4. bölüm / 5
NEFES3. BÖLÜM: YÜZLEŞEN GERÇEKLER, DUYULAN SESSİZ ÇIĞLIKLAR
Bölümler 5Şu an: 3. BÖLÜM: YÜZLEŞEN GERÇEKLER, DUYULAN SESSİZ ÇIĞLIKLAR
- 1 Alıntı: Geçmişin izleri258 kelime
- 2 1. BÖLÜM: GEÇMİŞİN İZLERİ3.773 kelime
- 3 2.BÖLÜM: VUSLATA DÖNEN KARANLIĞIN SESSİZLİĞİ5.097 kelime
- 4 3. BÖLÜM: YÜZLEŞEN GERÇEKLER, DUYULAN SESSİZ ÇIĞLIKLAR5.681 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4.BÖLÜM: UNUTULMAYAN GERÇEKLER, DUYULAN SÖZLER4.010 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yüreğim bir enkazın altında kalmış,
Karanlık ellerin bir kabusu olmuş.
Kilitli bir kapının arkasında kalarak,
Yenilginliğini bir antla içine işlemiş.
Boğazına düğümlenen her nefesle,
Yutulan her çığlığın içinde esirgemiş.
Nadile Ceylan G.
BÖLÜM ŞARKILARI;
Büyük Ev Ablukada - En Güzel Günüm Gecem
Daughter - Smother
Melike Şahin - Uykumun Boynunu Bükme
Suçluluk içinde kalmış acımasızlığı lüzumu muydu bu hayat? Geleceğinde ne olacağını bir tek bilmeyenler korkmazdı.
İnsanlık çağ dışı bir varlık, varlık ise kıyametin ihsanıydı. Krallıkta tek bir taht vardı, o da kralın geleceğe kutsanmış yadigarıydı.
Bu krallıkta tek bir taht vardı: o da ölümün acımasızlığıydı.
7 KASIM/ 2025
Kumsal Aydın
Bazen insan sadece kendi acısını değil, başkalarının acılarına da dokunmak ister.
Çünkü bilir ki, dünyadaki hiçbir şey yalnızca bizim etrafımızda dönmez. Önce dönüp bakmalıyız; yarım kalmışlıklara, kaybolan insanlığa ve unutulmuş maneviyata...
Satırlar insanın zihnini toparlarmış. Bir cümle bazen bir göz yaşına, bazende bir duaya dönüşür derlerdi. Çünkü insan, sözcüklerin gölgesinde sığınacak bir liman ararmış.
Her canlı;
Nefes almasa da, işitmese de, kalbi olmasa da ruhu incinebilen bir varlıktır.
Korkuyor musun?
O zamam cesur ol ve korkunu yen.
Güvenemiyor musun?
O zaman hakikatı öğrenmeyi ve kendine güvenmeyi seç.
Bil ki seni yaratan, seninle beraberdir. Ve bil ki sen her halinle ona görülüyorsun. Gece döktüğün, kimsenin bilmediği göz yaşları yalnızca Allah (c.c) bilir.
O seni görür, hisseder ve duyar.
Melekler der ki;
"Ey Rabbimiz, kulun iyi değil. İnsanlar on kötü davranıyor, o üzülüyor."
Rabbimiz buyurur;
"O kulumun üzülmesine izin vermeyin. Neyse derdi onu ondan geri alın."
Sende kendini kötü hissediyor musun?
Hiçliğin ortasında kalmış bir labirentin içinde kaybolmuş musun?
Dertlerin ve kederin seni ele mi geçirdi?
O zaman rabbine sığın.
Çünkü O, seni her düştüğün dipsiz kuyudan çıkarandır.
O, döktüğümüz her gözyaşın hesabını soracak kadar merhametlidir.
Ve unutma ki;
Her canlının dirilişi,
Bir gülün yaprağı kadar yaratılışı işittirir.
Ve her umut, küllerinin arasından doğan bir ışıktır.
Derin bir nefes alarak temiz havanın ciğerlerime kadar inmesine izin verdim. Balkonun demirliklerine yaslanmış, dışarıyı seyrediyordum. Üzerime giydiğim boğazlı yünlü kazağım ve elimde tuttuğum kupa bardağımdaki sıcak kahveden bir yudum aldım.
Sonbaharın gelişi sokağın atmosferini biraz değiştirmişti. Gelip geçen arabaları, market sahibi Ahmet Amca’nın elindeki tırmıkla yaprakları temizleyişini, karşı apartmandaki Gülseren Teyze’nin penceresinin önündeki çiçeklerini sulayışını, sokağın biraz yukarısında top oynayan çocukları derin bir tebessümle izliyordum.
Bu iç ısıtan görüntüler beni hep mutlu ederdi; lakin o günden sonra ne mutlu olmak mümkündü ne de her gördüğüm şey içimde bir huzur bırakıyordu. Her an, içimde bir burkulmuşluk taşıyordu.
Zor da olsa tebessüm ettiğimde, düşüncelerimi kemiren bu duyguyu bir kenara attım. Derin bir iç çekerek başımı hafif mavi olan gökyüzüne kaldırdım.
Çiseleyen yağmurun damlaları yüzüme değiyor, biraz da olsa iyi hissetmemi sağlıyordu. Havalar soğumaya, sonbahar ayının belirginliği daha da net hissedilmeye başlamıştı.
Bu aylar benim en sevdiğim aylardı; ta ki o güne kadar. O günden sonra sadece sonbahar ayı değil, bütün mevsimler bana kara bulutları andırıyordu.
Geçmişim, gelecekle arasındaki o ince çizgiyi taşıyordu. Sanki bir ipi tutmuşum da kendi kaderim ellerimden kayıp gidecekmiş gibi hissediyordum.
Çünkü insan önce kaderinden korkardı; şayet bir adanmışlık ruhuna işlenmişse. Bunlar, sonsuzluğun simgeleriydi. Kimileri buna belirsizlik derdi, kimileri ise gerçeklere olan bir kabulleniş.
Kaderimiz de bir düğüm değildi; iki düğüm atılırdı. Biri tutunduğun bu hayata, diğeri ise içine kapıldığın bu düşüncelere.
Tutunduğumuz hayat yaşanan kefarete, kapıldığımız düşünceler ise içimizi kemiren hırçın sessizliklere gömülürdü.
Benim bu hayatta ne tutunduğum hayata ne de kapıldığım düşüncelere yerim vardı.
Derinlerden bir ses fısıldadı:
“Düşünme, Kumsal…
Sen düşündükçe elindeki ipi daha çok koparacaksın…”
Düşünme.
Düşünme.
Sakın bir şey düşünme, Kumsal…
Derin bir nefes daha çekerek temiz havanın anın huzuruyla kafamı dağıtmasına izin vermeye çalışıyordum. Tam gözlerimi kapatmıştım ki burnuma gelen yanık kokusuyla yüzümü ekşittim.
Yanık yemek kokusu değil miydi o?
Aynı saniyeler içinde içeriden Aybüke’nin sesi yükseldi:
“Yav kızım, daha kaç defa söylemem gerekli? Telefona dalmıştım o an, yemeğin altını kapatmayı unutmuşum. Yanlışlıkla oldu dedik, neden anlamak istemiyorsun? Ayrıca seni sakinliğe davet ediyorum; bu kadar sinir seni iyice Deccal’a benzetmiş,” Elif’in bağırışıyla yüzümü daha çok ekşittim.
