4. bölüm · Nezaket Devleti
Bir Daha Görüşmemek Üzere
"Bugün büyük gün." gözlerimi açmama sebep olan heyecanı üzerine uyanmana sebep olan Heaven'ı başucumda buldum. Üzerinde koşuya gittiği zaman giydiği taytı ve spor mağazasından beraber aldığımız siyah tişörtü vardı. Yatakta doğruldum. "Sakın bana koşacağımızı söyleme Heaven." dedim yüzümü ekşiterek. "Hahaha hayır, ben yeni döndüm." dediğinde rahatlamıştım. Yatağımdan kalkarken gözlerimi büyüterek ona baktım. "Saat kaç?" Hızlıca banyoya girdi. Telefonumdan saate baktım: 06.18
"Mabelle ile, 'Bu kızı güneş doğmadan önce kaldıralım da işkence olsun.' diye anlaştınız mı?" iki gündür kendimi hiç uyumamış gibi hissediyordum. Ayaklarımı sürüyerek banyoya yürümeye başladım. Heaven dişlerini fırçalıyordu ben de fırçamı alıp dişlerimi fırçalamaya başladım. Heaven'ın garip bakışları ardından fark ettim ki macun koymamıştım. "Hiç iyi görünmüyorsun." dedi Heaven ağzı diş macunu köpükleriyle kaplıyken. "Çünkü hayatım, sabahın en erken saatlerinde kalkıp peşinize takılıyorum, sizin yüzünüzden. Hem biliyorsun kalktığım zaman bir daha uyuyamıyorum ve tüm günüm berbat geçiyor." dedim ve macunlu fırçamla dişlerimi fırçalamaya başladım. "Hayır biri neden güneş tepeye yükselmeden benden yardım ister ki? Senin de sabah kaçta kalktığın belli değil. Neden beni kaldırdığını da bilmiyorum. Bence bunun bir cezası olmalı." Macunu lavaboya tükürdükten sonra fırçamı Heaven'a doğru tuttum. "Buldum! Kahvaltı ellerinden öper." dedim ve Heaven tuhaf tuhaf baktı, bazen unutup deyimlerimizi kullanıyordum ve kızlar anlamıyorlardı. "Yani..." diye açıklamaya giriştim. "Kahvaltıyı sen hazırlayacaksın." Heaven ağzını çalkaladı ve yüzünü yıkadı. "Sanki kahvaltı edecek vaktimiz varmış gibi." dedi ve duşa kabine girdi hemen ağzımı çalkalayıp yüzümü yıkadım ve kabinin kapısına tıklattım. Kapıyı araladığındaysa onu soru soran bakışlarıma baş başa bıraktım. "Merhaba! Bugün stajımın ilk günü." dedi. Unutmuş gitmiştim. Bir karış açılan ağzımı elimle kapattım. "Unuttuğunu biliyordum. Hadi, çık ki duşa alabileyim." dedi ve parmağıyla kapıyı gösterdi. Çaresizce çıktım ve kapıyı kapattım. Stajı nasıl unuturdum? Yatağımı topladıktan sonra elbiseyi dolaptan aldım ve yatağımın üstüne koydum. Aşağı inip kendime sütlü kahve yapmaya karar verdim ki mutfakta Amy ile karşılaştım. "Selam." dedi gülümsedim ve karşılık vererek kahve makinesini ayarladım.
Salıncakta oturmayı teklif etti. Birlikte salıncakta hafif hafif sallanıyor ve kahvelerimizi içiyorduk. "Son zamanlarda kendimi biraz kötü hissediyorum." kahveden bir yudum aldım ve ona soru soran gözlerle baktım. "Geçmişle ilgili kabuslar görüyorum." dedi. Sadece Mabelle'ın bildiği şeyler olduğunu biliyordum ama kabus haline gelecek kadar ne olabilirdi diye merak etmiştim. "Lisedeyken çok iyi şeyler yaşadığımı söyleyemem." diyerek başladı ve kahvesinden bir yudum aldı. "Okulda zorbalık gördüğüm zaman yanımda Mabelle ve Finn vardı. Aileme anlatamıyordum çünkü korkuyordum. Daha sonra da değişmeye başladım. Önce zayıfladım, sonra saçlarımı değiştirdim daha sonra da kıyafetlerimi ve makyajımı... Tıpkı Mabelle gibi..." derin bir iç çekti ve gülümsedi. "O zorbalar gibi giyindim. Ama hiçbir zaman onlar gibi davranmadım. Yeni halimi seviyorum eskiye dönmek istemiyorum. Ama aynı şeyleri tekrar yaşama fikri beni hala korkutuyor. Anne ve babamın yanından bu yüzden ayrıldım. Daha fazla orada yaşamazdım. O okula bir sokak öte de olmazdı. Zorbalarla aynı sokakta..." dedi ve kahvesini içti. "Bazen sonunda bittiğine sevinmek, canını yakan şeylerin ne kadar uzun süre seninle kaldığına dair bir işaret oluyor. Ne kadar rahatlamış hissedersen o kadar uzun süre katlanmışsın demek... Ve ben kendimi özgür hissediyorum, sonunda..."
"Bunları yaşadığın için üzgünüm." başını sağa sola salladı. "İyiyim. Dediğim gibi. Özgürlük hissini bir kere tadınca onu kaybetmemek için ne kadar güçlü olmam gerektiğini fark ettim. Hayalimi buldum, aşkımı buldum. Hayat benim hayatım. Nasıl yaşamak istiyorsam öyle yaşayacağım." dedi ve o sırada Heaven balkondan seslendi. "Biz hep yanındayız." balkondan aşağı sarkmıştı ve bize el salladı. Amy ile kahkaha attık.
Amy'nin söyledikleri, Bayan Holiday'in söyledikleri sanki son zamanlarda cevap aradığım sorulara yanıtlarmış gibiydi. Belki de özgürce kendi hayatımı yaşamayı seçmekten suçluluk duymayı bırakmalıydım artık.
Heaven karar verdiği elbiseyi giydi ve saçlarını düzleştirmeye başladı, ben de beyaz olanı giydim ve Amy elbiseme bayıldı. "Kesinlikle altına beyaz spor ayakkabılarını giymelisin." dedi Heaven ise aynasından bize kötü kötü baktı.
Saç düzleştirme işlemi biten Heaven beni sandalyeye oturttu ve başımı ters çevirip saçlarımı örmeye başladı ardından Amy'den küçük lastik tokalardan istedi ve örgümü topladı. Sanırım balık sırtı yapmıştı. Ardından başımı kaldırdı ve normal bir şekilde topuz yaptı. "Çok tatlı oldun E." dedi Amy ve telefonuyla saçımın arkasının fotoğrafını çekti. Arkadan bakıldığı zaman saçım ters örülmüş gibi görünüyordu. Gerçekten çok şekerdi ama sıranın makyaja geldiğini anlatırcasına eline rujunu aldı. "Sadece ruj Heaven, bugün makyaj yapmak istemiyorum." pembe bir ruj sürdükten sonra beni ikna ederek hafif rimel sürdük. Amy üçümüzün fotoğrafını çekip internete koydu. Mabelle, onsuz fotoğraf çektiğimiz için bize çok kızacaktı. Amy bütün teknolojik gelişmeleri, her yeni uygulamayı bilirdi, onun kadar teknoloji uzmanı birini daha tanımadım.
