Never Back Down kitap kapağı

2. bölüm / 2

Never Back Down

2. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Büşra K

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 2. Bölüm

Biraz yürüdükten sonra ileride yürüyüş yolunun solunda ilgisini çeken kapalı yüzme havuzuna yöneldi. Çember şeklinde inşa edilmiş olan bina dışarıdan büyük görünüyordu. Binanın içine girdiğinde iki yana uzanan uzun ve geniş bir koridor karşıladı Elif'i. Karşısındaki kapı ise yüzme havuzuna açılıyordu. Tam kapıya doğru bir adımını atmıştı ki koridorun sol tarafından hızla gelen bir oğlan kolundan tutup onu geldiği yönde kapıdan uzağa doğru çekti. İçinde bulunduğu durumu anlamlandırmaya çalışan Elif hemen kolunu kurtararak oğlana şaşkınlıkla karışık bir öfkeyle baktı:
-EXCUSE ME! What is wrong with you? Dont touch to me, please!(*In English*AFFEDERSİN! Senin sorunun ne? Lütfen bana bir daha dokunma!)
Siyah kapüşonunu yüzüne kadar çekmiş uzun boylu, beyaz tenli oğlan bunu duyunca hızla bir adım geri çekildi ve başını eğerek alçak ve mesafeli bir sesle:
-So you heard that pervert story, too. Maybe I shouldn't even have done it, there wont be a second time. (*In English*Demek sen de şu sapık hikayesini duydun. Belki de hiç yapmamalıydım, ikinci kez yaşanmayacak.), dedi.
Hala oğlanın yaptığı şeyi anlamlandırmaya çalışan Elif'in oğlanın neden bahsettiği konusundaki kafa karışıklığının yanında oğlana karşı olan öfkesiyle şöyle dedi:
- I don't know a pervert story or something. You can't touch to me because I'm a Muslim girl. Or any girl... Just you can't(*In English*Bir sapık hikayesi bildiğim falan yok. Bana dokunamazsın çünkü ben Müslüman bir kızım. Ya da herhangi bir kız... Yapamazsın işte.)
Elif bu sefer oğlanın kendisi gibi şaşırmış olduğunu fark etti. Sonra oğlan yüzündeki şaşkın ifadeyi atarak yine alçak bir sesle devam etti:
-Well, I pulled you because there was a girl inside, daughter of the Dean, and she was planning to pour cleaning water over your head with her friends (*In English*Seni çektim çünkü içeride bir kız vardı, dekanın kızı ve arkadaşlarıyla kafandan aşağı temizlik suyu dökmeyi planlıyordu.)
Duyduklarının üzerine dönüp sadece 5 metre ötesindeki kapıdan neredeyse geçmek üzere oluşunu düşündü. Biri neden bir başkasına böyle bir şey yapsın ki diye düşündü Elif. Bugün yeteri kadar şaşkınlık yaşamamış mıydı?
-But- but why? Why would she do that?(*In English*Ama- ama neden? Bunu neden yapsın ki?)
-Maybe she knows you, not hard for a Dean's daughter to find out who's new.(*In English*Belki de seni tanıyordur, bir dekanın kızı için kimin yeni olduğunu bulmak zor değil.)
Elif tam ağzını açacakken oğlanın geldiği yönden gelen sese döndü:
-What the what! The perv isn't resting a day in uni, too.(*In English*Olaya geeel! Bizim sapık üniversite de bir gün bile dinlenmiyor.)
Sesin geldiği tarafa aynı anda yöneldiği oğlana yeni bir şaşkınlık ve dehşetle döndü Elif. Bu sözün ardından o da kendisine dönmüştü. Endişe dolu kocaman gözlerle Elif'e bakıyor, sanki tüm atalarının üstüne yemin ederek inkar etmek istiyor gibiydi. Elif'in beyninde o an oğlanın henüz bahsettiği sapık hikayesine inanmakla ilgili söylediği şey bir yapboz parçası gibi yerine oturmuştu ki az önce girmek üzere olduğu kapıdan çıkan iki kızdan sarışını onlara doğru gelirken:
-Jae Kang, the great Mr. perv, chose a loser as a victim for himself(*In English*Jae Kang, mükemmel bay sapık kendine kurban olarak bir eziği seçmiş.), derken adeta kırmızı halıda yürüyen bir ünlü edasıyla yanlarından geçerek Elif'in tam karşısında durdu. Onu baştan aşağı süzer gibi bir hareket yaptıktan sonra filmlerdeki baş kötülere has bir küçümsemeyle dudak bükerek sözlerine devam etti:
-Oh, my dear. What is this poorness of choosing clothes?(*In English*Aa tatlım, bu kıyafet seçme zevksizliği de ne?)
Elif bu sözlerin üstüne ne hissedeceğini şaşırmıştı. Her şeyden önce Kang Jae? Bu onun ev arkadaşı olmalıydı. Ve beş dakika önce bahsettiği şu kızlar da bunlar olmalıydı.
Hangisinin Dekan'ın kızı olduğunu anlamak çok da zor değildi. Ve Elif bu diktatör ruhlu genç kıza bir cevap vermesi gerektiğini düşündü:
-Oh ,don't worry dear. It's nothing compared to your poorness in manners.(*In English*Merak etme canım. Senin ahlak yoksunluğunun yanında hiçbir şey.)
Aldığı cevap karşısında besbelli bozulan kız zorlukla küçümseyici yüz ifadesini takındıktan sonra:
-Says the heiress of underground mafia. Didn't your mommy make you the underground queen before leaving?(*In English*Dedi yeraltı mafyasının veliahtı. Anneciğin gitmeden önce seni yeraltının kraliçesi yapmadı mı?)
Elif'in içinde bulunduğu şok tarif edilemezdi. Kim sadece kendi bölümüne yeni gelmiş birinin tüm geçmişini araştırabilirdi. Dehşet içindeki gözleri dolmaya başlayan Elif yüreğinin sıkıştığını hissetti. Kendisine karşı aynı küçümseyici yolla gülen kızlar sınır tanımazcasına:
-Oh , what happened? Did you go mute(*In English*Ne oldu? Dilin mi yuttun?) , diye dalgalarına devam ederken Jae'nin şunları söyleyen sesi duyuldu:
-Leave her alone Charlotte.(*In English*Onu rahat bırak Charlotte.)
