7. bölüm · Nefretin İçindeki Sessizlik

BÖLÜM6 ⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪Kayma

limon perisi

Koridorlar gecenin bu saatinde neredeyse tamamen boştu; duvarlardaki meşalelerin titrek ışığı taş zemine düzensiz gölgeler düşürüyor, attığım her adım yankılanarak olduğundan daha yalnız bir hâl alıyordu.
Yürüyordum ama zihnim hâlâ ormandaydı.
Az önce olanların ağırlığı üzerimden gitmemişti; sanki o karanlık sadece ağaçların arasında kalmamış, benimle birlikte gelmişti.
Saçmalık.
Hepsi saçmalıktı ama bu düşünce bile içimdeki o huzursuzluğu bastırmaya yetmiyordu.
Kapıya ulaşıp sessizce içeri girdim; yatakhane hâlâ karanlıktı, herkes uyuyordu ve bu düzenli sessizlik… nedense dışarıdaki karanlıktan daha rahatsız edici gelmişti.
Kapıyı kapatıp birkaç saniye sırtımı ona yasladım.
“düşmene izin vermezdim.”
Bu cümle zihnimde tekrar etti.
İstemeden.
Ve her tekrarında…aynı etkiyi bıraktı.
Başımı iki yana salladım, sanki bunu fiziksel olarak susturabilirmişim gibi.
“Abartma,” dedim kendi kendime, sesim neredeyse fısıltıydı.
Yavaşça yatağıma doğru yürüdüm, üzerime örtüyü çekerken bile düşüncelerim hâlâ dağılmamıştı; gözlerimi kapattığım an karanlık daha yoğunlaştı ve zihnim, susturamadığım o görüntüleri tekrar tekrar önüme getirmeye başladı.
Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım.
Uyumam gerekiyordu başka hiçbir şey düşünmemeliydim.
Ama…
uykuya geçiş anı beklediğim kadar temiz olmadı.
Sanki zihnim yavaşça kaymak yerine…
bir şeyin içine çekiliyormuş gibi hissettirdi.
Ve sonra karanlık değişti.
Etrafımda net bir görüntü yoktu; sadece belirsiz gölgeler, kırılmış gibi duran şekiller ve havada asılı kalmış parçalar vardı.Sanki bir şey… parçalanmıştı ama tamamen yok olmamıştı.
Adım attım ama ses çıkmadı, sanki zemin yoktu.
“Bu ne…” diye fısıldadım ama sesim yankılanmadı bile.
Ve o an içimde tuhaf bir his yükseldi.
Bir adım daha attım ve tam o sırada yerde ince bir çatlak belirdi.
Sonra bir tane daha.
Ve bir tane daha.
Çatlaklar hızla yayılmaya başladı, birbirine bağlanarak genişledi ve sanki görünmeyen bir yüzeyi parçalara ayırıyormuş gibi ilerledi.
Nefesim hafifçe hızlandı.
“Bu normal değil…”
Ama buna rağmen geri çekilmedim.
Tam o anda çatlakların arasından kısa bir yansıma gördüm.
Bir anlıktı ama yeterliydi.
Çünkü o yansıma…
bana aitti.
Ama tam olarak ben değildi.
Gözlerim aynıydı ama içindeki ifade…
soğuktu, yabancıydı.
Ve en rahatsız edici olan şey bu görüntü beni korkutmaktan çok tanıdık gelmişti.
Bir adım geri attım ve bu kez zemin gerçekten kırıldı.
Her şey dağıldı.
Ve bir anda gözlerimi açtım.
Nefesim düzensizdi.
Tavanı gördüm.
Ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
Elimi göğsüme bastırdım, birkaç saniye boyunca sadece nefes almaya odaklandım.
“Rüyaydı…” diye fısıldadım.
Ama bu kelime yeterince ikna edici gelmedi çünkü his…
hâlâ benimleydi.
⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪
Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey, gecenin o boğucu ağırlığının yerini alan soluk ama ısrarcı bir aydınlıktı; perdelerin arasından süzülen sabah ışığı odayı yavaş yavaş dolduruyor, gölgeleri geri itiyor ve her şeyi olduğundan daha sakin, daha sıradan göstermeye çalışıyordu ama bu görüntünün altında… içimde kalan o tuhaf his hiçbir yere gitmemişti.
