13. bölüm · Nezaket Devleti
Benim yıldızım artık buralarda değil
"İyi de baba, o fotoğrafta yüzüne ışık gelmiş."
"Özellikle yapılmış gibi duruyor."
"Ben sevmedim." ama fareyi elimden kaptı ve resmi "Colin" dosyasına aktardı. Bense kaş göz hareketlerimle "Peki." yanıtını verdim ve fotoğraf seçmeye devam ettik. Ben en fazla elli civarında fotoğraf çekmişimdir diye düşünürken elimde iki yüzden fazla olması beni çok şaşırtmıştı. Harika, daha çok yolumuz var. Kahvaltıyı bile bilgisayarın başında yapıyorduk ve sandviçimin içine gizlice koyduğum hardal, klavyenin J ve K harfleri arasına dökülerek beni ele verdi. "Sabah sabah sandviçin arasına hardal mı konur?" diyen babama şirin suratlar yaparken tostumu tabağıma koydum ve elimi silkeledim. O ise işaret parmağını hardala değdirdi ve onu oradan alıp yaladı.
"Hey!"
"Ziyan mı olsun?"
Mert domatesleri o kadar hızlı yiyordu ki ona bakmaktan resimleri inceleyemiyordum. Bana kızınca ben de laptobun ekranını gözlerimin altına kadar indirdim ve burnumu ekrana dayayıp onu izledim. Ama çayından aldığı yudum yerimden zıplamama neden oldu.
"Biraz yavaş içsene."
"Eminim Colin yapsa bu tepkiyi vermezsin." bilgisayarı kapattım ve elime aldım. "Evet, çünkü o böyle bir kabalık yapmaz." dedim ve dil çıkarttım. Ayağa kalkıp salıncağa oturdum. "Hala tiki mi var?" diyen babamın çatal bıçak seslerini duyuyordum. "Evet." dedim ve bir şapırtı duydum. "Baba!!" deyip ona döndüm. "Üzgünüm hayatım, emin olmalıydım."
"İçinde Mert'in yaşadığını bilmiyordum." deyince ikisi de güldü. Onlar geri dönüşe ilgili sohbetine dalmışken ben de resimleri inceliyordum. Los Angeles'da bir tane çekebilmiştim. O da Colin, tur otobüsünün camından bakarkendi. Yani LA olduğu belli bile değildi. Ama bu fotoğraf cidden harikaydı. Yüzüne çarpan güneş bir gözüne çarpmıştı ve yeşili ortaya çıkmıştı. Yüzünün diğer tarafında ise gölge yüzünden oluşan bir siyahlık vardı. Saçları ise geriye yatırılmış olmasına rağmen birkaç tanesi çıkıp alnına dökülmüştü. Dudakları aralıktı.
"Efsun." babam seslenene kadar hayal dünyasındaydım. "Evet?" dedim ve Colin'i dosyaya attım. "Daldın gittin."
"Aman boğulma." diyen Mert'e gözlerimi devirdim. "Sen neden bugün bu kadar komiksin." dedim güldü. Onlar sofrayı toplarken resimlere devam ediyordum. Colin sahnede şarkı söylerken kendinden geçiyordu ve şu an o anki bir resme bakıyordum. Boynundaki damarları görebiliyordum. Mikrofonu iki eliyle sıkıca tutuyordu ve gözlerini kapatıp başını öne doğru eğmişti. O an hangi şarkıyı söylediğini merak ettim. Sanırım Summer’dı. Diğer bir resim buz patenindendi. Ama çoğu fotoğraf konserdendi. İtalya sahilinde çektiğim o resim dışında...
O ülkelerin hepsine gittiğime inanamıyordum çünkü oraya gittiğime dair bir kanıtım yoktu. Bu da bir hayalkırıklığıydı. Ben hayal kırıklığımla beraber resim ararken mesaj gelmesiyle zıpladım. Charlie bir link yollamıştı. Starry Road’un sahne arkasındaydı ve Colin'e doğru gidiyordu. Şimdi aklıma gelmişti. O ve kız kardeşi konsere gidecekti ve Charlie sahne arkasına geçebileceklerini, Colin'e söylemek istediğim bir şey olup olmadığını sormuştu. "Merhaba Colin, ben Emily'nin arkadaşı Charlie." elini uzatmıştı ama Colin ona kötü kötü bakıyordu. "Emily senden hiç bahsetmedi."
"Çünkü burada, istifa ettiği gün tanıştık ve o şu an Londra'da."
"Gerçekten gitti mi?" şaşkınlığını gizleyemiyordu. Yüzü iyice asılmıştı. "Sana 'Sanırım bizim yıldızımız bizi tanıştırmak için dilek tutmuş. Yıldızlar milyonlarca, ama dilekler bir tane.' dememi istedi... Anlamını bilmiyorum ama sen anlarmışsın." o ise sadece başını salladı, saçını geriye doğru taradı. Charlie'nin kardeşi olduğunu tahmin ettiğim kız fotoğraf çektirmeyi teklif edince Charlie kamerayı eline aldı ve kardeşi, Colin'in yanına gitti. O ise onu kucağına alıp asık suratını düzeltmeye çalıştı, ama ben sahte gülüşünü anlayabiliyordum. Keşke hiçbir şey dedirtmeseydim. "Seni seviyor. Gerçekten.” mesajını alınca ise cevap yazmak içimden gelmedi. Ama Colin'in bir şey deyip demediğini merak ediyordum. "Yıldızlar milyonlarca, o ise bir tane." dediğini ama Beth'in telefonunu elinden kapıp diğerleriyle fotoğraf çektirmek için gitmesi yüzünden kaydedemediğini söyledi. Bir an beni mutlu etmek için söylüyor sandım ama Colin'in sosyal medya hesaplarından birine girince doğru olduğunu fark ettim. Hayranlar yeni şarkılarının sözleri sanmıştı, sanırım tek anlayan ise bendim. Çoğu zaman sadece ikimizin anlayacağı yazılar yazıyordu. Aramızda olan küçük şeyleri…
Babam ve Mert'e fotoğraf işini yıktıktan sonra markete alışveriş yapmaya gittim. Babamın yazısını okumak çok zordu ama dediği her şeyi almıştım. Dergi kısmına gelince ve kapakta Starry Road’u görünce elime aldım. Çekimlerinde bulunduğum fotoğraf vardı kapakta. Ama buna bile sevinemedim. "Colin Stevens depresyonda mı?" yazısını okumaya başladım. "Son zamanlarda gülümsemesi sönen yirmi dört yaşındaki Colin, ünlü manken Bella River ondan ayrıldığı için mi yoksa üne alışamadığı için mi bu halde kimse bilmiyor. GossipBird dergisine verdiği röportajda onu tanımadıklarını söyleyen Stevens'ın çökmüş yüzünün ardında umutsuzluk görünüyor. Kötü çocuk imajı çizen Stevens iki ay önce ağlayan bir hayranına destek olurken görüntülenmişti. Ama bu neyi değiştirir ki? Belki de hayranı ağlatıp sonra pişman olmuştu." bu ne biçim bir yazıydı. "Hey! Dergileri burada okuyamazsın. Önce satın almalısın.” güvenlik görevlisi üzerime gelirken dergiyi kapatıp elmaların üstüne bıraktım. "İstemiyorum zaten." dedim sinirle ve alışveriş arabasını kasaya doğru hızla ittim. Sıram gelene kadar kaşlarım çatık bir şekilde bekledim. Bu dünyada çok fazla kaçık vardı. "Hanımefendi bir problem mi var?" kasiyere döndüm ve paramı uzatıp "Yalan yanlış haber yapan dergiler olduğu sürece evet." yiyecekleri poşetliyordum. "Hangi dergiyi diyorsunuz?"
"Ünlülerin Modası Geçmez'i tabii ki."
"Ama o en çok satan dergimiz. Bugüne kadar hiç şikayet almadık." torbaları elime aldım ve devam ettim. "Colin Stevens'ı yakından tanırım, o yazıların hiçbiri doğru değil." dediğimde sıradaki kızlardan biri kıkırdayıp "Nasıl peki?" diye sordu ukala bir tavırla ama herkes yanıtlamam için bana bakıyordu. "Onun o duygusal ve romantik yanını es geçip yalan yanlış şeyler yazmak aşağılıkça. O kesinlikle kötü çocuk değil, o işi beceremeyecek kadar iyi biri. Şarkıların çoğunu o yazıyor, bol bol kitap okuyor... Ayrıca kibar ve çok naziktir." bir başkası "Sen nereden biliyorsun ki?" diye sorunca "Düne kadar makyözüydüm de ondan." dedim ve başka sorulara daha izin vermeden marketten çıktım. Bu kadar konuşmam bile yanlıştı oysa. Arabayla giderken radyoyu açtım ve kendimi şarkının acıklı sözlerine bıraktım. Ama bu hoş değildi ve kanalı değiştirmek benim için daha hoş oldu. Hareketli bir parça arabayı doldururken neyseki iki yıl önce Heaven'ı dinleyip ehliyet sınavına girmişim diye düşündüm. Şu an onun arabasını kullanmayı buna borçluydum. Eve gitmek yerine yolu uzattım ve içimden keşke otomatik şöför diye bir uygulama olsaydı da ben camdan dışarıyı izlerken araba kendi kendine gitseydi diye düşündüm. Gelecekte yapmaları fena olmazdı.
Elimi saçlarımın arkasına götürüp onları havalandırdım ve çenemi direksiyona dayadım. Sahilin önüne park etmiştim. Buranın düşünmemi sağlamasını seviyordum. Arabada oturmak pek yardımcı olmuyordu ama ilk defa içimden yalnız olmak gelmiyordu. Arabayı çalıştırıp eve doğru sürdüm. Eve girince mutfağa gittim ve bahçede oturan babamla Mert'e "Hazırlanın sizi dışarı çıkarıyorum." dedim ve onlar hazırlanırken malzemeleri yerleştirdim. "Şık mı günlük mü?" diye soran Mert'e "Günlük." dedim ve bana laf soktu. "Cimri." diye, ben ise sadece güldüm. İki gün sonra gidiyorlardı ve onlar için özel bir şey yapmak istiyordum. Sonunda aşağı indiklerinde saçımı topluyordum ki babam beni engelledi ve saçlarımı düzeltti. "Kendini gizlemekten vazgeç. Güzelliğini söylemek ayıptır ama göstermek ayıp değildir." dedi babam ve alnıma bir öpücük bıraktı. Onu çok seviyordum ama bunu fazla dile getirmiyordum. "Seni seviyorum baba." deyip ona sarıldım. "Ben de seni hayatım, hem de çok." deyince ortalığı karıştırmak için "Ne kadar?" dedim ve Mert kahkaha attı. "Hadi ama Efsun bu kolay bir soruydu." dedi babam ve düşünme moduna geçti. "Seni, bir yıldız olup Colin ve senin için dilek tutacak kadar çok seviyorum." geri çekildim ve hüzünlü bir şekilde ona baktım. "Bunu nereden biliyorsun?"