Aşağı indiğimizde saat yediyi çeyrek geçiyordu ve biz en geç sekize on kala orada olmalıydık çünkü makyaj, saç, kıyafet derken saat on olurdu ki programda on buçukta başlıyordu. Amy'yi öptükten sonra arabaya bindik. "Sanırım ölüyorum Efsun." dedi arabayı kullanırken. "Evden aç çıkan benim sana ne oluyor?" dedim ve Jolene'nin önünde durup beklememi söyledi. O gidince aynayı indirdim ve kendime bir daha baktım çok hoş görünüyordum. Kendime kocaman gülümseyip aynayı kapattım ve kimsenin beni görmemiş olduğundan emin oldum. Torpido gözünü karıştırmaya başladım meyveli şeker, yedek anahtarlar, güneş gözlüğü, ıslak mendil, peçete ve albümler vardı. Gözü tekrar kapattım ve radyodan bir kanal buldum hep popüler şarkılar vardı. O sırada Heaven'ı görünce camı açtım çünkü ellerinde yiyecekler vardı. Onları aldım ve kendi tarafına geçip koltuğa oturdu, kapısını kapattı ve bir radyoya bir bana baktı. Rap müzik çalıyordu normalde dinlemezdim. "Tarzını mı değiştirdin?" diye sordu şaşırarak başımı hayır anlamında salladım."Tam kanalları karıştırırken sen geldin orada kaldı." dedim. "İyi çünkü indie müzikten rap müziğe bu hızla geçiş biraz garip olur." güldüm, radyoyu değiştirdi ve arabayı tekrar sürmeye başladı. "Jolene'den sandviç ve çay aldım." dedi onunkinin paketini açıp ona uzattım tek eliyle yemeye başladı. Hava güneşliydi ve radyodaki şarkı çok güzeldi. Çayımı içerken dans ediyordum ve Heaven bana gülüyordu. Bugün güzel bir gün olacak gibiydi.
Alan'dan içeri girdiğimiz an kendimi çok heyecanlı hissettim, sanki makyajı yapacak kişi bendim. Güvenliğe doğru ilerledik ve Heaven "Ben Heaven Swift, Starry Road grubuna makyaj yapmak için buradayım." dedi ve ikimize de ziyaretçi kartı aldı. Soyunma odalarının olduğu koridora doğru yürümeye başladık ama bizim makyöz aniden durdu. "Ne?" dedim ve korkmuş bir halde "Makyaj yapmayı unuttum." dedi gülmeden edemedim ve "Saçmalama." diyerek onu koridorun sonuna kadar çekmeye başladım. Koridordan çıktığımızda bizi saçının bir tarafı uzun diğeri tarafı kısa, uçları sarıya boyanmış olan kızıl bir kız karşıladı. "Ben Samantha ama herkes bana Sam der." dedi ve elini uzattı. "Ben Heaven ve herkes bana..." duraksadı ve dudağını büzdü. "Heaven der." Sam güldü ve gözlerini bana çevirdi. "O da Emily." dedi Heaven beni göstererek. "En yakın arkadaşım." diyerek beni tanıttı. "Anladım, ben de ilk günümde en yakın arkadaşımla gelmiştim." Sam ile de tokalaştıktan sonra o önde biz arkada yürümeye başladık. "Alan'ın makyözü benim. Sana kısaca anlatayım. Biz bir markayız Lotus şirketi altında bir marka. Ben çoğu kez düğünlere de gittim, konserlere de ya da böyle programlara. Kendini kanıtlarsan seni arayan onlar oluyor genelde. Bizim markamızın altında olup güzellik merkezlerinde çalışanlar da var sadece bir ünlüyle, grupla ya da modelle uzun yıllar çalışanlar da. Ben de Alan ile yıllardır çalışıyorum. Eğer bugün iyi iş çıkartırsan Starry Road da yıllar boyunca senindir. Bence onlarla hemen tanışmalısın." dedi Sam, ama ben grubun yanına gitmek istemiyordum. "Ben gelmeyeyim. Kafa karışıklığı olmasın." dedim ve Sam bana döndü. "Şaşırdım, onlarla tanışmak için her şeyini verecek kızlar var! Ama bundan eminsen çok ortalıkta dolaşmamaya çalış. Set çalışanları fazla agresif oluyorlar." diye beni uyardı yavaş yavaş etrafta dolaşmaya başladım etrafta çok fazla kişi koşuşturuyordu. Tam kenara çekilmek üzereydim ki "Hey sen!" diye bana döndü sert bir adam. "Şunu acilen Alan'a götür." dedi. "İyi de ben..." cümlemi tamamlamama izin vermeden karton kahve bardağını elime tutuşturdu. "Kapının üstünde adı yazıyor görmemek için kör olmalısın!" ben şaşkınlıktan olduğum yerde kalınca ise bana "Çabuk!" diye bağırdı. İnanamıyordum. Daha geleli kaç dakika olmuştu ki dikkat çekmeyi başarmıştım. Dümdüz yürümeye başladım ve kapıda kocaman 'ALAN' yazısıyla karşılaştım derin bir nefes alıp hemen tıkladım ve arkadan "Girin." diye bir ses geldi, içeri girdiğimde kimse yoktu. "Kahveni getirmiştim Alan... Hanım." dedim. "Masaya koy tatlım." dedi, tahta jaluzinin arkasından çıkarken gömleğinin yakasını düzeltiyordu. "Alan Hanım mı? Burada kimse bana öyle seslenmiyor, genelde sadece Alan derler. Yeni misin sen?" diye sordu. "Aslında hayır." diye yanıtladım ve aynada kendini inceledi, böyle giyinmesi hoşuma gidiyordu bu sefer çizgili beyaz bir gömlek giymişti, altında bir kumaş pantolon vardı ve pantolon askıları takmıştı. "Nasılım ama?" dedi bana dönerek ellerini beline koydu ve poz verdi. "Her zaman ki gibi harikasın... Alan." dedim ve adını vurguladım, güldü ve kanepelerden birine oturdu ve beni de yanına çağırdı. "Yeni olmadığını söylüyorsun ama seni daha önce burada görmediğime eminim." dedi ve kahvesinden bir yudum aldı. "Aslında bugün arkadaşımın stajının ilk günü hani şu grubun yeni makyözü." kaşlarını kaldırdı. "Starry Road'u diyorsun sanırım." başımı evet anlamında salladım. "Bütün kızlar onlara aşık ve eminim ki bugün onlar sayesinde rekor kıracağız." dedi heyecanla. Gülümseyerek yine başımı salladım. Kahvesini bitirdi tam bardağını çöpe atıyordu ki "İstersen ona imza atıp bana verebilirsin." dedim güldü ve çekmecesinde bir kalem çıkarıp "Adın ne bakalım?" dedi ve kalçasıyla çekmeceyi itip kapattı ona baktım. "Emily, lütfen." dedim güldü, adıma imza attı ve odadan beraber çıktık, yürürken yazdığı şeyi okudum;
"Kahve için teşekkürler kibar Emily! Umarım yine görüşürüz xx. -Alan"
Etrafta koşuşturanları görünce durduk. "Onları böyle görünce korkuyorum, bazen." dedi ve kolunu omzuma koydu. "Korkunu hissetmelerine izin verme." dediğimde güldü. "Evet haklısın, silkelenip dik durmalıyım. Hayranlar bekliyor." dedi ve yüzünü bana dönerek geriye doğru yürümeye başladı ve hafif bir reverans yaptı. "Evet! Beni bekletmek ayıp olur." dedim kahkaha atıp önüne dönerek yürümeye başladı. Onu uzun zamandır izliyordum. O yüzden bu an benim için çok özeldi. Heyecandan bayılmadığıma şaşırmıştım.