Bunları söyleyen Jae'nin monoton sesindeki nefret duygusu hemen anlaşılıyordu. Elif de şaşırmış , kendisinin üstüne gidilirken Jae'nin endişeli bakışları gelmişti aklına. Jae kendine yöneltilen sözleri sessizce dinlerken Elif'in iyi olmadığını fark edince onu korumaya çalışmıştı.
-What now? The perv is trying to act like a hero.(*In English*Sapığımız şimdi de kahramancılık yapmaya çalışıyor.)
-Didn't your father ask where the A of C++ lecture was last year , aren't you late to make your B an A?(*In English*Baban geçen seneki C++'ın A'sı nerede diye sormadı mı, B'ni A yapmak için geç kalmıyor musun?)
-How dare you? Ugh!(*In English*Nasıl cüret edersin!)
Charlotte öfkeden deliye dönmüş , daha fazla duramayıp Elif'in omzuna şiddetli bir şekilde çarparak uzaklaşırken şaşkına dönmüş arkadaşlarıysa kraliçe arılarını takip eder gibi hızla onun peşinden ayrılmışlardı. Çarpmanın etkisiyle sendeleyen Elif'in omzunu arkasından hafifçe destekleyen Jae Elif'in karşısına geçip ona baktığında Elif henüz sakinleşmeye başlamıştı. Jae hemen koridordaki bir otomattan su alarak Elif'e uzattı. Elif kendine verilen suyu bir yere oturarak içmeye başladı. Elif kendine gelmekte o kadar zorlanmıştı ki Jae'nin az önce önünden geçip hızla binayı terk ettiğini fark etmemişti.

Tamamen kendine gelmiş olan Elif Jae'nin neden birden çıkıp gittiğini merak etti, ona teşekkür etmesi gerekiyordu. Ayrıca şu sapık hikayesine inanmadığını da bilmesini isterdi. Daha yeni tanıştığı-hatta tanışamadığı-birinin bir sapık olabileceğine inanmak yanlış geliyordu. Jae'ye dair ilk izlenimi de bu yöndeydi. Her şeyden önce buna dair hiçbir kanıt yoktu. Kendisi de asılsız iftiralardan dolayı çok zarar görmüş biri olarak Elif görmeden inanmazdı çoğu şeye. Hatta gördüklerine bile şüpheyle yaklaşırdı. Bunları düşünürken bavullarını almış ve tekrar yürüyüş yoluna çıktı. Jae'nin öğrenci evine gidip gitmediğini düşünerek etrafa bakınırken onun 200 metre kadar ötede bir ağacın yanında başını eğmiş bir şeye bakmakta olduğunu gördü. Elif yanına gidip teşekkür etmeye karar vermişti ki Jae hızla oradan uzaklaşmaya başladı. Elif de elindeki bavullarla ne kadar hızlı olabilirse o kadar hızla Jae'nin peşine koyuldu. Çok geçmeden Jae'nin ileride eski bir büfeye girmekte olduğunu gördü. Biraz yaklaştıktan sonra bavullarını bir ağacın yanına bırakıp biraz daha yaklaştığında başka bir adamın sesini duyunca kapı yerine büfenin yürüyüş yoluna bakan küçük penceresine yöneldi. Yaptığı şeyin doğru olup olmadığını düşünürken sonunda merakına yenik düşerek olanları büfenin penceresinden izlemeye başladı. Sesin sahibi beyaz takım elbise giymiş 45 yaşlarında bir adamdı. Kore aksanıyla konuşuyordu:
-Did you put the cameras to the house today, Jae? (*In English*Bugün kameraları eve yerleştirdin mi, Jae?)
Jae başı eğik ürkek bir tavırla cevap verdi:
-No , sir. (*In English*Hayır , efendim.)
-And why didn't you put the cameras to the house Jae? (*In English*Peki neden kameraları eve yerleştirmedin, Jae?)
-I don't want to film people in their houses , sir. (*In English*İnsanları evlerinde çekmek istemiyorum , efendim.)
Adam Jae'ye bir adım yaklaşıp durdu. Sonra birden Jae'nin yüzüne sert bir tokat attı. Öyle ki Jae tokadın etkisiyle yere düşmüştü. Kapüşonu açılıp jeketinin kolu da biraz kaymış ve omzuna yakın koyu bir morluk da ortaya çıkmıştı. Elif bu olanlar karşısında hemen telefonuyla olanları kayda almaya başladı. Sonra adam Jae'yi kendine çekerek:
-You dont want to? So yo dont want to! I didn't ask if you want to do it, I clearly ordered you to do it! You better put that cameras to the house today, kid. Or you are going to be in painful trouble!(İstemiyor musun? İstemiyorsun yani! İsteyip istemediğini sormmadım, net bir şekilde yapmanı emrettim sana! O kameraları bugün o eve koysan iyi edersin, çocuk. Aksi halde başın çok büyük belada!), dedi.
Yakasından tuttuğu Jae'yi sertçe bırakıp ayağa kalktıktan sonra Jae'nin karın boşluğuna doğru bir tekme attı. Jae acı çektiğine dair bir ses çıkardı. Olanlar karşısında Elif'in içi acıdı. Jae'yi bu durumdan kurtarmak için de bir şey yapamazdı çünkü adamların hepsinin bellerindeki silahları görünüyordu. Olanları dehşet içinde izlerken elinden hiçbir şey gelmeyişi Elif'in canını yakıyordu. Bu vicdan azabı içerisindeyken adamın sanki az önce genç bir çocuğu dövmemiş gibi sakince takımını düzelttikten sonra adamlarıyla kapıdan çıkıp lüks siyah bir araca binerek uzaklaştıklarını gördü. Jae hala yerde darbe aldığı yerini tutarak öylece duruyordu. Koşarak büfenin etrafını dolanıp kapıya geldiğinde Jae yerde acı içindeki yüz ifadesiyle acımasızca bir tekme yediği yanını tutuyordu. Elif'i gördüğündeyse hemen kafasını çevirip kapüşonunu tekrar yüzünü gizleyecek şekilde kafasına çekti. Ayağa kalkarken Elif yardım etmek için atıldı ama Jae hemen geri çekildi. Canının acıdığını belli etmemek için büyük bir çaba gösteriyordu. Aralarındaki boy farkı bulundukları yakınlıkta Elif'in Jae'nin yüzündeki parmak izlerinin kızarmaya başladığını görebilmesini mümkün kılıyordu. Bunu fark eden Jae başını başka yöne çevirerek sert bir sesle sordu:
-What are you doing here? (*In English*Burada ne yapıyorsun?)