“Sen gidince videonun olduğunu sekmeyi kapatmak için üzerine tıkladığımda tekrar açıldı ve Colin'i görünce kapatmadım... Dediğini duydum ve üzüldüm. Onun üzüldüğü gibi."
"Yıldızların kaydıktan sonra ölmeleri çok üzücü." dedi Mert. "Fedakarlık yapmak çok önemli ve..." devamını getirmedi. Babama tekrar sarıldım ve fısıldadım. "Aynı şeyi senin için ben de dilerdim." dedim ve gülümsedi. "Ne olursa olsun sen buradasın ve benim kızımsın. Sen efsunsun, yani büyüsün. Eylül ile aramızda azıcık bir kıvılcım oluştuysa senin sayendedir."
"Ama ben son iki günümüzü güzel geçirmek istemiştim, bu konuları hiç açmamalıyız bence." dedim ve bana hak verdiler.
Arabayı ben kullanıyordum, yanımda Mert, arkada da babam vardı. Onları Jolene'e götürüyordum. O samimi ortam hepimize iyi gelirdi. Ama son günlerde kafamda babamın biriyle olması gerektiği düşüncesi vardı ve bu konuyu açmayı planlıyordum.
"Harbi günlük yere getirdi ya." dedi Mert ve babam elini omzuna bıraktı. "Harun amca elin amma ağırmış." dedi.
Arabayı park edip indiğimde havanın soğukluğunu hissettim. Üstümdeki ceket beni pek korumuyordu. Babamlarda arabadan inince arabayı kilitledim ve içeri girdik. "Jolene." diye seslendiğimde beni gören Jolene hızla gelip bana sıkıca sarıldı. Babamı ve Mert'i tanıttıktan sonra bize cam kenarındaki favori masama götürdü. Mert ve babam karşımda yan yana oturuyorlardı. Ceketimi çıkarıp sandalyeme astım. Yanımda sadece telefonum, cüzdanım ve anahtarlarım vardı. İlham gelmesini istemiyordum çünkü yazarak harcadığım vakit onlarla geçireceğim her dakikayı yok edecekti. Üstümdeki bluzun kollarını dirseklerime doğru ittim ve gülümsedim. "Fazla mutlu görünüyorsun."
"Bilmem öyle mi?" derken saçımı kulağımın arkasına aldım ve kollarımı birleştirdim.
Siparişimiz gelince çatallarımızı özel soslu tavuğun dünyasında derin bir yolculuğa çıkarttık. Şu aralar tek düşündüğüm üniversiteydi. Son yıl, balo, mezuniyet töreni, heyecan, stres daha sonra İstanbul'a dönüş ve hesap verme düşünceleri... Tek umudum hafifleyeceğimdi. Sorulardan kurtulacak, işe başlayacak ve özgürlüğün tadını çıkaracaktım. Yani umarım.
Yabanmersinili pastamı yerken babamla küçük bir tartışmaya girdik. "Yeni bir kafe açmayı planlıyor musun gerçekten? Hani konuştuğumuz gibi."
"Belki, belki de bir restorantta işe başlarım."
"İstanbul'da olman fena olmazdı aslında." derken kibarlık sınırlarımı aşıyordum. "Hayatım, oraya bir daha gitmek istemiyorum. Anladığını düşünüyordum."
"O zaman ben Ankara'ya geleyim?"
"Annen seni ne kadar özlemiştir biliyor musun?" iç çektim ve camdan dışarıya baktım. "İstanbul'u sevmiyorum. Fazla kalabalık. Biliyorsun Mert ile küçüklükten beri hayalimiz Marmaris falandı."
“Artık hedefim üniversite, hangi şehirde kazanırsam orası benim yuvamdır.” deyince Mert, kendimi yalnız hissettim. "Pekala." dedim pastamı yedim.
Kafeden çıkıp eve gidene kadar hiç konuşmadım. İçimden gelmiyor değildi sadece ne konuşacağımı bilmiyordum. Bazen kendimi boşlukta süzülen bir tüy gibi hissediyordum. Bazen de yere hızla çarpmaya hazırlanan bir taş gibi. Ayrıca Colin'i özlüyordum ve fark etmiştim ki Los Angeles’tan beri hiç ağlamamıştım veya üzülme belirtisi göstermemiştim. Sanki saklambaç oynuyorduk. O sayıyordu bense saklanacak yer arıyordum ama o her seferinde kazanıyordu. Bu sefer iyi bir yer bulmalıydım, beni asla bulamayacağı bir yer. Okul bunu sağlayabilirdi. Bir an önce açılmalıydı.
Babamları evine bıraktım. Hazırlanmaları için orada kalmalılardı. "Yarın gelirim." dediğimde gülümsediler ve el salladılar.
Eve gittim, arabayı park ettim, anahtarımla kilidi açtım, ışığı yaktım, kapıyı kilitledim, mutfaktan bir şişe su aldım, merdivenleri çıktım, odama girdim, üstümü değiştirdim, saçımı taradım, bolca su içtim ve kendimi yatağa bırakır bırakmaz içimi döktüm. O kadar çok ağladım ki bir ara nefes alamadığımı fark ettim. Laptobu yatağın altından çektim ve herhangi bir şarkıya tıklayıp sesini sonuna kadar açtım. Ama fark ettim ki müziğin sesini ne kadar açarsam açayım hıçkırıklarımın sesini bastıramıyordum. Bu yüzden müziği kapatıp bilgisayarı yatağın altına geri yolladım. Yan yattım ve yastığıma sıkıca sarıldım. Sakinleşmek için çaba gösteriyordum. Biraz uyumam gerektiğinin farkındaydım. Bu yüzden kendimi bıraktım ve hıçkırmayı kestim.
Sessizliğin sonsuzluk gibi geldiği o an, sonsuzluğun, birden fazla olabileceğini fark ettim. Belki Kore, belki Türkiye'de, belki de Hawaii'de şu an benim gibi hisseden, benim gibi yastığına sarılan ve ağlayan biri vardır. Benim hissettiğim sonsuz sessizlik onun için sonsuz bir gürültü ya da sonsuz bir acı gibi geliyordur. Hissettiğim yalnızlık birden yalnız olmadığım hissine dönüşmeye başlamıştı. Belki de benden kilometrelerce uzakta bir ikizim vardır ve o da benim gibi üzgündür. Hey kızım! Sana söylüyorum, saçmalıyorsun! Dünyanın sonu geldiğinde bile kendini yalnız hissetmeye hakkın yok çünkü o an herkes için dünyanın sonu gelecek.
Heaven cevap vermediğim binlerce mesajın üstüne bir yenisini atmıştı. Mesajına bakmıştım halbuki saati bile bilmiyordum. "Hayatım eve geliyorum. Tur tamamen bitti." yazmıştı. Çantamın içindekiler yere dökülmüş ve ben de aralarında oturmuş vaziyetteydim. Telefonun sesini kısıp masama koydum ve yerde oturmaya devam ettim. Eskiden daha mutlu biriydim. En azından yaptıklarımdan zevk alırdım. Şimdi ise yaptığım hiçbir şey bana zevk vermiyordu, mutlu etmiyordu. O günlere dönmeyi ne çok isterdim oysa. Görebiliyordum. Şu an karşımda oturuyordu. Küçük bir kızdı. On bir, on iki yaşlarında... Elimi saçlarına götürdüm ama dokunamadım. Bir an için onun hayal olduğunu unutmuştum. "Biliyor musun sen çok güzel bir kızsın." dedim, başını salladı. Marilyn Monroe haklıydı, her küçük kıza güzel olduğu söylenmeliydi. "Eğer ben güzelsem, sen de güzelsin... Ben senim." dediğinde yeniden ağlamaya başladım. Ama en garibi elini omzuma koyduğunu hissetmemdi. "Ben neden hiçbir şeyi başaramıyorum?" diye sorduğumda bir erkek sesi işittim. Ellerimi yüzümden çektiğimde ise her yer karanlıktı ve bir spot ışığı sadece beni aydınlatıyordu. Ayağa kalkıp etrafıma baktım ve üzerimde uzun beyaz bir elbise olduğunu gördüm. Ayağımda zarif bir çift ayakkabı vardı, saçım örülmüştü. "Beni duydun mu?" yine o erkek sesiydi. "Sana senin mükemmel olduğunu söyledim." yavaş yavaş yanıma geliyordu. Yani öyle tahmin ediyordum çünkü sesi daha çok gelmeye başlamıştı. Attığı sonraki adımda ayakkabısı spot ışığının aydınlattığı yere girdi. Ben yere bakıyordum, iki adım sonra ayakları tam önümdeydi. Başımı kaldırmaya korkuyordum. "Benimle dans et." diye kulağıma fısıldadı ve ellerimi tuttu. Sesi iyice tanıdık gelmeye başlamıştı. "Ama müzik yok." dediğimde "Sadece düşün." dedi. "Her şey sana ait, burası, öbür taraf, hatta şurası. Ne istersen yapabilirsin." ona baktım, Colin'di.
"Yapamam."
"Kendinden neden korkuyorsun?"
"Korkmuyorum."
"Kendinden korktuğunu biliyorum. Sen hata yapmaktan, yanlış bir şey söylemekten korkuyorsun. Ama hata herkes hata yapabilir."
"Ama insanlar kabul etmiyor. Mükemmel olmam bekleniyor ve ben..." sözümü kesip "İnsanlar mükemmel ne demek bilmiyorlar. Bir sürü anlamı var ama mükemmel demek hataları olan ve pes etmeyen de demektir. Hata yapar ve ondan ders alır. Sen de böyle birisin ama farkında değilsin. Mükemmel demek kusursuz demek değildir. Kimse kusursuz olamaz. Ama mükemmel olabilir." durdu ve alnıma bir öpücük bıraktı. "Hadi şarkını seç." dediğinde gözlerimi kapattım ve şu an ihtiyacım olan şarkıyı düşündüm. Hafifçe eğildi ve bana elini uzattı. Tuttuğum an dans etmeye başlamıştık. Bir balerin gibi süzülüyordum ve o beni her seferinde tutmayı başarıyordu. Sıra keman solosuna gelince ise ben ondan kaçmaya o ise beni yakalamaya başladı. Beni kucağına alıp döndürüyordu ardından kibarca yere bırakıyordu. Etrafımda dönerek ona yaklaşıyordum. Beni tuttu, bir süre öyle kaldık. Yanımda olduğunu hissedebiliyordum. "Aferin." dedi ve spotumdan çıkıp gitti. Yukarıya baktım, bu bir spot ışığı değil bir yıldızdı ve o gitmişti. Seslenmelerime cevap vermiyordu. Dizlerimin üstüne düştüm ve yıldız da benimle beraber düştü. Avucuma aldığımda binlerce parçalara bölünmesi bana onu hatırlattı. "Yıldızlar milyonlarca ama o bir tane."
Evet her şeyi daha iyi anlamıştım. O benim için bir tane olacaktı, ama bu hep olacağı anlamına gelmiyordu. O tıpkı annem ve babam gibiydi her zaman benim olacaklardı ama onlarla sonsuza kadar kalmayacaktım. Yerdeki parçaları birleştirmeye çalışarak avucuma doldurdum. Ama birleşmediler ben de hepsini havaya fırlattım. Gökyüzü gibi görünüyordu ve her yer aydınlanmıştı.