“Asıl ben senin o kıt beynini zekâlığa davet ediyorum! Senin yüzünden saatlerdir uğraştığım sarmalarımı yakmışsın! Allah senin belanı vermesin, Aybüke! On tane cerrah, beş tane doktor bir araya gelse yine senin o akılsız beyninde bir şey değişmez.”
Aybüke makuldü.
“Bu sözlerinle seni kınıyorum. Hiç yakışıyor mu senin gibi elit bir kadına? Rica ediyorum, birazcık saygılı olalım. En azından birbirimizle daha sakin bir iletişim kurabiliriz.”Sözleri beni bile hayrete düşürmüştü. Ondaki rahatlık kimsede olamazdı.
Elif’in siniri geçmemiş olmalı ki daha da yükseldi:
“Gel buraya, sana sakin bir iletişim göstereceğim, Allah’ın cezası! Rabbim bana bir kul göndermiş, onu da vebaya yazdırmış.”
“Kızım yat, kalk dua et benim gibi akıllı, terbiyeli ve hanım hanımcık bir kız bulmuşsunuz. Siz benim gibisini anca rüyanızda görürsünüz. Beddua edeceğine şükretsene?”
Bu sefer gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Bu kızın sınırı kaçınılmazdı
"Senin gibi hanım hanımcık bir kız olsa her gece şükür namazı kılardım inan. Zaten birazcık aklın vardı, o da uçtu gitti. Namaz kılmadan önce yemeğin altını kapat demiştim, kapatmamışsın. Şimdi söyle, biz ne yemek yiyeceğiz gerizekâlı!”
“Bak, gerçekten diyorum; gelinine azar veren kaynanalara dönmüşsün şu an. Geleyim de kıçımdan döv beni, öyle mi? Yok öyle bir dünya. Allah’tan kendi canımın kıymetini biliyorum.”
Elif’in siniri buraya kadardı.
“Bak hâlâ konuşuyor, delireceğim ya! Yaktım kızım seni!”
“Gelme, manyak karı!”
“Önce yaktığın sarmalarımın hesabını vereceksin, Aybüke!”
Bir süre sonra sesleri boğuklaşmaya ve uzaklaşmaya başlamıştı. Bu evde gerçekten huzur namına bir şey yoktu.
Derin bir nefes alarak iç geçirdim. Bugün bizim için bir ilk olarak mucizevi bir şekilde hepimiz evdeydik. Elif de bunun keyfini çıkarmak için bizlere kıymetli lahana sarmalarını sarmıştı. Tabii pek kıymetli arkadaşımız unutmasaydı, belki ortada sarma olabilirdi.
Elif’in bugün nöbeti olmadığı için hastaneye gitmemişti. Aybüke ise bunca koşturmacanın sonunda aylarca emek harcadığı koleksiyonunu dün tanıtmış ve başka şirketler üzerinden beğenilen tasarımı kabul edilmişti. Şirketinin müdürü Hacer Hanım, yaptığı başarı için onu bir süreliğine izin günüyle ödüllendirmişti. Tabii Aybüke için bu kaçınılmaz bir nimetti.
Hafta sonuna denk geldiğimizden dolayı okula gitmemiştim. Bu, benim için büyük bir ödül gibiydi.
Hayır, sorun okuldan nefret etmem değildi; sadece biraz dinlenmek iyi gelirdi. Okulu seviyordum. Biliyorum, çoğu kişi bunu duysa dalga geçer, saçma sapan konuşuyorum diye geçiştirirdi. Bana göre okula gitmek, ders vermek, minik öğrencilerime bir şeyler anlatabilmek, hayata dair bir bakış açısı sunabilmek gururdan daha öteydi.
Genelde bazı kişiler okulu bir zaman kaybı gibi görürdü. Aslında asıl zaman kaybı; okul dışı yaptığımız, boş boş dolandığımız her şeydi. Orası bir eğitimden daha çok, sığınılacak ve bilgi bulunacak bir limandı.
Evde kalmak, biraz kafa dağıtmak, öğlene kadar uyumak ve hiç kalkmamak gibi planlarım vardı; lakin hayat şartları bunu pek icap ettirmiyordu.
Bugün gitmem gereken birkaç yer vardı. O yerlerin başında da Güneş’in evini ziyaret etmek geliyordu. Onun o masumluğunu, kırılgan davranışlarını görünce içim buna izin vermemiş, evini ziyaret etmek istemiştim.
Güneş’in verdiği bilgiler yetersiz olsa da dün geceden beri bilgisayar başında biraz araştırmış, kaldığı evin konumunu en nihayetinde bulabilmiştim. Zordu ama sonunda bulmuştum.
O eve gittikten sonra gitmem gereken bir yer daha vardı. İçten içe gitmek istemiyordum ama dönüşü olmayan bir gerçekle sessizce mecburen kabul etmiştim.
Umarım bugünü sağ salim atlatırdım.
Kafamda kurduğum düşüncelere dalmışken beni bölen şey, tenimi bir bıçak kadar keskin soğuk hava oldu; içeri girmek zorunda kalmıştım.
Sessizce balkondan ayrılıp balkonun sürgüsünü çekerek perdeyi kapattım. Soğuktan üşüyen parmaklarımı birbirine sürttüğümde adımlarım mutfağa yönelmişti.
Karşılaştığım manzara beni şaşırtmamıştı. Elif, daha yeni namazdan kalktığını belli eden çiçekli eteği ve başındaki aynı desendeki yazmasıyla bir elini ritim tutar gibi masaya vuruyor, sinirli bakışlarını karşısında yemek masasının bir ucunda oturmuş, alttan alttan masum bakışlar atan Aybüke’ye dikmişti.
Aybüke ne kadar masum baksa da Elif hıncını alamamış gibi daha çok öfkeleniyordu.
Boğazımı temizleyerek aradaki gerginliği dağıtmak amacıyla elimdeki kupa bardağını tezgâhın üzerine koyup arkama yaslandım. Kollarımı birbirine bağladığımda ikisinin de bakışları bana döndü. Sorgulayıcı ifademle dik dik bakmayı sürdürdüm.
“Hayırdır? Sesiniz dışarıya kadar geliyor. Yine neyi anlaşamadınız da kavga ediyorsunuz?” Konudan bağımsız, haberim yokmuş gibi davranmıştım.
“Sen bunu, aklı bir karış havada olan arkadaşına söyle! Saatlerdir uğraştığım sarmalarımı yakmış,” dedi Elif, işaret parmağını Aybüke’ye doğrultarak.
Aybüke, masum bakışlarının altından bakarak yaptığı haltın ahını çekiyordu.
“Kızım, daha kaç defa söylemem gerekli sana? O an dalmıştım, yemeğin altını kapatmayı unutmuştum. Ben nereden bileyim yanacağını?”
"Bilemezsin tabii! Sen anca başını elindeki zebaniye göm. Kim beni dinlesin ki?”
Başını kaldırarak ellerini semaya açtı.
“Ya Rab! Nedir benim çektiğim bu azap? Ne olur biraz vicdan eyle de bu Aybüke’nin beyni çalışsın!”
Aybüke hayretler içinde bakıyor, ben de gülmemek için kendimi zor tutuyordum. İşte bizim minik ailemiz dertsiz duramıyordu.
Şaşkın gözlerini bir yukarıya, bir de Elif’in semaya kaldırdığı ellerine baktı Aybüke.
