6. bölüm · Nazenin Haslet

6. Bölüm - Teslimiyet

Lavin Kayalık

Cebimde hissettiğim titremeye ek olarak kulaklarımı tırmalayan zil sesiyle birlikte gözlerimi zar zor aralayabildim.

Yataktan bedenimi doğrulturken başımdaki ağrı yüzünden beynimin kulaklarımdan fışkıracağını düşünüyordum.

Cebimdeki titreşimin telefonumdan geldiğini anladığımda, elimi cebime atıp telefonumu çıkarttım.

Titreme durmuştu. Yandaki tuşa basıp ekranı açtım ve biriken bildirimlerimi gördüm.

Andaç Batın 2 Cevapsız Arama.
Açelya'mm 9+ Cevapsız Arama.
WhatsApp 3 Yeni Bildirim.
Favorilediğin Ürünlerin Fiyatları Düştü. Kaçırma!
Kargonuz Yola Çıktı.
İnternet aşımı yapmamak için...

Saat 12.20'ydi. Ben, boş bakışlarımı ekranımdan kaldırıp etrafa bakındım.

Başımda iğrenç bir ağrı vardı.

Normalde oldukça kötü olan hafızam şaşırtıcı bir şekilde dün gecenin izlerini hatırlıyordu.

Yatakta tek başıma yatıyordum, üzerimde dünden kalma kıyafetlerim vardı.

Andaç gitmişti.

Dün gecenin her bir anı, sanki sarhoşken değil de ayık bir kafayla yaşamışım gibi zihnimdeydi. Her bir an.

Sonunda güç bulup yataktan ayaklandığımda odadan çıkıp aşağıya indim ve kulak tırmalayan zil sesini susturmak adına kapıyı açtım.
Büyük ihtimalle şuan hayatımda göründüğüm en kötü halimdeydim fakat zil sesine bunu umursamayacak kadar irite olmuştum.

Arkamdan Pars'ın geldiğini duydum fakat o kadar berbat bir haldeydim ki korkumu bile unutmuştum.

Şaka, Pars mesafeli davranmasa ayaklarımı bir yerlerime vura vura koşardım. Korkumu unuttuğum falan yoktu.

Kapının kulbunu indirip kapıyı sonuna kadar açtım ve karşımda en yakın arkadaşımı, Açelya'yı gördüm.

Üzerinde boyundan bağlamalı, beyaz, etekleri fırfırlı bir elbise, beyaz sandaletler, dalgalı yaptığı uzun, kızıl saçları ve günlük makyajıyla hazırlanıp gelmişti.

Bir elini beline dayamış sağ ayağını hafifçe sallarken bıkkın bir ifadeyle beni süzdü arkadaşım.

"Bu halin ne İzem?"

Aynı soruyu bende kendime sormak istiyordum.
Bu halin ne Zerda?

"Ne varmış halimde?"

"Ne varmış değil. Ne yokmuş ki halinde?"

Sandaletlerini çıkartıp yanımdan geçerek içeriye girdi.

Algılarım yavaşlamıştı resmen ve bu yüzden ben içeri girdiğini anlamamıştım bile.

Kapıyı kapatıp peşinden, içeriye onu takip ettim.

Kanepeye yönelecekken masada gördüğü şeyle yönünü masaya çevirdi. Bende peşinden gittim.

Masada küçük bir kağıt ve üzerinde yazı yazan bir not vardı. Kağıdı parmaklarının arasına aldığında, Açelya'nın arkasına geçip bir elimi omuzuna dayayarak güç aldım.

Gözlerim buğulu olduğu için ne yazdığını okuyamıyordum.

Açelya kıstığı gözleriyle kağıda bakıyordu.
"Kim yazdıysa iğrenç bir el yazısı var." Diye söylendi okumaya çalışırken.

"Sence sorun el yazısı mı yoksa senin Türkçen mi?" Derken kağıdı elinden çekip aldım.

"Çok yorum yapıyorsun ya sen. Git bir haline bak önce. Ayrıca benim Türkçem gayet iyi. Kudurma." Dedi gıcık bir tonda.

Sağ elimle teker teker iki gözümü de ovuşturduktan sonra görüşüm tekrardan yerine gelmeye başlamıştı.

Kağıtta yazanı sesli okumaya başladım;
"Benim şirkette işlerim olduğu için bugün erken çıkmam gerekti. Malum biricik müstakbel karımı Galata'ya çıkaracağım için işleri erkenden bitirsem iyi olur. Uyandığında büyük ihtimalle berbat bir şekilde uyanacaksın bu yüzden tezgaha senin için bir adet ağrı kesici ve bir adet mideni rahatlatacak ilaç bıraktım. Ayrıca buzdolabında da senin için hazırladığım yulaflı o yediğin şeyden var. Gerçi, bu benim tarifim sever misin bilmiyorum ama... Bir şeyler ye ki kendine gelebilesin. Klinikte işleriniz bitince aramayı unutma. Telefonuna bakmak aklına gelmeyeceğini bildiğim için yazdım bu notu da."

Kimin yazdığı anlaşılmıştı.

Galata'dan bahsetmesi, dün akşam konuştuklarımı yavaştan anımsamama sebep olmuştu.

Yavaştan değil, zaten uyandığım an zihnime hucüm eden tek şey dün geceydi.

4'lü Date.

Açelya'ya haber vermemiştim.

Açelya okuduğum nota şaşırmıştı ve parmak ucunda koşar adımlarla buzdolabına gitti. Buzdolabını açıp Andaç'ın bahsettiği kaseyi çıkarttı.

"Vayy, Zerdacığım koca tercihin gözlerimi yaşarttı."

"Ne olmuş ki? İki gündür bütün yemekleri o yapıyor zaten." Dedim parmak uçlarımla şakaklarıma masaj yaparken.

Beynim patlamak üzereydi.

"Normalde erkekler maskülineteleri zedelenmesin diye ev işi yapmaz ama sen adamı resmen parmağına dolamışsın." Elindeki kaseyle yanıma geldi ve kaseyi masaya bırakıp iki eliyle omuzlarımdan tuttu.

Pars, yeniden ayaklarımızın dibine gelmişti.

"Zerda, sen mi duşa girip ayılırsın yoksa ben mi seni buz gibi suyla ıslatayım?" Dedi ciddi bir şekilde.

"Başım ağrıyor, Açelya."

"Doğal. Yani sen dün alkolü nerenle içtin kızım? Alkol aldığını düşünerek bunu diyorum."

"Evet, sarhoştum dün gece. Ve sana bir haberim var. Duyacağın şeye kendini hazırla."

Merak ve soran gözlerle bana bakarken ben devam ettim.

"4'lü date ayarladım."

"Ne? Sen evli değil misin? Kiminle ayarladın? Aldatacak mısın Andaç'ı? İyi misin sen?" Art arda sorduğu sorularla yüzümü buruşturdum.

"Hayır, kimseyi aldattığım yok. Zaten Andaçla çıkacağız. Andaç ben, Görkem sen. Galata'ya gideceğiz."

Karşımdaki arkadaşımın ağzı şokla o kadar büyük açıldı ki küçük diline kadar her yerini gördüm.
Biraz daha açsaydı midesini falan da görürdüm.

"Süslenip hazırlanman iyi olmuş. Klinikten sonra bizi alacaklar oradan geçeceğiz."

Zar zor dudaklarını geri kapadı.

"Sen evlenip koca buldun diye arkadaşını mı satıyorsun? Sakın Görkem'i beğendiğimi Andaç'a anlattığını falan söyleme."

"Saçmalama Açelya. Seni sattığım falan yok. Ayrıca Görkem'i beğendiğini bana anlatmamıştın bile. Gerçi anlatmasan da biz anlamıştık."

Açelya, bir elini sertçe alnına vurmuştu.
"Ne demek anlamıştınız? Anlaşılacak birşey yok. Sadece yakışıklı çocuk."

Tek kaşımı kaldırıp yargılayıcı bir bakış attım.

"Ne var ya? Yakışıklı yani."

"Çirkin demedim zaten."

"Neye kaşını öyle kaldırdın o zaman?" Hesap sorar gibi konuşmuştu.

"Anlaşılacak birşey yok deyişine. Hoşlanıyorsan söyle yani yabancı değiliz."
Kaşık almak adına tezgahtaki çekmeceye yönelirken cevap vermiştim.

Kaşığımla Açelya'nın yanına döndüğümde kendini açıklamaya başladı.

"Hoşlanmıyorum. Hoşlansam söylerim zaten. Onunla, ondan hoşlanabileceğim şeyler yaşamadık bile. Ben dış görünüşe aşık olmam. Sen en yakın arkadaşını hiç tanıyamamışsın. Hem asıl sen Andaç'a aşıksın."

Bir psikolog olmasına rağmen manipüle konusunda hiç iyi olmayan bir arkadaşa sahip olmam çok ilginçti.

Gerçi bize manipülasyon dersleri verilmiyordu. Benim bu kadar yetenekli bir manipülatör olmam tamamen yıllar içinde kişiliğime özenle yaptığım bir yetenekti.