Kapının çalmasıyla uyandım. Halının üzerindeydim ve hava kararmıştı. Delikten bakınca Heaven olduğunu gördüm ve açtım. "Uyuyor muydun yoksa, çok üzgünüm." dedi ve sarıldık. Onu çok özlemiştim. Uzun zamandır görüşememiştik.
Üst kata bavulları taşıdık ve yere oturup hepsini açtık. "Bensiz neler yaptın?" diye sordu. "Babamlarla vakit geçirdim." ve ağladım. Ama bunu dememiştim. Bana Ed ile yaptıklarını anlattı. "Bize gezmek için bir saat verdiler gerçekten eğlenceliydi. Keşke sen de olsaydın." dedi. Her ayrıntıyı anlatmıştı. Ben de dinlemiştim. "Colin nasıl?" diye sordum fırsat bulunca. "Aslında anlatmamı istemezsin sanmıştım."
"Merak ediyorum." başını salladı ve boş bavulu kapatıp yatağın altına itti. "Aslında o bizimle gelmedi, hiçbir yere hem de.” dediğinde başımı yerden kaldırıp ona baktım. Eşyalarını dolabına koyuyordu. "Sebastian, Neil ve Bay Kipling ile gezdik."
"Neden sizinle gezmemiş?" dedim. "Kendini iyi hissetmediğini ve bütün günü yatakta geçirmek istediği söyledi. Ed onun depresyonda olduğunu düşünüyor." başımı salladım. "Ödevimi bitirdim." dediğimde hızla yanıma geldi. "Bana hemen göster!" dedi heyecanla. O kadar yolculuktan sonra yorulmamış olması çok hoştu.
Ayağa kalktım ve odama gittim. O çoktan çalışma masamın önünde ellerini kavuşturmuş bekliyordu. Halbuki ödevim komodinimle yatağımın arasında ayakta duruyordu. Onu aldım ve yatağıma oturdum Heaven da yanıma oturunca defteri ona verdim ve kapağına bakınca gülümseyerek bana döndü. Beğendiğini anlamıştım. Sayfaları yavaş yavaş, sabırla çevirip fotoğrafları uzun uzun inceliyordu. "Colin bunu görmeli." dedi en sonunda ve kapağı kapattı. Daha sonra deftere sarıldı. "Bunu yapamam."
"Onu hala seviyorsun." başımı salladım. "Ed de beni korkutuyor. Aşka inancımı yitirmek istemiyorum Efsun... Ama Colin de seni hala seviyor." haklıydı ama yapılacak bir şey yoktu işte.
Yemek yapmak yerine pizza sipariş ettik ve televizyon karşısında yedik. "Seni çok özledim." dedi başını omzuma koyup. "Ben de seni." dedim ve başımı başının üstüne koydum. "Senin kıymetini anladığımı söylesem ne dersin?"
"Nihayet derim." dedim ve başını kaldırıp bana baktığında gülüyordum. "Pekala, haklısın sanırım." dedi ve güldük. Kendimi daha hissediyordum ve gece, daha doğrusu Heaven ile film izlediğimiz için sabaha karşı yatağıma gülümseyerek yattım. Tavanım geceleri parlayan yapışkan yıldızlarla doluydu. Ama sanırım benim yıldızım artık buralarda değildi.
***
Babamın evine Heaven ile beraber gitmeye karar verdik. Evin önüne park ettim ve arabadan indik. Kapıyı Mert açtı ve içeri girdik. "Nasılsın?" Mert, Heaven'a sormuştu. Ve onlar tur hakkında konuşurken babama bakındım. Yukarı da olmalıydı. Yanına çıkmaya karar verdim. Yavaş adımlarla basamakları çıktım ve kapısını tıklattım. "Gelebilirsin." dediğinde girdim. "Merhaba baba." babam bana gülümseyerek baktı. "Kelebeğim gelmiş." dediğinde güldüm.
"Heaven turdan döndü. Dün eve geldi."
"Adına sevindim. Onu özlediğin belli oluyordu."
"Evet." dedim ve bavulunu hazırlarken onu izledim. Son derece düzenli görünüyordu. "Tek başına zorlanmıyor musun?" derken yatağına oturdum ve kazaklarından birini katladım. “Bunun ne demek olduğunu pek anlayamadım hayatım?" heyecanlandığımda konuşmayı beceremem ve bu da o anlardan biri. "Yani demek istediğim sen de biriyle olabilirsin. Neden bunca yıl sonra biriyle olmayasın ki?" şaşkın görünüyordu. Gözlüğünü düzeltti ve cümlesini toparlamak için bekledi. "Bunu yapabilirdim. Böyle bir fırsatım vardı ama..."
"Ne oldu peki?" diye sordum. Yüzünün asıldığını görüyordum. "Bazen doğru olan şeyi bir bakışta anlarsın. Colin gibi. Ama yanlış olanı da anlarsın. Mert gibi... Mert kötü demek istemiyorum elbette ama sen senin için uygun olanın o olmadığını düşündün. Çünkü en iyi arkadaşındı... anladın mı?" başımı salladım. "Yakın bir arkadaşın mıydı?"
"Aslında hayır. Kafeme gelen biriydi." anlatmaya devam etmesi için bekledim ama bavulunu kapatması konuyu da kapattığı anlamına geliyordu. Kazağını ona uzattım. "Sen de kalsın." dedi ve gelip bana sarıldı. Ona üzülmem saçmaydı muhtemelen, ama yine de onun yalnız olmasını istemiyordum. Belki de yalnızlıktan memnundur. Bilmiyorum ama ben yalnız kalmayı sevmediğim için insanların da yalnız kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Yalnızken aklımdan geçen umutsuzluk dolu cümleler beni daha çok yıpratıyordu. En azından başkalarının benim gibi hissetmesini isteyecek kadar kötü biri değildim.
Aşağı beraber indik ve bavulları arabaya koyduk. O sırada Ed olduğunu tahmin ettiğim kişi Heaven'ı aradı. O konuşurken arabayı sürüyordum. Kapatınca bana anlatmaya başladı. "Yarın teşekkür yemeği varmış. Tüm ekiple. Seni de bekliyorlarmış. Gitmek ister misin?"
"Beni gerçekten istediklerini sanmıyorum. Nezaketen söylediklerine eminim."
"Yapma hayatım, gitmelisin." dedi babam.
"Carpe Diem, Efsun." dedi Mert. "Onu boşuna dövme yaptırmadık herhalde." dedi ve güldü. "Senin dövmen mi vardı? Dikkat etmemişim." diye sordu babam Mert'e. O ise bileğindeki saati çıkarttı ve babama gösterdi. "Bunu Efsun yazmıştı ben de dövme yaptırmıştım." babamın hoşuna gitmişti.
Havaalanına gelince babamın bavulunu aldım ve o da omzuna diğer bavulu alarak içeri girdi. Bu yüzden onlarla beraber beklemeye başladık. "Başarıyla mezun olacağına eminim." dediğinde ona baktım. Bana güvenmesi hoşuma gidiyordu. Biz sohbet ederken dakikalar dolup geçmişti bile. Halbuki hiç geçmesini istemezdim. Anonsu duyunca hep beraber ayağa kalktık ve ben ağlamaya başladım ama çaktırmamaya çalışıyordum. Makyaj yapmamak burada işe yarıyordu, yüzümün simsiyah olmasını istemezdim. Bavulla beraber kapıya doğru yürüdük. Babam arkasını dönünce ona sıkıca sarıldım. Daha sonra da Mert'e sarıldım. Vedaları uzatmaktan hoşlanmıyordum. Hemen olup bitmeliydi. Aslında isteğim babama uçağa kadar eşlik etmekti. Babamın bavulunu kapının önüne kadar götürdüm ve o sırada birinin bağırdığını duydum. "Emily! Lütfen dur!" bu Colin'di ve ben şoktaydım. Hızla yanıma geldi. "Yalvarırım dur. Gitme. Senin için hazırladığım şey bile henüz bitmedi. Hem hani bir yılın daha vardı. Üniversite ne olacak?! Hem bana veda etmeden nasıl gidersin?" dedi ve bana sıkıca sarıldı. Hızlı nefes alıyordu ve zorlanıyordu. Babam, Colin'e nasıl olduğunu sordu. O da kendini zorlayarak cevaplamaya çalıştı. Onlara gitmelerini söyledim ve son kez sarıldım. Sahiden gittiler. O kapıdan çıktılar. Arkalarından dua ettim.
Birkaç dakika sonra dışarıdaki banklarda oturuyorduk. Yan bankta Heaven, Ed'i azarlıyordu. "Ben sana havaalanına gidiyoruz dedim Emily için demedim ki?!" bense gülüyordum. Colin daha iyi görünüyordu. Çantamdan suyumu çıkarıp kapağını açtım ve ona uzattım. Yavaşça aldı ve içti. "Çok özür dilerim." dedi ve tekrar bir yudum aldı. "Sorun yok." derken gözlerini kapatıp nefes almaya uğraştığını gördüm. Su şişesini elinden alıp çantama koyarken bile gözü kapalıydı. “Ne zamandan beri koşuyorsun acaba?" dedim ve yavaşça gözünü açtı boşluğa bakarak “Bilmiyorum ama fideceksin diye çok korktum." dedi. "Bir yıl dediysem bir yıl." dedim gülümseyerek. Benim için bu kadar korkması çok romantikti. Bir süre sonra "Rüyamda seni gördüm." dedi. Daha iyi görünüyordu. "Çok garipti, seni hissediyordum." dedi. Aynı gün görmüş olabileceğimizden şüphelendim. Sonra gözlerini bana yöneltti. Ben de ona bakınca ise uzaklaştı. “Los Angeles’ta söylediklerinin yalan olduğunu biliyordum. Zaten biliyordum ama Charlie bunu doğruladı.” dedi bana bakmadan “Charlie mi?” dedim. “Evet o bana senin beni korumak için bunu yaptığını anlattı. Peşinden gelip konseri kaçırırsam başım belaya girer diye yapmışsın. Dediğim gibi zaten biliyordum sadece, söylediklerini daha önce düşünmüş müydün yoksa aklına o an mı gelmişti merak ettim.”
“Smith bana Colin’i kullandığını biliyorum bunu ünlü bir makyöz ya da fotoğrafçı olmak için yaptın dedi. Ben onun hikayesini geliştirdim sadece.” dediğimde güldü. “Ne geniş bir hayal gücü varmış.” dedi ve sudan içti. “En azından artık tur bitti. O adamın peşimizde dolaştığını görmek çok rahatsız ediciydi.”