“Allah aşkına, siz iyice kafayı yemişsiniz. Eloş, sarmaların yanmışsa yanmış, ne olmuş yani? Bir daha sararsın sen de?”
Önüne gelen siyah saçlarını arkaya atarak geriye yaslanmıştı.
“Oldu paşam! Başka emriniz varsa buyurun. Çay, kahve de getireyim mi?”
Ters ters bakmıştı.
Aybüke, daha rahat bir şekilde sandalyeye yaslanarak sırıtmıştı.
“Vallahi ne yalan söyleyeyim, benim de canım çay istemişti. Eloşçum, sana zahmet çikolatalı kurabiyeleri de getirsene. Çayın yanında çok güzel gider,” dedi.
Elif, ellerini yüzüne bastırmış,
“La havle, la havle…”
diye isyan ediyordu.
Onların kavgalarını izlemek çok keyifliydi. Bazen birbirlerine sataştıklarında koltuğun diğer ucunda oturur, sanki film seyreder gibi onların çatışmalarını izlerdim. Evet, bu çok delice ama evde birilerinin seslerini duymak, laf dalaşlarını izlemek; en önemlisi ise bir arada olmayı bilerek yalnız olmadığımı kendime hatırlatırdım.
İstanbul’da herkes için normal ama bizim için güzel olan şirin bir apartmanda oturuyorduk. Ben Türkçe öğretmeni olarak atandığımda İstanbul’a yerleşmiştim. Kızlar, benim gitmemle üzülerek yanıma gelmek istemişlerdi. Onlar önceden Adana’da yaşadığımız memleketimizde iş hayatlarını sürüyorlardı. Tabii benim ayrılışım onları üzdüğü için tayin isteyip yalnız kalmamam adına İstanbul’a gelmişlerdi.
Bundan şikâyetçi değildim. Yalnız kalmak, bir evde tek başıma yaşamak bana hep korkutucu gelirdi. Bundan dolayı kızların yanıma gelmeleri benim açımdan çok daha iyi olmuştu. Son üç yıldır aynı çatının altında beraber yaşıyorduk.
Geçirdiğimiz onca zamana kadar birbirimize daha çok bağlanmış, arkadaşlıktan daha öte bir aile gibi birbirimize kenetlenmiştik. Biz üç arkadaş, bu zaman içinde hayatın gerçeklerini görmüş; bir derdi olanın dert arkadaşı olmuştuk. Bir fidanın filizlenişi, köklerinin toprağa karışmasıyla güçlenmişti bizim bağımız.
Geçmişimiz acıydı ama geleceğimiz bizim ellerimizdeydi…
“Elif, anlıyorum seni ama böyle yaparak hiçbir sorunu çözemeyiz. Sarmalar yanmışsa bunun çözümü yok mu ki? Telefondan yemek sipariş eder, öyle yemek yeriz olur mu?”Elif’e bakarak söyledim.
“Hayır, telefondan bir şey sipariş etme. Getirilen yemeğin içine kim bilir hangi zehri katıyorlardır. Ben şimdi bize tost yaparım, yeriz. Zaten sarmalar da gitti; onları da sen dışarı çıktığın zaman ekmekliğe koyarsın.”
Ters bakışlarıyla ayağa kalkmış, buzdolabından eşyaları çıkarıyordu.
Ben de yanına giderek ona yardım etmiştim. Aybüke, korka korka Elif’in yanına gelerek yanağına bir öpücük kondurmuştu.
“Küstün mü sen bana?”Bunu o kadar masumca sormuştu ki kimse onun yemeği yaktığını anlayamazdı.
“Eloşş, kızma hemen ne olur, affetsene beni. Söz, bir daha asla sözünden çıkmayacağım. Sen yeter ki bana kırgın olma.”Arkadan Elif’in beline sarılmıştı.
Elif, derin bir nefes vererek yandan yandan bakmayı sürdürmüştü çünkü sevgisini belli etmeyen, aramızdaki en soğukkanlı kişiydi. Yine de dayanamamış, Aybüke’nin saçlarını okşamıştı. Sanki biraz önce kavga etmemiş gibi birbirlerine sarılıyorlardı.
Böyleydi bizim arkadaşlığımız; biraz kızar ama gün sonunda tekrar birbirimizle anlaşırdık. Bir fidandı bizi toprağımıza karıştıran, köklerimizi sarıp sıkıca bağlayan.
“Ama kıskanıyorum ben ya,” diyerek dudak büzmüş, yanlarına gelerek arkadan sarılmıştım.
Birkaç dakika sonra Elif,
“Ee, yeter bu kadar sarmaş dolaş olmamız. Siz de cıvıttınız iyice,” biz gülerken, aramızdan çıkıp tezgâha yönelmişti.
Aybüke, "Affettin mi beni?”dediğinde Elif sebzeleri doğruyordu.
“Bakarız sonra. Önce benim sinirimin geçmesini bekle, sonrası Allah kerim.”
“Sen kıyamazsın ki bana, hemen affedersin. Ne olur şimdi affetsen, hı?”
Elif göz ucuyla bakmış, elindeki sebzeleri kaba boşaltıyordu.
“Önce sinirimin geçmesini bekle, sonrasına bakarız,” diyerek geçiştirmişti.
Aybüke tekrar yanına ilerlemiş, ekmekleri dilimlemeye yardım etmişti. Onları izlerken buruk bir tebessümle, ne kadar şanslı arkadaşlara sahip olduğum için şükrediyordum.
Tebessümüm buruk ama sevgim sonsuzdu. Beraber kendimize tost hazırlamış, televizyonun karşısına geçip film izliyorduk. Elif hepimize çaylarımızı doldurmuş, bir eksik var mı diye kontrol ediyordu.
Aybüke’nin sabahtan beri bir şey yemediğini bildiğinden fazladan tost yapmış, önüne koymuştu. Aynı şekilde benim de önüme koyarak bir anne gibi bizimle ilgilenmişti. O, sevgisini çok belli etmeyen ama yeri geldiğinde bir annenin sıcaklığıyla bizi sıkıca bağrına basan biriydi.
Biz kimi zaman gülen, kimi zaman sevinen, kimi zaman üzülenlerdik.
Sevgimiz, kalbimizde biriktirdiğimiz onca zamanın izini taşıyordu.
Bizi saran, kökleriyle birbirine bağlayan ise topraktı.
🕊
Evden ayrılmadan önce üzerimi değiştirmiş dolabımdaki gözüme kestirdiğim bordo rengindeki elbisemi seçmiştim. Rengi ilk bakışta fark edilmiyordu ama bakıldıkça kendini iyi hissettiriyordu. Diz hizasında biten, düz kesimli bu elbise ne fazla iddilalıydı ne de sıradan.
Hafif ama kendimi iyi hissettiricek bir makyaj yapmıştım, dudaklarıma gül kurusu rengindeki rujumla makyajımı tamamlamıştım.
Evden ayrılmadan önce üzerime kalın bir kaban giymiş ne olur ne olmaz diye sonbaharın soğuk hava şartlarıyla önceden önlem aldım.
Elif'in arabasının anahtarınıda ödünç aldıktan evden ayrılmıştım. Dışarı çıktığımda tenime değen soğuk havanın keskinliğiyle üzerimdeki kabanıma daha çok sokuldum. Kabanı almak iyi akıl ettiğimin, farkında olduğum, zamanlardaydım.