Açelya kendini savunurken ben Andaç'ın bana hazırladığı kahvaltımı yiyordum.

Son cümlesiyle yemeğim boğazımda kalmıştı. Öksürüp kendime gelmeye çalışırken Açelya sırtıma vurup kendince yardımcı oldu.

"Bak işte, o kadar doğru konuşuyorum ki yemek boğazında kalıyor." Dedi bilmiş bilmiş.

"Açelya, elimde kalırsın bak. Ben Andaç'ın neyinden hoşlanacağım be? Asla aşık olmam ona ben."

Öyle mi, Zerda?
Öyle, İzem.

"Bence hoşlanılacak çok yanı var. Sadece sana olan bakışı bile ona aşık olman için yeter. Bak ben dışardan bakan biri olarak objeksel bir bakış açısıyla konuşuyorum."

Bana nasıl bakıyordu ki?
Dikkat etmemişim hiç. Şuan merak ettim.

Kızacaktım fakat gülmeye başladım.
"Nasıl bir bakış açısıyla konuşuyorsun?"

Açelya, afallamış bir şekilde bana bakmaya başladı.

"Objeksel." Tereddütle kendini tekrarladı.

Kahkaham daha da artarken konuştum.

"Sonra bir de benim Türkçem iyi diyorsun. Objektif olmasın o."

Biricik arkadaşım gözlerini devirdi.
"Neyse ne işte. Ne uzatıyorsun ki sen. Aynı şey işte. Sen şuan duşa girip, hazırlanmazsan biz Galata'ya bugün çıkamayacağız."

"Of iyi tamam. Giriyorum duşa."

Ayaklarımızın dibinde Pars bütün bu konuşma boyunca bizi dinliyormuş. Yeni fark etmiştim. Alkol yüzünden fazla alıklaşmıştım.

Elimdeki tabağı masaya geri bırakıp yukarı çıkarken Açelya peşinden Pars'ı da alarak kanepeye oturmaya gitmişti.
***
Bir buçuk saatin sonunda duştan çıkmış ve hazırlanmıştım.

Üzerime, Açelya'nın elbisenine benzeyen toz pembe, askılı ve aynı şekilde eteği fırfırlı bir elbise giymiştim. Fakat farklılık olarak ben topuklu giyecektim. Bu kombine çok yakışacağını düşündüğüm beyaz, taşlı, tam parmak ve bilek kısmından ince bantlı, taşlı bir ince topuklum vardı.

Elbisemi giydikten sonra giyinme odamdan çıkıp yatak odasına girdim.

Makyaj masama oturup her zaman yaptığım günlük makyajıma başladım.

Her günden farklı olarak bugün göz kapaklarıma hafif bir sim de sürecektim.

Kremlerimi sürdükten sonra hafif, doğal duran, ince bir kat kapatıcıyı göz altlarıma ve cildimdeki tek tük sivilcelere sürdüm. Makyaj süngerimle cildime güzelce dağıttım.

Kapatıcımı, transparan pudramda sabitledikten sonra toz pembe allığımı elmacık kemiklerime hafifçe dağıttım. Allığımın üzerine bolca aydınlatıcı sürdüm. Far paletimi ve far fırçamı çıkartıp, göz kapaklarıma beyaz simli farı sürdüm.

Çok abartı durmaması adına az bir miktar sürmüştüm. Azdı fakat kendini belli ediyordu.

En son adım olarak kirpiklerime rimelimi sürüp makyajımı bitirdim.

Duştan çıktıktan sonra saçlarıma köpük sürerek doğal su dalgalarımı ortaya çıkartmıştım. Saçlarım, biz evden çıkana kadar kendi kendine kururdu.

Tamamen hazır bir şekilde yatak odasından çıkıp merdivenlerden inmeye başladım.

Açelya, Parsla birlikte kanepede rahat bir şekilde oturmuş, televizyondan açtığı gündüz programını izliyordu.

Biricik arkadaşım merdivenlerden indiğimi fark edince dudaklarından ıslık öttürdü.
"Kızım bu ne güzelliktir?"

İltifatına karşı kocaman gülümseyip kanepede onun üzerine kendimi attım. Kollarını hemen omuzlarıma sardı, biricik arkadaşım.

"Senin kadar güzel olmam biraz zor." Diyerek iltifatına iltifatla karşılık verdim.

"Yaaa salak!" Kocaman sırıtırken aynı zamanda hafifçe omuzuma vurdu.

Açelya'nın iltifatlara teşekkür etme şekli buydu. Ben alışmıştım fakat eğer Görkem bugün ona iltifat ederse bu tepkiye hazırlıklı olmalıydı.

Kıkırdayıp arkadaşımın üstünden kalktım.

Masaya bıraktığım kaseyi alıp müstakbel kocacığımın hazırladığı kahvaltımı yemeye başladım.

Aynı zamanda televizyondaki gündüz programını izliyordum.

Pars bu aralar bana soğuk yapıyordu galiba. Hiç yanıma gelmiyordu. Ya da Açelya'yı çok seviyordu.

On dakikada kahvaltımı yedikten sonra tabağımı ve kaşığımı mutfak lavabosuna bıraktım.

"Açelya, ben çantamı alıp gelicem sonra çıkarız."

"Tamam. Bir şey diyeceğim de, biz bu kombinlerle toplu taşıma mı kullanacağız?"

"Hayır, ben dün akşam buraya gelirken babamın arabasını almıştım onunla gideceğiz. Bu arada kliniği gezdikten sonra tırnak randevuma gideceğiz."

"Vay, Volkan Bey şaşırtıyor desene." Dedi Açelya gülerken.

"Tabii bazen yapıyor böyle jestler. İnsan şaşırıyor yani." Derken merdivenleri çıkmaya başlamıştım.

Ardımdan Açelya'nın kıkırtısını duydum.

Bir dakika ya. Aklımdaki çantamı almak için dün getirdiğim valizime ihtiyacım vardı ve ben dün buraya geldiğimde valizimi kapıda bırakmıştım bugün kapıda değildi.

Giyinme odama girdiğimde valizimi ortalıkta göremedim fakat iki gün önceki boş olan dolaplara baktığımda Andaç'ın benim için yine, yeniden eşyalarımı yerleştirdiğini gördüm.

Ne zaman yerleştirmişti ki? Dün hatırladığım kadarıyla aynı anda yatağa girmiştik. Masadaki notta sabah erken işi olduğunu söylemişti.

Çok düşünmemek lazım İzem, iyilik yapmış işte.

Çantalarımı, kitaplığı andıran camlı dolaba dizmişti. Biz bu evi ilk gezdiğimiz zaman burada böyle bir dolap gördüğümü hatırlamıyordum.

Yeni almıştı herhalde.

Aklımdaki çanta direkt olarak 4. rafta duruyordu.

Beyaz renkli Chanel 19 Bag’imi aldım.

Bu çantayı kuzenim yurt dışı tatilindeyken bana hediye olarak almıştı.

Maalesef kuzenim yarınki düğünüme gelemeyecekti çünkü eniştem ve yeğenlerimle tatile gitmişti. Aynı yaştaydık ve o çoktan evlenip iki tane çocuk yapmıştı.

İkiz yeğenlerim vardı. Hemde biri erkek biri kız. Kumsal ve Deniz.

Daha henüz yeni 2. yaşlarına girmişlerdi ve ikisi de dünya tatlısıydılar.

Yani Deniz biraz yaramaz olsa bile çok tatlılardı. Hem yeğenlerimi hem kuzenimi çok özlemiştim ve düğünüme gelemeyecek olmaları üzüyordu.

Acaba Andaç, Kumsal ve Denizle nasıl anlaşacaktı?

Onu hiç bir çocukla görmemiştim, acaba çocuklarla arası nasıldı?

Ah be İzem yine daldın düşüncelere. Ne yapıcağız seni ve kafandaki bu düşünceleri?

Neyse en azından bugün olumsuz düşüncelere dalmıyordum, kocamı çocuklarla hayal ediyordum sadece.

Hayal.

Güzel bir isim olabilir.

Kumsalın isminin Hayal olmasını çok istemiştim, ben zamanında. Fakat kuzenim Denizle uyumlu olsun diye Kumsal koymuştu.

Acaba bizim Andaçla çocuğumuz olur muydu?

İzem, lütfen şu düşüncelerden kurtul. Çocuğunuz olmayacak, asla.

Ben isterdim Andaç'a benzeyen bir oğlum olsun. Ya da sarışın bir kızım olsun. İsterdim yani. Ama olmazdı. Bu sefer Zerda haklıydı. İzem'in hayalleri ise suya düşmüştü.

Düşüncelerimden kurtulmak ister gibi hızlıca dolaptan çantamı çıkardım.

Dünkü çantamın içinden bütün eşyalarımı aktardıktan sonra parfüm sıkmayı unuttuğumu fark ederek yatak odasına girdim. Makyaj masamın çekmecesinden Carolina Herrera-Good Girl Blush'ı çıkarttım.
Parfümü bolca üzerime boşalttım.

Parfümü geri yerine koyup sabah yatağıma bıraktığım telefonumu da çantama atıp koşar adımlarla aşağıya geri indim.