“Biliyorum.” ve sessizlik. “Daha iyiysen biz gidelim.” dedim. Hızla ayağa kalktı. Ona baktım gerçekten de yüzüne uzun bakınca sanki ruhu görünüyormuş gibiydi. Başını okşayıp ona sarılmak, onu öpmek ve onu sevmek istiyordum. Onun bu görüntüsünün en büyük sebebi sevgimizin arasında sürekli girmeleri değildi. Her gün hayatlarının her anlarına karışmalarıydı. Dayanamayıp elimi yanağına koydum ve birkaç saniyeydi ama yanağının soğukluğunu hissetmiştim. O beni nasıl görüyordu bilmiyorum ama benim de ondan pek bir farkım yoktu. “Hoşçakal.” dedim ve arabaya doğru yürüdüm. Cevap vermemişti. Ama arabada Heaven’ın açtığı radyoda çalan şarkı sanki bir cevap gibiydi.
"Bazen karanlık bir tünele girersin Ve ışık ararsın Aklını kaçırdığını sanarsın Ama aslında tek yapman gereken gözlerini açmaktır Sana yardım eden Ve ışığın olan bir insanın Nasıl gitmesine izin verirsin? Binlerce gün batımı Hiçbirini birlikte göremedik Halbuki o kadar çoklar ki Peki yıldızlar bizi bir arada görebilecek mi? Belki de aşkımız Bir yıldızın kaymasıyla Yaşamaya devam eder Peki hangi yıldız feda eder kendini bizim için? Hiçbir zaman anlamamıştım Bir dürbüne ihtiyacım olduğunu Bomboş gökyüzü bana bakarken Tek düşündüğüm onlara ne olduğuydu Ta ki sen yanıma gelene kadar Parlaklığın etrafa saçılınca anlamıştım Asıl yıldız sendin"
Melodisi de sözleri de çok sakindi. Hüzünlenmiştim. Daha sonra radyo sunucusu konuşmaya başladı. "Bu Starry Road’un en yeni çıkan şarkısıydı. Özel yayınlanan bu şarkı bu hafta hiçbir reklam ya da bilgi verilmeden aniden bir akşam üstü yayınlandı. Grubun bu romantik şarkıları kime yazdıklarını herkes merak ediyor doğrusu. Bu şarkılar onları en önemi müzik ödüllerinin adaylığına bile götürebilir. Bu tekli ile yeni albümleri için gün saydığımız grubun hayranları gün geçtikçe artıyor görünüyor."
"Neden makyaj yaptım ki ona." camdan dışarı bakarken kendi kendime Türkçe konuşuyordum ve Heaven'ın şaşkınlıkla baktığını tahmin ediyordum. "Ne diyorsun bilmiyorum ama sanırım yemeğe gitmeyeceksin."
"Hayır gideceğim." dedim doğruldum. "Yemek yarın." dediğinde ise "Harika." dedim.
Charlie ile konuşmak bana iyi geliyordu. Charlie ile felsefi ve derin konular hakkında konuşuyorduk. Çoğu zaman görüntülüydü. Onunla çok eğleniyordum. Eve gidince ise ona yarınki yemekten bahsettim. "Babam gitmem gerektiğini söylüyor. Bilmiyorum istifa ettim sonuçta. Gitmem doğru mu?" diyerek ona danıştım. Kahvesinden bir yudum alıp "Bence baban haklı, güçlü omuzlarla oradan içeri girdiğin zaman kimse seni yıkamayacağını anlayacaktır. İnsanlara güçlü yanını gösterdiğinde kendini daha iyi hissedersin." dedi gülümseyerek. Başımı sallayarak onu onayladım. Daha sonra duvarımdaki kağıt yığınına baktım. "Bana mantıklı şeyler söylemenden nefret ediyorum." dediğimde şaşırmış görünüyordu. "Tamam bir itirafta bulunacağım."
"Bekliyorum." diyerek sanki itirafımı bana şantaj olarak kullanacakmış gibi hareketlerde bulundu. Ben ise güldüm ve "Seninle olan konuşmalarımızda söylediğin cümlelerden beni en çok etkileyenleri bir kağıda yazıp duvarıma yapıştırıyorum. Ya da buzdolabının üstüne..." dedim mahçup bir şekilde. "Bunu gerçekten yaptın mı?" diye sorduğunda ciddiydi. Ayağa kalkıp laptopla ile beraber duvara doğru gittim ve kamerayı duvara doğru çevirdim. Sırayla yazdıklarımı gösterdim. Üstlerinde tarihleri de vardı. Sonra yatağa tekrar oturup kamerayı kendime çevirdim. Gülüyordu. Arkasına yaslanmıştı ve eliyle dudaklarını kapatıyordu. "Hiç kimse benim için böyle bir şey yapmamıştı. Çok mutlu oldum." deyip gülümsedi. Birkaç kez daha tekrarladı bunu.
Okulun açılmasına sayılı günler kalmıştı. Ödevim hazırdı. Heyecanlıydım. Son yıl olacağını düşününce içimden ağlamak geliyordu. Burası beni olgunlaştırmıştı. Hayatıma şekil vermişti. Bir amacım vardı; Üniversiteden mezun olmak. Bunun ardından yeni bir amaç gelecekti. Daha sonra bir yenisi. Amaçsız bir dünya yoktu. Her şeyin sonucu bir amaçla bitiyordu. Son amaçsa toprağa karışmaktı. Pes etmekten çok korkuyordum. Amaçsız karışmaktan.
Heaven koltuğa oturdu ve benim de yanına oturmamı işaret etti. "Havaalanındaki yanlış anlaşılmadan sonra Colin ile konuştunuz mu?" diye sordu ofladım. “Hayır.” dedim.
"Nasıl korktu ama." diye devam edince güldük. "O hızla olimpiyatlara katılabilir." dediğinde yine güldük.
Ertesi gün uyandığımda yataktan çıkmadan önce uzun uzun düşündüm. Olaylar çok karışıktı ve üzerinde durmak beni sıkıyordu. Bunalmıştım ve başka şeylere odaklanmak istiyordum. Komşularımızla tanışmak da buna dahil. Şu an çalışma masama oturmuş bunları yazarken camdan onları izliyordum. İki kızın olduğu bahçeye bakıyordum. Daha sonra eve girdiler ama onlarla iletişim kurmanın hoş olacağını düşündüm. Bir an bakıcıya ihtiyaçları var mıdır diye bile düşündüm. Onlara bakmak eğlenceli olabilirdi.
Şansımı denemeden önce kek yaptım ve onlara gittim. Kapıyı açan kız on altı yaşlarında kızıl ve kıvırcıktı, mavi büyük gözleri vardı. Arkasından koşup bacaklarına yapışan küçük kız ise beni güldürmüştü. O ise sarışındı ve yeşil gözleri vardı. Ablası, bacağına çarptığı için ona kızmamıştı. "Böyle yaparsan ikimizde inciniriz." diyerek kibarca uyarmıştı. "Merhaba güzel kızlar. Ben Emily." dediğimde büyük olan sanki hayatının iltifatını almış gibi gülümsedi. Küçük olan ise ablasının bacağına iyice sarıldı. "Biz karşıya yeni taşınmıştık ve tanışmanın hoş olacağını düşünerek size kek getirdim." dediğimde küçük olan "İçinde kuru üzüm yoktur değil mi?" diye sordu, büyük olan "Alerjisi var da." dedi bunun üzerine hafifçe eğildim ve "Ben de kuru üzümü hiç sevmem. Merak etme." dedim. Bana gülümsedi ve teşekkür etti. Tekrar doğruldum. "Anneniz yok mu?"
"Aslında evde ama uykuyla ilgili problemleri var. Bu yüzden her fırsat bulduğunda uyumaya çalışıyor. Bir de gece mesaileri var tabii." başımı salladım. "Kendisi doktordur."
"Bu harika." dediğimde gülümsedi. "İçeri girsenize." dedi. Ev rengarenkti ve fotoğraflarla doluydu. Büyük olan elimdeki tabağı alıp mutfağa giderken peşinden gittim. Önce kardeşine bir dilim verdi ve daha sonrada bana. Bende tezgahın önündeki uzun tabureye oturdum ve teşekkür ettim. "Bu arada ben Autumn." dediğinde gülümsedim. "Adın ne kadar güzel." dediğimde teşekkür etti. Küçük olan yanıma oturmaya çalışınca ona yardım ettim. "O da Daisy." Daisy hayatımda duyduğum en hoş isim olmalıydı. Nedense Daisy'e, adını öğrendikten sonra daha dikkatli bakınca Colin ile evlenseydik ve kızımız olsaydı nasıl olurdu diye düşündüm ve imkansızlığın tabakasını küresel ısınma gibi parçaladığımı hissettim. Ama zararı gören dünya değil bendim.
Autumn çok olgun bir kızdı. Üniversite kararlarını mantıklı düşünüyordu. "Annem gibi gece mesaisi istemediğimden tıp hakkında düşünmekten vazgeçtim. Annem çok yoruluyor çünkü. Çocuklarıma vakit ayırmak istiyorum. Bu yüzden küçüklüğümden beri çello çalmam konservatuarı hayali pekiştiriyor." dediğinde "Ben de piyano çalıyorum." dedim. "Sanat çok farklı bir şey. İçini dökmeni sağlıyor."
"Evet haklısın, içini döken biri nasıl doktor olabilir ki?" dediğinde kahkaha attım. Daisy bile gülmüştü. Anladığını pek sanmasamda gülüşü o kadar tatlıydı ki bunu umursamadım. Kendimi içten içe ona yakın hissetmiştim. Autumn'a da öyle. Ege'yi özlememle oluşan bir hissin onlarla gideceğine ya da en kötüsü azalacağına inanıyordum. "Baban ne iş yapıyor?" dediğimde saçıyla oynamaya başladı. Daisy "O cennete gitti." derken resim yapıyordu. Hemen Autumn'a döndüm ve "Ben..."
"Hayır, lütfen üzülmeyin. Nereden bilecektiniz ki." dedi.
"Çok üzgünüm." dedim gülümsedi. "Babam müzik süpervizörüydü." dedi ve ayağa kalkıp salona gitti. O sırada ben de Daisy ile ilgilendim. "Bu bir ağaç ev. Eski evimizin arkasında var bir tane." dedi. "Bu da ablamla ben." deyip pembe elbiseli ve turuncu elbiseli iki çöp adam gösterdi. "Harika!" dedim güldü. "Senin ablan var mı?" dedi ve sarı kalemi eline alıp tepeye kocaman güneş yaptı. "Hayır ama erkek kardeşim var." dedim bana yüzünü büzerek baktı. "Erkekler iğrençtir öğğ." dedi ve gülmeye başladım. "Evet bu doğru." dedim ve Autumn yanımıza birkaç albümle geldi. "Babam bu filmlerin müziklerini yapmıştı." dedi ve albümleri elime alıp inceledim. İçinde harika şarkılar vardı. "Eve gelirken araba kazası oldu ve..." anlamıştım. "Üzgünüm." dedim, albümlerden birini elime aldım ve "Sen ve Daisy için bu olağanüstü müzikleri bırakmış. Bence en iyi miras bu. Sevdiklerimizi kaybetmezsek kıymetlerini nasıl anlarız?" dediğimde gülümsedi. "Bu çok doğru." diyen kadın üzerinde yavruağzı bir sabahlıkla mutfak duvarına dayanmış bize gülümseyerek bakıyordu. "Komşumuz olduğunu tahmin ettiğim güzel hanımefendinin adı ne acaba?" dediğinde ayağa kalktım ve yanıma gelip elini uzattı ben de karşılık vererek "Emily." dedim. "Ben de Anna. Anna Mackenzie." dediğinde gülümsedi. Sonra Autumn ve Daisy'e dönüp "Bensiz yediğiniz bir dilim kekin hesabını iki dilimle vereceksiniz." dedi gözlerini kısarak. "Olmaz." diyen Daisy'e şaşkın surat ifadesiyle bakıp "Demek bana karşı geliyorsunuz Bayan Daisy... Vampirin acıktığı duydum." deyip yavaş adımlarla ona doğru yönelince Daisy sandalyeden indi ve kaçtı. Hepimiz gülmeye başladık. "Annem her türlü kılığa bürünebilir. Vampir genelde bizi sevmek istediğinde oluyor." dedi. "Doktor olunca çocuklara ayıracağın vakit çok kısıtlı oluyor. Ben de boş zamanlarımı onlara sevgi vermeye adıyorum."