Genelde basının beklediğini söyledikleri bekleme salonuna doğru yürüdüm. Burada kimse yoktu. Önce lavaboya gittim ve Alan'ın imzaladığı bardağın içine biraz su doldurup çalkaladım. Dibinde kalan kahvenin çantamı mahvetmesini istemezdim. Onu kurulayıp çantama yerleştirdim ve sonra koltuklardan birine oturup kitabımı okumaya başladım. O an oradayken fark ettim ki elbisem ve saçım için boşuna uğraşmıştık. Normal zamanki gibi pantolon ve tişört giyip saçımı açıp gelseydim belki kahvaltı yapabilirdik. Aslında sandviç ve çay beni doyurmuştu ama kahvaltıya üzülüyordum doğrusu. Aslında bugün buraya gelmem bile saçmaydı. Biraz kitap okuduktan sonra sıkıldım ve salonda dolaşmaya başladım. Programın başlamasına yarım saat vardı ve aralarda da makyaj yapılacağını falan düşünürsek eğer, en az iki saat daha buradaydık. Heaven olmasa buraya hayatta gelmezdim. "Emily!" iyi insan lafın üstüne gelir derler. Arkamı dönüp ona baktığımda bana doğru koşuyordu ama yüzümde korkmuş birinin ifadesi vardı. "Ne oldu?" biraz nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı. "Sebastian ile sohbete dalınca makyajını yeni bitirdim ve şimdi de Neil beni bekliyor. Colin'e makyajını sen yapar mısın?" güldüm ama ona bakınca son derece ciddi olduğunu fark ettim. "Heaven sen deli misin? Ben makyaj yapmaktan ne anlarım?"
"Ama ödevlerimi hep seninle yaptım. Kağıt yüzlere yaptığımız makyajları unuttun mu? Ayrıca birkaç dersimize de girmiştin. Zaten yapacağın tek şey pudra ve kapatıcı sürmek, onların grup teması daha erkeksi görünüşler fazla bir şeye gerek yok." beni ikna edemediğini anlamış olacak ki tam yerinden vurdu. "Resim yapabiliyorsan makyajı mükemmel derecede yaparsın inan bana. Makyaj yapmak resim yapmak gibi tek fark tuvalin bir... insan." dedi. Pes etmiştim. "Tamam, yapacağım." sevinçten zıpladı ve bana sarıldı "Çok teşekkür ederim ama artık gitmeliyim." dedi ve tekrar koşarak geldiği yere döndü keşke iti an çomağı hazırla deseymişim. Bekleme salonundan çıkıp hızla Colin'in olduğu odayı aramaya başladım.
Ortalık yavaş yavaş sakinleşmişti ve yirmi dakika kadar bir zaman vardı. Sonunda dev harflerle "COLIN / STARRY ROAD" yazan kapının önüne geldim. Kapıyı iki kez tıklattım ama ses çıkmadı, bir kez daha tıklattım ve sonunda "Gir." dedi. İçeri girdiğimde makyaj masanın önündeki sandalyeyi yan çevirip yayılarak oturan biri vardı. Elindeki telefona odaklanmıştı onu sürekli sağa ve sola doğru yatırıp duruyordu. Kapıyı kapattım ve "Makyaj için gelmiştim." dedim ama umursamadı. Çantamı ve montumu arkadaki koltuğa koydum ve ona baktım. Saçında kırmızı bir bandana vardı, dizleri yırtık dar bir kot pantolon giyiyordu, ayaklarında ucu sivri koyu kahverengi botlar vardı. Üstünde ise dapdar siyah bir tişört vardı yakası da oldukça açıktı ki uzun kolyesi dikkat çekiyordu. Kolye ucunun şeklini göremiyordum çünkü sürekli hareket ediyordu. Önüne kadar geldim ve önce dezenfektanı alıp elimi iyice temizledim. Yan gözle ona baktığımda hala yokmuşum gibi davranıyordu ve bu ben sinirlendirmeye başlamıştı. Keşke diğer üyeye gitseydim. Masaya bakıp kapatıcıyı buldum ve baş parmağıma biraz sürüp o ince fırçalardan birine buladım. Fırça ten rengiyle bütünleşince eğildim ve tam alnındaki izlere sürecekken tekrar sağa sola sallanmaya başladı ve ben de doğruldum. Fırçayı kenara koydum ve ellerim belimde onun başında bekledim. Beni fark etmesini bekliyordum ama o hala sallanmaya devam ediyordu. O kadar sinirliydim ki o an ne yapacağımı düşünmeden hareket ettim ve tam beklemediği bir anda telefonunu tuttum ve çekip hızla geriye çekildim. O ise aynı hızla ayağa fırladı az kalsın üzerime düşüyordu ki elimle onu engelledim. Yüzüne baktığımdaysa bana kaşlarını çatan bir yüzle karşılaştım ama yavaş yavaş bu kızgınlık şaşkınlığa dönüştü hatta gözleri büyüdü, haklıydı Heaven gibi sapsarı saçları ve masmavi gözleri olan uzun boylu, kırmızı elbiseli birini beklerken kahverengi saçlı, yeşil gözlü ve beyaz elbiseli birini görmek insanı biraz şaşırtabilirdi. Sakince sandalyesine oturdu ama gözlerini benden ayırmıyordu. "Makyaj bitene kadar telefonunu vermeyeceğim haberin olsun." dedim ve telefonunu çantama attım. Kendimi bir anlığına anne gibi hissetmiştim. "Hazır telefonu almışken numaranı da kaydet bence." dedi ukala bir sesle. O kadar küstahtı ki daha da sinirlenmiştim. O sırada çantama bakıyordum. Ayrıca yoğun bir ingiliz aksanıyla konuştuğunu da söylemeden geçmemeliydim. Neredeyse anlamayacaktım. En sevdiğim aksandı, sesi boğuk ve sertti ikisinin birleşimi kulağa ilginç geliyordu. Kolay kolay unutulmayacak türdendi. Ona doğru döndüm o sesin o genç görüntüden çıktığına şaşırdım. "Rüyanda görebilirsin, belki." dedim ve tekrar makyaja başlamak için fırçayı aldım ve ona doğru eğildim. Ancak o da bana doğru eğildi, elimi çenesinin altında koyarak yüzünü sabit tutmaya çalıştım. "Eğer makyözüm olacaksan numarana ihtiyacım olacak ama." dedi. "Anlaşılan Heaven size kendini tanıtmaya geldiğinde de gözün hep telefondaymış. Ben o değilim, ben sadece yardıma geldim." dedim alnına dokunuşlar yaparken. Kendimden emin görünmeye çalışıyordum ama bir yandan da inanılmaz gergindim. Konuşmaya devam etmesini yeğlerdim."Ama kendi gelmeyip beni yolladığına göre bunun bir sebebi olmalı..." diye devam ettim. "Ne?"