Açelya kapının önünde Parsla oyun oynuyordu. Yanlarına gidip dresuardan arabanın ve evin anahtarlarını alıp çantama attım.
Ayakkabı dolabını açtım ve gözlerimle aklımdaki topukluları aradım.

Andaç'ın işte giydiği siyah deri ayakkabılarının yanında benim taşlı topuklularım vardı.

Uzanıp topuklularımı aldım ve ayaklarıma geçirip bilek kısmındaki ince bantı arkadan bağladım.

Açelya, sonunda Pars'tan ayrılabildiğinde o da sandaletlerini giydi.

İkimiz de evden çıktıktan sonra evin anahtarını çantamdan çıkarıp evi kilitledim. O sırada Açelya asansörü çağırmıştı.

Asansörü beklerken sabah bakmayı unuttuğum bildirimlerimi açtım.

Açelya tam olarak 78 kere beni aramıştı fakat ben uyuduğum için cevap verememiştim.

"Açelya sen iyi misin, 78 kere aramak ne?"

"Kapıyı açmıyordun, ne yapsaydım kızım ya? Kapıda kalmıştım."

"Ciddi olamazsın."

Asansör gelmişti, bizde hemen binmiştik.

"Gayet ciddiymişim gördüğün üzere."

"Senin ilerdeki sevgiline sabır diliyorum."

"Görkem'e yani." Diye ağzının içinde mırıldandı.

Duymamam için mırıldanarak söylemişti ama ben duymuştum bu yüzden sadece sırıttım ve kafamı öne eğdim.

-2. Kata gidene kadar asansör resmen bütün katlarda durmuştu ve tıklım tıklım olmuştu. Biz kendimizi zar zor asansörden attıktan sonra arabayı park ettiğim yere gidip arabaya bindik.

Otoparktan çıkar çıkmaz arabada klimayı açtık, Açelya da telefonunu arabaya bağlayıp kendi playlistinden şarkı açtı. Bu sefer Yunanca değil Türkçe şarkılar açmıştı.

Çokta uzun sürmeyen bir yolculuk sonucu kliniğe gelmiştik.

Kliniğin anahtarını, evin anahtarlığına takmıştım bu yüzden aynı anahtarı çıkartıp kapıyı açtım.

İçerisi aşırı havasız olduğu için ilk yaptığımız şey kliniğin bahçesine açılan sürgülü kapıyı açmak oldu.

Bahçe, sahile bakıyordu ve bir tane salıncak, bir masa, masanın etrafında dört tane sandalye vardı.

"Ayy Zerda, aşırı güzel buranın bahçesi. Bayıldım buraya."

Kıkırdadım.

"Evet çok güzel. Hem birde kliniğin içi de yapılı olduğundan işimiz daha kolay."

"Evet içi yapılı falan ama pis yani. Burayı biz temizleyemeyiz."

"Onu hallederiz ya. Ben bugün Andaçla konuşurum o birşeyler yapar herhalde. Yapmazsa da biz bir çözüm buluruz. Onlara kalmadık ya."

"Senin istediğin bir şeyi Andaç'ın yapmama ihtimali yok, Zerda. Sen farkında değilsin ama istesen, Andaç önüne bütün dünyayı serer."

Farkında mı değildim? Cidden yapar mıydı öyle bir şeyi?

"Saçmalama istersen, Açelya. Durduk yere neden istediğim herşeyi yapsın."

"Durduk yere falan değil işte Zerda. Ben diyorum sana dışardan baksan ikinize, dediğimi anlarsın. Bak bence Andaç sana aşık."

Hissetiğim şokla dudaklarım iki karış açıldı.

"Alakası yok. Nereden çıkarıyorsun sen böyle şeyleri?"

"Bir yerden çıkardığım yok. Görüyorum sadece. Bak, ben şimdiden demiş olayım bence siz birkaç haftaya birbirinize kör kütük aşık olacaksınız, anlaşmalı diye olan evlilik gerçek evliliğe dönüşecek sonra çocuk yapacaksınız ve evli, mutlu, çocuklu yaşlanacaksınız. Diyeyim yani ben."

Güzel olabilirdi ama imkansızdı.
Bu yüzden gözlerimi devirdim.
İzem'in hayalleri bir kez daha suya düşmüştü.

"Olmayacak öyle birşey. Hadi çok konuştun gelde gezelim şurayı. Daha tırnak randevum ve dörtlü datemiz var."

Açelya, alayla güldü.

"Peki, peki."

Beraber bahçeden içeriye girdik. Giriş ve resepsiyon kısmını incelemeye yeni şansımız oluyordu.

Biz buranın ilanını görünce sadece dıştan görmüştük içini çokta iyi incelememiştik. Sonra kliniği almadan önce Peymi Bey'i gezdirmek adına ben bir kez gezmiştim.

Açelya'nın ilk gezişiydi.

Antreyle resepsiyon kısmını ayıran geniş, sürgülü, beyaz bir kapı vardı. O kısmı geçtikten sonra resepsiyon kısmında geniş ve kırmızı bir resepsiyon masası vardı. Masanın ardında dört tane aralıklı şekilde aynalar vardı. Masanın karşısında ise bir tane büyük iki tane tekli koltuk vardı ve ortalarında büyük sayılabilecek bir sehpa vardı.

Altlarında ise kırmızı bir halı vardı.
Koltukların hemen arkasında geniş merdiven duvarı vardı. O duvarda da tablolar vardı.

Merdivenlerden çıkmak adına merdivenin giriş basamaklarına geldiğimizde basamakların karşısında iki tane kapı gördük. Kapıların yanlarında Kadın WC, Erkek WC yazdığını görünce anladık ki o kapıların ardı tuvaletti.

Fark ettiğim üzere her yer tozlu ve pisti. Buraya bir temizlik şirketi şarttı.
Üst kata çıktığımızda karşımızda 4 tane oda vardı. İki tanesi yan yanaydı diğer iki oda da karşılıklı olacak şekilde yanlarındaydı. Merdivenlerin direkt karşısındaki ilk odaya girdiğimizde Açelya hemen arkasına dönerek bana baktı.

"Zerda, istediğini diyebilirsin ama burası benim odam olacak." Dedi ve hızla odaya tamamen girip derinlemesine incelemeye başladı.

Odada dört tane cam vardı. Camlar ikişer ikişer bir kolon sayesinde ayrılmıştı. Camlardan baktığınızda direkt olarak sahili ve denizi görüyordunuz.

Benim olacak oda da buranın hizasında olduğu için manzara konusunda çokta bir farkımız yoktu. Ben görmüştüm.

Dört cam dışında bir tane camdan büyük bir kapı vardı. Açelya'nın odasında balkon vardı.

Bir adet geniş masa vardı. Masanın ardında deri, tekerlekli bir çalışma koltuğu vardı. Masanın önünde karşılıklı iki sandalye vardı. Siyah ve deriydiler. Ortalarında minik bir sehpa duruyordu.

Masanın hemen ardındaki duvara bitişik olarak devasa bir kitaplık vardı. Yarısından fazlası kitaplarla doluydu kalan taraf ise boştu. Odanın içinde bir tane daha kapı vardı.

Açelya, kitapları incelemekle meşgulken ben gidip o kapıyı açtım.

İçerisi Açelya'ya özel bir tuvaletti. Oda bu eşyalar dışında oldukça boştu. Buraya bazı mobilyalar almamız gerekebilirdi çünkü gereksiz boş duruyordu. Ayrıca odada perde bile yoktu.

Uzun incelemelerimizin ardından bu odadan çıkıp hemen yanımızdaki benim olacak odaya girdik.

Odam tamamıyla Açelya'nınkiyle aynıydı. Hiçbir fark yoktu. Manzarası ve balkonuna kadar tıpatıp aynıydılar.

"Ya of, ben diğer oda daha güzel diye onu seçmiştim ama ikisi de aynıymış." Diyerek ofladı Açelya.

Ben kıkırdadım.

"Yani bana kendince kötü odayı vermek istiyordun?"

"Evet, biraz öyleydi. Ama şanslısın ki iki oda da birebir aynı."

"Şanslıyımdır." Dedim.

Odalar aynı olduğu için burayı da ayrı olarak incelemeden çıktık. Hemen benim odamın karşında bir duvarla gizlenmiş merdiven vardı.

Burayı ben de görmemiştim.

İkimizde merakla merdivenleri tırmanırken bizi geniş bir oturma odası karşıladı.

Büyük bir televizyon, geniş koltuklar, büyük bir yemek masası ve devasa bir teras vardı bu odada.

Odanın içinde yine, yeniden bir kapı vardı. Kapıyı açtığımızda ardında geniş bir mutfakla karşılaştık.

Oturma odasında olduğu gibi burada da bir yemek masası vardı ama bu masa diğerine göre daha küçüktü.

Aynı şekilde bu odadan da terasa çıkabiliyordunuz.

Bu kliniği ilk gezdiğimde bu katı görmemiştim. Gelişigüzel gezmiştim zaten.

