3. bölüm · Nefretin İçindeki Sessizlik
࣪BÖLÜM2 ⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪Kırılanın Sesi
Bahçe bembeyazdı.
Kar, Hogwarts’ın taş yollarını sessizce örtüyor; her şey sanki biraz daha uzak, biraz daha ağır görünüyordu.
Bir bankın üzerine oturmuştum.Bacaklarımı kendime çekmiş, üzerimdeki siyah hoodie’nin içine biraz daha gömülmüştüm.Soğuk yüzüme çarpıyordu ama rahatsız etmiyordu.
Elimdeki küre…
Harry Potter’ın cebinden düşen o şey parmaklarımın arasında hafifçe dönüyordu.Işık içeride kırılıyor, sanki içinde saklı bir şey yaşıyormuş gibi titriyordu.
Sadece bir nesne gibi değildi.
Daha çok…
bir şeyin kalıntısı gibi.
Bakışlarımı ondan ayırmadan çevredeki beyazlığa baktım.Kar dalların arasından süzülüyor, kürenin yüzeyine dokunduğunda kısa kısa parlamalar oluşturuyordu.
İçinde bir şey vardı.Görünmeyen ama hissedilen.Sanki dokunsan kırılacak ama kırılınca her şeyi ortaya dökecek bir şey.
Parmaklarımı hafifçe sıklaştırdım.
Tam o anda arkadan bir ses geldi.
“Böyle şeyleri incelerken insanın donması kaç dakika sürer merak ediyorum.”
Ses alaycıydı.Sakin ama bilerek keskin.Başımı çevirmedim hemen zaten kim olduğunu biliyordum.
Harry Potter.
Omzumun üzerinden bana bakıyordu ellerini cebine sokmuştu, karın içinde sanki bu sahne onun için sıradan bir şeymiş gibi duruyordu.
Ama gözleri…
öyle değildi.
Küreye bakıyordu.
“Donmuyorum,” dedim, sesimi değiştirmeden.Küreyi parmaklarımın arasında çevirdim, ışık yüzüme vurdu.
“Merak etme, senin kadar dramatik değilim.”
Harry hafifçe nefes verdi.Bu bir gülüş müydü, yoksa sabır mıydı belli değildi.Bir adım attı kar ayaklarının altında hafifçe ezildi.
Bir an sessizlik oldu kar aramızda düşmeye devam etti.Ben küreyi parmaklarımın arasında hafifçe çevirdim.
Sonra başımı eğip ona baktım.Dudaklarımda hafif, alayla karışık bir gülümseme belirdi.
“Bu şeyi bu kadar ciddiye alıyorsan…” gözlerimi küreye indirdim, sonra tekrar ona çevirdim,“içinde gerçekten ne olduğunu söyleyebilirsin herhalde.”
“Yoksa,” dedim, sesi biraz daha yumuşatarak ama daha keskin anlamla,“sadece elinden düşen bir süs eşyasını mı bu kadar dramatize ediyorsun?”
Harry’nin bakışı sertleşti ama bu kez geri çekilmedim sadece küreyi biraz daha çevirdim.
Ve bekledim.
Dudaklarımda hâlâ o hafif alay vardı.“İçinde ne olduğunu söyleyemiyorsan…” dedim yavaşça, gözlerimi ondan ayırmadan,“bu kadar dramatik davranman biraz komik oluyor.”
Harry’nin bakışı bir anda sertleşti.
Bir saniye bile uzatmadı küreye uzandı ama bu kez yavaş değildi,kontrol etmiyordu.
Alıyordu.
Ben refleksle geri çekildim.“Kendin için bu kadar önemliyse neden düşürdün?” dedim, sesim yükselmeden ama keskinleşerek.Harry bir adım daha attı şimdi neredeyse üstüme gelmişti.
“Sen almamalıydın,” dedi.Sesi alçak ama netti“Bilmiyorsun.”Kaşlarımı kaldırdım.“Bilmiyorum mu?” dedim hafif bir gülümsemeyle.“Eline düşen bir şeyi yerden almak için özel bir eğitim mi gerekiyor?”
Harry bir hamle yaptı ve bu sefer bileğimi yakaladı.Soğuk bir temas ama geri çekilmedim sadece ona baktım. “Bırak,” dedi.
“İlginç,” dedim, sesimi sakin tutarak.“Beni durdurmaya çalışıyorsun ama hâlâ neyi sakladığını söylemiyorsun.”
Onun bu kadar kolay bir tepki beklediğini hissedebiliyordum; sanki çoğu insan o anda ya korkar ya da geri adım atardı ama ben ikisini de yapmadığım için aramızdaki o görünmez denge bir anda değişmişti.
Elimdeki küreyi parmaklarımın arasında yavaşça çevirmeye devam ettim.