"O da benim gibi senin ilk görüşte ne kadar küstah olduğunu görmüş olmalı." güldü, küçük bir çocuğa benziyordu, gülerken gözleri kayboluyordu. Yeşil gözleri, kahverengi dalgalı saçları vardı ve yüzündeki o muzip bir çocuk ifadesi... Giydikleriyle yüzü hiç uymuyordu. Sanki onun tarzı değil gibiydi. "Ama şanslısın ki ben sadece bugünlük burdayım. O benden daha kibardır." dedim ve göz altlarıyla devam ettim. O da gözlerini kapattı. "Sen de fena değilsin, kendimi bir resmin parçası gibi hissettim." deyip gözlerini açtı. Şaşırabilirdim aslında ama ne söylemesi gerektiğini bilen biri gibiydi. Yıllar içinde insan sarrafı olmuştur belki. "Bu normal bir his, çünkü çizerim. Buradaki mecburi bulunuşumun bir sebebi de Heaven'ın bunu bahane ederek beni kandırması." dedim. Sonunda pudraya geçmek için elimdeki kapatıcıyı ıslak mendille sildim ve fırçayı pudraya batırdım. Heaven direkt böyle uygulamıyordu eliyle hafif silkeliyordu. Bu yüzden ben de öyle yaptım. Ama bir yandan da onun tepkisine bakıyordum ki yaptığımın ne kadar olduğunu görmek için. Başını hafifçe salladığı da rahatlamıştım. Bir elimle yüzünü sabit tutarken diğer elimle de pudrayı yüzüne dağıttım. "Ama dediğim gibi sadece bu seferliğine makyajını ben yapıyorum. Makyözün Heaven." dedim ve uzaklaşıp yüzüne baktım. "Genelde bakışlarımı da koyulaştırmak için kalem kullanırlar." dediğinde donup kaldım. "Ne kalemi?" diye sordum. Masaya bakınıp kalemi buldu ve uzattı. "Göz kalemi işte." dedi, kalemi alıp kapağını açtım. Önce bileğimde deneyip kullanım şeklini anlamaya çalıştım. Gözleri sürekli üzerimdeydi. "Onunla göz kapağıma ince bir çizgi çek ve..." deyip masayı karıştırdı. "Ve bu fırçayla onu yay. Tıpkı resim yapmak gibi." deyip göz kırptı. Kafamda biraz şekillenmişti o yüzden denemeye koyuldum. "Resim yapmaktan anlar mısın?" dedim göz kapağına çizgi çekerken. "Sanat sınıfında ne yaptıysak o kadar. Herkes kadar işte." dedi. "Ama benim asıl merak ettiğim sen kimsin peki?" diye sordu ve gözlerini açtı. "Heaven'ın arkadaşıyım işte." güldü. Haklıydı gözleri kalemle oldukça koyulaşmıştı ama ona yakışmıştı da. "Adın ne yani?" çok fazla soru soruyordu küçük çocuklar gibi. "Bence gerekli bir soru değil bu."
"Merak ediyorum ama." dedi sesi kibar çıkıyordu. Ben ise bir cevap vermedim. Ayağa kalkıp aynada kendine baktı. "O zaman tahmin edeyim." dedi ve o bayat kelime ağzından döküldü. "Angel."
"Ne o cennetten düşerken canın acıdı mı cümlesi çok mu eskidi?" dedim gülerek. Kahkaha atıp tekrar oturdu. "Bunu hak ettim." dedi ben ise eksik bir şey kaldı mı diye masadaki ürünlere bakıyordum ki ona dönünce saçına pudra bulaştığını gördüm. Hızla pudrayı silkelemeye çalıştım. Saçları kedi kürkü gibiydi, yumuşacıktı. "Ama bu benim hatam değil. Bembeyaz giyinmişsin ve melek gibi görünüyorsun. Bir tek kanatların eksik." dedi. Yüzümü kırıştırıp ona baktım. "Ne olur dur artık..." tekrar güldü. Acaba gülmek için bahane mi arıyordu? "Bu bir iltifattı." dedi uyarıcı bir sesle "Teşekkür edebileceğimden emin değilim." dedim aynı yüz ifadesiyle. Ardından güldüm. O kadar saçmalıyordu ki gülmemek imkansızdı. "Ayrıca gülümsediğin zaman etrafa parlaklık saçıyorsun. İdeal tipim de tam böyle biri işte"
"Telefonunu vermem için bu kadar yalakalığa gerek yoktu."
"Eğer yalakalık yapmam gerekseydi sana kibar olduğunu söylerdim."
"Bir resmin parçası gibi hissetmeye ne oldu?"
"Ama hangi ressamın resmi gibi olduğunu söylemedim ki. Van Gogh ya da Monet gibi yumuşak dokunuşları olan resimler bir yana Picasso gibi keskin dokunuşları olan resimler diğer bir yana..."
"Heaven Gogh yakında size hizmet verecek şimdilik Emilycasso ile yetinmelisiniz." deyip reverans yaptım. "Demek... Emily. Memnun oldum." dediğinde pot kırdığımı anladım. "Peki ne yaptım da kesin dokunuşlu bir resim gibi hissettin?" dedim. Parmaklarının yardımıyla saymadan önce bana yaklaştı. "Makyajımı yapış şeklinden bahsetmiyorum, kalbime davranış şekilden bahsediyorum." dedi elini kalbine koyarak. Bu kadar bayatlığı daha fazla kaldıramazdım. Derin bir nefes verip başımı geriye attım. "Şaka yaptım." dediğinde dil çıkarttım. "Ve dil çıkarttın." dedi. Heaven'ın neden makyajı yetiştiremediğini şimdi anlamıştım. Diğer üyeyle de böyle sohbet ettiyse uzun sürmesi normaldi.