Buradan çıkıp oturma odasına geri geldiğimizde bir süre etrafa bakındık.

Burası da oldukça boş gözüküyordu ve çok ruhsuz bir odaydı. Gerçi aşağıdaki odalar da pek ruhlu sayılmazdı.

Bizim buraya ekstra mobilyalar alıp süslememiz gerekiyordu. Şuanlık ikimizinde nasıl süsleyeceğimizi bildiğimiz tek bir yer vardı. Orası da terastı.

Oturma odasından çıktığımızda katta son bir kapı kalmıştı. Hızlı adımlarla kapıya gidip içerisine baktığımızda buranında farklı bir tuvalet olduğunu gördük.

Bütün her yeri gezdiğimizden emin olduktan sonra Açelyayla klinikten çıktık.

Açelya, arabaya giderken ben ardımızdan kapıyı kilitliyordum.
İyice klitlediğimden emin olduktan sonra bende arabaya gittim.

Anahtarı Açelya'ya, arabaya binmesi için verdiğimden kapıları açmadan direkt olarak sürücü koltuğuna geçtim.

Arabayı çalıştırdığımda tırnakçıma gitmek için yola koyulduk.

"Zerda ya, içerisi çok boş değil miydi? Birde çok sıkıcı. Biz bir gün mobilyacılara gidip birşeyler daha alalım buraya."

"Evet, ben de tam onu diyecektim. Aşırı ruhsuz bir havası var. İnsanın içi kapanıyor böyle."

Açelya, kafasıyla beni onayladıktan sonra telefonunu yeniden arabaya bağlayıp sevdiğimiz şarkıları açtı. İkimizde şarkılara eşlik ede ede 15-20 dakikada tırnakçımın önüne geldik.

Arabadan inmeden önce ben çantamdan telefonumu çıkartıp Andaç'ı aradım.

İlk çalma sesinden hemen sonra telefonum açılmıştı.

"Efendim?" Dedi ve ben müstakbel kocacığımın birkaç saatte hasret kaldığım sesini duydum.

Sana ne oluyor, İzem?
Hiçbir fikrim yok, Zerda.

"Biz şimdi klinikten çıktık tırnak randevuma geldik. Burada işimiz çok uzun sürmez çünkü abartı bir tırnak yaptırmayacağım. Basit olacağı için çabuk biter ben size konum atayım siz işiniz bitince gelirsiniz." Açıkçası biraz gergindim.

"Tamam, siz nasıl gittiniz ki, hem kliniğe hem tırnakçıya?"

"Dün akşam eve gelirken nasıl geldiysem öyle geldik buraya da. Ay doğru, sen benim dün eve nasıl geldiğimi de bilmiyorsun ki."

Andaç'ın büyüleyici gülüşünün sesi kulaklarımı doldurmuştu.

Açelya'yı bu kadar çabuk haklı çıkaramazsın, İzem.
Kimseyi haklı çıkardığım yok, Zerda.

"Evet, nasıl geldiğini bilmiyorum. Ama bildiğim farklı şeyler var." İmalı bir tonla konuşmuştu.

Telefonun sesi oldukça açık olduğu için konuşmamışızı Açelya da duyuyordu. Gülmemek için elini ağzına bastırdığını gördüm. Boştaki elimle, çıplak bacağına çokta sert olmayan bir vuruş sergiledim.

"Neyi biliyorsun ya?" Diyerek Andaç'a çıkıştım.

Andaç, çıkışıma karşı yine güldü.
"Neyi bildiğimi boşver. Ben bilmediğimi merak ediyorum."

İç çektikten sonra,
"Dün akşam babamın arabasını almıştım. Onunla geziyoruz." dedim.

"İyi, biz gelince sen anahtarları bize ver ben arabayı eve götürtürüm. Bize mi götürteyim yoksa annenlere mi?"

"Annemlere götürtür müsün? Benim arabaya ihtiyacım olmuyor. Sen varsın ya."

Andaç bu sefer daha minik bir şekilde güldü.

"Evet, olmuyor. Ben varım ya." Ben de salak gibi sırıttım.

"Bu arada kahvaltı için teşekkürler. Aynı şekilde valizimi yerleştirdiğin içinde teşekkürler."

"Ne demek, rica ederim. Bir tane içi dolu çanta vardı onu da yerleştirecektim fakat çantayı açtığım an geri kapattım. Özel eşyaların vardı da ondan."

İç çamaşırlarımı koyduğum çantayı kaç gündür yerleştirmiyordum.

Andaç görmüştü yani.

Yüzümün ve boynumun utançtan yandığını, kızardığımı hissettim.

"Evet, onları ben yerleştirecektim de bir türlü boş zaman bulamıyorum ondan duruyorlar orada. Yine de teşekkür ederim."

"Teşekkür etmene gerek yok. Sadece karımı memnun etmeye çalışıyorum." Derken sesi gülerken konuşuyormuş gibi çıktı.

Bu yüzden bende sırıtırken cevap verdim.
"Karın oldukça memnun kocacığım. Ben sana konumu atarım siz gelirsiniz. Hadi öptüm, bye"

Telefonu direkt kapattım.

Öptüm mü? İzem sen iyi misin?
Değilim, Zerda. Değilim.

Açelya şokla açılmış olan ağzını bir eliyle kapatmış, dehşete düşmüş ifadesiyle bana bakıyordu.

Ben sırıtırken kafamı öne eğmiştim ve Açelya'ya bakmıyordum.

"Kocacığım? Öptüm? Zerda sen ne zamandır Andaç'a kocacığım diyip aramaları öptüm Diyerek kapatıyorsun? Çünkü normalde benim tanıdığım Zerda, aramaları kapatmadan önce ben öptüm dediğimde sadece, ben de diyerek konuyu çabucak kapatıyordu."

Haklıydı. Diyecek hiçbir şeyim, yapacak hiçbir açıklamam yoktu.
Bu yüzden kafamı daha aşağıya eğip sırıtışımı genişlettim.

Acaba Andaç nasıl tepki vermişti? Hoşuna gitmiş miydi?

"Aman Açelya ya. Çokta büyütülecek bir konu değil. Hadi kalk randevuma geç kalacağız." Derken acele bir şekilde arabadan iniyordum.

Açelya ardımdan inip koşar adımlarla yanıma geldi. İkimizde indikten sonra arabayı kilitledim.

"Zerda Hanım, bu konuşma burada bitmemiştir. Bunu en yakın zamanda detaylı bir şekilde konuşacağız."

Tırnakçımın olduğu binaya girmiştik.

"Tamamdır Açelya Hanım. Konuşacağız." Dedim alaycı bir şekilde.

Asansöre bindiğimizde 15. kata basıp çıkmaya başladık.

Bütün asansör yolculuğumuz boyunca Açelya, kardeşinin

Yunanistanda yaptığı, çıkarttığı olayları anlattı.

Tırnakçıma geldiğimizde hemen yerime geçtim ve arkadaşım olan tırnakçım Bennu, isteğim olan protezleri yapmaya başladı.

Önce düz protez yaptırıp üzerine çok koyu olmayan bir kırmızı oje yapacaktık. Ben öyle istemiştim.

Benim tırnaklarım yapılırken Açelya'ya telefonumu uzatıp Andaç'a konumumuzu göndermesini istedim.

Bolca dedikodu yapıp bir yandan Türk kahvesi içerken sağ elim bitmişti, sol elimde de sadece oje sürüp kurutma işi kalmıştı.

Dedikodunun en alevli noktasında telefonum çaldı.

Kafamla Açelya'ya açmasını işaret ettim. Arayan Andaçtı.

"Ne var enişte?" Açelya sinirli bir şekilde konuşmuştu çünkü dedikodusu bölünmüştü.

"Açelya? Zerda nerede?" Andaç'ın sesini bende duyuyordum.

"Yedim, midemde." Dedi Açelya hâlâ sinirli tonuyla.

"Ne? Ne saçmalıyorsun Açelya?"
Andaç'ın ardından Görkem'in sesini duydum.

"Açelya mı?"

"Görkem bir siktir git başımdan, sevgilin karımın telefonunu çalmış." Dedi Andaç.

Ben bu kargaşayı eğlenceyle izlerken Açelya çatılmış kaşlarıyla konuştu.

"Sevgilisi mi? Görkem'in sevgilisi mi var?"
Ah saf arkadaşım benim. Kendisinden bahsedildiğini anlamamış.

"Evet, var. Sensin işte. Karıma telefonunu geri verir misin artık?" Diyere açıkladı ve beni sordu kocacığım.

Memnun bir sırıtış dudaklarımı kuşatırken Açelya telaşla konuştu.

"Ay hayır. Biz sevgili değiliz ki."

"Değilseniz de olacaksınız. Benim karım öyle istedi çünkü. Karım demişken, ver artık şu telefonu Zerda'ya."

Ben mi demiştim? Ne zaman? Kaşlarım çatıldı.
Andaç'ın da duyacağı şekilde konuştum.

"Ben mi dedim? Ne zaman ya?"

"Şükürler olsun yarabbim. Karımın sesini duyabildim ya, çok şükür." Dedi Andaç.