Evin önüne park edilmiş beyaz, normal araba ama bizim için tatlı olan Toyota'yla oldukça iyi vakit geçirebiliyorduk. Elif'in ani araba alma isteğiyle bizde ortak olmuş biriktirdiğimiz parayla bizim için en makul olan araba'yı alabilmiştik. Her gün birimizde kalır, işlerimizin olduğu günlerde kullanırdık.
Maaş miktarımız araba almaya çok yetmediğinden, almamız uzun zamanımızı almıştı. Yinde toplayabilmiş belli bir miktarda kendimize en uygun arabayı alabilmiştik. Bu süreçte Aybüke'nin isyanlarıda buna değerdi. Kendileri dışardaki toplu taşımalardan nefret ettiğinden araba almak onu da çok sevindirmişti. Hergün, iş çıkışı eve geldiğinde;
"Yeter artık, bu dışarıdaki toplu taşımalara binmekten gına geldi. Allah rızası için biriniz araba alında kurtalalım bu işkenceden. Yemin ederim, kendimi boğaz köprüsüne zincirleme az kaldı."
Yine haklı isyanlarından birindeydi.
Sessizce araba'nın kapısını açtığımda çantamı yan koltuğa koyarak yerleşmiştim. Araba'yı çalıştırdıktan sonra gaza basarak olduğum yerden ayrıldım. Ellerim direksiyonu tutmuş önümdeki akıp giden yolu izliyordum.
Bir elim istemsizce radyoya uzanmıştı. Radyodan çıkan sesler arabanın içini doldurmuş, bir nebze de olsa içimdeki yalnızlık duygusunu ele geçirmişti. Şarkının sözleri ahengiyle uyum sağlayarak etrafı dolduruyor, sesin ritmi içimdeki sessiz çığlıkların susmasına neden oluyordu. Melike Şahin’in Uykumun Boynunu Bükme diyordu şarkının sözleri.
"Birden indi hain gece.
Keyfim kaçık, açılmıyor.
Dolunay vurur yüzüme.
Nerde hani o iki kol?
Gönlümdeki derin sancı,
bilirim nerde ilacı.
Beklerim hep günler dolsun.
Dolsun kalbim senle taşsın.
Kıpırdamadan koynunda,
tüm hayatım orda donsun.
Geçmiyor sayınca zaman.
Mahvım yakın, perişanım.
N’olur gitme.
Uykumun boynunu bükme.
Kalbim tekler, küskün bekler.
Aşina göğsüne."
İmkânsız dahilinde olan herşey suçsuzluğun içindedir derlerdi. Bazen birini uzaktan sevmek yaralı bir kuşun çırpınışa eşdeğerdi.
Mesela gül sevilirdi ama dokununca acıtırdı. Tıpkı imkansız bir aşkın dahilinde olduğu gibi.
Beden hissizlikle büyümüştü; fakat içindeki ses, kor alevlerin kıvılcımıyla birleşip yüreği yakardı.
Gözlerde hissizdi; ama onun derinine girdinmi yıkılmışlığın ifadesi kuşanırdı.
Dikenlerimiz etrafımızdaydı, sevgimiz bir nefes kadar yakınımızda. Ve bilirdimki, bir sevgi bir ömürden daha fazla can alırdı...
Şarkı bitmiş, yerine başka şarkının sözleri araba'nın içine doldurmuştu. Sözler, sanki hayatıma olan beklentilerimi bir o kadarda geçmişime olan acılarımı anlatıyordu. İçime işlenmiş bir ses, küçük kızın çığlıklarına karışıyordu.
Soldaki kavşaktan döndükten sonra ışıkların önüne gelmiştim. Zihnimin içinde dönen sayısız planlar, bir kurt misali dönüyordu. Bu sefer Sezen Aksu'nun Tükeneceğiz diyordu şakının sözleri.
"Ne böyle senle ne de sensiz,
Yazık yaşanmıyor çaresiz.
Ne bir arada ne de ayrı,
Olmak imkânsız hiç sebepsiz.
Ne hayallerle, ümitlerle
Mutlu olmaktı dileğimiz.
Suçlu ne sensin ne de benim,
Şimdi sensizim, sen de bensiz."
Sol gözümden akan bir yaşla, elimin tersiyle geri sildim. Yaşadıklarım o kadar acıydıki kendime olan tek bir tesellim bile kalmamıştı. Çünkü bu zamana kadar kendi ahlarımla yanmıştım. Direksiyonu sağa çevirdiğimde navigasyondaki konumdan, gideceğim yeri kontrol ediyordum.
"Bir an gelip de küllenince,
Yüreklerimiz dinlenince.
Başka sevgilerde teselli bulunca,
İşte biz o gün düşüneceğiz.
Etrafımızı sarıverecek
Bir boşluk ki asla bitmeyecek.
Her şey bir anda anlamsız gelecek,
İşte biz o gün tükeneceğiz."
Yaklaştığım konuma geldiğimde, bakışlarım etrafta geziniyordu. Burası eski bir mahalleydi. Sokakta oynayan çocuklar, balkondan çamaşır asan kadınlar, belli bir köşede oturup kendi halinde konuşan gençler vardı. Benim kaldığım eve göre, baya eski duruyordu.
Konumun işaret ettiği eve döndüm. Eski, boyaları kalkmış ve iki kaltlı bir evdi. Dışarıdan bile buranın ne kadar kötü bir yer olduğunu fark edebiliyordum. Umarım içi, dışından iyidir.
Arabayı güvenli bir yere park edip el frenini çektim. Derin bir nefes aldıktan sonra arabanın anahtarını çıkarıp çantamı aldım ve dışarı çıktım.
Yüzümü yalayıp geçen rüzgarla, tebessüm ettim. Bakışlarım karşımda duran evde geziniyordu.
Çantamdan çıkardığım notla bakışlarım kesişti.
Adres;
Kardelen Sok. No:1 Aşık Veysel M.
Beyoğlu/İstanbul
Derin bir nefes vererek, demir kapıdan içeri girdim. Şanslıydımki kapı açıktı. Adımlarım merdivenlere yöneldi. Sessizce basamaklardan çıkararak birinci kata ulaştım. Kapının önünde konulmuş, Güneş'in sarı ayakkabısı tanıdık geldiği için şansımı deneyerek bir elimi yumruk yaptığımda, hafifçe kapıya tıkladım.
Bir kaç dakika sonra kapıyı genç bir kadın açmıştı. Üzerinde mor leyeği, eskimiş bir üst ve çiçekli desenli eskimiş bir pijama vardı. Siyah saçlarının bir kaç tutamı yüzünü kapatıyor, yumuşak yüz hatlarıyla sevimli birine benziyordu.
Ürkek kahverengi gözleri, üzerimde gezinirken, kapının arkasında bir eliyle tutuyordu.
"Buyrun birşey mi istediniz?" Kaşlarını çatarak sormuştu. Bakışlarımı yüzüne çekerek hayır dercesine kafamı salladım,
"Hayır, aslında ben Güneş'i görmek için buraya gelmiştim. Kendisi öğrencim oluyor, müsaitseniz içeriye girebilir miyim?"
Çekingen bakışları bir kaç saniye arkasına baktıktan sonra kafasını olumluca sallayarak kapıyı benim için tamamen açmıştı.