Yüzünde bir eksik var mı diye incelerken dudakları dikkatimi çekti. "Ne oldu?" diye sordu. "Ne kadar kurumuşlar." dedim ve masada dudak koruyucu aradım. Ancak yoktu. "Koruyucu sürmeden ruju yayarsam çok kuru durur." diyerek sesli düşünürken bende olan koruyucuyu hatırladım. Çantamdan çıkartıp yanına gittim. "Hey! Bu bir hile mi? Sonra onu internette satmayacaksın değil mi?" dedi gülerek. "Ne? Gerçekten böyle şeyler yapan insanlar mı var?" dedim. "Evet, son makyözümüz." dediğinde hatırlamıştım. Heaven'a gelen e-postada öğretmeni bundan bahsetmişti. Dudaklarına yaklaşırken ayağa kalktı. Az önce bu kadar uzun olduğunu fark etmemiştim. Yine bileğime sürüp oradan fırçayla dudağına yayarken tek gözünü kıstı. "İçinde acı biber falan mı var? Yakıyor bu." dedi. "Naneli, dudağını iyileştirecektir." dedim. Dudaklarını büzdü ve aradaki boşluktan hava üfledi. Gülmeye başladım. "Benden intikam almaya çalışmadın değil mi?"
"Tabii ki hayır." dedim. Islak mendille elimi silip ona tekrar baktım. "Aslında tahmin ettiğim gibi biri çıkmadın.” dedim. "Nasıl yani?"
"Sevimlisin."
"Pardon duyamadım?" deyip kulağını bana doğru uzattı. "Senin sağır olduğunu kapıyı üç kez tıklatırken anlamıştım zaten." dedim, gülerek aynaya baktı. Ona baktığımda boynunda iki zincir olduğunu gördüm. Ama önden bakınca sadece biri gözüküyordu. Görünenin ucundaki şekli de sonunda anlamıştım bir yıldızdı. "Grubunun adından dolayı mı takıyorsun?" diyerek kolyesini gösterdim. Başını salladı. "Ama benim asıl önemsediğim bu." diyerek uzun zinciri olanı tişörtünün içinden çıkarıp gösterdi. Üstüne kuş kazınmış bir kalpti. Oldukça şaşırmıştım. "Aslında bütün kıyafetlerimize onlar karar veriyor ama bu kolyeyi çıkartmak istemiyorum." dedi tekrar yerleştirirken. "Bu çok saçma." dedim ve koltuğa oturdum.O makyaj masasına dayanarak bana bakıyordu, çok içten bir şekilde, lütfen onun da bir yakınına benzemeyim diye dua ettim ve saate bakıp ayağa kalktım elime montumu ve çantamı alarak yanına gittim gözlerini benden ayırmadan hala aynı bakıyordu. "Birkaç dakikan var." dedim ve çantamdan telefonunu çıkarıp ona verdim ve kapıyı açtım. "Anlaşılan numaranı alamadım." dedi. "Sırf ünlüsün diye numaramı verecek değilim." dedim. "Ah, kalbim... Yine acıdı." deyip elini kalbine koydu. "Sanırım daha fazla canını yakmadan gitmeliyim." dedim ironi yaparak. "Görüşürüz." dedi, ona döndüm ve Cole'un bana söylediği şeyi söyledim alay edercesine "Bir daha görüşmemek üzere." dedim. Cümleme şaşırmıştı ama ona çoktan bir daha gelmeyeceğimi söylemiştim.
Benimle beraber çıkıp yürümeye başladı, hiç konuşmadık ama bakışlarını sürekli üzerimde hissediyordum. Stüdyoya gelince bana tekrar baktı ve sahneye çıktı ben de bana işaret edilen yere oturdum. O ise sahnede esmer ve sakallı olanın yanına oturdu ve gözleriyle etrafı tarıyordu sonra beni görünce gözlerini bir süre ayırmadı. Sanki burda olduğumdan emin olmak istiyordu. Sonunda Heaven yanıma oturdu ve onunla birlikte gelen sarışın üye de sakallının diğer yanına oturdu. "Sana minnettarım. Colin sıkıntı çıkartmadı değil mi?." dediğinde "Bana yemek borcun var ve hayır hızla makyajını yapıp geldim." dedim, o ise bana sarıldı. Colin'le olan sohbetimizi ona yolda anlatırdım şimdi içinin rahat olması yeterliydi. "Sana çok pahalı bir yemek ısmarlayacağım." güldüm ve yayına geri sayım yapılarak herkes susturuldu. Colin hemen asık suratını düzeltti, kambur sırtını dikleştirdi ve gülümsemeye başladı. Alan programı her zamanki gibi açtı. "Selam dünyalılar, ben dostunuz Alan!" gülümsedim. "Ve bugün kızların yeni gözde grubu Starry Road ile karşınızdayız." deyince kameralar onlara yöneldi ve platformda oturanlar alkışlamaya başladı. Ve işte sıra monoloğumdaydı. "Öncelikle bugün sabah yaşadığım şeyi anlatmak istiyorum." dedi doğaçlama yaptığını bilmiyordum. "Sabah odama kahvemi çok tatlı bir kız getirdi." Aman Tanrım, o bendim. "Ve bana burada çalışan kimsenin yapmadığı bir şey yaptı. Bana Alan Hanım dedi." deyince herkes gülmeye başladı, Heaven da gülüyordu ona o kızın ben olduğumu söylemek istiyordum. "Normalde kimse bana Hanım demez! Alan Teyze'yi bile duymuştum ancak Hanım... Beni genç hissettirdi, canlı ve emekli olmasına daha yıllar olan bir kadın gibi. Birden bu programı daha on yıl yapabileceğime dair bir inanç hissettim." Colin ve grubun diğer üyeleri dahil herkes gülmüştü. "Bir hanıma hanım denir Alan, sana teyze diyen herkesi dava etmelisin!" dedi Colin. herkes o kadar çok gülmüştü ki Alan konuşmaya devam etmek için bir süre beklemek zorunda kalmıştı. Sanırım popüler bir grubun üyesi olmanın avantajı buydu, tıpkı öğretmenlerin komik olmayan esprilerine gülen ön sıradakiler gibilerdi. Alan pes edip onların karşısındaki koltuğa oturdu ve "Evet kesinlikle. Bana avukatımı bağlayın lütfen." dedi ve kameralara baktı, herkes tekrar gülmüştü. "Adını söyleyip rakip program sunucularının onu bulup on yıllık bir enerji kazanmalarını istemiyorum ama... Evet senden bahsediyorum Gecenin Işığı'ndan Taylor... Şunu söylemeliyim beyaz elbisesi ve örgülü saçıyla inanılmaz görünüyordu... Sanki bir..."
