Nasıl bir varlıktı bu?
Hem insan, hem vampir, hem de ruh emiciydi.
Ama diğerlerinden farklı olarak, onda bambaşka bir şey vardı.
Bir lanetle zarafetin aynı bedende birleşmiş hali gibi.
Ona baktıkça içimde garip bir his kabarıyordu korkuyla hayranlığın birbirine karıştığı o tuhaf duygu.
O canavar hâli kadın halinden daha… büyüleyiciydi.
Korkunç ama güzel.
Karanlık bir tanrıça gibi.
Bir anda asansör sarsıldı ve durdu.
Kapıya yumruk attım, ama açılmıyordu.
“İzin verin, insan dişisi,”
diye tısladı yakınımdan bir ses
Donakaldım.
kafamı kaldırdığımda gördüğüm şey bir kabustu.
Yere sürünüyordu; bizim gibi ayakları yoktu, kuyruğu upuzun uzanıyordu bizden kat be kat büyüktü.
Derisi simsiyah, pullarla kaplıydı.
Gözleri sanki ölü yıldızların külleriyle yanıyordu.
Bizi… yiyecek miydi?
Tam çığlık atacaktım ki, o metal kapıya dişlerini geçirdi.
Kapı bir tıslamayla açıldı.
Canavar gülümsedi sivri dişleriyle.
“Ejderhalar bu tarafta,” dedi,
pençesiyle ileriyi işaret ederek.
“Korkmayın insanlar. Size zarar vermeyeceğiz.
Atalarımız bir zamanlar sizlerle birlikte yaşardı. Büyük Ayrılıktan çok önce.
Artık özgürsünüz.
Tıpkı eskisi gibi…
Yaşayabilir, üreyebilir, soyunuzu yeniden çoğaltabilirsiniz.”
Ağzım açık kaldı.
Özgür müydük?
Bu kelime… ne kadar da yabancıydı bize.
Etrafımdakiler kendine gelmeye başlamıştı.
İşçiler, köleler, herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu.
Sonra içlerinden biri öfkeyle bağırdı:
“Ben İşçi 0815’im! Kölelerin arasında ne işim var?!”
Doğruydu… biz sadece köleydik.
Özgürlük bize göre değildi. İşçiler ile yanyana durmamız bile yanlıştı.
Kalabalık ikiye ayrıldı işçiler bir yanda, köleler öte yanda.
İşçiler kölelere tiksinti dolu ifadeyle bize bakıyordu. Köleler ise aralarında fısıldaşıyordu. İşçileri öldürüp yemek erzağı yapmayı düşünüyorlardı.
Mantıklıydı...
Kavga çıkacak gibiydi ki, o pullu yaratık araya girdi.
“Siz insanlar bir zamanlar birdiniz,” dedi yılan tıslaması gibi bir sesle.
Ne?!
“Sizi ayıran kan değil, inançtı.
Aynı gökyüzünü.. yeryüzünü paylaşırdınız…
Ta kii o kara gün gelene kadar. Siz birbirlerinizi yemezdiniz aksine benim atalarım sizleri yerdi. Ama sizler akıllarınızı kullanarak yeryüzündeki en güçlü canlıydınız. Atalarımdan korkmayıp, avlayıp kendinize giysiler yapardınız! Ama sizi suçlamıyorum... çünkü artık beraberiz! Hepimiz eşitiz! ”
Ne diyordu bu varlık?
İnsanlar gerçekten bir zamanlar bir miydi? Ve güçlümüydü hemde bu varlıktan bile...
Kölelerle işçiler fısıldaşırken, ben sadece etrafa bakakaldım.
O an anladım ki,
asıl canavarlar belki de pullara, dişlere sahip olanlar değildi.
Belkide… bizdik.
Kölelerden biri elini kaldırdı.
Kalabalığın arasından öne doğru çıktı.
Yoklama sırasında yanımdaki çocuktu yüzünü tıpkı benim gibi tırmalamıştı; siyah teni ve uzun boyuyla hemen tanımıştım onu.
Gözleri öfkeyle değil, merakla titreşiyordu.
“Peki biz nasıl üreyeceğiz? Ve sizleri gerçekten avlıyormuyduk?” dedi, sesi yankılandı duvarlarda.
Etraf fısırdaşma ile doldu.
Gerçekten böyle iri korkunç canlıyı avlıyormuyduk.