Kısa bir an duraksayarak "Şey, sizden birşey rica edebilir miyim?" Başımı olumluca salladım "Evet, söyleyebilirsin," dediğimde yanıma yaklaştı,
"İçerde eşim oturuyor, eyer ters bir harekette bulunursa, n'olur üzerinize alınmayın. Kendisi biraz gergin birisidir, siz yinede ters bir hareket bulunmayın olur mu?" Aklımdan geçen düşüncelerle aynı şekilde olumluca sallayarak, beyaz spor ayakkabımı çıkarıp içeriye girdim.
Duraksadım, "Bu arada, isminizi sormayı unuttum. Adınızı öğrenebilir miyim?" Çekingen bakışları duraksayarak,"Adım Zeliha, peki sizin isminiz ne?" Gülümsedim "Adım Kumsal,Tanıştığımıza sevindim Zeliha." Gülümseyerek geriye çekildi.
"Kendiniz gibi isminizde çok güzelmiş, babam hep denizlere en yakın kumsallardır kızım derdi. Çünkü kumsal, denizlerin dalgalarıyla hırçınlığını sakinleştirirmiş. Bence isminizin kıymetini bilmelisiniz," tebessüm ederek söylediği sözlere sessiz kalmıştım. Gülümsemekten başka birşey yapamadım.
Kumsal...
Denizlerin dalgalarda, hırçınlığını masallarda arayandı.
Babamın bana verdiği, en kıymetli mirasıydı. Doğduğum zaman gözlerime ilk baktığı an, "Kumsal..." demişti, "Onun adı Kumsal olsun. Denizler kadar hırçın, yüreğiyle merhametini taşısın..."
Annemin anlattıklarıyla derin bir sessizliğe gömülür, odanın penceresinde iç çekerek dışarıyı seyrederdim. Babamın bu zamana kadar verdiği adına layık çıkmış; ama merhametimi yıllar önce bir toprağın altında kaybetmiştim.
Düşüncelerimden ayıran şey Zeliha'nın sesiyle, işaret ettiği yere yöneldim.
Adımlarım, uzun koridorun solundaki odaya yöneldi. Aklıma gelen düşünceyle Zeliha'ya döndüm,"Güneş evde değil mi? Onuda görmek istiyorumda çağırabilirmisiz?" Sorumla bir an, tereddüt etmesi gözümden kaçmamıştı.
Başını olumluca salladı, bir eliyle odayı işaret etti "Siz içeriye geçin, ben Güneş'i çağırıp geliyorum. Bir şey içermisiz getireyim mi?" Odaya yönelirken, "Bir bardak su rica edebilir miyim?" Gülümseyerek geriye çekildi, önüne gelen siyah tutamlarını kulağının arkasına sıkıştırdığında "Elbette, siz geçin ben getiriyorum." Nazik davranışı karşısında gülümseyerek içeriye girdim.
Gözüme çarpan ilk detay, duvardaki tablo olmuştu. Karanlık bir ormanın içinde diz çöken bir adam vardı. Dizleri yere değerek eğilmiş, sanki acı çeker bir haldeydi. Ormanın derinliklerinde siyahımsı bir silüet vardı, belli belirsiz. Neden ilk oraya bakmak istemiştim bilmiyorum ama garip bir şekilde daha önce görmüşüm gibi tadnıdıklık hissiyatı veriyordu.
Bakışlarımı zorlukla tablodan çekerek etrafa göz gezdirdim. Odanın iki köşesinde konulmuş kırmızı eski koltuklar, yere serilmiş kilim ve karşı tarafta bulunan gri küçük bir televizyon vardı. Ondan başka temiz ve sade görünüyordu.
"Hanım efendi ne dikilmişsiniz orada, buyrun oturun bir yerde." Balkon'un kapısında çıkan adamla irkildim. Uzun boylu, hafif göbekli, sarışın bir adamdı. Elindeki salladığı tespihiyle karşımdaki koltuğa oturarak gözleriyle işaret ettiği koltukta otumamı işaret ediyordu.
Elimdeki çantayı daha sıkı tutarak yan taraftaki koltuğa oturdum. Bakışları üzerimde gezinirken kendimi rahatsız hissediyordum. Boğazımı temizledim,
"Bayım, sizi bu saatte rahatsız etmek istemezdim. Ben Güneş'in Türkçe öğretmen'i Kumsal Aydın, sanırsam siz kendisinin babası oluyorsunuz?"
Sorum karşısında dikleşerek "Evetde siz-" tam lafını söylerken kapının önündeki Güneş'in "Öğretmenim!" Diyen sesi böldü.
Başımı o yana çevirdim. Utangaç bakışları yanıma gelmek için hareketlenmişti ki babasını görünce, adımları duraksadı.
Sarı saçlarını ensesinde at kuyruğu yapmış, kırmızı desenli kazağı ve aynı renkteki pijamasıyla elini önünde birleştirerek duruyordu.
"Güneş? Neden orada bekliyorsun gelsene yanıma," elimle yanıma oturması için işaret ettim. Tereddütlü gözleri kısa bir babasına bakarken, dudaklarını birbirine bastırarak yanıma yaklaştı.
Yanıma oturduğunda minik ellerini tutarak,
"Güneş, sen iyi misin?" Ürkek bakışları karşımızdaki babasına değince başını olumluca sallayarak, sorumu yanıtladı.
Emin olmak için tekrar baktığımda boynundaki yaralar dikkatimden kaçmamıştı. Bir elimle, sarı saçlarını boynundan tam çekerken Güneş'in babası öksürdü. Yüzüne baktım. Elindeki tespihini sıkarak gergin bakışlarını Güneş'in üzerine dikmişti. Aramızı bölen şey Zeliha'nın ne zaman geldiğini fark etmediğimden, elindeki su bardağını bana uzattı.
"Buyrun hocam, su istemiştiniz." Teşekkür ederek elindeki su bardağını aldım. Geriye çekilmiş, başını yere eğerek odadan ayrılmıştı.
Bir kaç yudum su aldıktan sonra bakışlarımı karşımdaki adama dikmtim. Elindeki tespihi'ni sıkıyor, gergin bakışları Güneş'in üzerinde geziniyordu.
Boğazımı temizleyerek gerginliği dağıtmaya çalıştım, "Bayım, adınızı tam olarak bilmiyorum ama ben buraya Güneş'i görmek için buraya geldim." Bir kaşını havaya kaldırdı.
"Birşey mi oldu hocam? Kendisi yaramazlık mı yaptı yoksa?" Gergin bakışları bu sefer öfkeli bir şekilde Güneş'e dikmişti. Güneş'in parmağının ucuyla elbiseme dokunması, gözümden kaçmamıştı.
Başımı hayır dercesine yana salladım,
"Yok aslında, öyle birşey değil; kendisi sınıfım'ın en uysal çocuğudur. Sessiz, derslerine çalışan, çok saygılı bir öğremcimdir. Lakin bu son günlerde kendisinden pek ses çıkmıyordu. Ders zamanlarında bazen dalgınlaşıyor ve hiç konuşmuyordu. Bide onu son gördüğümde-" Sözümü tam bitirecekken lafımı böldü.
"Hocam, buralara kadar zahmet ederek gelmişsiniz, iyi etmişsinizde neden buraya gelmek istediniz, ben onu tam olarak anlayamadım?" İki kaşını çatarak gerginlikle öne eğildi. Dirseklerini dizine yaslayarak sorgulayıcı bakışları üzerimde geziniyordu.
Elimdeki bardağı sıktım. Yanımda oturan Güneş'e göz ucuyla baktığımda, ürkek bakışları babasına bakmamak için yere bakıyordu.