Işık yüzeyinde kayarken, içindeki o belirsiz titreşim bir anlığına daha belirginleşti ama ne olduğunu çözmek hâlâ mümkün değildi; sadece… önemliydi.
“Onu geri ver,” dedi.
Kısa,net. Ama bu kez önceki gibi sabırlı değildi. Ben ise parmaklarımı gevşetmedim aksine, küreyi avucumun içinde kapattım.
“Bu kadar mı?” dedim hafifçe, dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir kıvrım oluşurken. “Hiç açıklama yok, hiç hikâye yok… sadece ‘geri ver’ mi?”
Harry’nin çenesi hafifçe gerildi ve bir adım daha yaklaştı,artık aramızdaki mesafe neredeyse yoktu.
“Her şeyin bir hikâyesi olmak zorunda değil,” dedi.Sesi alçaktı.
“Yanılıyorsun,” dedim yavaşça. “En tehlikeli olanlar… tam da anlatılmayan hikâyeler.”
Bir anlık sessizlik.
Cam yüzeyi parmaklarımın arasında kayarken içindeki ışık bir anlığına daha parlak titreşti; sanki olan biteni hissediyor, yaklaşan şeyi biliyor ama durduramıyordu. Harry’nin bakışları anında değişti.
“Yapma,” dedi.
Ben hafifçe başımı eğdim gözlerimi ondan ayırmadan.“Ne olduğunu bilmiyorum,” dedim yavaşça, kelimeleri özellikle ağır seçerek. “Ama senin bu kadar önemsediğin bir şeyse…”
Küreyi biraz daha yukarı kaldırdım.
Işık yüzüme vurdu.
“…o zaman kırıldığında daha da ilginç olacak.”
Harry’nin parmakları bileğimde bir anlığına sertleşti.Bu kez fark edilecek kadar.
“Seraphina.”
Ama artık çok geçti.
Dudaklarımda silik, neredeyse görünmeyen bir gülümseme oluştu ve hiçbir şeyi daha fazla uzatmadan parmaklarımı kapattım.Cam, düşündüğümden daha inceydi kırılma sesi sessiz bir gecede yankılanan ince bir çatlak gibi duyuldu; küçük ama keskin, geri dönüşü olmayan bir anın habercisi gibi.Küre avucumun içinde parçalandı.Işık bir anda dağıldı ama sönmedi.
Aksine yayılmaya başladı.
Parmaklarımın arasından sızan o parlaklık bir anlığına havada asılı kaldı, sonra hızla genişleyerek etrafımızı sardı; kar taneleri bile o ışığın içinde donmuş gibi görünüyordu.
Harry’nin eli bileğimden kaydı.
Işık şekil almaya başladı.Belirsiz gölgeler…Silüetler…
ve sonra bir anlık görüntü.Kısa ama yeterince net.
Olduğum yerde donakaldım çünkü o an anladım bu sadece onunla ilgili bir şey değildi…
Işık bir anda söndü her şey tekrar karanlığa döndü.Avucumda sadece kırık cam parçaları kalmıştı.
Ama Harry bana bakıyordu.
“Sanırım…”başımı hafifçe kaldırdım, gözlerimi onunkilere sabitleyerek,“…yanlış şeyi kırdım.”
Işık tekrar belirdi ama bu kez sadece bir parıltı değildi.Bir sahneye dönüştü.Sanki havanın içinde ince bir perde açılmış gibi, görüntü yavaş yavaş netleşti.
Bir ev.
Sıcak.
Loş ışıklarla aydınlanan küçük bir salon.
Dışarıdaki sessizlikle hiçbir ilgisi yokmuş gibi… yaşayan bir yer.
Ve sonra iki silüet belirginleşti.
James Potter, elinde küçük bir şeyi dikkatle tutuyordu.
Yanında ise Lily Potter vardı.
Saçları ışığın içinde yumuşakça parlıyordu.Ama yüzündeki ifade…garipti.Mutlulukla korku arasında sıkışmış gibi.James başını eğdi, elindekine baktı.Sonra çok dikkatli bir şekilde konuştu:
“Eğer bunu görüyorsan…”
Sesi uzaktan geliyormuş gibi yankılandı.
“…demek ki başaramadık.”
Lily’nin nefesi titredi ama ağlamadı sadece başını hafifçe salladı.Gözleri doluydu ama kararlıydı.
“Harry,” dedi yumuşak ama kırılgan bir sesle“bunu sana bırakıyoruz çünkü…”
Cümlesi yarım kaldı.Bir an durdu sanki kelimeleri seçmekte zorlanıyordu.
“…çünkü seni koruyamayacağımız tek an bu.”
James elini onun omzuna koydu gözleri ilk kez doğrudan… izleyen kişiye döndü sanki gerçekten birine bakıyormuş gibi.
“Bu bir anı değil sadece,” dedi.“Bu… bizim senden saklayamadığımız tek şey.”