"Ben de bir gün çocuklarım olursa öyle olmak isterim."
"Neden çok imkansız bir şeymiş gibi söyledin?" derken kekimden bir dilim aldı ve yemeğe başladı. “Şu an ki hislerim o bölümlere doğru kayıyor. Sanki görme duyum burnumda gibi hissediyorum."
"Bu teknik olarak imkansız ama bir cerrah olarak bunun düzelmesinde yardımcı olabilirim." dedi ve güldüm.
Neredeyse iki saat boyunca onlarla oturdum ve sohbet ettim. Üniversite, okul, iş... Ta ki televizyona Starry Road çıkana kadar. Onları görmemenin imkansızlığı atmosferime bir delik daha açtı ve ben güney kutbumun erimeye başladığını ve penguenlerimin yalvardığını duymaya başladım. "Autumn onlara bayılıyor." dedi ve Daisy'i kucağından indirdi. "Onu konsere götüreceğime söz verdim."
"Çok fazla hayranları var."
"Ama en çok şu uzun saçları olan seviliyor sanırım. Ben de ondan hoşlanmıyorum, kötü bir çocuk, hayranlarına çok kötü davranıyor..." önümde duran kek kırıntılarına bakarken iç çektim. "Aslında onu tanısanız çok seversiniz. Göründüğü gibi değil."
"Sen de mi hayranısın? Autumn da öyle söylüyor ama bir insanı gerçekten tanımakla televizyonda gördüğüyle tanımak aynı şey değil. Konserine gitmesi de aynı şey olmayacak. Bir insanı gerçekten tanımak içim onunla en az bir hafta bir arada olmak gerekir. Bir insan o kadar uzun süre rol yapamaz." dediğinin her kelimesinde haklıydı. "Haklısınız, hayranları değilim. Sadece..." elini çenesine koymuş bana merakla bakıyordu. Ben ise masa örtüsünün püskülüyle oynuyordum. "Autumn suçluluk duygusu hissettiğinde o püsküllerle oynar." dedi kısık sesle ve azıcık daha yaklaştı. "Hangi vazomu kırdın?" dediğinde gülmeye başladık. Kızlarsa hiçbir şey anlamadıkları için bize şaşkın şaşkın bakıyorlardı.
Ona kısaca olayların üstünden geçtim. Colin'in makyözlüğünü yaptığımızı söyledim. Birbirimizden hoşlandığımızı ya da beraber olduğumuzu söylemedim. Gerek yoktu. Onun sanatsal kişiliğinden bahsettim. Basının onu farklı yansıtmanın onları daha ünlü yapacağı düşüncesini de ekledim. Şaşırmıştı. İnsanların onu kötü biri olarak görmesini asla istemiyordum. Bunu insanlara anlatmakta bir sakınca görmüyordum.
Eve gitmek için ceketimi giyerken bana istediğim zaman gelebileceğimi söylediler. Buna ne kadar memnun olduğumu kelimelerle açıklayamazdım ama resim yapabilirdim. Eğer bir gün onların yüzlerini unutursam yazdıklarımı okumak işe yaramayacaktı. Resimlerini görmek ve onları tüm ayrıntılarıyla hatırlamak bana hayatımın en unutulmaz anılarını verecekti. Bu benim için yeterliydi ki neden böyle bir günlük tutmak daha önce aklıma gelmedi diye kendime kızdım.
Eve girince ilk işim Heaven'a seslenmek oldu. "Odamdayım." dediğinde anahtarımı kaseye bıraktım ve ceketimi çıkarıp koltuğa fırlattım. Heaven'ın odasına çıktığımda kıyafetlerini giydiğini ve aynada kendine baktığını gördüm. "Çok güzel olmuşsun." dediğimde gülümsedi. Siyah bir elbise giymişti ve favorim olan kırmızı rujdan sürmüştü. Elbisesi diz üstündeydi ve kalın askılıydı. ”Ama sen de çok eğlenmişe benziyorsun hayatım." dedi ve küpe aramaya başladı. "Aynen." derken siyah damla şeklinde iki küpe gözüme çarptı ve onları eline tutuşturup yemek için giyinmeye gittim. Arkadan "Teşekkür ederim." dediğini duydum. O sırada dolabıma yönelmiştim. Benim bembeyaz, güzel dolabım... Şu an tek övmek istediğim sensin çünkü senin içindeki askıların birinde o kadar asil ve güzel bir elbise var ki... O elbiseyi her ne kadar mezuniyette giymek için saklamış olsamda bugün giymek istiyordum.
Ed bizi almaya geldiğinde her zamanki gibi arka koltuğa geçtim. Ed bana selam verip nasıl olduğumu sorduktan sonra Heaven'a aşk dolu bakışlar gönderdi. O ikisinin çocuğu rolünü oynamak artık çok da önemli değildi. Birilerinin çocuğu olduğumu hatırlamak hoştu bile. Bundan rahatsızlık duymanın saçma olduğunu ikisinin sevgili olduğunu düşündüm. Benimki kötü bir deneyimdi ama sonuçta sevgilim olmuştu. Hatta artık eski sevgilimdi. Kıkırdadım. Komik gelmişti. Günler, haftalar, aylar ve yıllar... Neden iyi geçen vakitler kısa, kötü geçen vakitler uzun sürerdi? Bunu değiştirmek isterdim.
Otel bana Mabelle'ı hatırlattı. Onunla her gün mesajlaşmamızın dışında canlı görmeyi özlemiştim. Colin'in gene mutfakta olabileceğini düşündüm. Ona piyanosunu geri verebilirdim ama istemiyordum. Bu dev hediye hayatımda da dev bir yer edinmiş, salonumu kaplamıştı. Ama bu küçük akşam yemeğinin beni kötü hissettirmeyeceğini biliyor olmak güzeldi.
Yanıma Neil ve Bas oturdu. Karşıma ise Heaven ve Ed. Yine... Ama bu sefer Bas'in yanında Bella ve Karlie vardı. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Bas ile konuşmaya başladım. Onunla sohbet etmek o kadar eğlenceliydi ki. Sürekli gülüyordum. Zaten mesajlaşmalarımızda da beni güldürmeyi başarıyordu. Onun dışında tüm ekip masanın bir yerlerine oturmuş sohbet ediyorlardı. Herkes bana merhaba demişti ve sarılmıştı. Ayrıldığıma üzüldüklerini söyleyen insanların hepsine aynı cevabı verdim: "Okula hazırlanmam gerekiyordu, yoksa sizi çok özledim." dedim. Yalan değildi sadece eksikti. Anlamayacaklarından değildi sadece bu konuyla uğraşmayı bugün istemiyordum. Hepimiz yerlerimize geçince yemeğimiz geldi. En arkadan gelen ise Colin'di. Saçlarını kestirmişti çok değildi ama kıvrımları kaybedecek kadardı. Ben de saçımı kestirmiştim. Artık bir kakülüm vardı ve saçım omuzlarıma düşüyordu. Colin geçen seferki gibi takım elbise giymemişti. Mavi bir tişört giyiyordu üstüne de yine lacivert bir takım vardı. Artık saçlarını kulağının arkasına alıyordu. O ümitsizce etrafına bakmaya başlayınca gözlerimi Neil'a çevirdim ve ona espri yaptım. Bas dahil gülmeye başlayınca Colin'e doğru baktım. Beni gördü ve bana gülümseyerek el salladı. Mutlu görünüyordu.
Yanıma geldi ve bana sıkıca sarıldı. Dudaklarını omuzumda hissettiğime yemin edebilirdim. "Gelmene çok sevindim." dedi. Başımı sallayıp gülümsemekle yetindim. Neil'dan yan tarafa kaymasını rica etti ve yanıma oturdu. Masa örtüsünü azıcık kaldırıp ayakkabılarıma baktı. "İkinci topuklu?" diye sordu güldüm. “Heaven'ın." dedim. "Nasıl düşünemedim?" deyip güldü. "Yemekler yine sana mı ait?" başını salladı. "Evet ve bu sefer farklı şeyler denedim."
"Ana yemekle çok uğraştım. Umarım beğenirsin." kulağıma kısık sesle söylemişti. Gülümsedim ve önüme konan çıtır tavuğa ve yanındaki patates kızartmasına baktım. Colin'e dönünce işaret parmağını yukarı kaldırdı. Bu bekle demekti. Etrafa bakmamı söylediğinde dediğini yaptım. Herkes şaşkındı, ben ise çok memnundum. "Colin! Bu hayatımda gördüğüm en güzel yemek." dedi Bella ve güldük. Herkes yemekten memnundu ve ben bugün neden böyle giyindiğini daha iyi anlamıştım. "Sana pizzacıda söylediğim şeyi hatırlıyor musun? Kıyafetlerle ilgili olan... Bugün bunu göstermek istedim. Kendim gibi yemekler yaptım ve gördüğün gibi herkes memnun." dedi gülümsedi. "Kendini patates kızarması ve tavuk olarak gördüğünü bilmiyordum." dedim ve gülmeye başladı. Daha sonra dört tane kısa patatesi dikey şekilde tavuğun üstüne koydu. "Bu saçlarım..." daha sonra iki uzun patatesi kol gibi yerleştirdi ve iki tane daha alıp onları da bacakları olarak koydu. "Bu ben değilim de neyim?" dediğinde ona gülümsedim. Onu seviyordum, kahretsin seviyordum ve seviyordum. Onun gibi birini bulmam imkansızdı ve onu bırakmak istemiyordum.
Yemeğin ardından grup ayağa kalkıp burada olan herkese teşekkür etti. Daha sonra Bay Kipling kalktı ve uzun bir konuşma yaptı. Bu yüzden beni ilgilendiren kısmını yazıyorum. "Burada olan herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Sana da Emily. Aramızdan ayrılmış olsan da burada olmana çok memnunuz ve bu yüzden sana kadeh kaldırmak istiyoruz. Bizi sesinle büyülediğin, harika makyaj yaptığın ve harika fotoğraflar çektiğin için... Burayı söylememi Colin istedi- teşekkür ederiz." dedi ve bütün kadehler havaya kalktı.