Bu çocuk fazlasıyla tatlı olmaya başlamıştı.
Onu fark ettik İzem.

"Şükür şükür de ben ne zaman öyle bir şey dedim Andaç?" Yine Andaç'ın duyacağı şekilde konuşurken Açelya telefonu hoparlöre aldı.

"Bana dün gece bu Galata rivayetini anlatırken gitmek istediğinde senin yanında Açelya olacağı için bende Görkem'i getirmeyi teklif etmiştim. Sen ikisini sevgili yapmamızı istemiştin. Kocacığım diyerek istemiştin bu yüzden bende sana hayır diyememiştim. O yüzden, Görkem ve Açelya sizi sevgili ilan ediyorum."

Allah kahretmesin yani. Cidden ben demiş miydim öyle birşey?
Potansiyelim var.

Bir saniye. Kocacığım dediğim için mi yapıyordu yani tüm bunları?

"Zerda seni döveceğim. Seninle bir başbaşa kalalım seni elimden alamayacaklar." Dedi Açelya ama tabii ki ciddi değildi. Şakalaşıyorduk şuan.
Yani umarım şakalaşıyorduk.

Yoksa onunda hoşuna gittiğini biliyordum. Sadece Görkem'in ne istediğinden emin olmadığı için belirsizlik kartını oynuyordu. Öyle ki şuan Görkemden de ses çıkmıyordu.

"Karım seni döver asıl Açelya. Hadi bırakın kavgayı da bize kaçıncı kata çıkmamız gerektiğini söyleyin." Dedi Andaç.

Bu sefer Bennu da konuşmaya katıldı.
"15. Kat enişte." Dedi şebek gibi sırıtırken.

Andaç'a enişte demeleri hoşuma gidiyordu bu yüzden sırttım.

"Tamam, hadi görüşürüz beş dakikaya karıcığım." Dedi Andaç ve arama sonlandı.

Bu sefer öptüm dememiştim. Diyememiştim daha doğrusu. Demek isterdim. Hatta direkt öpmek de isterdim.

Açelya pörtlettiği mavi gözleriyle bana bakıyordu. Açıkçası böyle yapınca gerçekten çok korkunç duruyordu. Hepte bana yapıyordu bu ifadeyi.

"Ne var? Ne oldu?" Dedim kocaman sırıtırken.

"Ne mi var? Sence? Ne var?" Gözlerini pörtletmeye devam ediyordu.

"Açelya, lütfen gözlerini şöyle yapma. Korkunç oluyorsun. Ayrıca sarhoşken ağzımdan çıkan hiçbir kelimenin sorumluluğu bana ait değil."

Açelya imaknı varmış gibi daha da pörtletti gözlerini.

"Al, daha da pörtleteceğim. Kork benden Zerda."

Derken kapının zili çaldı.

"Çok konuşma da git kapıyı aç. Sevgiline." Dedim imayla.

Bennu'dan bir kahkaha yükseldi.
Açelya ise tıpış tıpış kapıya gidip dediğimi yaptı.

Terslemesini beklerdim ama dediğimi direkt yapmasını beklemezdim.

Biliyordum işte, hoşuna gidiyordu.

Pembe, tatlış süslemeli kapı açıldığında iki tane devasa adam karşımızda belirdi.

Biri benim biricik kocamdı, diğeri ise Açelyanınkiydi.

"Hoşgeldiniz." Dedi Bennu bir yandan son parmaklarıma ojeyi sürerken.

"Hoşbulduk." Diyerek cevapladı Andaç.

Bugün sanki bir ayrı yakışıklıydı benim kocam.

Üzerinde sadece beyaz gömleği vardı. İlk üç düğmesi açıktı bu da göğüsünü ve göğüs kaslarını birazcık göz önüne seriyordu. Ben Andaç'ın göğsünde de dövme var sanıyordum fakat yanılmışım.

Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı bu da dövmeyle kaplı sol kolunu gözüme sokuyordu. Saçları her zamanki gibi arkaya jölelenmişti. Altında düz siyah bir pantolon vardı.

Bugün bu kadar yakışıklı olması hiç adil değildi.

Görkem ise sadece büyülenmiş gözlerle Açelya'ya bakıyordu.

Açelya'nın da pek bir farkı yoktu. İkisinin bakışması yüzünden kocacığım içeri giremiyordu.

"Yeter, özleminizi sonra giderirsiniz. Yürü Görkem, daha bir bismillah, içeriye girmedik." Andaç bir yandan Görkem'in sırtına ilerlemesi için hafifçe vururken konuşmuştu, somurtuyordu.

Açelya hâlâ gözlerini Görkemden alamıyordu. Görkem de aynı şekilde.

"Hoşgeldiniz." Kocaman gülümseyerek Andaç'a baktım.
Gülümsememi gören Andaç'ın somurtkan ifadesi hemen yerini gülümsemeye bıraktı.

"Hoşbulduk." Dedi o da kocaman gülümserken.

Hâlâ kapının önünde durdukları için içeri girmeleri adına Andaç, Görkem'i sırtından ittirerek içeriye soktu.

Bu sırada Görkemle Açelya'nın bakışması kesilmişti. İkisi içeri girdiklerinde Açelya arkalarından kapıyı kapattı.

Andaç hemen yanıma gelip tırnaklarıma baktı.

"Kırmızı mı yaptırıyorsun? İyiymiş." Dedi.

Az önce Açelya'nın oturuyor olduğu sandalyeyi alıp aramıza biraz mesafe koyacak şekilde yanıma oturdu.
Andaç'ı görünce aklıma dün akşam hiç öpüşmememiz konusunda yaptığımız konuşma gelmişti.

Eğer beni öpmesini ayıkken istersem yapacağı hakkındaki konuşmamız. Unutmamıştım.

"Ne zamana biter?" Diye sordu Andaç.

"Şimdi bunları sadece kurutmak kaldı. Ondan sonra işimiz bitti." Diyerek cevapladım onu.

Kapının önünde Açelya ve Görkem'in konuşmaları duyuluyordu. Bennu, bir Andaçla bana, bir Açelyayla Görkem'e bakıyor ve sırıtıyordu.

Andaç'ta imalı bir bakışla Açelyaları işaret etti. İkisine baktığımda aşk gördüm. Bildiğiniz flört ediyorlardı.

Oldu bildim ben bu işi.

"Bence kesin sevgili olacaklar." Dedi Bennu fısıldayarak.

"Bence oldular bile." Diye cevapladım bende fısıltıyla.

"Olmazlarsa bile ben halledeceğim." Diye fısıldayarak aramıza katıldı Andaç.

Kıkırdadım.

Kıkırdadığım an Andaç'ın bakışları bana dönmüştü ve gülüşümü izlemişti. Fark etmiştim.

Bugün Açelya'nın sözleri sayesinde artık Andaç'a karşı daha gözlemci olacaktım. Ayrıca akşam eve gidince de dün akşamki konuyu konuşacaktım onunla.

Tutması gereken bir sözü vardı. Tutacaktı da.

Ellerimi makineye koyup, ojeleri kurutmaya başladığımızda Andaç pür dikkat bizi izliyordu.

"Bundan bizde de var. Hazal almıştı galiba. Ne işe yaradığını hiç anlamıyordum lamba falan zannediyordum. Oje kurutucumuymuş bu?"

"Evet, öyle." Diyerek cevapladı onu Bennu.

Ben artık sıkılmıştım ve bir an önce Galata'ya çıkmak istiyordum.

Açelya yanıma yeniden geldiğinde sandalyesinin Andaç tarafından alındığını fark edince tip tip Andaç'a baktı.

Andaç, "ne var" dercesine kafasını salladığında Açelya,

"Yalnız o benim sandalyemdi." Dedi.
Bu sefer Andaç tip tip bakmaya başladı.

"Yani?"

"Yani ben oturuyordum."

"Artık oturamıyorsun."

"Evet, o yüzden kalk ve bana sandalyemi geri ver." Andaçla Açelya kavgaya tutulmuşlardı. Biz Bennuyla, tenis maçında topu takip eden seyirciler gibi bir Andaç'a bir Açelya'ya bakıyorduk.

"Git yenisini çek. Ben karımın yanına geldim."

"Sen gidip yenisini çekemedin mi?"

Görkem o sırada arkadan elinde yeni bir sandalyeyle gelmişti. Hemen Açelya'nın bacaklarının dibine koymuştu.

Bennu ve ben bu harekete çok şaşırmıştık, Andaç'ta aynı şekilde şaşırmıştı.

Açelya, henüz arkasındaki sandalyeyi fark etmemişti. Görkem, boğazını temizler gibi öksürünce Açelya arkasını döndü ve sandalyeyi sonunda fark etti.

Arkadaşımın beyaz yanaklarının hafifçe kızarmaya başladığını gördüm. Beyaz tenli olmak zordu, bende beyaz tenli olduğum için biliyordum. Utandığım an belli oluyordu.

"Teşekkür ederim." Açelya sessizce teşekkür ettikten sonra elbisesinin eteğini düzelterek sandalyeye oturdu.