Birkaç saniye boyunca hiç kıpırdamadan öylece uzandım, bakışlarım tavana sabitlenmişti ama aslında gördüğüm şey o değildi; zihnim hâlâ gecenin içinde bir yerde takılı kalmış, hatırlamak istemediğim ama tamamen de unutamadığım o rüyanın parçalarını sessizce önüme getiriyordu.
Kaşlarım istemeden hafifçe çatıldı, dudaklarım aralandı ama söyleyecek bir şey bulamadım çünkü bunu kelimelere dökmek… düşündüğümden daha zordu.
“Saçmalık,” diye mırıldandım sonunda, sesim sabahın sessizliğinde beklediğimden daha belirgin duyuldu; sanki bu tek kelimeyle geceye ait olan her şeyi geride bırakabilecekmişim gibi kendimi buna zorladım.
Yavaşça doğruldum, battaniyeyi üzerimden kenara iterken soğuk hava tenime değdi ve bu basit, gerçek his beni zihnimden çekip o anın içine geri getirdi; ayaklarımı yere bastığımda zeminin serinliği, rüyadan kalan o bulanık hissin üzerini kapatmış gibi geldi.
Aynanın karşısında durduğumda kısa bir an bakışlarımı kaldırmadım, sadece yansımamın alt sınırını gördüm; sonra istemeden, neredeyse refleks gibi başımı hafifçe kaldırdım.
Kendime baktım.
Uzun ve platin olan uzun saçlarım omuzlarımın üzerinden aşağı doğru dökülüyor, hafif dağınık dalgalarla yüzümü çerçeveliyor ve özellikle ön kısımdaki kahküller, bakışlarımı daha belirgin hale getirecek şekilde alnıma hafifçe düşüyordu.
Buz mavisine çalan o soğuk tonda olan gözlerim sabah ışığında daha açık görünüyordu; bakarken bile sanki insanın içini biraz üşüten bir açıklık vardı sanki.
doğal olarak belirgin, hafif dolgun ve yüzümün geri kalanına göre daha sıcak duran tek detay dudaklarım gibiydi ama altındaki ifade pek sıcak sayılmazdı, çünkü sabahın uykusuzluğu ve dün geceden kalan o tuhaf huzursuzluk, yüzümde hafif bir gerginlik bırakmıştı.
Her zamanki gibiydim, hiçbir şey değişmemişti.
Ama buna rağmen… bakmaya devam ettim.
Gözlerimi kısmadan, kaçırmadan, neredeyse bir şey yakalamaya çalışır gibi.
Dün geceki o anın sadece bir rüya olduğuna kendimi ikna etmek istiyordum ama içimdeki bir parça… bu kadar kolay kabul etmiyordu.
Derin bir nefes aldım, omuzlarımı hafifçe geriye atarak ifademi toparladım.
“Abartıyorsun,” dedim bu sefer daha net, daha kesin bir tonla, çünkü başka bir seçeneğim yokmuş gibi hissediyordum.
Sonra arkamı döndüm ve iksir dersine gitmek için hazırlanmaya başladım.
⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪
Koridordaki uğultu sabahın alışılmış karmaşasıyla devam ederken hızımı biraz daha artırdım; merdivenleri çıkarken taş basamakların sert sesi etrafa yayılıyor, etraftan geçen öğrencilerin konuşmaları birbirine karışıp tek bir sabah gürültüsüne dönüşüyordu.
Kapıyı açtığımda içeriden gelen sıcak hava ve kalabalık ses bir anda yüzüme çarptı; sıralar çoktan dolmaya başlamıştı, herkes yerini almış, günün ilk dersine hazırlanıyordu ve ben hiç durmadan içeri girip doğrudan yerime yöneldim.
Pansy çoktan yerleşmişti, yanına doğru yürürken beni fark edip hafif bir bakış attı, ardından her zamanki o kendinden emin ifadesiyle çenesini hafifçe kaldırdı.
“Geç kaldın sandım,” dedi, sesi rahat ama içinde hafif bir imayla.