-I saw everything. Are they threatening you? Did they want you to put secret cameras to a student house? (*In English*Her şeyi gördüm. Seni tehdit mi ediyorlar? Bir öğrenci evine gizli kameralar koymanı mı istediler?)
-That's none of your business. Do NOT get involved in it! (*In English*Bu seni ilgilendirmez. Bu işe BULAŞMA!)
-Look, I recorded everything. If they threatened you, we can save you! (*In English*Bak , eğer seni tehdit ettilerse ben her şeyi kayda aldım. Seni kurtarabiliriz!)
Jae bu sözlerin üstüne tereddütle biraz başını çevirerek Elif'e baktı. Şaşırmıştı ama bu duygusu uzun sürmedi. Yüzü düştü Jae'nin, mesafeli ve inanmaz bir ses tonuyla şöyle dedi:
-You can't save me, noone can. (*In English*Beni kurtaramazsın. Kimse kurtaramaz.)
Bu tepkiye anlam veremeyen Elif:
-Ama- Anlamıyorsun her şeyi kaydettim diyorum, kanıtımız var.
-KANITIMIZ FALAN YOK! Onlar sıradan adamlar değiller, tamam mı? İkimizi de öldürüp o kanıtları yok ederler. O kayıtları silmen gerek Elif, anladın mı?
-Sen? Türkçe biliyorsun, adımı da.
Elif Jae'nin onun adını bilme ihtimalini sorguluyordu ve akla gelebilecek en mantıklı şeyi fark ettiğinde dehşete kapıldı:
-Yoksa onlar için mi çalışıyorsun? Ailemi kaçıran örgütle berabersin değil mi? Benim için gönderdiler seni buraya.
Elif vardığı sonucun getirdiği korkuyla dönüp kaçmak istedi. Jae hemen Elif'in kolundan tutarak onu durdurdu. Elif tam bağırmak üzereyken eliyle Elif'in ağzını kapattı ve Elif'in sol omzundan sarkan çantası büfe kapısının yanında yere düştü. Jae korkuyla büyümüş gözleriyle Elif'e bakarken ikisi de dehşet içinde nefes alıp veriyordu:
-Hey, stop, stop, please stop,ok?(*In English*Hey,dur! Dur lütfen, olur mu?) Sakin ol ve açıklamama izin ver, olur mu? Bana inanman gerek, gerçekten onlar için çalışmıyorum. Bak sakin olursan seni bırakacağım tamam mı?
Korkuyla karşısındakinin elinden kurtulmaya çalışan Elif bu sözler üstüne yavaş yavaş sakinleşirken başını kaldırıp Jae'ye baktı. İki çift korku ve dehşet dolu göz birbirine bakarken Jae yavaşça elini Elif'in ağzından çekti:
-If you promise to listen, I'll let you go, ok?(*In English*Eğer dinlemeye söz verirsen seni bırakacağım tamam mı?)
Hızla başını yukarı aşağı salladı Elif. Jae usulca Elif'in kolunu serbest bırakırken Elif tekrar kapıya doğru hamle yapınca Jae hemen Elif'in kolunu aynı şekilde kavradığı gibi duvara yasladı. Elif tam bu sırada can havliyle çığlık atmıştı.
-Lütfen sakin ol, tamam mı?
Elif şahit olduğu olayları düşününce Jae'nin de mağdur olan taraf olabileceği fikri aklında yer etmeye başlarken biraz olsun sakinleşmişti. Jae Elif'in korktuğunun farkındaydı. Bunun pişmanlığıyla bu kez farkında olmadan Elif'in kolunu sıkmış olan elini gevşetirken sıktığı yeri baş parmağıyla hafifçe sıvazladıktan sonra geri çekilerek onun önünde eğildi. Kendini toplamaya çalıştıktan sonra:
-I'm sorry, I promise I'm not a pervert. I won't touch you again.(*In English*Üzgünüm, yemin ederim ben sapık değilim. Sana bir daha dokunmayacağım.)
Başını geri kaldırırken kendisine karmakarışık duygular içerisinde bakan Elif'i gördü. Sonra gergin bir tavırla devam etti:
-Uhhh, can you please calm down?(*In English*Ahh, lütfen sakin olur musun?)
-In the situation you put me in? Even you are not calm, yet you are telling me to calm down?(*In English*Beni koyduğun durmuda mı? Sen bile sakin değilsin, gelmiş benden sakin olmamı mı istiyorsun?)
-Hey, okey. You are right. I'm just- Bak, bunu açıklamak o kadar basit bir şey değil tamam mı?(Tamam. Haklısın. Ben sadece- Bak bunu açıklamak o kadar basit bir şey değil tamam mı?)
Elif sorularla ve kafa karışıklığıyla bakan gözlerini Jae'den ayırmıyordu. Sonunda Jae lafa girdi:
-Look! We-we are second cousins!(*In English*Bak! Biz ikinci kuşaktan kuzeniz!)
-WHAT?! Second cousins? How the h is this possible? You- You are Korean… Wait! You are Korean! The son of that devil mafia whatever! YOU!(*In English*NE?! İkinci kuşaktan kuzen? Bu nasıl mümkün olabilir? Sen- sen Korelisin... Bekle! Sen Korelisin! O şeytan mafya neyse ne, onun oğlusun sen! SEN!)