"Rica ederim." Diyerek onu cevapladı Görkem.

Yaklaşık bir on dakika daha hep beraber benim tırnaklarımın tamamen bitmesini bekledik çünkü son anda iki elimin yüzük parmağındaki tırnaklara küçük birer taş yapıştırma kararı aldım.

Düz kırmızı gözüme çok sade gelmişti böyle minik bir dokunuşla tırnaklarım daha bir içime sinmişti.

Bennuyla aynı anda masadan kalkıp kasaya doğru gidiyorduk ki Andaç kasada önümü kesti.

"Ne yapıyorsun?" İtiraz eder gibi sordum.

"Karımın tırnak randevusunu ödüyorum." Dedi sırıtırken.

"Öyle birşey yapmanı istemedim."

"İstemene gerek yok zaten. Ben kocalık görevimi yerine getiriyorum."

Sırıttım.

"E peki o zaman, kocacığım." İlk defa yüzüne karşı böyle hitap etmiştim.

Hayır,hayır bir saniye. Dün gece de böyle hitap etmiştim. Zaten bu

Galata'ya çıkma fikri de kocacığım deme olayından hemen önce çıkmıştı.
Andaç bir an afalladı. Yüzü ne tepki vereceğini bilemez bir hâl aldı. Sonra o kadar geniş, parlak ve büyüleyici bir gülümsemeyle yüzünü aydınlattı ki o an kalbimden vurulmuşa döndüm.

Kolunu omuzuma atıp beni yanına çekti, küçük bir şekilde sarıldı da diyebiliriz.

Andaç'ın bir kolu omuzlarıma dolalıyken diğer elinde kredi kartını tutuyordu.

Bennu'nun Pos cihazındaki girmesi gereken bilgileri halletmesini beklerken ben tırnaklarıma bakıyordum. Andaç'ta tırnaklarıma bakıyordu.

Görkem, benden babamın arabasının anahtarını istemişti çünkü Ökmen Holding'teki bir çalışana arabayı bırakma görevini vermişlerdi. Bu yüzden anahtarla birlikte aşağıya inmişti.

Açelya ise tırnakçıda bulduğu boy aynasından fotoğraf çekinmekle meşguldü.

Sonunda bütün işlerimizi hallettiğimizde Andaç, Açelya, ben üçlüsü olarak dışarıda arabanın yanında bizi bekleyen Görkem'in yanına varabilmiştik.

"Şükür gelebildiniz. Artık bu güneşin ve sıcağın altında eriyeceğimi düşünmeye başlamıştım." Diyerek mızmızlandı Görkem.

"Şeker misin oğlum sen? Neyine eriyeceksin?" Diyerek azarladı onu Andaç.

"Şeker gibi adamım işte daha ne olsun." Kendinden emin gülümsemesiyle konuştu Görkem.

Andaç gözlerini devirip arabayı açtı.
Ben tabii ki ön koltuğa oturacaktım.

Aynı anda Görkemle yolcu koltuğuna yöneldiğimizde Andaç, Görkem'e uyarıcı bir bakış attı. Görkem demek istediğini anlamış gibi yolcu koltuğunun arkasındaki koltuğa geçti.

Bugün Andaç'ın beyaz Porsche'uyla gelmişlerdi. Bizim akşam yemeğine gittiğimiz gün en son bu arbaya binmiştim.

Herkes arabaya bindiğinde Andaç, hızlıca yola çıktı.

Saat 16.22 olarak gözüküyordu. Bu hiç iyi olmamıştı. Kesinlikle trafik olacaktı, hem gidişimizde hem de dönüşümüzde.

Ve bizim bu trafikte karşıya geçmemiz gerekecekti.

Demek ki en az bir saat yolumuz olacaktı. İşimiz zor bizim bugün. Ki Andaç'ı tanıdığım bu kısa sürede fark etmiştim ki Andaç, yavaş araba kullanılmasına katlanamıyordu.

Arabada onu yumuşatma görevi müstakbel karısı olarak bana düşüyordu demek ki.

Tırnakçımın olduğu, ara sokak sayılabilecek yerden çıkıp ana yola doğru giderken önümüzdeki trafik yavaştan sıkışmaya başlamıştı.

Telefonumu arabaya bağlamak adına, araba ekranında tuşlara basmaya başladım. Kurcalıyordum ama hiçbir şekilde açamıyordum. Andaç, yan koltuğumda sesli bir şekilde sıkıntılı nefesler alıyordu. O gerildikçe bende geriliyordum.

"Ya buraya telefonumu nasıl bağlayacağım? Biri bana yardım edebilir mi?"

Andaç, kısa bir an bakışlarını bana çevirdi sonra dikiz aynasından Görkem'e baktı.

"Ben yardım edeyim, yenge." Diyerek Andaçla aramızdaki boşluktan uzanıp ekranda tuşlara basmaya başladı.

Ekranda, bluetooth kısmında İzem's İPhone yazısı belirince oraya tıkladım ve sonunda telefonumu bağlamayı başarmıştım.

Arkamı kısa bir an dönüp, "Çok sağ ol Görkem." dedim.

Kucağımdaki telefonumdan Spotify'a girip şarkı listemden modumuzu yerine getireceğini düşündüğüm şarkıyı aramaya başladım.

Çok sevdiğim şarkılardan biri olan Yalın'dan Onun Yolu'nu açtım.

Şarkının yumuşak melodisi arabayı doldurmaya başladığında Açelya anında şarkıyı tanıyıp keyiflendi.
Andaç bir an araba ekranından şarkının adına baktı, sonra bakışları bana döndü ardından dikiz aynasından arka koltuğa bakış attı.

Şarkının melodi kısmı bitip sözleri girince aynı anda Açelya'yla şarkıya eşlik etmeye başladık.

"O bu yolu daha yürüyecek çok
Kalbini dolduracak kelebeklerle
Büyütecek ruhunu, öğrenecek çok
İspat edecek kendince yolunu"

Biz yüzümüzde kocaman gülümsemeyle, zevkle şarkıya eşlik ederken Andaç beni, Görkem Açelyasını izliyordu.

"Ok yaydan çıkıp yeniden onu vurduğunda
Acının diri dönüp dolaşıp kalbine saplandığında
Korurum, saklarım, sararım seni hep avucumda
Zaman, mekan, mesafe yokmuş âşıklar arasında"

Bu kısmı söylerken Andaç'ın gözlerinin içine bakıyordum. Dudaklarımdaki sırıtış git gide büyürken gülümsemenin bulaşıcı olduğunu bir kez daha anladım çünkü Andaç'ta gülümsemeye başlamıştı.

Nakarattaki boş kısım gelince hâlâ gülümseyerek Andaç'a bakıyordum.

Trafikten dikkatı dağılmış gibiydi. Dikkatini üzerime çekmeyi başarmıştım sanırım.

Görkem, aklımı okumuş gibi, "Dikkatin dağıldı herhalde." dedi
Andaç'a.

Yine aramızdaki boşluktan kafasını uzatmıştı ve muzip bir sırıtışla Andaç'a bakıyordu.

"Niye dağılsın benim dikkatim?" Andaç bakışlarını benden çekip

Görkem'e baktı. Gülüşü anında yok oldu.
İkisinin arasındaki ilişkiyi gören de Andaç'ın Görkem'den nefret ettiğini sanar.

"Az önce oflayıp pufluyordun, ne oldu birden yengeye kaydı dikkatin." Diyerek kendini açıkladı Görkem.

Hâlâ sırıtıyordu ama onun sırıtışı bulaşıcı değildi herhalde çünkü Andaç gayet nötr bir ifadeyle bakıyordu.

"Benim dikkatim zaten hep yengende oğlum, şuana özel bir şey değil yani."

Yaaaa salak çocuk.
Kendine gel, İzem.

Cidden kendime gelmeliydim. Hemen bu tavıra bürünmemeliydim. Bana cidden ne olmuştu, kendimi anlamıyordum.

Son bir haftadır anlamlandıramadığım tavır değişimlerim beni çıldırtacaktı. Mesela, beş ay boyunca kaçtığım adamı neden öpmek istiyordum ki?

Bu istek onu gördüğüm her gün gitgide içimde büyüyordu. En son tutup dudaklarına yapışacaktım yani. Yapacaktım bunu.

Küçük bir tokatı Görkem'in omuzuna geçirdim.
"Ya sen ne karışıyorsun? Ben ne güzel dikkatini dağıtmıştım onun. Ne güzel siniri de geçmişti."

Görkem anında bakışlarını bana çevirdi.

"Yok yenge sen bu çocuğa bişey yapmışsın. Eskiden böyle değildi bu. Öküzün önde gideniydi. Şimdi az daha sıksa edebiyat yapacak sana burada."

Trafik hafiften ilerlemişti bu yüzden Andaç, odağını yine yola çevirmişti.

"Sen sussan mı Görkemciğim?" Andaç bir eliyle Görkem'in omuzunu kavradı ama odağı hâlâ yoldaydı.

Tehtidgar bir tonda konuşmuştu.