Cevap vermeden yanına oturdum, kitaplarımı sıraya bırakırken göz ucuyla etrafa baktım ve tam o anda Ophelia de koltuğunda doğrulup bana döndü.
“Sabah neredeydin?” diye sordu, sesi Pansy’ye göre daha yumuşaktı ama merakını gizlemiyordu.
Omuz silktim, sanki önemli bir şey değilmiş gibi davranarak.
“Uyandım işte,” dedim kısa bir şekilde ve defterimi masaya açtım.
Pansy hafifçe güldü, kalemi parmaklarının arasında çevirirken bana yan gözle baktı.
“Bu kadar basit mi?” dedi alaylı bir tonla, “senin ‘uyandım işte’ dediğin şey genelde yarım Hogwarts turu içeriyor.”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Abartma,” dedim düz bir sesle, “bugün o kadar enerjik değilim.”
Ophelia araya girip hafifçe gülümsedi, bakışlarını ikimiz arasında gezdirerek.
“İyi o zaman,” dedi sakin bir şekilde, “bugün drama yok.”
“Bugün drama yok,” dedi Ophelia, sesi gayet sakin ama içinde hafif bir yoklama gibi bir ton vardı, sanki gerçekten buna inanıp inanmadığımı ölçmek istiyordu.
Pansy hemen araya girip kalemini masaya hafifçe vurdu, dudaklarında o her zamanki alaycı gülümseme belirirken başını yana eğdi.
“Sen bunu her gün söylüyorsun zaten,” dedi, “sonra bir bakıyoruz yine bir şeylerin ortasındasın.”
Gözlerimi devirdim ama cevap vermedim;kitabımın sayfasını açmaya çalışıyor gibi yapıp aslında konuyu kapatmaya çalıştım.
“Bugün gerçekten hiçbir şey yapmayacağım,” dedim daha net bir sesle, “sadece ders.”
Pansy kaşını kaldırdı.
“Bu cümle daha önce de kullanıldı,” dedi.
Ophelia hafifçe güldü ama uzatmadı, sadece bana kısa bir bakış atıp konuyu değiştirdi.
“İyi o zaman,” dedi sakin bir tonla, “o zaman gerçekten normal bir gün görelim.”
Ve ders başladı.
Sınıfta herkes başını defterine gömmüş, profesörün tahtaya yazdığı şeyleri yetiştirmeye çalışırken ortamda garip bir acelecilik hâkimdi; kalemlerin hızlanan sesi, arada çıkan sandalyelerin sürtünmesi ve profesörün arka arkaya sorduğu sorular, dersin normalden biraz daha yoğun ilerlediğini açıkça gösteriyordu.
Ben de önümdeki sayfaya bakıyordum ama yazdıklarımın ne kadarının gerçekten anlamlı olduğu konusunda emin değildim.
“Bayan Malfoy” dedi profesör aniden, sesi sınıfın içindeki uğultuyu keserek.
Başımı kaldırdım.
Gözleri üzerimdeydi.
“Devam edin.”
Soru yarım kalmıştı ama benden tamamlamam bekleniyordu.
Sınıfta birkaç kişi başını kaldırdı, bazılarıysa hâlâ yazmaya devam ediyordu ama ortamın odağı artık net bir şekilde bendeydi.
Dudaklarımı araladım.
Cevabı biliyordum.
Ya da… bildiğimi sanıyordum.
İlk kısmı söyledim, sesim dengeliydi, hatta kendimden emin bile sayılabilirdi ama cümlenin ortasında… küçük bir boşluk oluştu.
Devamı gelmedi.
Sanki doğru kelimeyi biliyordum ama ulaşamıyordum.
Profesör bekliyordu.
Sınıf da.
Tam o an çok alçak bir ses, neredeyse sadece bana ulaşacak kadar yakın bir tonda, arkamdan geldi.
Harry Potter
“…bağlantıyı kuran şey, doğrudan etki değil dolaylı tepki.”
Ses o kadar kısık, o kadar netti ki başka kimsenin duyması neredeyse imkansızdı; ama kelimeler… olması gerektiği yere tam oturdu.
Hiç düşünmeden devam ettim.
“—dolaylı tepki,” dedim, cümleyi tamamlayarak, “çünkü doğrudan etki her zaman gözlemlenebilir olmaz.”