Yemek bittikten sonra dışarı çıktık. Heaven ve Ed yürüyeceklerini söyledi. Ne diyebilirdim ki? Bazen anne babalarında yalnız kalmaya hakkı vardı. Tam taksi çağırmak için telefonu elime almıştım ki "Emily." bana seslenen kişiye döndüm, Colin’di. "Nasılsın?"
"İyiyim." dedim gülümseyerek. "Okul açılıyor ve... babamlar da gitti." ikimizde duraksadık ve birbirimize bakıp güldük. "Hadi biraz yürüyelim."
"Bu iyi bir fikir olmayabilir." hızla bana döndü ve yanıma geldi. "Dayanamıyorum Emily. Bu hayatım boyunca yaptığım en aptalca şey. Onlara boyun eğdim. Bugün buraya gelip beni gerçekten tanımanı çok istedim. Johnny olsaydı bana çok kızardı. Bana o kızı nasıl bırakırsın derdi. Biliyorum çünkü onun bana söylediği aşk sendin. Seni tanısaydı eğer bu aşkın bizimle beraber yaşlanması için elinden geleni yapardı."
“Johnny kim?” diye sordum. “Hani bana ilk kez makyaj yaparken sorduğun kalpli kolye vardı ya üzerinde kuş olan, onu o vermişti. Bana içinde pır pır eden o şeyi kaybetme o kuşu koru derdi. Kolye o yüzden benim için çok değerli. O… benim için tıpkı ikinci bir baba gibiydi, harika bir adamdı. Biz çıkış yapmadan önce onu kaybettik. Hastalığını bizden gizlemişti o yüzden çok aniden kaybettik. Ama bana bir defter bırakmıştı. Kalpler İçin Kullanım Kılavuzu adını verdiğini bir defterdi. Bir süre bir eşyamı ararken buldum defteri. Onun yazdıklarını okudukça en başından itibaren ne kadar korkak olduğumu anladım. Sen söylediğinde de biliyordum ama bunu fark etmemeni ummuştum.”
“Colin ben üzgünüm. Hem Johnny için, hem de söylediklerim için. Seni üzen her şey için.”
Otele girip arka tarafa çıktık ve yürümeye başladık. Otelin loş ışıklarıylaydık. İnsanlar yemek salonuna gitmek için kalabalık şekilde üzerimize geliyorlardı ve o koluma girip beni kenara çekince duvara dayandık. Önümüzden o kadar çok insan geçti ki duvara yapıştığımıza emindim. O gülüyordu ben de öyle. İnsan sürüsü bitince biz de duvardan kendimizi kurtardık ve birazcık koştuk. Ama nefes nefese kalmak şaşırtıcı değildi. Parmaklarım parmaklarını geçici bir şekilde tutarken gülmeye başladık. "Bence biz salağız." dediğimde güldü sarhoş gibiydik. Daha sonra gözü bir yere kenetlendi. "Gel gidelim." dedi ve yine koştuk. "Üstümdeki bu harika elbiseyle havuza gireceğimi düşünme."
"Hayır sadece topuklularından kurtulma fırsatı." dedi bu sözler bana tanıdık geliyordu ama üstelemedim. Ayakkabımı çıkarttım ve havuz kenarında yürümeye başladık. Sonra iki şezlongu birleştirip uzandık. Başımı koluna koymuştum. Cırcır böceklerinin sesi ve uzaktan gelen müzik sesleriyle beraberdik. Parfümünün kokusunu alabiliyordum. Yavaşça bana döndü. "Bugün çok güzel olmuşsun." dedi ona döndüm "Sen de hiç fena değilsin." güldü. Ama o kadar içtendi ki acaba içinden bir çocuk mu fırlamaya çalışıyor diye düşündüm. İçinde çocuk yaşayan insanları seviyordum. Çocukların yaşama sevinci ve mutluluğu paha biçilemezdi. Onlar bize bu hayatı niye yaşadığımızı anımsatırlardı. Bazı insanların bunun farkında olmaları ise harika bir şeydi. Colin'in içindeki çocuk ve benim içimdeki çocuk sonsuzluğu bulmuş gibi geliyordu. Artık sonsuzluğun olduğuna inanıyordum. Kitaplar, filmler, şarkılar... Hepsi sonsuzluğa açılan birer kapıydı. Onlar insanlarla sonsuza dek kalacaktı. Bu aşk da, ikimizde sonsuza dek kalacaktı, çoğu insanın erişemeyeceği bir sonsuzluk rafında. Ama ben şu an düşüncelerim arasında kendimi onun dudaklarına bırakırken aynı zamanda bunun rüya olmaması için dua ettim. Gerçekti. Hissediyordum. Dudakları dudaklarıma küçük öpücükler bırakırken huzursuz olmak imkansızdı."Hayatımız kutu oyunu ve biz de piyonlarmışız gibi hissetmekten bıktım artık." dedim, belimi kavradı. "Haklısın. Oyunun başına geçmemiz gerek."
"Ne zaman?" dedim ve ona baktım. "Ya o zaman aşkın ne olduğunu unutursam. Ya da sen? Tek taraflı sevgi berbat bir şeydir." gülümsedi başımı omzuna koydum. "Biliyorum. Bu yüzden kimseyle birlikte olmak istemiyordum. Ama sana karşı koyamıyorum işte." dedi. "Sen okula gideceksin, ben şarkı yazacağım, tabii bir de senin için hazırladığım şey var... Ayrıca fotoğraflarımdan iyi bir iş çıkartman gerek... Sahi bitirdin mi?" doğruldum ve başımı salladım. "Görmek isterdim."
"Bunun bir yolu var. Ödev odamda duruyor ve sanırım Heaven, Ed ile otelden uzakta bir yerde yürüyüş yapıyorlar."
"Yani bana ödevi gösterebilirsin." dedi heyecanla "Evet." dedim ve güldük. Ayağa kalktık bir süre havuza baktı ben de etraftaki otel odalarına. Daha sonra "Sahneye ilk çıktığımda..." diye başladı. "O kadar heyecanlıydım ki bacaklarımın titrediğini görebiliyordum. Neil boks hareketleri yaparak ısınmaya çalışıyordu, Sebastian olduğu yerde hafif hafif zıplayıp derin nefes alma alıştırmaları yapıyordu. Ama ben..." güldü. "Sadece oturuyordum. Tek düşünebildiğim yarışmadan sonra ne olacağıydı. Sahneyi çok sevmiştim ve sahneye aittim." bir süre durdu ve saçlarımla oynarken devam etti. "Kazansaydım iyi bir gelecek, sağlam bir yatırım olurdu düşünceleri kafamda dolanıyordu. Ama albüm anlaşması, baskı... Hepsine değdi diye düşünüyordum. Jürinin ve izleyenlerin verdikleri oylar ikinci olmamızı sağlayınca ağlamaya başladım. Tüm olanlar rüya gibiydi. Şu an..." hafifçe öksürdü. “Şu an çok ünlüyüz. Yani çok fazla... Aldıkları albümler, tekliler, kıyafetler, kırtasiye malzemeleri, parfümler... Bunun sağlayacağı gelir bize yirmi yıl sonrası için bile iyi bir katkı sağlayacaktı. Önemli olan bu gibi görünüyordu ama değildi. Yirmi yıllık bir sevgiye karışık yirmi yıllık gelir… Böyle bir karşılaştırma yapmak bile anlamsızdı.” bana döndü ve saçıma öpücük bıraktı. "Ama artık kendim için yeni bir gelecek düşünüyorum." dedi ve bana baktı. "Seninle evlenecek kız çok şanslı olacak." derken o kız olmanın harikalığını düşündüm. Tanrım, o kız olmak istiyordum. "Öyle mi?" diye sorduğunda yavaşça başımı salladım. Bir süre öyle kaldık. "Hadi ödevine bakmaya gidelim." dediğinde elini uzattı, ona tutunup ayakkabımı giydim. Ardından da elini kibarca omzuma koydu. Konuyu dağıtması iyi olmuştu çünkü bana benim geleceğimle ilgili sorular sormasından korkuyordum. Kendim için bir gelecek düşünmüyordum ve bu konu hakkında konuşmak da istemiyordum. Onun elindeki gelecek çok büyüktü ama maalesef benimki öyle değildi. Benimki mikrop gibiydi. Vardı ama gözle görünür değildi.
Eve girdiğimizde ışıkları yaktım ve topukluları çıkarttım. "Sen keyfine bak ben üstümü değiştirmeliyim."
"Elbise Heaven'ın mı?"
"Hayır, benim." dedim ve etrafımda döndüm. "Mezuniyet için düşünüyordum aslında... Ama gitmeyebilirim. O yüzden bugün giymek daha iyi oldu." dedim ve etrafımda döndüm. Bana gülümsedikten sonra karşılık verdim ve merdivenleri çıktım. Ödevi yatağımın üstüne koyduktan sonra üstümü değiştirdim. Merdivenlerden yavaşça indikten sonra Colin'i koltukta oturup telefonuyla uğraşırken buldum. "Büyük an geldi demek." dediğinde heyecanla başımı salladım. Odama çıktığında yatağıma oturdum ve bağdaş kurup defteri ona uzattım. Kapağı görünce güldü ve bana baktı. "Colin'in Rüyası." dedi, hala gülümsüyordu. Kibarca ilk sayfayı açtı ve ilk iki resime baktı. Buz pateninden ve konserden resimlerdi. Yavaşça çevirdi, çevirdi ve çevirdi. Son sayfaya geldiğinde ise kapağı kapatmakta tereddüt ettiğini hissettim. Ama sonunda kapattı ve kibarca kalkıp çalışma masamın üzerine koydu. "Keşke daha çok anımız olsaydı." dedi iç çekerek, onu destekledim. Uzandık ve başım kalbinin üstündeydi. Gözlerimi kapatıp kendimi bu huzurun verdiği sonsuzluğu hissetmeye adadım. Kendimi her kötü hissettiğimde bu huzur beni iyi hissettirecekti. O kadar güzeldi ki. O an, anı yaşamının ne anlama geldiğini anladım.
***
Parfümünün kokusunun yoğunluğu, aldığım nefesler akciğerlerime hava olarak değil de onun parfümü olarak geliyor hissini veriyordu. Tam kalbinin üzerindeydi başım. Başımı hafifçe yana eğip ona bakmaya çalıştım. Dudakları aralıktı ve gözleri sakince kapalıydı. Harika rüyalar görüyormuş gibiydi. Elimi yanağına hafifçe koyup dudağına minik bir öpücük bıraktım. Derin uyuyor olmalıydı çünkü ben şimdiye kadar çoktan uyanırdım, yani sanırım.
Dünü düşündüm. Çok rahat uyumuştum. Onun yanında olmayı seviyordum. İçimde her defasında korku hissi oluşmasa daha iyi olurdu belki ama, buna katlanmalıydım artık.
Kafamı çevirip saate baktım. Çok erkendi. Ayrıca telefonu titremişti. Ne olduğuna bakmak için ekranı açtığımda gelen mesajların hep Ed'den olduğunu gördüm.