Elif öfkeyle Jae'ye bakmaya başladı. Biraz önce korkuyla bakan gözleri şimdi karşısındakini her an delip geçebilecek bir ateş topunu andırıyordu. YUmruklarını sıktı.
-Evet! Evet, oyum ama sandığın gibi değil. Dinlemen gerek.
-Ne diyorsun sen ya, ne diyorsun? O şeytan, Celal Karahan'la birlikte benim ailemi mahvetti!
-HEY! Önce bir dinle tamam mı? Onun senin ailene ne yaptığını bilmiyorum ama başka şeyler biliyorum. Ve inan bana onun pis işleri için hiçbir şey yapmadım. Ben- yani bana zorla yaptırmaya çalıştılar. Gördün işte bugün, yapmam için tehdit ediyorlar ama yapmadım. Amaçları da senin onların peşinde olup olmadığını anlamak.
-B-ben mi? Ailem, ailemle ilgili! Onlar nerede biliyor musun? Ailem yaşıyor mu?
Jae'nin sözleri üzerine Elif büyük bir heyecana kapılmış, yıllardır sorduğu sorunun cevabına yaklaşmış olma hissi onu her şeyiyle sarmıştı. Ama ne yazık ki bu durum uzun sürmeyecekti:
-Ailene ne olduğunu ben de bilmiyorum, çok üzgünüm. Onlar için çalışmayı reddettiğimden bana asla bilgi verilmez. Kang Pilgwang'ın bir adamı var: Jin Bujeong. Bir şey yapmamı istediğinde bunu onunla iletir. Ben de Bujeong'un anlattığı kadarını bilirim.
Elif'in hayal kırıklığı ve kalbinin acısıyla gözleri dolmuştu. Sonra acı bir aydınlanmayla gözleri büyüdü:
-Sen- ailemle ilgili hiçbir şey bilmediğini söyledin. P-peki Selin Teyze? Yani-
-Annem mi? Annemle ilgili ne bilmem gerekiyor?
-Bilmiyorsun yani? Yani şeyi…
Jae dehşet içinde kalmış bir şekilde Elif'e baktı. Elbette Jae hiçbir şey bilmiyordu.
-Neyi, Elif? Neyi? Lütfen söyle artık!
-Şey- Anneannem dedi ki Celal denen adam Güney Kore'ye gitmiş ve Selin Teyze'yi de yanında götürmüş, nedenini bilmiyorlarmış ama pis işlerinden biri olduğu belliymiş işte. Selin Teyze de 21 yaşındaymış o zaman. Bir gece kaldıkları otelde bir adam ona tecavüz etmiş. Selin Teyze annesini arayıp olanları anlatmış, annesi de hemen geri gelmelerini istemiş. Ama Celal Karahan bu adam bana lazım, anlaşmam bozulamaz. Selin'le evlenecek ve konuyu kapatacağız demiş. Yani Celal Karahan kardeşiyle evlenmesi karşılığında anlaşmanın imzalanmasını teklif etmiş. Senin dediğine göre de bu adam Kang Pilgwang. Jae, özür dilerim. Ben bilmediğini bilmiyordum. Jae, iyi misin?
Jae duyduklarından sonra şok içinde kalmış, olduğu yerde kaskatı kesilmişti. Elif Jae bu haldeyken ne yapacağını bilemez bir halde korkuyla kalakalmıştı. Elif'in bile şahit olmadığı halde içini acıtan böylesine bir olay, genç yaşta tecavüze uğrayıp zorla evlendirildikten sonra ilk çocuğunu kaybedip intihar eden bir kadının oğlu tarafından hiç beklemediği bir şekilde öğrenilince sakin bir kabulleniş beklemek pek akıl karı değildi. Elleri ve ayakları şiddetle titremeye başladığı halde Jae kendini olduğu yere öylece bıraktı. Elif hemen Jae'nin yığıldığı yerde yanına diz çöktü:
-Jae! You ok? Jae iyi misin?
Birdenbire ayağa fırladı Jae, gözleri bu sefer büyük bir öfkeyle parlıyordu:
-ÖLDÜRECEĞİM ONU! Son nefesini aldığından emin olacağım!
Jae büyük bir hışımla kapıya yönelince bu sefer kollarını açmış karşısındakini durduran Elif olmuştu:
-Jae, dur! Bunu yapamazsın. Sakinleşmen gerek.
Engellenen Jae belki de on dakika önce Kang Pilgwang'ın oturduğu, büfenin köesinde öylece duran sandalyeyi karşısındaki duvarda parçalarken Elif koca bir çığlık attı. Elif'in korkmuş yüzünü gören Jae bir an duraksadı, sonra sandalyeyi kırdığı duvara dönüp sert bir yumruk attı:
-I'm gonna kill him! He IS GONNA BEG FOR HIS LIFE!(*In English*Öldüreceğim onu! CANI İÇİN YALVARACAK!)
-Jae, dur artık, JAE! Sen de biliyorsun, onu öylece öldüremezsin. Sen ona ulaşamadan önce onun adamları tarafından yok edilip kimsenin seni bulamayacağı bir yerde kaderine terk edilirsin. Onların ne kadar güçlü olduğunu söyleyen sendin.
-My mother died, my borther's gone. All because of him, because of that …! I'm left alone with that guy. You can't tell me to calm down.(*In English*Benim annem öldü, benim abim artık yok. Hepsi onun yüzünden, onun ... yüzünden!)
-And that's exactly the reason why you have to calm down. I know what kind of a monster he is, he took my family away from me. Twice! And yes, that's why I came to this university like they've been afraid of.(Asıl tam da bu yüzden sakin olmak zorundasın. Onun ne tür bir canavar olduğunu biliyorum, o benden ailemi aldı. İki kez! Ve evet, tam da onların korktuğu gibi bu üniversiteye gelmemin sebebi bu.)
bir anlık duraksamadan sonra Elif sözlerine kaldığı yerden devam etti:
-Ama birdenbire kalkıp onlara bu suçlamaları yöneltemeyiz. Öyle bir gücümüz yok, daha da önemlisi kanıtımız yok.