"Melek gibi mi?" diye araya girdi Colin, bunu duyan Alan ayağa fırlayıp "İlham perisi diyecektim ama melek çok daha iyiydi Colin!" diyerek güldü Alan "O şarkıların hayranların kalbini nasıl çaldığını şimdi anladım işte! Umarım bana yeniden kahve getirir çünkü genç bir hanım olduğumu duymak enerjimi kahveden çok daha hızlı yerine getirmişti!" dediğinde çaktırmadan çantamdan kahve bardağını çıkarıp Heaven'a uzatıyordum. "Ne?! Sen olduğunu tahmin etmeliydim." dedi bardağın üstünü okuyup heyecanla yerinde sallandı.
Ara verildiğinde makyaj tazelemeyi Heaven yaptı. İşinde son derece usta görünüyordu. Yanıma geldiğinde "Makyaj inanılmaz iyi görünüyor. Seni kursa kaydettirmeliyiz." dedi. "Bir daha makyaj yapacağımı hiç sanmıyorum." diye yanıtladım. "Colin'in sana bakışlarını fark etmedim sanma. Umarım ayrıntıları anlatırsın." deyip göz kırptı. Yanlış görmediğimi biliyordum.
Program bittiğinde ise biz bekleme salonundaki koltuğa oturmuş Heaven ile konuşmak için gelecek menajeri bekliyorduk. "Colin sence de çok tatlı değil mi?" diye sordu. "Onu o kadar tatlı buluyorduysan beni neden ona da değilde sarışın olana yollamadın? Colin o kadar çok konuştu ki... Sana sabır diliyorum." dedim güldü ve o sırada arkasında grupla birlikte bir adam önümüzde durdu. "Hanginiz Heaven?" diye sorunca Heaven çekingen bir şekilde elini kaldırarak ayağa kalktı. Adam cebinden bir zarf çıkarıp ona uzattı. "Yeni makyözümüz olarak başarılar dilerim." dedi adının Bay Kipling olduğunu öğrendiğim o adam, menajerleri, bana döndü ve "Sen de Colin'e makyaj yapan olmalısın." dedi ve ayağa kalktım Heaven hemen beni savunmaya başladı. "İlk günün heyecanı yüzünden Sebastian ve Neil'ı yetiştiremeyince ondan yardım istedim bütün suç benim Bay Kipling." dedi. Bay Kipling, Colin'e baktı o ise "Benim söyleyeceğim başka bir şey yok." dedi kollarını kavuşturarak. Kibirli ve ukala görünüyordu. Ona sevimlisin dediğime pişman olmuştum çünkü bizi ele vermişti. "Adın ne?" diye sordu bana Bay Kipling. "Emily." dedim. "Benimle gel." dedi çantamı ve montumu orada bırakarak peşinden gittim. Ama giderken Colin'e kızgın bir bakış attım. "Colin senden başka kimseye makyaj yaptırmayacağını söylüyor." deyince şaşkınlıktan neredeyse düşüyordum. İntikam mı alıyordu? Bu biraz fazla olmaz mıydı? Omuzlarıma bir yük çöktüğünü hissettim. "İyi de ben makyöz değilim." deyince ise durdu ve bana döndü sonra gözlüğünü çıkarıp gözlerini ovuşturdu. "Ama makyajı gayet iyiydi. Ünlülerin ne istedikleri belli olmaz." dedi ve gözlüğünü geri taktı. "Ama ben öğrenciyim." dedim çaresizce, ne okuduğumu sordu. Fotoğrafçılık deyince ise "Sağlık ya da mühendislik değilmiş ya. Okul açılınca bir yolunu buluruz ama en azından üç ay idare edemez misin? Hem dünya turu yapma şansın olacak hem de çok iyi para kazanacaksın. Her kızın hayali değil midir dünya turu? Hem de üç ünlü oğlanla." dedi bir süre düşündüm. "Dünya turu ve para kazanmak mantıklı..." diye yanıtladım ama hala emin değildim. Özellikle de ona makyaj yaparken konuştuklarımızı düşününce. "Bak, bu grup şu an inanılmaz derecede ünlü. Biz de onlar ne isterlerse yapmaya çalışıyoruz. Colin bu teklifi yaptığı an kabul etmedik elbette. Ama o, Heaven için üç kişiye aynı anda makyaj yapmanın zor olacağından yetiştirmesi gereken çok şey olduğundan falan bahsederek bizi ikna etti. Biz de çok zıtlaşmadık. Ayrıca son makyözün yaptıkları yüzünden gözümüz hep üstünüzde olacak. Colin sorumluluk aldığını söyledi. Her şey sana bağlı." Colin beni çok şaşırtmıştı. Yani bu sırf Heaven için mi yapıyordu? Çok saçmaydı. Ama madem sorumluluk alacak kadar ısrarcıydı "Tamam, beni ikna ettin." dedim gülümsedi ve tekrar yürümeye başladık sonunda bir odaya girdi ve beklememi söyledi saat öğleni geçiyordu bugünü de atlatmıştık. Colin'den nasıl bir intikam almalıydım? Madem sorumluluğu alacak kadar cesurdu ona kötü makyajlar yapabilirdim... Ama Heaven'a zararı olurdu bunun da. Makyajı silip sıfırdan başlaması gerekirdi. Benden başka kimseye makyaj yaptırmayacağını söylemesi çok saçmaydı. Beni eğlencesine işe aldırdığı çok belliydi. Sonunda Bay Kipling elinde bir zarfla odadan çıktı. "Bu da senin." diyerek zarfı uzattı ve uzaklaştı. "İyice oku ve imzala. Üç aylık bir sözleşme."