O sırada playlistimden başka bir şarkı arabanın içini doldurmaya başlamıştı.
Deniz Seki - Aşk

Açelya, Görkem'in sırtından tutarak eski yerine dönmesi için hafifçe geriye çekmişti.

"Aşıkların arasına girmesene, Görkem." Demişti Açelya.

Anında arkamı dönüp Açelya'ya tehtid dolu bir bakış attım. Andaç'ın sırıtışı da gözümden kaçmamıştı.

"Sen de mi sussan acaba Açelya?"

"Ne ya? Gerçekleri söylemek suç mu?"

"He ya, aynen öyle. Ağzını öpeyim Açelya, ne güzel dedin öyle." Diyerek konuşmamıza katıldı Görkem.

Açelya, belerttiği gözlerle Görkem'e baktı.

Kıyamam, benim safoloz arkadaşım anlamazdı ki bunu.

Andaç, dikiz aynasından arka koltuğa baktı, Açelya'nın belerttiği gözleri ve Görkem'in afallamış ifadesini görünce devasa bir kahkaha patlattı.

Açelya'nın yanaklarının kızardığını görmüştüm. Cidden yanlış anlamıştı.

"Ağzımı mı öpersin?" Saf saf sordu Açelya.

Bu soruyla birlikte Andaç yine kahkaha patlattı.
Ben gülmemek adına dudağımın içini ısırıyordum.

"Enişte bir gülmesene sen de." Andaç'ı azarladı, Açelya.

Arka fonda ne tatlı bir aşk şarkısı çalıyordu ama biz burada neler konuşuyorduk.

Görkem, Açelya'nın yanlış anladığını fark edince telaşla kendini açıklamaya başladı.

"Hayır, hayır yani öyle değil. Gerçekten ağzını öpmem, bu bir kalıp. Hani çok iyi söyledin gibisinden. Yoksa niye durduk yere ağzını öpeyim ben senin?"
Andaç yine bir kahkaha attı. Bu sefer onun gülüşü bana bulaşmıştı, bu yüzden bende kıkırdadım.

Açelya'nın yanakları gitgide daha kızarıyordu.
"Afedersin ben yanlış anladım. Türkçem sağ olsun sürekli beni rezil ediyor." Mahcup bir tonda kendini açıkladı biricik arkadaşım.

"Yok canım, estağfurullah. Yanlış anlaşılmalar olur böyle ne olacak sanki." Görkem de mahcup bir şekilde konuştu.

Arabada gereksiz bir mahcupluk vardı.

Kalan yolculuğumuz müzik eşliğinde devam etti. Trafik ara ara sıkışıyor, ara ara açılıyordu.

Sonunda istikametimize gelmiştik.

Galata.

Arabayı müsait bir yere park ettikten sonra girişine geldik.
Sıra vardı ama biz çok geride sayılmazdık.

"Biz buraya tarihi gezi yapmaya geldikte buranın tarihini anlatacak biri yok mu?" Etrafa bakınırken sordu Açelya.

"Yani benim buraya gelme amacım pek tarihi sayılmaz. Biricik karım dün akşam buranın bir rivayetini anlattı ve gelmek istedi. Bende isteğine icap ettim." Bir kolunu belime dolayıp beni kendine çekerken konuştu Andaç.

Eriyordum resmen. Bu çocuk bende bırakmaması gereken etkiler bırakıyordu.

"Neymiş ki buranın rivayeti." Çatık kaşlarıyla Andaç'a döndü, Açelya.

"Galata'ya kiminle çıkarsan onunla evlenirmişsin." Kısaca açıkladı, Andaç.

"E siz zaten evleniyorsunuz ne diye çıkıyoruz o zaman. Yani aslında fena olmadı ben zaten severim tarihi gezileri-" Açelya cümlesini tamamlayamadan aklına düşen bir şeyle Görkem'e döndü. İkisi de aynı anda birbirlerine bakıyorlardı.

Açelya'nın yüzünde saf bir şok ifadesi hakimdi, Görkemse sırıtıyordu.

Açelya, dudaklarını yalayıp kendine gelirken biz, Andaçla aynı anda kahkaha attık.

"Olur öyle şeyler ya çok şaşırmamak lazım. Hem belki kim bilir siz de evlenirsiniz." Dedi Andaç, alayla.

"Değil mi kocacığım?" Dedim bende, alayla.

Hitap şeklim her zaman Andaç'ı dumura uğratıyordu. Bakışlarını hemen, dibinde duran bana eğdi. Gözlerindeki şefkatle bana baktı. İçi eriyormuş gibi baktı. Böyle bakmaya devam ederse eriyen tek şey onun içi olmayacaktı, ben de kolları arasında eriyecektim.

"Aşkınızı kapalı kapılar ardında yaşayın lütfen." Diyerek böldü bizi Görkem.

Ben kıkırdadım Andaç ise gözlerini devirdi.

"Orada da yaşarız, burada da yaşarız sanane?" Andaç küçük bir kız gibi konuşmuştu. Buna da kıkırdadım.

Görevli, sıra bize gelince içeri geçmemizde yardım ettiği sırada Görkemle Açelya önümüzde biz de onların arkasında yürümeye başladık.

Çevremizde bir sürü insan olduğu için pek konuşmuyorduk, sadece yüzyıllık tarihi eseri inceliyorduk. En üst, seyir bölümüne çıkmak için dar merdivenler çıkmaya başlamıştık.

Merdivenler fazlasıyla dar olduğu için tekli sıra halinde çıkıyorduk. En önde Görkem arkasında Açelya, Açelya'nın arkasında ben ve benim arkamda da Andaç olacak şekilde dizilmiştik.

Eteğim çok kısa olduğu için Andaç Beyler arkamdan yürüyüp, diğer insanlardan beni korumak istemişti.

Hoş bir hareketti.

Bütün gün topuklularla yürümek ayaklarımı çok ağrırmıştı fakat bu alışık olduğum bir acıydı. Yarın düğünüm vardı ve benim kesin bu akşam ayaklarım şişecekti. İyi olmamıştı.

Ayaklarım gücünü kaybederken Andaç, sanki anlamış gibi bir elini sırtımın alt kısmına dayayıp hafifçe destekledi.

"Topuklular çok mu canını yakıyor?" Diye arkamdan sorduğunu duydum.

"Biraz. Bütün gün bunlarla olmak iyi bir fikir değildi. Birde yarın düğün var. Ayaklarım kesin şişecek ve bu hiç iyi olmadı çünkü yarın da topuklu giyecektim."

"Kucağımda taşıyayım mı seni? Rahatlatır mı ayaklarını? Ya da bir yerde ayakkabıcı bulabiliriz ordan sana düz ayakkabı alalım."

Arkamızda bizden başka insanlar olduğu için adımlarımı durdurumamamıştım ama eğer tek olsaydık o an yaptığım eylemi anında durdururdum.

O kadar şaşırmıştım bu ince düşünceye. Gerçi adamın kız kardeşi vardı, alışıktır bu durumlara.

"Galata'nın tepesine çıkıyoruz burada nerden bulacaksın ayakkabıcıyı?"

"Kucağımda taşıyabilirim."

Evet, ben bu fikri bilerek görmezden gelmiştim yeniden su yüzüne çıkarman hoş olmadı.

"Saçmalama istersen. Daracık yerdeyiz, yan yana bile yürüyemiyoruz nasıl kucağına alacaksın beni?"

"Sen tamam deseydin ben bulurdum bir yolunu." Eli hâlâ sırtımı destekliyordu.

"Yok sağ ol, yürürüm ben."

"İyi peki, sen bilirsin."

Birkaç basamağı daha çıktığımızda seyir tepesine ulaşmıştık.
Karşımızda büyüleyici bir manzara vardı.

Günün batma saati yaklaştığı için gökyüzü hafiften turuncu ve pembeye boyanmıştı. Hepimiz gördüğümüz manzara sayesinde büyülenmiştik. O kadar güzel bir manzaraydı ki bu, insan baktıkça dertlerini tasalarını unutuyordu. Denize yansıyan güneş ışıkları görsel şölen sunuyordu bize. Bir süre hepimiz sadece sustuk ve manzarayı izledik.

Sonra ben çantamdan telefonumu çıkartıp kamerayı açtım.

"Andaç, gel bir selfie çekinelim." Dedim hevesle.

Andaç zaten yanımdaydı bu yüzden kolunu yeniden belime dolayarak yanıma geldi.

Sağ elimi uzatalbildiğim kadar uzatıp arkamızdaki manzarayı ve bizi kadraja almaya çalıştım fakat manzara sığmıyordu.

"Dur ben çekerim." Diyerek telefonu elimden aldı Andaç.

Sağ eliyle almıştı telefonu bu yüzden sağ kolunu hafifçe uzattı. Bu bile her şeyi kadraja almıştı.

Ben de kafamı hafifçe eğip Andaç'ın sol omuzuna başımı dayadım. Böylece arkadaki deniz daha geniş bir şekilde kadrajdaydı. Andaç bir an afallasa da çaktırmamaya çalıştı.

O sırada fark etmiştim ki Açelya da kendi telefonundan bizim bu halimizi çekiyordu.