Alay edercesine bir ifade takınarak:
-Halk arasındaki bilinirliğimizi de düşünürsek bize pek kimsenin inanacağını da sanmıyorum. Ve o şeref yoksunluğu yaşayan adam kendi oğluna bile güvenmi-
-Benden şöyle bahsetme.
-Nası-a çok üzgünüm, haklısın. Demek istediğim kanıt bulmamız o kadar da kolay olmayacak.
-Bulmamız? Biz?
-Evet, birlikte. Aynı tarafta değil miyiz?
-Kang Pilgwang'ın adamları gün boyu her adımımı takip ediyorlar ve bunu belli etmekten de çekinmiyorlar. Ben herhangi birine yarar sağlamaktan acizim, Elif. Ben Kang Pilgwang için bir tutsaktan farksızım, öyle de zaten. Ben Kang Pilgwang beni kullanmak istediği için hayattayım. Ölmem veya yaşamam arasında kimse için bir fark yok.
-Var, benim için farkı var!
Jae'nin az önceki sözleri söylerken yere bakan gözleri şaşkın bir ifadeyle kocaman açılmış, Elif'e bakmaya başlamıştı. Elif ise sözlerine şöyle devam etti:
-You deserve to live and your life matters to me. Before everything you are a human being. After that you just saved me from getting humiliated on my first day in the college.(*In English* Sen yaşamayı hak ediyorsun ve senin hayatın benim için önemli. Her şeyden önce sen bir insansın. Sonrasında da bugün beni üniversitenin ilk gününde rezil olmaktan kurtardın.) Kimse değersiz değildir, sen de onların seni başka bir şeye inandırmasına izin verme.
Jae ne tepki vereceğini bilemez bir şekilde Elif'e baktı. Düşünceli ve şaşkındı. Hayatı boyunca kimseden duymadığı sözler çıkmıştı o gün Elif'in ağzından:
-O kanıtları birlikte bulmalıyız.
Jae'nin düşünceli hali yavaş yavaş tereddüte dönüştü:
-When did you even decide you can trust me? You don't even know me that much.(*In English*Ne zaman bana güvenebileceğine karar verdin sen? Beni o kadar tanımmıyorsun bile.)
-I trust you as much as I should trust a person that keeps getting beaten up because he refuses to help out a bunch of cold blooded murderers.(*In English*Sana kanı donuk katillere yardım etmeyi reddettiği için sürekli şiddet gören birine ne kadar güvenmem gerekiyorsa o kadar güveniyorum.)
-That could be made up either.(*In English*O da bir oyun olabilir.)
Elif ne diyeceğini şaşırmış, karşısında kendini güvensizleştirmeye çalışan oğlana bakarak:
-Ugh, sen ne olsun istiyorsun acaba? Her neyse, buna kendim karar verebilirim-
Cümlesini bitirirken Elif'in dikkati Jae'nin kanlanmış ellerine kaymıştı.
-Bence önce şunlarla ilgilenelim, kötüleşmesin daha fazla.
Jae ellerini suç işlemiş bir çocuk edasıyla saklarken:
-Gerek yok, önemsiz bir şey. Alışığım ben.
-Yine de bekletmeye gerek yok diye düşünüyorum.
Elif şimdi bir süredir büfe girişinin yanında bekleyen çantasına yöneldi. Biraz pamuk, bir şişe su ve bandaj şeklinde kesilmiş bir bez çıkardı. Geri Jae'nin yanına dönünce:
-Üzgünüm sargı bezim yok ama temiz bir bezim var. Elin.
-Ben yaparım.
-Tamam ama biraz su dökeyim en azından. Çok fazla şeyim yok yanımda, malum ilk günüm. Su temizler diye düşünüyorum.
Jae alışık olduğunun aksine gördüğü bu ilgiden dolayı biraz afallamış Elif'e bakarken söylendiği gibi ellerini uzattı. Elif dikkatle yaraya su döktükten sonra:
-Açık yaraya dökülmezmiş, biliyor muydun? Yani ben bilmiyordum da düne kadar. Sen biliyorsundur tabi, ama buralarda da kolonya o kadar yaygın mıdır? Ay neyse şey, ben şunları sana vereyim. Bir de bilmiyorsan diye söylüyorum, Müslümanların bir karşı cinsle temas etmesi uygun değil. Aslında yalnız kalmaları daa uygun değil de şey, ben yardım etmek için şey yapmıştım.
Elif içinde bulunduğu durumdan besbelli utanmış, konuşurken telaştan doğru düzgün bir cümle kuramamıştı.
-Anladım! Ben, ben bugün için özür dilerim. Birilerinin yanlış anlamasından korktum.
Jae'nin yüzü kızarmış, başını önüne eğip yarasını sarmaya devam etti. Birilerinin yanlış anlaması… Elif'in aklına Jae'den sapık olarak bahseden kızlar geldi. Gerçekten de dışarıdan bakan birisi için özellikle de halk arasında böyle bir itibarı olan birini düşününce o gün yanlış anlaşılmaya çok müsait bir durumdalardı.
-Iım şey, o zaman ben gideyim. Ama şey sen böyle bir on dakika falan sonra çık. İyiysen tabi.
-Olur, öyle yapalım.
-Bu durumları da evdekilere belli etmeyiz.
Jae başını sallayarak karşılık verdi. Bunun üstüne Elif başka bir şey söylemeden dışarı çıktı. Bavullarını bıraktığı yerden aldı ve en sakin yüz ifadesiyle evine doğru uzaklaşmaya başladı.