Tekrar bekleme salonuna doğru yürüdüm. Colin dışında hepsi oradaydı. Heaven ne olduğunu sorunca olanları anlattım ve "Okul arkadaşı, ev arkadaşı, oda arkadaşı ve şimdi de iş arkadaşı vay canına." deyip sıkıca sarıldı beni bıraktığında ise önce sarışın çocuk elini uzattı. "Ben Neil. Tanıştığımıza sevindim." dedi. "Aksanın..." dedim elini sıkarken "Amerikan." dedi tahmin etmiştim. Bir ara aksanlara takıntım vardı hepsini ayırt etmek eğlenceliydi. "Ben de tanıştığımıza sevindim Neil." dememle esmer olanın elime öpücük kondurması bir oldu. "Ben de Sebastian." dedi ve onu incelemeye başladım. Kahverengi gözleri, upuzun kirpikleri ve siyah saçları vardı. Ayrıca grupta sakalı olan tek oydu ve ona çok yakışmıştı. Gülümseyerek adımı söyledim ve o da "Tanıştığımıza memnun oldum." dedi. Mest olmuştum. Neden ona makyaj yapmamıştım ki sanki? Konuşurken ki sesi bu kadar çekiciyse şarkı söylerken nasıldı kim bilir? Elimi kibarca bıraktığı sırada Colin geldi. Ben Sebastian'a hayranlıkla bakarken onu görünce şaşırdım. Bandanası yoktu, üstüne London yazan beyaz bir tişört, üstüne beyaz dikine çizgileri olan kırmızı bir gömlek giymişti, düğmeleri açıktı ve bol paça pantolon giyiyordu. Boncuklu bir bileklik ve halka küpe takıyordu aynı zamanda. Bir de omuz çantası vardı. Çantasından güneş gözlüğünü çıkartıp saçlarını elleriyle geriye taradıktan sonra gözlüğü başına taktı.. Makyaj yaptığım Colin ile bu Colin çok farklıydı yani kıyafetler konusunda haklı olduğunu kanıtlamıştı. "Ve ben de..." diyerek kibarca elimi tuttu. "Colin." ciddi görünmeye çalışarak zorla söylüyormuş gibi yaparak "Emily." dedim. Yamuk bir şekilde gülümsedi ve elimi bıraktı. "Evet? Gidiyor muyuz?" diye sordu bize bakarak "Nereye?" diye sordum. "Yarın ki tanışma yemeği menajer, yönetim, diğer çalışanlar falan derken çok kalabalık olacak ve biz samimi bir şey yapalım istedik. Yani size bir hoşgeldin yemeği ısmarlamak istiyoruz." dedi Colin, çok fazla el hareketi kullanmıştı, bir yandan da utanıyor gibiydi. Kişilik tipini merak etmiştim. Ayrıca tanışma yemeği mi vardı? Bir kereliğine bütün gün evde oturmak istiyordum. Ancak Heaven bana yalvaran gözlerle bakarken onu kıramazdım. "Pekala." dedim gülümsedi. "O zaman benim arabamla gidelim sonra sizi buraya geri bırakırım." dedi Colin. Biz de kabul ettik. Peşimizden gelen iki koruma da oldukça dikkat çekiciydi. Arka taraftan çıkarken korumaları önden çıktı. Kapının önündeki dev siyah arabaya doğru hızla yürüyen üyelerin ardından biz de arabaya bindik. Sebastian ve Neil en arkaya oturmuştu. Heaven ve ben de bir önlerine yan yana oturacak gibi görünüyorduk. Colin en önde tek başınaydı. Tam yerime geçerken Colin gözlüğünü burnunun ucuna indirip telefonunu uzattı. "Şu an bir rüyada olduğunu düşün." dedi kısık sesle.
Colin:1 Emily:0
Colin benim arabam dediğinde onun süreceğini düşünmüştüm. Ama şoförüyle ve korumalarıyla birlikte olacağını düşünmemiştim. Çaprazımda otururken cama yansıyan görüntüsünü görebiliyordum. Telefonuna bir şey yazıyordu. Oldukça hızlıydı. Kulağında da kablolu kulaklığı vardı. Acaba şarkı mı yazıyordu? Arada başını kaldırıp camdan dışarıya bakıyordu. Sanki iki farklı kişiliği var gibiydi.
Arabadan indiğimiz zaman geldiğimiz kafenin ismine baktım: Sunset In London. Yine gizli saklı bir bölümden içeriye girmiştik. Bu kadar ünlüler ise gizli girmenin ne anlamı vardı ki? İçeriye girince herkes onları fark edecekti. Ama bu söylediklerimi geri almıştım çünkü buranın özel bir yemek odası varmış. Garson bize kapıyı açtığında beş kişilik bir masayla karşılaştık ve manzara harikaydı. İçeri girdiğimizde ise bizi masmavi duvarlar ve bembeyaz masalar karşıladı. Son derece ferah ve hoş bir yerdi. Bizim oturduğumuz yer balkonda bir odaydı. Ayrıca müzik sesi geliyordu. Bu yüzden balkonun kenarından aşağı baktığımda bir grubun canlı çaldığını gördüm. Korumalar "Biz kapının önündeyiz." deyip kapıyı kapatınca Colin "Özgürüz." diyerek gözlüğünü masaya koydu.
Masanın başına oturan Colin sanki evin babası gibi davranıyordu. Ben onun sağ yanına oturdum. Heaven da benim yanıma. Karşıma ise Sebastian oturdu. En azından centilmen ve yakışıklı bir beyefendiyi görerek yemek yiyecektim. Neil ise Sebastian'ın yanına oturmuştu. O da oldukça tatlı görünüyordu. Ancak hepsi birbirinden zıt insanlar gibilerdi. Garson hepimize birer menü getirdi. "Ne isterseniz yiyin kızlar. Nasılsa hesabı Colin ödeyecek." diyen Neil'a güldüm. "Seninle tanıştığımdan beri bütün hesapları ben ödüyorum zaten." dedi Colin menüden başını kaldırmadan. Sonra da ne yiyeceğine karar vermiş olan herkes menüyü önüne koydu, ben dahil. Garson geldiğinde hepimiz tatlı söyledik. Garson tatlımın üstüne hangi meyveleri istediğimi sordu ve ben "Her şeyden olsun." deyince Colin gülmeye başladı. "Ne oldu?" diye sordum. "Onu yiyebilecek misin?" dedi evet anlamında başımı salladım. "İlginç." dedi. "Bu arada kullanıcı isimlerinizi söyleyin de sizi sosyal medyadan takip edelim kızlar ." dedi Sebastian telefonunu eline alarak. "Üzgünüm benim hiç hesabım yok." dedim, şaşırdı. "Onun internetle ilgili tek alanı mesleğiyle ilgili olanlar." dedi Heaven. "Çok saçma." Colin dedi elini çenesinin altına koyarak. "Bence değil." dedi Neil. "Benim medya hesaplarım var da ne oluyor? Hepsi hayranlar için." Sebastian da onu bu şekilde onayladı ve sonra bana bakıp gülümsedi. "Böyle zaman geçmez ki." Colin insanlarla uğraşmayı seven birine benziyordu. "Neden ki? Artık internette her şey mümkün. İster araştırma yap, ister dizi izle, ister kitap oku hatta ders al. Sıkılmamak için çok sebebim var. Sosyal medya şart değil." dediğimde cevap vermedi. Onun hakkında hemen bir yargıya varmak istemiyordum ancak her şey beni olumsuz düşüncelere itiyordu. Sebastian ise son derece asil ve centilmen biri gibiydi. Neil ise eğlenceliydi. Üçünün nasıl bir araya geldiğini merak ediyordum doğrusu. "Pekala, Emily." diyerek bana döndü Sebastian. "Boş zamanlarında ne yaparsın?" hepsi bana bakıyordu şimdi. "Kitap okurum, resim yaparım ya da şiir yazarım."
"Onları ben de yapıyorum. Hatta günümüz için bunlar hayatın mucizeleri diyebiliriz. Ancak dediğin gibi elimizde bu kadar imkan varsa değerlendirmeliyiz."
"Ben buna karşı değilim ki zaten. Sadece bana uymayan şeyler bunlar." diye yanıtladım. "Peki mesleğin ne o zaman?" diye sordu Colin.
"Fotoğrafçılık."