Kelimeler bu sefer duraksamadı.
Profesör kısa bir an baktı, sonra başını salladı.
“Doğru,” dedi ve tahtaya dönerek anlatmaya devam etti.
Sınıf tekrar eski ritmine döndü.
Ama ben hareketsiz kaldım.
Kalem hâlâ elimdeydi ama yazmıyordum.
Sonra çok yavaş bir şekilde başımı hafifçe yana çevirdim.
Arkamı tamamen dönmedim.
Harry, önüne bakıyordu, sanki az önce hiçbir şey söylememiş gibi; ifadesi sakindi, dikkatini derse vermiş görünüyordu ama bu kadar kısa bir anda bile o kelimelerin bilinçli olarak seçildiğini anlamak zor değildi.
Bakışlarımı ondan çektim.
Kalemimi yeniden hareket ettirdim, sayfanın üzerine eğilirken omuzlarımı hafifçe geriye çekip duruşumu düzelttim, sanki birkaç saniye önce yaşanan o küçük duraksama hiç olmamış gibi kendimi dersin ritmine geri sokmaya çalışıyordum; profesörün tahtaya yazdığı kelimeler düzenli bir şekilde ilerliyor, tebeşirin yüzeyde bıraktığı o keskin ses sınıfın içindeki diğer tüm seslerin üzerini örtüyordu.
Pansy kalemini masaya iki kez vurduktan sonra bana doğru eğildi, sesi neredeyse fısıltıydı ama tonunda alışılmış o meraklı sertlik vardı.
“Bir an durdun,” dedi kısa ve net bir şekilde.
Gözlerimi defterimden kaldırmadan cevap verdim.
“Yok,” dedim, fazla düşünmeden, “sadece soruyu uzattı.”
Pansy birkaç saniye daha baktı, sanki cevabımı tartıyormuş gibi, sonra omuz silkip geri çekildi.
“Öyle olsun,” dedi, konuyu uzatmaya değmezmiş gibi.
Ben de hiçbir şey olmamış gibi yazmaya devam ettim.
Kalemin kağıt üzerindeki hareketi bu sefer daha düzenliydi, cümleler daha netti ve en azından dışarıdan bakıldığında tamamen derse odaklanmış gibi görünüyordum; sınıfın içindeki o düzenli akışa tekrar karışmış, dikkat çeken hiçbir detay bırakmamıştım.
Profesör sınıfın önünde yürürken bir anda durdu, tahtadaki yazıya bakıp kısa bir açıklama yaptı ve ardından sınıfa dönerek yeni bir soru yöneltti; birkaç kişi aynı anda hareketlendi, sandalyeler hafifçe gıcırdadı ve ortam yeniden küçük bir hareketlilik kazandı.
Ben başımı kaldırmadım.
Sadece dinledim.
Sayfanın kenarına küçük bir not düştüm, sonra altına bir çizgi çekip yazdıklarımı düzenledim; bu küçük, kontrollü hareketler zihnimi sabitlemek için yeterliydi ve birkaç dakika içinde sınıfın ritmi tamamen üzerime oturdu.
Her şey yeniden sıradan görünüyordu.
Zil sesi sınıfın içindeki düzeni bir anda parçaladı; sandalyeler geri itildi, defterler aceleyle kapatıldı ve herkes aynı anda kapıya yönelirken sınıfın içindeki o kontrollü sessizlik yerini hızlı ve dağınık bir kalabalığa bıraktı.
Ben de kitaplarımı toparlayıp ayağa kalktım, hiçbir şeyle oyalanmadan kalabalığın akışına karışarak sınıftan çıktım.
Koridor her zamanki gibi doluydu.
Ama bu sefer bir şey farklıydı.
İlk başta tam olarak ne olduğunu anlayamadım.
Sadece… sesler.
Konuşmalar vardı ama sanki uzaklaşmış gibiydi; öğrencilerin gülüşleri, adım sesleri, birinin bir şey anlatırken yükselen tonu… hepsi yerindeydi ama aynı zamanda olması gerektiği kadar net değildi, sanki ince bir perdenin arkasından geliyormuş gibi boğuklaşmıştı.
Adımlarım bir anlığına yavaşladı.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Ne—”
Cümleyi tamamlayamadım.