Buraya geldiği ilk gününde bu kadar şeyin yaşanacağını tahmin edemezdi Elif. Böyle ağlayacağını, ikinci kuşaktan kuzeniyle karşılaşacağını, mafyaların suçlarına şahit olacağını… Jae için elinden hiçbir şeyin gelmeyişi de incitmişti Elif'i. Alışığım ben. Tüm bunlara… Alışık mıydı? Elif Jae'nin ne sıklıkla böyle bir şeye maruz kaldığını düşünürken yüreğinin acımasına ve adam demek istemediği Kang Pilgwang'a olan nefretinin körüklenmesine engel olamadı. Jae'nin bu adamların elinden bir an önce kurtulmasını istedi farkında olmadan gözlerinden süzülen minik yaşlarla yoluna devam ederken. O gittiği her yerin tozunu almış olan mavi çiçekli fırfırlı elbisesi de en az Elif kadar yıpranmış görünüyordu. Elif günün verdiği yorgunlukla yavaş yavaş yürürken birden aklına bir şey takıldı. Jae peşinde hep adamların olduğunu ve sürekli izlendiğini söylemişti, peki ya bugün Elif'in büfeye girdiğini ve gerçekleşen olayları gören olmuş muydu? Elif bu fikrin verdiği gerginlikle hızla etrafına baktı, kendi gibi bavullarla evlere doğru ilerleyen birkaç kişiden başka pek kimse yoktu. Öğrenci evlerine de gelmişti sonunda. 5 numaralı evin önüne geldiğinde ise derin bir nefes alarak kapıyı açtı ve içeri doğru bir adım attı. Evin girişinde sağa dönünce karşılaşılan kapı alt kattaki iki kişilik odaya açılıyordu. Kapının hemen sağındaysa üst kata çıkan merdivenler vardı. Hemen karşısındaki koyu lacivert koltuk takımı sağdaki duvarda asılı olan televizyona bakıyordu. Koltuk takımının solunda ise 6 kişilik bir yemek masası duruyordu. Elif o tarafa baktığında Amerikan mutfakta yemek yapan arkadaşlarının da gülümseyen bakışlarıyla karşılaşmıştı. Elif'in girişiyle bakışlarını ona yöneltmişlerdi. Ne kadar da hoş, yeni arkadaşlarıyla bir şeyler yaparken eğleniyor olmalıydılar. Solda duran uzun boylu sarışın küt saçları olan kız sıcak ve kucaklayıcı sesiyle bir anlığına dalan Elif'i iç dünyasından çıkardı:
-Hey! Welcome, you must be Elif, right? (*In English*Hey, hoş geldin, sen Elif'sin, değil mi?)
Elif de afallamış halini bastırarak gayriihtiyari bir şekilde gülümsedi:
-Yes! Yes, I'm Elif. Nice to meet you, guys. And you must be Chiara, Efsan and Derick, right? (*In English*Evet! Evet, ben Elif. Tanıştığıma memnun oldum millet. Ve siz de Chiara, Efsan ve Derick, değil mi?)
Elif isimlerini sayarken soldan sağa doğru arkadaşlarını işaret etmişti. Efsan ortada pişmekte olan tencereyi kontrol ediyor Chiara ve Derick ise bazı doğrama ve malzeme bulma işerine yardım etmiş gibi görünüyordu. Elif'in tahminleri doğruysa eğer bu akşam İran mutfağı deneyimlenecekti.
Herkes isimlerini onayladıktan ve tanıştıklarına memnun olduklarını söyledikten sonra Elif:
-Can I help, too(*In English*Ben de yardım edebilir miyim?), diye sordu arkadaşlarına. Efsan:
-It's almost ready. We are just waiting for the food to be cooked. But you can help to set the table(*In English*Nerdeyse hazır. Sadece yemeğin pişmesini bekliyoruz. Ama masayı kurmaya yardım edebilirsin.), cevabını verdi. Elif bu imrendiği kadroya dahil olamadığı için biraz üzülmüş olsa da sonrasında anneannesiyle kaldığı evlerine nispeten kalabalık bir evde bulunduğu ve en azından bir şey yapabildiği için minnet duydu. Tabakları masaya yerleştirirken Efsan Elif'e:
-Hey, Elif! By any chance, did you meet Kang Jae today? I'm asking because none of us saw him today. The weird thing is I came here earlier today and when I was checking if anyone else came I saw Jae's place all set. All his things were already placed and he wasn't here all day. (*In English*Hey, Elif! Bir ihtimal bugün Jae'yle hiç karşılaştın mı? Soruyorum çünkü hiçbirimiz bugün Jae'yi görmedik. tuhaf olan şey ise bugün buraya biraz erken gelmiştim ve başka kimse gelmiş mi diye kontrol edrken Jae'nin yerini tamamen yerli yerinde gördüm. her şeyi çoktan yerleştirilmişti ve o bütün gün burada yoktu.)
Evet, gördüm. Evimize kamera yerleştirip bir mafyanın bizi, daha doğrusu beni, izlemesi gerektiği için eve gelmek istememiştir diye geçirdi içinden bugün yaşananlar Elif'in gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçerken. Efsan'a bir cevap vermesi gerekiyordu:
-Yeah, I saw him today. I guess he was around.(*In English*Evet, onu bugün gördüm. Sanırım etraftaydı.)
-You guess? What do you mean you guess?(*In English*Sanır mısın? Sanırım da ne demek?)
-I mean I saw him around today, I don't know what he was doing before I met him and I don't know what he did after I left him.(*In English*Demek istediğim onu bugün etrafta gördüm, Onunla karşılaşmadan önce ne yapıyordu ve ondan ayrıldıktan sonra ne yaptı bilmiyorum.)
-Okaaay, I guess? (*In English*Tamaaam, sanırım?)
Elif yalan söylememeye çalışırken yeteri kadar gerilmiş ve başka bir şey söylememişti, yemek pişmişti ve masaya son tabağı tam koymuştu ki kapı açıldı. Gelen Jae'ydi, bugünkü siyah kapüşonu yine kafasına kadar çekiliydi. Yüzünün kızaran yerini kapatmış olmalıydı. Başını kaldırıp diğerlerine bakacak gibi görünmüyordu. Gerginliği hisseden Derick, ortamı yumuşatmak istercesine dedi:
-Hey, man! Where have you been? We even cooked food before you come.(*In English*Selam, dostum. Nerelerdeydin? Sen gelmeden önce yemek bile pişirdik.)