"Bakın, benim buraya gelme sebebim Güneş'in nasıl veya nerede yaşadığını görmem ve bilmem gerekiyordu." Alaycı bakışlarıyla bakarken bu beni daha çok rahatsız ediyordu.
"Siz, her öğrencinizin evini ziyaret eder misiniz hocam?"
Nettim."Evet," bir kaşımı havaya kaldırarak,"Gereğinde hepsinin nasıl bir koşullar altında yaşadığını görmek için ziyaret ederim. Ve Unutmayınki, karşınızda bir devlet memuru duruyor. Neyin, nasıl yapılacağı sizin haddinize düşmüyor," dedim, kendimden emin birşekilde.
Alaycı bakışları solmuş, yerine öfkeyle harmalanmıştı. Dişlerini sıkarak, elindeki tespihini daha çok sıktı.
"Kusuruma bakmayın hocam, bir dahakine karşımdaki kişiyi hesaba katarak konuşurum." Diyerek burnundan sertçe nefesini verdi.
"Bakın, ben buraya sırf bunları konuşmak için değil; Güneş'in boynundaki yaraları sormak içinde geldim." Güneş'e dönerek bir elimle, boynundaki saçlarını geriye atmıştım. Güneş, irkilsede bakışlarını yere değdirdi.
"Güneşçim, biraz yan tarafa dönermisin?" Sorumla babasına göz ucuyla bakmış, dediğimi yaparak yan tarafa dönmüştü.
Bir elimle, sarı saçlarını boynundan geriye çektim. Onun görmesi için Güneş'in boynunu yan tarafa eğerek, gösterdim.
Gördüğüm yaralarla, sertçe yutkundum. Genzimki acı tatla, boynundaki mor ve kızarıklarda gözlerim dolmuştu.
Yeni yaralarıda vardı... bu sefer boynun biraz aşağısında, sanki çizilmiş bir ince yara vardı. Onun yan tarafında morluklar ve çürümüş, yara kabuklarıyla doluydu.
Buydu işte, insanlığın kendine olan vahşiliği. Masumluğun el değmemiş milyonlarca çocuğa, böyleleri için cehennem azabıydı. Bilirdimki, her çocuk kendi masumluğunun altında, sessiz çığlıklarını içine gömerdi.
Vardı her vahşiliğin bir azabı, el değmemiş bir kurban'ın boynu bükük kalışı...
Kendimi toparlayarak, dolmuş gözlerimi kapatıp geri açtım. Ellerimin titremesi için büyük bir çaba göstermem gerekliydi. Ama çok zordu... ben bir çocuğun karşısında yine boynu bükük kalıyordum.
"Güneş'in boynundaki yaralar, darp izleriyle mevcut." Güneş'in duymaması için ondan biraz uzaklaşarak sesimi kıstım,"Kendisi bana kapı çarptığını söylüyor ama bunların hiçbirisi kapı çarpılacak, yaralar değil,"
Tıpkı onun gibi eğilerek, dirseklerimi bacağıma yasladım, "Bakın, bu tür ciddi vakalar adli tıpta, büyük sonuçlar ortaya çıkıyor. Bana, sadece tek birşey söylemenizi istiyorum," Gerginlikten daha çok öfkelenmesi ve kızaran yüzünün, yumruk yaptığı elindeki parmak boğumluklarının beyazlamasından anlayabiliyordum.
Biraz daha eğildim, "Eyer bu işin altında siz varsanız, işin sonucunda çok ciddi ağır cezalar altında kalabilirsiniz," derin bir nefes vererek geriye yaslandım. Her hareketim onu daha çok öfkenlendiyordu.
"Ama yok, ben öyle birşey yapmadım derseniz, benim boynum kıldan incedir sizden gereğinde af buyururum. Lakin unutmayınki; ben bu işin peşini asla bırakmam!" Dedim sertçe.
Son sözümle yerinden ayağa kalktı. Bir elini havaya kaldırarak "Siz kimsiniz? Benim çocuğuma karışmak sizin haddinize değil hocam! Ben kendi evladıma bakacak biririyim. Hocam diyorum, benim asabımı bozmayın. Gidin kendi okulunuzdaki diğer öğrencilerle ilgilenin. Burda ben varken, bu size düşmez!" Öfkeden kızaran yüzü ve gözlerindeki telaşlanmasını görebiliyordum.
Sakince karışımdaki adamın sözlerini bitirmesini bekliyordum. Ve beni tanıyan birinin, bu sakinliğin hiç iyi olmadığını iyi bilirdi.
Yanımdaki Güneş, korkuyla elbisemi daha çok sıkı tutmuştu. Başını kaldırarak, ürkekçe gözlerime baktı. Korktuğundan dolayı gözleri kızarmıştı. Sorun yok dercesine kafamı salladım.
O kadar masum görünüyorduki, bu cehennemde bile masumluğu hiç kirlenmemişti. Onu görmek; küçüklüğümdeki kız çocuğunu görmek gibiydi. O da, bu cehennemdeki herşeye masumluğla sığınmıştı. Ama gözlerindeki derinlik her zaman, kendi benimsenmişliğiyle işlenmişti.
Öfkeli bakışlarımın hedefinde, daha adını bile bilmediğim karşımdaki adamdaydı.
"Haddinizi bilin!" Dedim sertçe, "Benim size bunu tekrar söyletmeme mecburiyetinde bırakmayın. Karşınızda bir devlet memuru duruyor! Şimdi o sesinizin ayarını kısın. Sizin yüzünüzden yanımdaki çocuğunuz korkmaya başladı. Eyer o sesinizi kısmassanız, ben kıstırmasını iyi bilirim!" Elimle oturması için işaret ettim,
"Şimdi karşıma geçerek oturun lütfen. Yoksa olacaklardan ben sorumlu değilim,"
Burnundan sertçe nefesini verdi. Bir eliyle saçlarına geçirdiğinde öfkeli bakışları, Güneş'in üzerinde geziniyordu. Tekrar bana döndüğünde daha çok harmanlaşmıştı öfkesi.
"Bana bak hoca, Güneş'i gördün, baktın ve bitti. Şimdi buradan gidebilirsin yoksa-" derken sözünü keserek ayağa kalktım, "Yoksa ne?" Yanımdaki Güneş ayağa kalmamla, arkama geçerek yandan elbisemi tutmuştu.
Derin bir nefes vererek karşımdaki adama bakıyordum. Bir adım attığımda geriledi.
"Sen," dedim üzerine bastırarak çenemi dik tuttum, "Beni tehdit mi ediyorsun?" Bir kaşımı havaya kaldırdım.
"Hayır," diyerek kafasını salladı"Gerekenleri söylüyorum ben hoca, şimdi defol git bu evden. Yoksa olacaklardan ben sorumlu değilim," dedi beni tekrar ederek.
"Ne, o?" Bir adım daha attım, "Kızına ve eşine yaptıkların karşısında, şimdi banada mı aynısını yapıcaksın?" Güldüm. Baya, baya güldüm hemde.
"Bak hoca!" Sinirli bakışlarının altında, sanki telaşlanmaya başladığını görebiliyordum.
"Asıl, sen bana bak!" Diye direttim.
"Benim karşımda, elini veya kolunu sallayarak konuşamazsın!" Sert sözlerimle, başımı dik tuttum.