Lily bu kez gülümsedi ama bu gülümseme…veda gibiydi.“Bizi unutma diye değil,” dedi.“Bizi hatırlamak zorunda kalma diye.”
Işık bir an titredi.
Görüntü bozuldu.
Işık bir anda parçalandı.
Her şey yok oldu.
Işık tamamen söndüğünde geriye kalan sessizlik, az önce gördüğümüz şeyden çok daha ağırdı; sanki o anı, o birkaç saniyelik görüntü bile bulunduğu yere ait değilmiş gibi ortadan kaybolmuş, ama bıraktığı boşluk hâlâ havanın içinde asılı kalmıştı.
Elimde tuttuğum şey artık bir bütün değildi.
Parmaklarımın arasında duran o kırık cam parçaları, birkaç saniye önce taşıdığı anlamla kıyaslandığında neredeyse anlamsız görünüyordu; yine de avucumu kapatamadım, çünkü kapatırsam o anı da tamamen yok edecekmişim gibi hissettiren garip bir ağırlık vardı içimde.
Başımı yavaşça kaldırdım.Harry karşımda duruyordu ama az önceki haliyle hiçbir ilgisi yoktu; yüzü aynıydı, duruşu aynıydı, hatta gözleri bile aynı yere bakıyordu ama içinden geçen şeyler o kadar belirgin bir şekilde değişmişti ki, aramızdaki mesafe fiziksel olarak aynı kalsa da, o an ilk kez zaten birbirimize mesafeli olan ruhlarımızın şuan gerçekten birbirimizden uzaklaştığımızı hissedebiliyordum.
Bakışları bende değildi sanki hâlâ o anının kaldığı boşluğa tutunmaya çalışıyordu.Bu, öfkesinden daha kötüydü çünkü öfke geçiciydi.
Ama bu…
bu kalıcı bir şeydi.
Yine de geri adım atmadan sesimi olabildiğince düz tutarak konuştum:
“Bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum.”
Harry’nin bakışları o anda bana döndü.
Gözlerinin içindeki o donukluk bir anda yerini daha keskin, daha sert bir şeye bıraktı; sanki az önce bastırdığı her şey tek bir noktada toplanmış ve artık saklanamayacak kadar belirgin hale gelmişti.
“Bilmediğin şeylere dokunmayı bırak o zaman,” dedi sesi yükselmeden.
Ama içindeki gerilim o kadar yoğundu ki, kelimelerin arasına sıkışmış gibi hissediliyordu; bu bir bağırış değildi, bu çok daha kontrollü, çok daha tehlikeli bir öfkeydi.
Bir adım attı kar ayaklarının altında ezilirken çıkan o hafif ses bile o an gereğinden fazla net duyuldu.
“Abartıyorsun,” dedim.
Harry’nin yüzünde çok küçük bir değişim oldu.Ama bu küçük değişim, aramızdaki her şeyi değiştirmeye yetti.
Bakışları bir anda soğudu.
Daha uzak.
Daha keskin.
Daha… kopuk.
“Abartıyorum,” diye tekrarladı.
Başını hafifçe yana çevirdi, sanki bir anlığına bana bakmamak daha kolaymış gibi, sonra tekrar gözlerini bana çevirdiğinde içindeki o şey tamamen yerleşmişti.
“Bir gün,” dedi yavaşça, kelimeleri acele etmeden, neredeyse düşünerek seçer gibi, “gerçekten önemli olan bir şeyi kaybettiğinde…”
Cümle yarım kaldı.
Ama bu yarım kalış bile yeterince ağırdı.
“…anlamak zorunda kalacaksın.”
Sesi hâlâ sakindi ama bu sakinlik artık mesafe demekti.
Ben hiçbir şey söylemedim.
Söyleyemedim.
Çünkü içimdeki o his, bu kez bastırması daha zor bir hale gelmişti; ama buna rağmen yüzümde beliren o küçük, alışılmış gülümsemeyi durdurmadım, çünkü o gülümseme artık bir seçim değil, bir savunmaydı.
“Ders veriyor gibisin,” dedim.
Sesim hâlâ aynıydı.
Harry bu kez cevap vermedi sadece bana baktı,arkasını döndü ve yürümeye başladı.
Kar, attığı her adımın ardından tekrar yerine otururken, onun uzaklaşmasını izlemek garip bir şekilde daha zor geldi; sanki o birkaç saniyelik anıdan geriye kalan tek şey bu sahneymiş gibi, geri dönüşü olmayan bir şeyin tam ortasında kalmıştım.
Ama yine de…
onu durdurmadım.