Jae hemen konuşmadı. O durumu tuhaflaştırmadan önce bir şey desem iyi olur diye düşündü Elif:
-Hey the food is gonna get cold, let's eat! (Jae'ye dönerek) I put a plate for you, too.
Son karşılaşmalarından sonra başkalarının yanında tekrar iletişime geçmek çok tuhaf hissettirmişti ikisi için de. O akşam orada ikisinin de aklından benzer şeyler geçiyordu. Elif için de Jae için de o gün çok fazla ilkler gerçekleşmişti. Elif'in hasta anneannesinden gizlediği, Jae'ninse kapalı kapılar arkasında akıttığı gözyaşları o gün ilk kez başka bir ruhla beraber akmış, ilk kez hissedilmiş, ilk kez görülmüştü. Elif'in nezaket dolu, Jae'nin mesafeli maskesi o gün orada düşmüştü, yanlarında birbirleri varken. Jae Elif'in söylediğini duyduktan sonra kafasını biraz da olsa kaldırmış şaşkınlıktan afalladığını gizleyemeyerek Elif'e bakmıştı. Elif o gözlerdeki derinliği hissetmişti. Jae'nin anlatamadığı, düşüncesinin bile iç acıtıcı olduğu anılarını hissetti sanki Elif. Sonra Jae başını tekrar çevirdi. Sesindeki duygusuzluğu korumak için büyük bir çaba göstererek "Okay.(*In English*Tamam.)" diyebildi ve hızla odasına yöneldi. Arkasından Efsan kısık bir sesle "What's wrong with him? Did he see a beast on his way or something?(*In English*Onun sorunu ne? Gelirken yolda canavar falan mı gördü?)" dedi. Ona "Maybe he is just not good in social interactions.(*In English*Belki de sadece sosyal etkileşimlerde iyi değildir.)" dedi Elif cevap olarak. Bunun üstüne kısa bir sessizlik olduktan Jae odasından çıkarak geldi. "Come and have a seat.(*In English*Gel ve otur.)" dedi Chiara. Beraber masaya oturdular Elif herkese kendileriyle ilgili sorular soruyor, bazen diğerleri de Elif'e bazı sorular yöneltiyordu. Elif özellikle aileleriyle ilgili bir şey sormuyordu , uzun süredir sessizce oturan Jae'ye ise soru yöneltmemeye çalışıyordu. Ve Derick cesaret edilemeyeni yaparak Jae'ye sordu "So Jae, what's up? What's your nationality? (*In English*Ee Jae, senden ne haber? Milliyetin ne?).
Ne tuhaf bir soruydu milliyetin ne? Derick Jae'yle iletişim kurma çabasına girerken aklına gelen ilk soruyu sormuştu, saçmalamıştı da. Efsan da ona "What is this question all of a sudden? Nationality?(*In English*Birdenbire bu soru da nereden çıktı? Milliyet mi? Jae kısa bir duraksamadan sonra cevap verdi:
-I'm half Korean and half Turkish. (*In English*Yarı Koreli ve yarı Türküm.)
-Really? So cool. Like, you have double culture. (*In English*Gerçekten mi? Çok havalı, iki farklı kültürde falansın.)
-I'm mixed, too. Half Turkish and half Kurdish (*In English*Ben yarı Türk ve yarı Kürdüm) , dedi Elif. Efsan:
-Cool, my dad has a close friend in Turkiye. They exchange their spices.(*In English* Vaav, babamın Türkiye'de bir arkadaşı var. Kendi baharatlarını değiş tokuş ediyorlar.)
Elif:
-Girl, I love your spices!(*In English*Baharatlarınız haarika.)
Efsan da:
-I love your spices, too. You know, our spices together. It's the perfect combo!(*In English*Ben de sizin baharatlarınıza bayılıyorum. Biliyor musun, baharatlarımız bir arada mükemmel!)
-Yeaaaaaahhh, if you know you know!(*In English*Eveeeet, bilen bilir!)
Elif'le Efsan mükemmel baharatları hakkında heyecana kapılmışken masadaki diğerleri ise onlara bakıyorlardı. Elif Bunu fark edince:
-Sorry guys, we left you out of context. It's just that I really love the spices of Turkiye and Iran. And turns out Efsan loves it, too.(*In English*Üzgünüm millet. Sizi biraz konunun dışında bıraktık. Sadece, ben Türkiye'nin ve İran'ın baharatlarına gerçekten bayılıyorum. Belli ki Efsan da seviyormuş.)
Derick:
-Southeast Asia cuisine has a lot of awesome spices, too. Right, Jae? Maybe you know. (*In English*Güneydoğu Asya mutfağının da birçok harika baharatları var, değil mi Jae? Belki biliyorsundur.), diye sordu. O akşam herkesin yemek kültürü konuşulmuştu , Jae'nin hariç. Jae'nin de son konuşulanlar ilgisini çekmiş olacak ki konuşmaları dikkatle dinlemiş bu nedenle kendine soru yöneltilince afallamış, düşen gardını yeniden almıştı. Basitçe şöyle cevap vedi:
-Yeah , there are a lot of spicy foods. (*In English*Evet , bir sürü baharatlı yemek var)
-Then you can make us food sometimes , right? (*In English*O zaman bize arada yemek yapabilirsin, değil mi?)
-Maybe...(*In English*Belki...)