Keşke şuan topuklularım olsaydı, o an daha çok yükselebiliyordum. Sahi ya, ben spor ayakkabılarımla gelmiştim değil mi?Yaşadığım pişmanlığı bir kenara atarak, ana odaklanmaya çalıştım.
"Bu zamana kadar kızına ve eşine yaşattığın bütün acılarının hepsini, sana tek tek bedelini ödettiririm!" Üzerine bastırarak, söylediğim sözlere karşısında ne mi yaptı? Güldü.
Alaycı bakışları çok rahatsız ediciydi. Onunla bu duruma gelmek benim sorunum değildi; çünkü ben gerektiği zaman, gereken cevabı vermesini iyi bilirdim.
Yanımdaki Güneş'in korkmaması için elbisemdeki elini sıkıca tuttum. Ürkek bakışlarını, yüzüme çektiğinde korktuğunu görebiliyordum. Onu bu halde görmek; geçmişimdeki kız çocuğunu görmek gibiydi.
Bu dünyada üzerinde sadece iki masum varlık vardı. Birincisi; yeni doğmuş, daha gözlerini bile açamadan, yeni bir hayata tutunmaya çalışan bebekler ve çocuklardı. İkincisi ise; vahşi insanlıktan uzakta, kendi halinde yaşamaya çalışan hayvanlardı.
Ve bilirdimki, onlar masumluktan daha çok kendi hayatlarındaki vahşiliğe, adanmış tutsaklardı...
Bakışlarımı bileğimki saatime diktim. Son bir dakika diye geçirdim içimden. Bir dakika sonra bunların hepsi biticek Kumsal...
Alaycı gülüşüyle, dişlerini sıktı. Bir eliyle kendini göstererek "Ben," derken sinirleri bozulmuş gibi daha çok gülmeye başladı.
"Ben, karıma ve çocuğuma zarar verebilecek biri gibi mi görünüyorum sizce?" Gülmeyi keserek, bu sefer o bir adım atmıştı, "Ne bedelinden bahsediyorsunuz siz?" Bir eliyle kapıyı işaret etti "Defolun gidin, bu evden ve bir daha sakın karşıma çıkayım demeyin. Kadın, madın dinlemem ben, bas git şimdi bu evden" Güneş'i kolundan tutarak, sertçe kendine çekmeye çalışmıştı.
Onu dinlerken sakin kalmaya çalışıyordum fakat Güneş'i tuttuğunda bu çok zordu. Güneş'in diğer kolundan hızla kendime çekerek "Çek o elini, kızın üzerinden!" Güneş'i tamamen arkama alarak onun görmemesi için önüne geçtim.
"Bir daha o kızın kılına dokunuyum dersen, bu sefer gerçekten yapalıcaklardan ben sorumlu değilim!" Hareketim karşısında önüme dikilerek, bir eliyle sinirden yumruk yaptığı elini sıkıyordu.
"Sen, kızımı bende korumaya mı çalışıyorsun hoca! Sana bilmem, kaç defa demem gerekli?" Dişlerini sıktı "Defol git-" bu sefer sözünü kesen dışarıdaki kapının, yumruk sesleri olmuştu.
Derin bir nefes vererek gülümsedim. Bu sefer kimse elimden kolay, kolay kurtulamazdı. Ben gerektiği zaman, gerekeni yapardım. İnadım inat, sözüm sözdü. Ve kimse bunun önüne dair geçemezdi.
Telaşlanan gözleri kapıya baktığında gelen kim olduğunu merak ediyordu "Kim, lan? Bu saatte eve gelir," Telaşlı sözleriyle kapıya yaklaştı.
Eşi Zeliha, kapıya bakmaya gitmişki, gelen kişinin konuşması buraya kadar geliyordu,
"İyi akşamlar efendim. Kusura bakmayın, bu saatte rahatsız ediyoruz. Ben Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nden geliyorum. Tarafımıza ulaşan bir ihbar üzerine, kadına yönelik şiddet ve çocukların güvenliği kapsamında yasal işlem başlatılmıştır. Bu doğrultuda eşinizin polis merkezine götürülmesi gerekmektedir. Siz ise gerekli değerlendirme ve destek süreci için sosyal hizmetler danışmanlığına yönlendirileceksiniz. Süreç boyunca güvenliğiniz sağlanacak ve tarafınıza bilgilendirme yapılacaktır.”Bu ses bir kadın tarafından geliyordu. Bir an herşey sessizleşti.
Bakışlarımı yanımdaki Güneş'e çevirdim. Masum bakışları altında, neler olduğunu anlamadığı için etrafa boş bakışlar atıyordu.
Bir elimle, sarı saçlarını okşadım. Başını kaldırarak gözlerime çevirdi. Kahverengi gözlerine baktığım zaman o an anladımki, bu hayatta var olan, bir o kadarda acımasızlağa tutsak olarak, masumluğuyla esir alınmıştı. Her işkence ona bir yara, her yara ise ona gerçeklerin bedelini ödetmişti.
O sadece, masum bir çocuktu.
Sadece çocuk...
Derinlerden bir ses fısıldadı;
Ama sende çocuktun Kumsal...
Sende yaralı bir, masum çocuktun
Buraya gelmeden önce Sosyal Hizmetleri aramıştım. Her şeyi önceden önlem alarak durumu ön plana çıkarmaya çalışmıştım. Bunu yapma sebebim; Güneş’i o hâlde gördükten sonra kafamda kurduğum bütün düşüncelerin daha da netleşmeye başlamasıydı.
O andan sonra içimdeki huzursuzluk iyice arttmıştı. Görmezden gelmenin ya da susmanın durumu daha iyi hâle getirmeyeceğini anlamıştım. Çünkü ben, sessiz kalmamayı o günden sonra öğrenebilmiştim...
Bu yüzden doğru olanı yapıp ilgili kurumlara başvurmanın hem Güneş için hem de herkes için en güvenli yol olduğuna inandım. Belki her şey hemen düzelmeyecekti ama en azından bir adım atılmış olacaktı. Vicdanım ancak bu şekilde biraz olsun rahatlayabilirdi.
Birkaç dakika sonra Sosyal hizmetler gelmiş, Güneş ve annesini alarak geceyi geçirmeleri için güvenli bir sığınma evine götürmüştü.
Zeliha, gitmeden önce yanına gitmiştim. Bana öfkeli bakacağını zannetmiştim ama gözleri dolu olmasına rağmen bana sarılarak gülümsemesini beklemiyordum.
Çünkü insan, her yıkılmışlığının altında bir elin kendisini tutmasını isterdi.
O an fark ettim ki, bir elin tutması insanın içinde bir gülümsemenin gururuyla bütünleşirmiş. İnsan sessiz kalır, kimsenin görmemesi için kendi enkazının altında sustuklarını içine işlerdi. Ama bilmezdi ki her sustuğumuz bu işkenceler, kaderin bize verdiği unutulmazlıklardı.
Derinlerden bir ses fısıldadı yine;
Ve bu kader, bizim her tuttuğumuz ipin arkasında düğümlenmiş bir bağdı.
🕊
"Küçüğüm, daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel, önemli zannetmem
Küçüğüm, daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime hâlâ
Güvensizliğim."
Küçüktüm…
Hem de çok küçüktüm…
Lanet bir oyunun kurbanına gitmiş, kendi geçmişimin tutsağına düşmüştüm.
Suçsuzdum ama bir o kadar da suçsuzluğun en derinine batmıştım.