⋆౨ৎ˚⟡˖ ࣪
Odamın kapısını arkamdan kapattığım anda çıkan o tok ses, koridordan sızan bütün uğultuyu bir anda kesip yerini ağır, neredeyse bastırıcı bir sessizliğe bırakırken, birkaç saniye boyunca olduğum yerde hareketsiz kaldım; sanki biraz önce yaşananların gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyor ama aynı zamanda bunu düşünmemek için kendimi bilinçli bir şekilde durduruyormuşum gibi, nefes alışım bile yavaşlamış, omuzlarım istemsizce gerilmişti.
Odanın içi her zamanki gibi düzenli, soğuk ve mesafeli görünüyordu ama bu tanıdıklık bile o an içimde oluşan garip huzursuzluğu bastırmaya yetmiyordu; yatağa doğru birkaç adım attım ve neredeyse refleks gibi oturduğumda, ellerimi dizlerimin üzerine bırakmak yerine avucumu açarak içindeki kırık parçaları incelemeye başladım, çünkü başka bir şeye bakarsam düşünmek zorunda kalacağımı biliyordum.
Cam parçaları, birkaç dakika önce taşıdıkları o tuhaf, açıklanamayan ışıltıyı tamamen kaybetmiş, sıradan ve değersiz birer parça gibi görünüyordu ama parmaklarımı hafifçe oynattığımda kesiklerin ne kadar derin olduğunu fark etmemle birlikte, o sıradanlık hissi anında dağıldı; ince çizikler derimin üzerinde düzensiz bir şekilde uzanıyor, bazı yerlerde hafifçe açılmış, bazı yerlerde sadece kızarıklık olarak kalmıştı ve acının bu kadar geç gelmesi, sanki bedenimin bile olanları sindirmekte geciktiğini düşündürüyordu.
Baş parmağımı en belirgin kesiğin üzerinden yavaşça geçirirken oluşan o keskin sızı, zihnimde dönüp duran görüntüleri bir anlığına susturur gibi oldu ama bu etki uzun sürmedi, çünkü gözlerimi istemeden kapattığım anda o sahne, tüm ayrıntılarıyla geri döndü; sıcak bir ışığın aydınlattığı küçük bir oda, birbirine yakın duran iki silüet ve söylenen o cümleler… yarım kalmış ama fazlasıyla anlam taşıyan cümleler, zihnimin içinde tekrar tekrar yankılanmaya başladı.
Hayır.
Başımı hafifçe geriye attım, gözlerimi açtım ve bakışlarımı bilinçli bir şekilde elimdeki kırık parçalara sabitledim, çünkü başka bir yere bakarsam o düşünceyi kabul etmek zorunda kalacağımı biliyordum.
“Abartıyor,” diye mırıldandım, sesim odanın içinde beklediğimden daha net yankılanırken, kelimeleri seçerken bile içimdeki o rahatsızlığı bastırmaya çalıştığım açıktı, “bu kadar büyütülecek bir şey değil.”
Parmaklarımı yavaşça kapattım cam parçaları avucuma daha sert battı ve bu kez acı gecikmedi; keskin, doğrudan ve dikkat dağıtacak kadar belirgindi, ama elimi geri çekmek yerine baskıyı biraz daha artırdım, çünkü o fiziksel acı, içimde oluşan o rahatsız edici düşünceden çok daha katlanılabilir geliyordu.
“Senin problemin,” dedim bu kez biraz daha alçak ama daha sert bir sesle, sanki gerçekten karşımdaymış gibi, “her şeyi gereğinden fazla ciddiye alman.”
“Eğer bu kadar önemliyse, o zaman düşürmemeliydin.”Bu kez cümle yerine oturdu.Ya da en azından öyle hissettirdi.
“Bir gün…anlamak zorunda kalacaksın”
“Anlamam,” diye fısıldadım.
Dudaklarım istemsizce aralandı, kısa bir nefes verdim ve ardından oluşan o küçük gülümseme, bir zaferden çok bir savunma gibiydi; çünkü o an fark ettiğim şey, aslında ne söylediğimin değil, neyi kabul etmemek için direndiğimin daha önemli olduğuydu.
O görüntüdeki sıcaklık, o yarım kalmış cümleler ve bir ailenin birbirine bakışındaki o basit ama gerçek bağ… bende hiçbir zaman olmayan bir şeyin izini taşıyordu ve bunu fark etmek, içimdeki inadı daha da sertleştirse de aynı anda açıklayamadığım bir boşluğu da yüzeye çıkarıyordu.
Harry’yi suçlamak kolaydı, çünkü ona yüklediğim her kelime, aslında kendi içimde kabul etmek istemediğim bir şeyi örtüyordu; sahip olmadığım bir şeyi, hiç yaşamadığım bir sıcaklığı ve bunun yokluğunu bastırmak için seçtiğim öfkeyi.
Ve o an, odanın sessizliğinde ilk kez çok net bir düşünce belirdi:
“Bazen insan kırdığı şeyi değil… hiç sahip olamadığını korumaya çalışır.”