Yemeğin kalan kısmında kimse konuşmadı. Yemek yedikten sonra ise herkes Efsan'a teşekkür edip kalkarken Jae'nin tabağını bıraktıktan sonra da bir şey söylemediğini gören Efsan "Didn't your mom teach you to thank for the food you ate? (*In English*Annen sana yediğin yemek için teşekkür etmeyi öğretmedi mi?)" dediğinde masadan kalkmışlardı . Jae bunu duymasıyla olduğu yerde taş kesilmişti. Yumruğunu öyle bir sıktı ki iyice belirginleşmiş damarları patlayacak gibi hissetti. Dişlerini sıkarak öfkeyle "Don't say that ever again! (*In English*Bunu bir daha asla söyleme!)" dedi ve hızla merdivenlerin yanındaki odasına girip kapıyı sertçe kapattı. "What did I say now? (*In English*Ne dedim ben şimdi?)" dedi Efsan. "You should be careful about people's personal lives Efsan. Jae's mother passed away when Jae was still a little child. (*In English* İnsanların kişisel hayatı hakkında dikkatli olmalısın Efsan. Jae'nin annesi Jae daha küçücük bir çocukken rahmetli oldu.)" Elif bunları söylerken gözlerinin dolmasına engel olamamıştı. Kendisi de ebeveynleri olmadan yıllarca yaşamıştı. Onları düşünmenin verdiği acının tarifi imkansızdı. Efsan'ın yüzünden pişmanlık okunuyordu. "Oh, I didn't know that. (*In English* Ben- bilmiyordum.)". "I think you should apologize to him tomorrow.(*In English* Bence yarın ondan özür dilemelisin.)" dedi Elif. Sonra ekledi "Anyways, guys. I forgot to tell you but I dont think I can stay in here. It's not appropriate to live together with men, no offense Derick. It's just not right! (*In English*Her neyse, millet. Size söylemeyi unuttum ama ben burada kalabileceğimi düşünmüyorum. Erkeklerle kalmak uygun değil , üstüne alınma Derick. Sadece, doğru değil.)". Chiara " Then where are you going to go?(*In English*O zaman nereye gideceksin?)" diye sordu. "A hotel , I think. I'll leave some of my stuff here until I find a proper place to stay. So, see you soon. (*In English*Bir otele , sanırım. Kalacak düzgün bir yer bulana kadar eşyalarımın bir kısmını burada bırakacağım. Yani , yakında görüşürüz.)" diye karşılık verdi Elif. Yanında götürmesi gereken eşyaları ayarladıktan sonra bir el çantasıyla aşağı indi. "Wait, Elif!(*In English*Bekle, Elif!)" Sesin sahibi Efsan'dı, Elif tam kapıya yönelmişken seslenmişti "So, how do you know about Jae Kang's parents?(*In English* Jae'nin ailesini sen nerden biliyorsun?)". "Umm, because we are second cousins. But I actually didn't know him until today, too.(*In English*Imm, çünkü biz ikinci kuşaktan kuzeniz. Ama aslında bugüne kadar onu ben de tanımıyordum.)" dedikten sonra diğerlerini kendi düşünceleriyle baş başa bırakarak evden ayrıldı. O akşam yakınlarda bir otel buldu ve odasına çıktı. I wanted to hang out with them but I had to separate myself this time. Elif o yaşına kadar hissettiği yalnızlığı onu asla terk etmeyecekmiş gibi hissetti. Şimdiye kadar kimseye bir zararı dokunmamasına rağmen ne kadar dışlandığını düşündü. Annesiyle babasının ölümünden sonra uzun süre büyük ölçüde travmalarının etkisinde yaşadıktan sonra kendisini öz anne babasını bulmaya adaması onu dünyadan izole etmişti sanki. Elif yine de çevresindekilere kibar davranır, ne kadar meşgul olsa da hep ihtiyacı olanlara yardım etmeye çalışırdı. İnsanlara hep saygıyla yaklaşır, kimseyi aşağılamazdı. Yaşıtlarından daha gelişmiş olan zihin yapısı, birçok alanda yetenekli olması yaşıtlarında kıskançlığa sebep olmuştu. Elif henüz daha bir çocukken maruz kaldığı zorbalık Elif'i o zamanlar büyük ölçüde etkilemiş, erken atılmak zorunda kaldığı hayatta gözlere batmasının bedelini ağır ödemişti.
Bu düşüncelerinden sıyrılmaya çalışarak anneannesini aramaya karar verdi Elif. Uzun bir günün sonunda telefonundaki o kocaman gülen yüz üstünden büyük bir yük almıştı:
-Anneannem, ne yapıyorsunuz, iyi misiniz?
-İyiyiz yavrum, iyiyiz biz. Sen ne yapıyorsun yerleşebildin mi evine, güzel miymiş? Arkadaşlarınla da tanışabildin mi?
-Arkadaşlarımla tanıştım, evi de beğendim ama yerleşemedim neneciğim.
-O nasıl oldu kuzum, neredesin sen şimdi? İyi misin?
-İyiyim neneciğim, iyiyim. Sadece ben buraya gelince evlerde kızlarla erkekler beraber kalıyor dediler, iki tane erkek varmış benim gibi o evde kalacak. Ben de kalamam dedim. Aldım eşyalarımı otele geldim. Sen merak etme beni ama, bak çok rahat burası.
-Olur mu öyle şey, ben torunumu otellerde yaşatmam. Ben de geleceğim oraya!
-Anneanne sen nasıl geleceksin o kadar yolu. Merak etme, iyiyim dedim ya! Hem ben çok geçmeden kendime bir ev bulurum Allah'ın izniyle. Sen sakin ol, Leyla Abla'ya söyle de sana bir çay yapsın, tamam mı?
-Olmaz öyle şey! En kısa zamanda orada olacağım. Sen bekle beni yavrum benim.
-Anneanne, anneanne! Nereye gittin?
-(Sevim Hanım'ın uzaklaşan sesi) Leyla, kızım bu İngiltere'ye nasıl gidiliyor?
Yine kapatmayı unuttu diye düşündü Elif tatlı bir iç çekmeyle. Sevim Hanım İngiltere'ye gelecek olsa bile bu o kadar kısa sürecek bir iş değildi. Elif'in bir süre böyle idare etmesi gerekecekti. Kalkıp duş aldıktan sonra kalan işlerini de halledip erkenden yatmaya karar verdi. Bu kadar dolu bir günün ardından şimdiye kadar ayakta kalabilmiş olması onun için bir mucizeydi. Üstüne Elif'in o gece yan odada adeta kendi yaşıyormuşçasına aksiyon filmi izleyen bir adamın sesleriyle sabahlayacağı da yaşadığı diğer tüm olaylar gibi Elif'in İngiltere hayalleri arasında değildi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

16okunma 9beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18