Çünkü o an birine çarptım.
Omzum geriye doğru savruldu, dengemi toparlamak için bir adım attım ama birkaç saniyeliğine ne olduğunu anlamakta zorlandım; koridor tekrar eski hâline dönmüştü ama ben o kısa kopukluğun içinde kalmış gibiydim.
“Önüne baksana,” dedi biri sert bir sesle.
Başımı kaldırdım.
Tanımadığım bir Slytherin öğrencisiydi, ifadesi rahatsız olmuş gibi değil, daha çok sinirliydi; beni tepeden tırnağa süzdü, bakışlarında açık bir küçümseme vardı.
“Yoksa yürümeyi de mi yeni öğreniyorsun?”
Normalde böyle bir şeye cevap vermem birkaç saniye bile sürmezdi ama bu sefer…geciktim.
Sadece ona baktım.
Cümlesini anlıyordum ama sanki zihnim birkaç saniye geriden geliyordu sanki.
Ne diyeceğimi biliyordum aslında ama kelimeler yerini bulmuyordu.
Çocuk bunu fark etti ve dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı.
“Anladım,” dedi, sesi daha da aşağılayıcı bir tona kayarken, “boş bakışlar falan… iyi rol.”
Tam o anda başka bir ses araya girdi.
“Yeter.”
Çocuk başını sertçe ona çevirdi.
“Sen karışma, Potter,” dedi hemen, “seninle konuşmuyorum.”
Harry olduğu yerde duruyordu ama duruşu değişmişti; omuzları hafifçe gerilmiş, bakışları tamamen sabitlenmişti ve bu sefer sadece orada bulunan biri gibi değil… doğrudan dahil olan biri gibiydi.
“Şu an konuşuyorsun,” dedi, sesi hâlâ alçaktı ama bu sefer altında açık bir uyarı vardı.
Çocuk kısa bir an duraksadı, sonra dudaklarını sıkıp hafifçe öne eğildi.
“Ne var?” dedi, “bir anda savunmaya mı geçtin?”
Harry’nin ifadesi değişmedi.
“Sorun şu,” dedi, kelimeleri fazla uzatmadan, “gereksiz yere insanlara sardığın anlar.”
Çocuğun yüzündeki ifade gerildi.
“Sen de çok ilgili oldun birden,” dedi alayla, “yoksa sırada sen mi varsın?”
Harry bu sefer bir adım daha yaklaştı.
“Denemek istiyorsan,” dedi, sesi hâlâ düşük ama bu sefer çok daha sertti, “yanlış kişiyi seçtin.”
Çocuk birkaç saniye baktı, sonra gözlerini kaçırdı.
“Uğraşacak daha iyi şeylerim var,” dedi, omzunu hafifçe çarpıp yanımızdan geçerken.
Ben hâlâ aynı yerde duruyordum, bu sefer zihnim tamamen yerindeydi.
Harry geri çekildi, sanki az önce yaşanan şey onun için sıradan bir şeymiş gibi ifadesini toparladı.
Tam dönecekken
“Beni korumana ihtiyacım yok, Potter.”
Sesim sakindi.
Yavaşça bana döndü.
Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı.
“Öyle mi?” dedi, kaşını hafifçe kaldırarak, “az önce pek öyle görünmüyordu.”
Çenem hafifçe gerildi.
“Duraksamam,” dedim, “yardıma ihtiyacım olduğu anlamına gelmez.”
Harry başını çok az yana eğdi, sanki bu cümleyi değerlendiriyormuş gibi.
“Olabilir,” dedi, kısa bir duraksamadan sonra, “ama yine de tek başına halletmek zorunda değilsin.”
Cevap vermedim hemen çünkü bu beklediğim bir karşılık değildi.
“Bu beni ilgilendirir,” dedim daha soğuk bir tonla.
Harry’nin bakışlarında çok hafif bir değişim oldu.
Geri adım atmadı ama zorlamadı da.
“Tamam,” dedi sonunda, kısa ve net bir şekilde.
Sonra döndü ve yürüdü.
Ben olduğum yerde kaldım.
Sorun onun karışması değildi… sorun, buna neden izin verdiğimi anlamıyor olmamdı.