"Nerdesin g*t herif?"
"Bütün gece sana mesaj yazdım. Hiçbirini mi görmedin?"
"Umarım soyulmamışsındır.”
“Hey sen eğer hırsızsan telefonu teslim et. O telefon bir polise ait.”
Mesajlar bu akıcılıkta gidiyordu ve gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Ekranı kapatıp ona döndüm. Uyumayı sevmeyen biri olarak şu an tek istediğim uyumaktı. Onun kalbinin üzerinde, parfümünün kokusuyla.
Sonsuza kadar sevdiğin kişinin kalbinde yaşayacağını düşünmek herkesi mutlu ederdi eminim. Gözlerimi kapattım ve kendimi rüyalarımın büyülü dünyasına geri yolladım. Kendi yaşam alanıma gitmeye karar verdim her zamanki gibi. Adını yıllar önce Nezaket Devleti koymuştum. Bu ismi seviyordum. O gün sahilde bağırdığımda gerçek anlamını kastetmiyordum, mecazi anlamdaydı. Nezaketle alakası olmayan bir devleti kastediyordum. Ki bunlar daha başlangıçtı. İlerleyen zamanda neler olacağını kim bilebilirdi?
"Günaydın." dedi kısık sesle. Uyandığımı fark etmişti. "Günaydın." dedim aynı ses tonuyla. Sanki bizi kimsenin duymasını istemiyormuş gibi. Gülümsedi. "Çok rahat uyudum."
"Ben de." ve başıma bir öpücük bırakıp saçımı okşadı. "İlk defa Colin Stevens olduğumu hissettim. Yani ismimi ilk koydukları zaman da hissetmiş olabilirim ama daha önce hissetmemiştim." gülerek ona baktım. O da gülüyordu. "Tanrım, ne güzel saçmalıyorum." tekrar güldüm ve o da güldü. Haklıydı, ben de Efsun Pamuk olduğumu hissediyordum ve ona söyleme vaktinin yaklaştığını da... İki saniyelik sessizlikten sonra konuştum. "Bizim için bir hayal kurdum." bir süre durdu. "Nasıl bir hayal?" dedi uykulu bir sesle "Bir devlet."
"Adı ne peki?"
"Nezaket Devleti." soluna doğru dönünce yüzünü daha net gördüm. "Bizim Nezaket Devleti'miz." dedi, başımı salladım. "Harika. Hadi biraz daha anlat. Ben de hayalini kurayım." dedi ve gözlerini kapattı. "Pekala." dedim ve burunlarımız arasında beş santim kalana kadar kendimi yukarı ittim. Örtüyü bedenlerimizin üstüne çektim ve onun gibi gözlerimi kapattım. "Rengarenk binaları olan..." diye başladım sesim son derece yumuşak çıkıyordu. "Ve herkesin bir arada huzur içinde yaşadığı bir yer. Polisler ya da doktorlar yok çünkü insanlar ne suç işlemeye çalışıyor ne de hastalanıyor. Bir sürü öğretmen, ressam ve yazar var. Tabii bir de aşçılar." dediğimde kıkırdadığını duydum. "Yani Angela hasta değil öyle mi?" diye sordu. "Evet, kesinlikle. O da çok sağlıklı.” onunla aralarında bir bağ oluştuğunu tahmin etmiştim. "Öğretmenler çocuklara ilerde kullanmayacakları şeyleri öğretmiyorlar. Onlara hayat dersi veriyorlar ve ilerleyen yıllarda karşılarına çıkabilecek şeyleri anlatıyorlar. Hayvanlar özgürce yaşıyor, arabalar ve fabrikalar doğa dostu. Herkes dürüst, herkes mutlu ve herkes huzurlu bir şekilde yaşıyor. Ne ırkçılık var ne din düşmanlığı… Hiçbir kötü düşüncenin barınmadığı bir yer.”
"Peki biz? Bizi anlat."
"Sen yemek yapıyorsun, ben ise resim. Kimse bize beraber olamazsınız demiyor. İstediğimiz gibi dolaşabiliyor ve istediğimiz her şeyi yapıyoruz. Sen ve ben. Dünyanın en mutlu insanlarıyız..."
İkimiz de hayallerimizin verdiği huzur ve mutlulukla uykuya dalmışız. Havanın yağmurlu olmasından kaynaklı ev soğuktu ama biz battaniyemizin altında, bir yastığa yatmıştık. Sıcak yatağımız içinden çıkmamızı engelliyordu. Bu anı anlatacak kelime haznem bu kadardı, keşke daha çok kelimem olsaydı. Unutmamı engelleyecek her şeyi yapardım.
Uyandığımda hala yanımdaydı ve mutluydum. Yataktan yavaşça çıktım. Saçımı tarayıp banyoya girdim ve yüzümü yıkadım. Colin'in üstünü örtüp alnına bir öpücüğümü bırakıp aşağı indim. Heaven mutfaktaydı. "Aman Tanrım!" diye bağırınca onu durdurdum. "Hala uyuyor." dedim kocaman kahkahalar attı ve yerinde zıpladı. "Tanrım, bu nasıl oldu?"
"Sen nereden biliyorsun?" diyerek onu sorguladım ama gülerek sorunca pek ciddiye alınmadım. "Sabah dokuzda kalkıp aşağı indim ve senin bahçede olmadığını görünce endişelendim. Odana çıkınca ise..." gerisine gerek yoktu zaten. "Kızardın mı sen?" dediğinde güldüm, "Hasta olacağım sanırım." dedim ama o utandığımı anlamıştı.
Heaven ile birlikte aşağıda otururken ona Colin bana yaptığı konuşmayı anlattım. "Son yılın ne kadar heyecanlı oldu, değil mi?" dediğinde başımı salladım. "Sanırım bu yılı hiç unutamayacağım." dedi ve güldük.
Colin de uyanmıştı ve yanımıza indiğinde saçını karmakarışıktı. Onları düzeltmeye çalışıncaya kadar beni birkaç kere öpmüştü.
Heaven, Ed'in yanına stüdyoya gitmek için evden çıktığında Colin ile baş başa kalmıştık. "Buz patenine gidip prova yapabiliriz ya da dolaşabiliriz."
"Bundan sonra..."
"Hayır saklanmak yok... Hayranlar seni sevecektir inan bana, kötü bir durum olsa bile ben elimden geleni yaparım." dediğinde gülümsedim. “O zaman buz pateni.” dediğimde gülümsedi. “Benim de aklımdan geçen oydu.”
Üstümü değiştirip çantamı aldıktan sonra Colin'in evine gittik ki çantasını alabilsin. İçeri girmem için ısrar edince dediğini yaptım. Eve girince koltukta yatan kediyi fark ettim ve hemen onu sevmek için yanına gittim. "Adı ne?" diye sordum onu kucağıma alırken. Yaşlı görünüyordu, gri tüyleri olan çok sevimli bir kediydi. "Kedi." ona baktım, ciddi görünüyordu.
"Kedi?"
"Kedi."
Colin'in yaptığı ya da söylediği şeyler basitti. Bir kediye "Kedi" ismi koymak bence harika bir hareketti! O yukarı çıkarken ben de Kedi'yi sevdim. Hafif hafif hırlıyordu, onu sevmem hoşuna gitmiş olmalı. Ama birkaç dakika sonra kucağımdan kalktı ve üst kata doğru fırladı. Peşinden gidip gitmemek de kararsız kalsam da Kedi'nin beni sevdiğini düşünürsek bu bana bir işaret olabilirdi.
Ev çok mütevazıydı. Bir ünlü evi olduğunu anlayamazdınız. Colin'in odasını ararken bir odaya gitmiştim. Dev bir camı vardı ve camın önünde de tek kişilik uzun bir koltuk bulunuyordu. Cama doğru ilerledim ve etrafa baktım. Ağaçlarla dolu bir bahçeydi ve manzara harikaydı. Buraya uzanıp kitap okumak olağanüstü olurdu. Sağıma döndüğümde bir hoparlör gördüm ve üstünde de bir müzik çalar vardı. Şarkılara şöyle bir göz gezdirdiğimde son derece sakin ve yavaş parçalar olduğunu gördüm. Birkaçı da klasik müzikti. Şarkıların çoğunu biliyordum ve bunlarla daha önce nasıl kitap okumam diye kendime kızdım. Ama benim böyle mükemmel bir manzaram yoktu. Kedi'nin odaya dalmasıyla dikkatim dağıldı ve o sırada Colin de onun peşinden yanıma geldi. Ona gülümsedim. O da kıyafetini düzeltti ve yanıma geldi. "Bu odayı çok seviyorum. Beni iyi hissettiriyor." dedi ve şarkılardan birini açtı, koltuğa oturup manzarayı izledik. "Benim hiç böyle bir manzaram olmadı. Yani beni iyi hissettiren." tıpkı sabah olduğu gibi kısık sesle konuşuyordum. "Aslında olay manzarada değil." ve bana yaklaşıp parmağıyla bir ağacı gösterdi. Yanındakilere göre fazla küçük görünüyordu. "Olay, o kadar ağacın arasından benim onu seviyor olmam." sonra bana doğru döndü ve ben ne demek istediğini anladım ve gülümsemeye başladım.
Kedi'nin suyunu ve mamasını yeniledikten sonra bana evini gezdirdi. Önce alt kattan başladık yani mutfak ve salondan. Aslında salondan çünkü mutfak ve salon iç içeydi. Arka bahçesi olmayışının büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyordum ki birden eski evimizi özlediğimi fark ettim. Balkonu, Mabelle'ın hazırladığı kahvaltıyı, Amy'nin çizim yaparken kaleminin kağıtta çıkarttığı sert sesi... Özlemek sonsuz bir duyguydu. Yanımda olmasına rağmen Colin'i bile özlediğime göre, kendime itiraf etmesem de annemi özlemiş olmalıydım. Bu niye bu kadar zor geliyordu? Onun benim nerede olduğumu bilmesine rağmen ve sürekli Ege ile konuşmamıza rağmen annemle hiç konuşmamıştım. Ona kızgın mıydım? Hala.
"Geldik. Daldın gittin." deyip güldü Colin. Arabaya bindiğimi ve ICE'a geldiğimi bile unutmuştum. Kaymak şu an yapılacak en iyi şeydi. Stresimi atmak için kaydığımı düşünürsek harika sebeplerim vardı. Hem Colin ileydim, kayıyordum ve prova da yapmış oluyordum.
Kesinlikle harikaydık ve bu dansı birkaç ay sonra sergileyecektik. Kıyafetlerimiz dikilmeye başlamıştı bile. Bella bundan sonra provaları kendi başımıza yapabileceğimizi söylediğinden biz de Colin ile her boş bulduğumuz zaman ICE'a gelmeye karar verdik. Onlar tatilde olduğundan fazlasıyla boş vakti vardı. Bu ayın iyi geçeceği anlamına geliyordu.
"Her yıl albüm çıkartma fikri yorucu olmaz mı? O turneler, şarkıları kaydetmek, bir de onların klip ve fotoğraf çekimleri..."