Yaratık tıslayarak elini kaldırdı.
“ Biliyorum anlamak zor... ama bulduğmuz insan kitaplarında geçenler bunlar. Sadece benim atalarımı değil, cadıları, vampirleri'de avladığnız yazıyor ve kitapdaki görseldeki eski insan ırkı, size benziyor. Sizler evrimleşmemiş insan türüsünüz. Bizim için kıymetlisiniz.”
Atalarımız... bu kadar güçlümüydü...
Hem neden kıymetliydik bizi yiyeceklermiydi yoksa?!
Herkes donmuş korkunç varlığa bakarken.
O tıslayarak.
“Üreme konusuna gelirsek... Bu konuda zevkinizi yaşayarak ürebilirsiniz mecbur değilsiniz buna, isterseniz sizlerde bizim gibi aile olabilirsiniz.Yada yalnız yaşayabilirsiniz.”
Aile mi?
O da neydi?
Yenecek birşey mi?
O genç yine elini kaldırıp merakla;
“Ama biz köleyiz üreyemeyiz! O hak bizden alındı”
Evet… doğruydu.
Biz üreyemezdik.
İşçiler yalnızca bir kez çiftleşirdi o da Değerliler’in seçtiği gün.
O gün doğanların bir kısmı Değerliler için “besin” olurdu, kalanlarsa köle ya da işçi olarak yetiştirilirdi.
Bu, düzenin değişmez yasasıydı.
Yaratık sivri dişleriyle gülerek,
“Uygunsan, üreyebilirsiniz istediğiniz zaman istediğiniz kadar istediğniz kişiyle!”
İstediğimiz gibi mi, kadar mı?
Hem de istediğmiz kişiyle
Nasıl?!
İşçilerden biri daha öne çıktı.
Bembeyaz tenli, çekik gözlü bir kadındı.
Yüzünde yorgun ama ateşli bir ifade vardı.
“Bize o hakkı verdiler,” dedi titreyen sesiyle.
“Ama doğurduklarımızı elimizden aldılar, yediler.
Dişilerimizin sütünü sağıp içtiler.
Bizi kuruttular, sonra zincirlediler.”
Doğruydu…
Birçok dişi köle böyle gelmişti buraya.
Ben de onlardan biriydim.
Bir zamanlar işçiydim.
O özel günde ben seçilmiştim yine.
Bir işçi erkek ile çifleştirmeye zorlandırılmıştık.
Erkek yavrum olmuştu ölü doğmuş bir yavru.
O an içimde bir şey yanıp sönmüştü.
Küçücük bir umut.
Ama o son nefesini verince… ben de sustum.
Sonra beni sağdılar, içtiler, kalanımı köleliğe attılar.
Yavrumuysa… yediler.
İşçi erkek ise üremeden sonra ölmüştü.
Gözümden bir damla yaş düştü.
Böyle bir dünyaydı bizim dünyamız.
O siyah pullu, dişli varlık bize şaşkınlıkla baktı.
Gözlerinde bir acı parladı, bir an
Belki de ilk kez görüyorduk o bakışı.
“Atalarınız,” dedi kısık bir sesle,
“bebeklerini korurdu.
Sütlerini sadece onlara verirlerdi. Ail-”
Sözünü kesen biri oldu kalabalıktan:
“Peki biz... o gün, o şey bizden çıktığında neden tuhaf hissettik?”
Birçok dişi başını salladı, gözleriyle onayladı.
Evet
O his yakıcı hoş ama tanıdık bir şeydi.
Canavar boğazını zorla yutkundu.
Bakışlarını yere indirdi.
“Ona... annelik duygusu denir,” dedi sonunda.
“Zamanla hatırlayacaksınız.
Şimdi ejderhalara binin.
Noctarya’ya vardığınızda, size her şeyi anlatacağım.”
Annelik mi?
Annelik...
Tuhaf tanıdik geliyordu bu kelime ama ilk kez duyuyordum...
Kalabalık ağır ağır ilerlemeye asansörden inmeye başladı.
Gözlerim Kaida’yı aradı o dev, kızıl gözlü canavarı.
Kan kokusunun hâlâ ağır olduğu o aşağıdaki koridorda,
onun ne olacağını düşünmeden edemedim.
Kaida da bizimle gelecek miydi?
(TEMSİLİ) Khazen'in dönüşmüş hali;