"Pekala, bolca photoshop kullanıyorsundur kesin." dedi ukala bir tavırla. "Hayır kullanmıyorum, ben anı en doğal şekilde yakalamaya çalışıyorum." dedim kendimi savunurcasına. "O zaman doğa fotoğrafçılığı yapıyor olmalısın yoksa öbür türlü kimse seni işe almaz. Özellikle de sosyal medya kullanmazken. Nasıl bir fotoğrafçı insanların paylaştıklarını incelemez? Estetik algını genişletmek için uğraşman gerekiyor mu?"
"Müzeler ve sergiler bunun için var zaten. Sosyal medyada herkes kendinin en güzel versiyonu olmak için fotoğraf hilelerine başvuruyor olabilir ama bu hileleri kullanmak istememek de seni doğa fotoğrafçısı yapmaz. Her şeyin fotoğrafını çekebilirsin hem de o ana özel olacak şekilde."
"Sadece müzelere giderek estetik algını geliştirmeye çalışman saçmalık. Hayat artık bu aygıtların içinde ama sen kim bilir ne zaman yaşamış olan insanların hayatlarını ya da yaptıklarını inceleyerek o dönemin algısına sahip oluyorsun sadece. Ama sen bugünde yaşıyorsun. Bugünün algısına da sahip olmalısın. İkisini de keşfetmelisin ki istediğine ulaşabil. Hatta ikisi harmanlanabilir bile."
"Sırf sosyal medya kullanmıyorum dedim diye kişilik analizi yapmak zorunda mıydın? Bu hiç mantıklı değil beni tanımıyorsun bile. Gerçi tanımadığın birini hatta makyaj yapmayı bilmeyen birini makyözün olması için ısrar etmen de oldukça garip." Sebastian ve Neil birbirlerine şaşırarak bakmışlardı. Anlaşılan benim buraya nasıl geldiğimi bu şekilde öğrenmiş oldular. Heaven'ın beni dürttüğünü hissedebiliyordum ama ona dönersem Colin'in tartışmayı kazanmasına izin verecekmişim gibi geliyordu.
Sinirlenmiş görünüyordu ama gülerek "Konumuz bu değil. Ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Anlaşılan hocaların sana bu işi insanlarla yapacağın için onlarla etkileşimde kalman gerektiğini söylememiş. Ben bu sektörde olan biri olarak sana bunu anlatmaya çalışıyorum."
"Yardım anlayışın cidden bu şekilde mi? İnsanlarla etkileşimde kalmam gerektiğini gayet iyi biliyorum. Ancak sosyal medyanın günümüzdeki rolü artık herkesin beş dakikalık üne sahip olmasını sağlamak. Emeklerini, sanatlarını paylaşıp iyi bir şeyin parçası olmak değil ki. Herkes en güzel, en yakışıklı, en yetenekli olmaya çalışıyor. Benim için henüz zamanı değil."
"Bu tarz şeylerin zamanı olmaz. Sen kendini kanıtlamak için şimdi orda olmalısın yoksa çok geç olur. Amacının en iyi olmak olmasına da gerek yok ben varım demen yeterli. Senin mesleğin bunu gerektiriyor. Bizim mesleğimiz de öyle Heaven'ın ki de. Hatta şu an oturduğumuz kafenin de. Burada özel yemek odaları olduğunu sosyal medyadan duyurmasalar bugün burada oturmazdık." dediği an içeri giren garsonlar tatlılarımızı önümüze koydu. Konuşmanın bittiğini umarak önüme döndüm. Kendimi küçük düşmüş hissediyordum. Başımı kaldırıp diğerlerine bakmak istemiyordum bile. Hem de hiç.
Kimseyle böyle tartıştığımı hatırlamıyordum. Mert şu halimi görse inanamazdı. Birkaç saat önceki Colin ile şu an ki çok farklıydı. Benimle flörtleşen Colin sanki kıyafetlerini değiştirince benimle tartışan Colin'e dönüşmüştü. Ortaya gelen limonata sürahisini havaya kaldıran Colin'i gözümün ucuyla takip etmiştim. Tam kendi bardağına koyacakken benim önümde duran bardağı alıp içini doldurdu. Kendi bardağına kalan limonatayı koyması ise bardağın yarısını dolduracak kadardı. Bardağıma pipet ve kendi tatlısına takılan şemsiyeyi koyunca ona baktım. Gözlerini yavaşça kırpıştırdı. Bana bakış şeklinde bir şey vardı. Hafifçe gülümsedi. Bardağı alıp bir yudum aldıktan sonra göz göze geldik ve ilk defa birinin gözlerine uzun uzun bakmaktan korkmadım. Sanki o masada sadece ikimiz vardık. Başını önüne eğip tatlısından bir çatal aldı ve yavaşça çiğnedi. Üstümde bir göz daha hissedince diğerlerine döndüm Sebastian'dı, göz göze gelince ona da gülümsedim.
Sebastian ve Neil'ın telefon numarasını alırken Colin'in gözü üzerindeydi. Ona numaramı vermek istemezken diğerlerine de vermek zorunda kalmıştı . Bugünü sevmiştim aslında. Sadece Colin hakkında yaptığım analizin yanlış çıktığını düşünüyordum. Ama hala doğru bir analiz yapmak zor geliyordu. O yüzden onu olduğu gibi bıraktım. Artık onunla konuşurken daha çok düşünecektim. Ama Sebastian ve Neil ne kadar çok konuluyorsa Colin o kadar çok susmayı tercih ediyordu. Benimle konuşurken hiç tereddüt etmeyen o, diğerleri konuşurken araya girmeye çekiniyor gibiydi.
"Tatlım güzel olsa da Colin'in yaptıkları kadar lezzetli gelmedi doğrusu."
"Colin tatlı mı yapıyor? Emily de harika kek yapar." diyen Heaven'a baktım. "Evin yemeklerini biz yaparız." dediğinde lokması hala ağzındaydı. Sebastian ve Neil, Colin'e baktı o da şaşırmış görünüyordu. "Colin tatlı yemeye de bayılır." dedi Neil ve Colin ona kötü kötü baktı benim kıkırdağımı görünce ise o da kıkırdadı. "Ben ve Neil boks yapıyoruz." dedi Sebastian. "Colin genelde arkadaşıyla buluşur ve şarkı yazar ya da tatlı yapar. Koşuya gittiğini de biliyorum ama onu hiç sert sporlar yaparken görmedim. Liseden beri tanıştığımız için bunu biliyorum." Colin adının geçtiğini duyunca bize baktı. "Doğru, beni iyi tanıyorsun Bas." dedi Colin gülümseyerek.
Tatlımı söylediğim gibi bitirebildiğim için oldukça mutluydum. Gün sonunda erdiğinde bizi programın yapıldığı yere bıraktılar. Biz inince Colin de indi. Bana bakarak "Dikkatli gidin, görüşmek üzere." dedi ve araca binmeden önce dönüp kocaman gülümsedi.