Yıpranmıştım; fakat kendi kurduğum oyunların altında ezilerek kalmayı daha çok küçükken öğrenmiştim.
Hayat o kadar acımasızdı ki, her acının karşılığında yeni bir bedeli en ağır şekilde bize ödetiyordu.
Susuyorduk; kendi çığlıklarımızı içimize gömerek, yıkıntıların arkasında kalmayı da biliyorduk.
Kulaklıklarımı takmış, müziğin ritminin ahengine teslim olmuştum. Sahilde yürürken adımlarım sessiz ve temkinliydi.
"Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az, yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan kocaman, rengârenk
Geçici, oyuncak zaferler
Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az, yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan kocaman, rengârenk
Geçici, oyuncak zaferler"
Adımlar aldığım yollara, geçtiğim yerlerde hep bir çıkmazlığa sürüklüyordu. Her geçtiğim sokaklar, her yürüdüğüm bu kaldırımlar yıkık ve yıkıntıların arasında
kalmıştı.
Yürüyordum ama bilinmezliğin içinde kalbolmuş sessizleğe hep mahkûm olarak kalmıştım...
Derin bir nefes vererek başımı karanlık gökyüzüne kaldırdım. Deniz kenarında yürürken içimdeki burkulmuş ifadesiyle, zihnimdeki gamsız düşünceleri, perdelemeye çalışıyordum.
Ama çok zordu...
Soğuktan kızaran burnumu çekerek üzerimdeki kabanıma daha çok gömüldüm. Ne zamandır yürüdüğümü bilmiyordum fakat havanın kararmasıyla, etrafın sessizleşmesinden anlayabiliyordum.
Yüzüme gelen, koyu kumral saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Bacaklarımın çok yürüdüğümden dolayı ağrımasıyla, gözüme kestirdiğim bankta oturdum.
Soğuktan üşüyen ellerimi, cebime yerleştirdim. Çantamdaki telefonumdan, sayısız bildirim geldiğini biliyordum. Üşengeçliğimden dolayı, elime bile alamıyordum.
Kızları telaşlandırmamak amacıyla mesaj atarak yarım saate geleceğimi, iyi olduğumu bildirmiştim. Telefonumu geri çantama koyarak başımı; gecenin peydahlığına kaldırdım.
İstanbulda yıldız pek gözükmediği için bende buradaki sahil kenarına gelir, başımı gökyüzüne kaldırarak yıldızları seyrederdim.
Her biri sanki özenle dizilmiş gibi gökyüzünü süslüyor, gecenin karanlığında inatla parlıyorlardı.
Sol gözümde akan bir yaş, yanağımdan süzülerek çeneme doğru akmıştı. Ben, içimdeki yıkıntıları, bilinmezlikleri anlatamaz bu banka gelerek denizi izlerdim.
Etraf sessizdi, lakin yüreğim kor alevler içinde yanan bir biçareydi...
İç geçirdim sessizce. Bir an, sanki herşey durmuş gibi gecenin peydalığını kendi ümitsizliklerimle boğlandım.
Yan tarafımda bir hareketlenme hissedince, oturduğum yerden sıçradım. Bakışlarım yan tarafımda oturan, henüz yermili yaşalrının ortalarında bulunan, genç adamın üzerinde geziniyordu.
Benim ona bakmamla, başını bana doğru çevirdi. Yüz siması bir o kadar tanıdık, bir o kadarda belirsizdi.
Kemikli yüz hatları, hokkalı bir burnu ve yakışıklı diyebileceğim kehribar gözleri vardı. Sokak lambası altında belli belirsiz, dalgalı kahverengi saçlarını bir, iki tutamı alnına dökülüyor, dağınık saçları ona daha hoş bir görünüm sağlıyordu.
Gerçekten, nefes kesici duruyordu.
Üzerindeki deri ceketinin içine koyduğu elleriyle, kehribar gözleri yüzümün her bir karesinde geziniyordu. Kızarmış burnuma ve yanaklarıma ağır ağır baktı. Gözleri, ela gözlerime değdiğinde sertçe yutkundu.
Kehribarlarının üzerinde bulunan, bir ok misali perdelenmiş kirpikleri o kadar derindiki, onu görmek ateşle oynamakla eş değerdi.
Garip bir şekilde, tanıdıklık hissiyati veriyordu. Sanki daha önce görmüşüm gibi kehribarlarının derininden bunu fark edebiliyordum.
Lakin ona dair, zihnimde hiçbir şey çıkaramıyordum.
Derince yutkundum, "Sende kimsin?" Sözlerim karşısında gözlerini ağır ağır yumarak, tekrar açtı.
Soğuk havadan dolayı derin derin nefesler alırken, buharlaşan dumanlar etrafa yayılıyodu.
Bir kez daha sertçe yutkundu. O an kulağıma değen tek şey, onun kalın ve tok sesiydi,
"Toprak," dedi önce ağır ağır, "Toprak alaz Karas..." tok sesinden nefesini vererek gözlerimin derinine bakmak ister gibi bakmıştı.
Toprak...
Toprak Alaz Karas...
Tok sesiyle nefesini verirken bakışlarını üzerimden çekmedi. Gözleri, gözlerimin en karanlık yerine dokunur gibiydi. Sanki kim olduğumu değil, kim olabileceğimi görmek istiyordu.
Bakışlarımı kaçırmadım ama içimde tuhaf bir huzursuzluk kıpırdandı.
Adımı bilmiyordu. Beni tanıyor muydu?
“Beni nereden tanıyorsun?” dedim, sesim sandığımdan daha sakin çıktı. Dudaklarının kenarı belirsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı.
“Henüz,” dedi, sesi alçak ve netti, “sana bildiklerimi anlatacak kadar yakın değiliz.” Kehribar gözlerinin içindeki derinlik, daha çok kendini gösteriyordu; o an anladımki bu adam sadece merak uyandırmıyordu. Tehlikeliydi. Ve ben bunu çok geç fark ediyordum.
Oyunun çoktan başladığını fark etmiştim, ama tuhaf bir şekilde sanki şimdi, tam da bu anda yeni başlıyormuş gibi hissediyordum…
♡🌸🕊♡
Bazı oyunlar çoktan başlamıştır; fark etmeden içine çekilirsiniz...
Bölümümüz burada sona eriyor… Ama unutmayın, bu sadece bir başlangıç.
Toprak’ın gözlerinde saklı derinlik, oyunların çoktan başladığını gösteriyordu ve sizler de bu dünyanın içine adım attınız.
Her karakterin bir sırrı var, her bakışın bir nedeni… Ve bazen en tehlikeli oyun, farkında olmadığınız oyundur. Şimdi bir nefes alın, ama çok uzun sürmesin; çünkü bir sonraki bölümde her şey değişecek, bazı sınırlar zorlanacak ve kimse eskisi gibi olmayacak.
Şimdi bölüm sonrası sorularımıza geçelim;
Kumsal, Aybüke ve Elif'in arkadaşlığını nasıl buldunuz?
Kumsal, o evde yaptıkları karşısında sence haklı mıydı?
Peki sizce, onun yerinde olsanız ne yapardınız?
Yeni ana karakter Toprak hakkında ne düşünüyorsunuz?
hazır olun, merakınızı canlı tutun ve ana karaker Kumsal ve Toprak'ın hikayesini birlikte keşfetmeye devam edelim.
Bölümü beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın :)
Yeni bir bölüme kadar görüşmek dileğiyle...🕊
Bölüm etkileşimi