"Şirket bu kadar ünlüyken tüm fırsatları değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyor. İleride sağlam bir geleceğimiz olması için onu dinlemeliymişiz..." sağlam gelecek fikri kafamda çınladı. Benim sağlam bir geleceğim yoktu. Amaçlar üzerine yaşıyordum ama üniversiteden sonra olasılıklar içeren yollara giriyordum.
Provalarımızın sonuna geldiğimizde üstümüzü değiştirmek için odalara giderken kolunu omzuma atmıştı ve yavaş adımlarla gitmiştik. Artık toplum içinde birbirimizden kaçmayışımız iyi hissettiriyordu.
Odaya girdiğimde iki tane kız vardı ve giyiniyorlardı. İkisi de son derece zayıf, uzun ve çok güzel kızlardı. Bana gülümsediklerinde karşılık verdim. Kazağımı giydim. Siyah botlarımı da giyince pantolonumun paçaları içinde kaldı. Saçlarımı taramak için aynanın karşına geçtim ve tarama sürecimi yavaşlatarak aynada yüzümü inceledim."Affedersin." dediğinde kenara kaydım ve kızın dudağına bordo rujunu sürmesine izin verdim. Saçları mükemmel bir topuzdu ve saçları kırmızıydı. Çantama tarağımı koyarken kapı tıklatıldı ve kızlar "Girin." dedi. Gelenin kim olduğuna bakmak için başımı çevirdiğimde Colin'i gördüm ve kızlar da onu görünce küçük bir çığlık attılar. "Demek doğruymuş." deyip birbirlerine baktılar ve zıplayarak onun yanına gittiler. Kızıl olanın mükemmel topuzu açılmıştı. Üstlerindeki özel kıyafetlerin etekleri havalanıp duruyordu. "Senin burada paten gösterisi yapacağın doğru mu Colin?" dedi diğer kız. O da kumraldı. "Evet, hem de onunla." diyerek beni gösterdi ve kızlar bana döndüklerinde çantamı omzuma takıyordum. "Hazır mısın hayatım?" diye sordu Colin gülümseyerek ve ben de başımı sallayarak yanına gittim. Beni sahiplenici bir hareketle kendine çekti ve elini omzuma koydu. "O zaman gidelim." dedi ve omzunun üstünden kızlara el salladı. Ben de onlara gülümsedim ama yüzlerindeki ifadeyi görünce hızla önümü döndüm ve gülmeye başladım. "Ne o çok mu komik?" dedi Colin, başımı salladım. "Haklısın." dedi o da güldü. "Bunu söylediğine inanamıyorum." dedim koridordan çıkarken. "Neden, nesi varmış?"
"Fazla cesurcaydı." dedim ve o sırada patenleri bıraktık ve yaşlı adama gülümsedik. Kolu hala omzumdaydı. "Bunu en başında yapmalıydım. İlk uyarıyı aldığımda." dedi ve aklıma bağırdığını duyduğum o an geldi. "Ama hiç sakin karşılamamıştın." dedim güldü. “O bu konuda aldığım üçüncü uyarıydı. Ama duydun demek?"
“O gün herkes duymuştu Colin. Ayrıca üç mü? Bu nasıl olur?” dedim ve bana bakıp güldü. Ama utanmış görünmüyordu. "İlk yumruk sesi duvaraydı" diye başladığında sahile iniyorduk. "Ona vurmam daha kötü olurdu. Elim çok acımıştı." Kendimize bank bulup yan yana oturduk. Etrafımızda kimse yoktu yani ondan sonra konuşmam için harika bir zamandı. "İkincisinde ise koltuğu devirip odadan çıkmıştım." yanıtlarımı gülerek veriyordum. "Eee? Sıra sende." dedi gülümsemesini yok etmeye çalışarak. "Başlıyoruz demek." dedim utanarak. Biraz gergin hissediyordum. Anlatmaktan değil, vereceği tepkiden dolayı. Dışarıdan bakınca normal bir konu gibi görünüyor olabilirdi ama değildi. Hayatınla ilgili bir yalan söylediğinde ilerisini de düşünmeliydin. Ben düşünmedim. Asla asla dememek lazımmış. Ben asla aşık olamam derdim. Şimdi çok aşığım. "İstediğin zaman başlayabilirsin." dedi gülümseyerek. Ona baktım. Yakışıklı, karizmatik Colin Stevens'a. Ve o da bana bakıyordu. Çirkin ve çekici olmayan Efsun Pamuk'a.
"Bunu sana söylemek için fazla geciktim belki... Abartılacak bir konu olmayabilir ama ne tepki vereceğini düşünmeden edemedim." soru soran gözlerine maruz kalınca gülmeye başladım. "Benim olduğum kişinin yarısı olmam seni etkiler mi?"
"Nasıl yani?"
"Adım, dinim ve geldiğim ülke dışında aynı kişi olsam." elini dudaklarından geçirdi sonra kaşlarını çatarak bana baktı ve düşünmeye başladığı belliydi. Yine de başladım. Elimi tutmuştu. "Benim adımla ilgili olan durumum biraz karışık. Ben tamen Emily Tyler değilim. Aynı zamanda Efsun Pamuk’um. Adım kimliğimde Emily Efsun Pamuk-Tyler olarak geçiyor. Hem annemin hem babamın soyadını kullanıyorum. Babam İngiliz annem Türk olduğu için de bana iki ayrı dile isim koymuşlar. Buraya gelen aklar herkes bana Efsun derdi.“ başını kaldırdı. Ben dalgalara bakarken o bana bakıyordu. "Mert benim en yakın arkadaşım. Onunla aynı yerden geldim. Çocukluğumuzdan beri arkadaşız. Sınıf arkadaşı olarak başlamıştık.” cevap vermemesi devam etmem gerektiğini hissettiriyordu. "Babamın adı Harun William Tyler..." ben ona olanları anlatırken o beni izliyordu ve başını sallıyordu. En sona ise "Ben yarı Türk yarı İngilizim ve Müslümanım." dedim, hala düşünüyordu. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gülümsedim. Ama bakışlarında karşılık göremedim ve üzülerek ayağa kalktım. Beni ağlarken görmesini istemiyordum. "Efsun." dediğinde durdum, bunu söylemesini beklemiyordum. Yavaşça ona döndüm. Yanıma geldi ve elimi tuttu. "Az önce tuttuğum el kimin eliydi? Emily'nin mi Efsun'un mu?" soru soran bakışlarımla bakıyordum. "Tabi ki ikisinin de. Şu an tuttuğum da senin elin. Az öncekiyle aynı." anlattıklarını anlayabiliyordum. "Yani demek istediğim, sen aynı kişisin.” yaklaşıp beni öptü. "Bu dudaklar hala senin dudakların. Sen hala benim sevgilim, hala tanıdığım insansın." gülümsedim, hem de kocaman. Daha sonra boynuna sıkıca sarıldım. O da beni sıkıca kavradı ve kalbinin atışlarını hissettim. Kolunu omzuma koydu ve yürümeye başladık.
"Peki neden? Neden kendini gizledin. Efsun’u gizledin?”
“Ailemden kaçtım diyebilirim. 18 yaşındaydım ama onlara hiçbir şey anlatmadan buraya geldim. Tek bilen Mert’ti. Gerçi Mert anında aileme söylemiş ve babam da yıllardır burada beni izliyormuş… Ben kimse beni merak bile etmedi derken aslında ailemle ilgili çok başka şeyler öğrendim. Yapbozumu tamamlamamı sağlayan en önemli etmen buydu. İnsan hiç bilmediği bir şehre aynı kişi olarak gitmek istemiyor. Bir yanımı gizlemek, değiştirmek istedim. Bence bir insan yer değişikliği yapıyorsa oradaki bir şeylerden kaçmak istiyordur. Yoksa neden değiştirsin ki?”
Çay bardağımla oynamaya başlayınca ona baktım. O da aynısını yapıyordu. Tebessüm ettim ve elimi elinin üstüne koydum. Başını kaldırıp gülümsedi. O sırada yağmur yağdığını fark ettim. Dışarıya, babamın silüetini görme umuduyla baktım. Yoktu, olmaması beni üzmüştü. “Genç Efsun’a kızgındım, bazı ciddi kararları ani verdiği için. Ama seninle tanıştıktan hayatımda anlamlandıracağım bazı şeyler yerine oturdu. Sessiz, sakin ve hayatta hiçbir yeri olmadığını düşünen Efsun yerini karmaşık bir dünyaya uyum sağlarken sakiniliği arayan Efsun’a bıraktı. Sakinliğin içinde sakinlik aradığım için elimdekinin kıymetini anlamamışım.”
“Ben iki Efsun’u da seviyorum. Benim için sen de kendi hayatında yerini arayan ama sonunda yuvasını kendi yapmaya karar bir kuşsun. Sonunda yapbozunun bitmesine, her şeyi çözmene ve beni bulmana çok memnunum.” deyip masanın üstünden elimi tuttu.
"Affedersiniz." iki tane genç kızdı masamıza gelen. "Fotoğraf çektirebilir miyiz?" diyerek Colin'e baktılar. O da bana bakınca hafifçe başımı salladım ve ayağa kalkıp ortalarına geçti. "Telefonunu ver, ben çekerim." dedim ve dediğimi yaptım. Kakülü olan "İkiniz..?" deyip parmağıyla bizi işaret etti. "Sevgiliyiz." dedi Colin diğerinin telefon kılıfını imzalarken. "Mutluluklar." deyip yanımızdan ayrıldıklarında yerimize oturduk. "Bu kızlar iyi karşıladı." dedim. "Buz patenindekileri unutma." dediğinde güldüm. "Arkamızdan ne dediler acaba?" dedim gülerek. “Seni çok kıskandıkları kesin.” dedi gülerek. “İnsanlar kendi yararlarına olmayan hiçbir şeyden hoşlanmazlar. Ama biz bir arada kalmaya devam edeceğiz.”
Uzun süre kafede oturduk ve kendimiz hakkında konuştuk. Dışarıda yağmurdan dolayı çakan şimşekleri ya da sabah uyandığımızda internette göreceğimiz hakaretleri... İkimiz de umursamadık. Colin elinden geldiğince bunları engelleyeceğini söyledi, ben de ona sorun olmayacağını söyledim.
O akşam yeşiller birbirinde kayboldu. Pembeler birbirine karıştı. Beyazlar bir araya gelince parladı. Sanki güneş ve ay çarpışıyor gibiydi. Tüm olanlar için minnettardım ve onun bunu bu kadar iyi karşıladığı içinde.
Eve dönüş yolunda "Bana çok kızarsın diye düşünmüştüm." dedim. Arabayı kullandığından başını yalnızca bir saniyeliğine çevirdi. "Bu saçma olurdu. Mantıklı bir açıklaması olacağı biliyordum. Kalbimin sesini dinledim.” dedi sırıtarak. "Dediğim gibi sevdiğim kız hala aynı kız." bir süre durdu. "Sanırım hala birbirimize anlatacağımız çok şey var." dedi derin bir iç çekerek.