Andaç, art arda deklanşör düğmesine basarak galerime birkaç fotoğraf yolladı.

Fotoğrafları çektikten sonra telefonu geri bana uzattı.

"Hadi gezimiz bittiyse eve gidelim artık. Malum yarın düğünümüz var, bizim dinlenmemiz lazım."
Diyerek Görkemlere doğru konuştu, Andaç.

Ben kafamı omuzundan çekmiştim, Andaç'ta kolunu belimden ayırmıştı. Kendimi yorgun hissetmeye başlamıştım.

Ayaklarım zaten çok ağrıyordu şimdi bir de bedenime yorgunluk hücum etmişti.

"Ayy, yarın düğünümüz var." Heyecanlı heyecanlı yanımıza geldi Açelya.

"Bol bol oynarız değil mi Zerda?" Aynı anda hevesle sordu.

Yorgun bir gülümsemeyle,
"Oynarız tabii." dedim.

Açelya kocaman gülümseyerek inmek adına merdivene yöneldi. Hepimiz aynı anda peşinden onu takip ettik.

Gezimiz boyunca fark etmiştim ki Açelya bir sürü fotoğraf çekmişti. Hepsini ondan isteyecektim.

Arabaya geçtiğimizde herkes aynı yerlerine oturdu ve trafikte yavaş yavaş ilerlemeye başladık.

Hafif hafif esen klima, Görkem'in açtığı şarkılar ve dura dura ilerleyişlerimiz bedenime uykuyu salınca kendimi tutmadım. Uykunun kollarına kendimi bırakmıştım.

***

Saat kaçtı, ne ara eve gelmiştim anlayamazken hâlâ üzerimde olan elbisemi fark ettim. Yataktan kalkıp tuvalete girdim ve aynadaki yansımama baktım.

Makyajım dağılmıştı, bu yüzden tamamen çıkarma kararı aldım. Bir parça pamuğa makyaj temizleme suyundan döküp ilk baş kirpiklerimi ardından cildimi temizledim.

Pamukları çöpe attıktan sonra tuvaletten ve yatak odamdan çıkarak giyinme odama girdim.

Elime geçen ilk şey askılı, dantelli, siyah, saten pijama takımım oldu. Üzerimdeki elbisemi pijama takımımla değiştirince önce merdivenin başına giderek aşağı kata baktım.

Andaç yoktu. Ama olmaydı, tutması gerek sözü vardı. Tutturacaktım.

Terasa doğru yürüyüp cam kapının ardına baktım orada da yoktu.

Gitmiş miydi?

Son adres olarak evdeki ofisinin kapısının önüne geldim. Kapıyı hafifçe tıklatıp açtım.

Bingo. Buradaydı.

Pars'ta buradaydı.

Andaç, masasının arkasındaki deri koltukta oturmuş önündeki klasörleri inceliyordu.

Üzerinde hâlâ aynı kıyafetleri vardı fakat gömleğinin birkaç düğmesi daha açılmıştı. Saçları da alnına doğru dağılmıştı.

Uykumdan tamamen arınmıştım.

Minik adımlarla ona doğru adımlarken Andaç kafasını kaldırmış bana bakıyordu.

"Ne zaman uyandın?"

"Çok olmadı, az önce." Dudaklarımda muzip bir sırıtışla onu yaklaşıyordum.

"Bir şey konuşmamız lazım kocacığım." Tehlikeli yavaşlıkta ona yaklaşırken bakışları bütün bedenimi süzdü.

Masasının önünden geçip arka tarafa, onun yanına geldiğimde adımlarımı durdurdum.

"Ne konuşmamız lazım karıcığım?"

"Çok talihsiz bir şey oldu." Bir an yüz ifadesi ciddileşti, beni dinlemeye devam etti.

"Sarhoşken yaşadığımız her şeyi, her konuşmayı hatırlıyorum." Derken silinen sırıtışımı geri takınmıştım.

Bir an kaşları havalandı.

"Öyle mi? Ne olmuş yani?" Dedi.

"Bana biz söz vermiştin. O sözünü tutmanı istiyorum. Daha doğrusu tutturacağım." Derken hafifçe ona doğru eğildim.

Yüzlerimiz arasında hatrı kalır bir mesafe bıraktıktan sonra dudaklarına baktım. Kanım kaynıyordu şuan. Kalp atışımı duyabildiğine emindim.

Yakınlaşmamla Andaç'ın nefesi kesilmişti, anında onun da bakışları dudaklarıma kaymıştı.

Ne yapacağımı biliyordu. Anlamak zor değildi.

İkimizin de aklından geçen şeyi yaparak önce elimi sol göğsüne, kalbinin üzerine dayadım ardından kafamı hafifçe eğip aramızdaki mesafeyi tamamen kapadım.

Dudaklarımızın minik temasıyla bütün hücrelerimi hissetmeye başladım. Odadaki varlığım kendini bana hissettirmeye başlamıştı.

Elimin altındaki kalbi, o kadar hızlı atmaya başlamıştı ki elime yaptığı her vuruşta resmen canım yanıyordu.

Kısa teması kesip geri çekildim ve Andaç'ın yüzüne baktım.

Gözleri şoktan kocaman açılmıştı. Sırıtıp ona arkamı dönüp kapıya doğru ilerlemeye başladım.

Yaramazlık yapmış küçük kızlar gibi mahcup mahcup odadan çıktığımda arkamdan bir ses geldi.

"Bu kadar kısa bir öpücükle kurtulamazsın. Ayrıca o cümlede, bıktırana kadar öperim demiştim. Yaparım." Diyordu Andaç.

Ben o sırada hızlı adımlarla merdivenlerden inmeye başlamıştım.

Kapının açılmasıyla Andaç'ın dibimde bitmesi bir olmuştu.

Merdivenlerin yarısındaki adımlarım Andaç'ın belime doladığı koluyla son bulmuştu. Bedenimi arkama çevirerek onunla yüzleşmemi sağlamıştı. Utanıyordum bu yüzden yüzüm alev alıyor gibi hissediyordum.

"Zerda..." Bana öyle bir yoğunlukla bakıyordu ki o yoğunluğun ağırlığı altında eziliyordum.

Kocaman sırıtırken güzel yüzünü inceledim.

"Efendim, canım?"

"Bu saatten sonra daha da duramam ama." Boştaki elini dizlerimin arkasından geçirip beni kucağına almıştı.

Koşar adımlarla bizi merdivenlerden indirirken herşey o kadar ani gelişmişti ki bir an idrak edememiştim.

Aşağıya indiğimizde beni mutfaktaki boş tezgaha ottuturdu. Neden buraya gelmiştik anlamamıştım ama pek sorgulamadım.

Çıplak bacaklarım serin tezgaha temas edince bütün bedenimden bir ürperti geçti.

Dizlerimden tutarak hafifçe bacaklarımı araladı ve aradaki boşluğa bedenini yerleştirdi. Şuan boylarımız eşitlenmiş sayılırdı.

Ellerini dizlerimden, bacaklarıma, bacaklarımdan belime doğru götürürken elinin değdiği her yer ardını alev alev yakıyordu.

Şuan hissettiğim duyguları tarif edemezdim. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar ihtiyaç dolu ve bu kadar aşık hissetmemiştim kendimi.

Aşık. Evet, kendimi aşık hissediyordum.
Bunu kafamdaki Zerda bile inkar edemiyordu. Gerçek artık buydu.

Açelya haklı çıktı.

Ben de kollarımı omuzlarına doladım. Andaç daha fazla kendini tutamayacağını anlamış olacaktı ki bu sefer dudaklarımızı birbirine kapayan o oldu.

Bu sefer az önceki gibi küçük bir temasla kalmamıştık. Andaç'ın dilini dudaklarımın girişinde hisseder hissetmez istediğini vererek dudaklarımı araladım.

Bütün hücrelerimin arasında bir elektrik akımı hissettim. Onun dili ağzımın içindeyken bütün hücrelerim güçlü bir elektrikle uyarıldı.

Omuzundaki bir elimi saçlarına doladım ve kafasını hafifçe eğdim.
Bu güne kadar yaşadığım hiçbir duygu beni bu kadar canlı hissettirmemişti.

Bütün varlığımı, benliğimi ve ruhumu hissediyordum. Andaç'ın öpücüğü bana, beni hissettiriyordu.

Kendi dilimle ona eşlik etmeye başladığında boğazından ağır bir inleme çıktı.

Her şeyimle öpüyordum onu. Aynı şekilde o da beni her şeyiyle öpüyordu, her şeyini bana sunuyordu

Artık ikimizde tamamen nefessiz kalınca istemeyerekte olsa dudaklarımızı ayırdık.

Ayırırken kısa bir an için dudaklarımız birbirine yapışmıştı.

Derin derin nefesler alarak nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Andaç'a baktığımda o da aynı durumdaydı fakat gözleri, yüzümün her bir noktasını inceliyordu.

Bakışlarımız kesiştiğinde sırıttı. Ben de aynı şekilde sırıttım.

"İstediğin oldu mu şimdi?" Diye sordu sırıtırken.

"Evet, oldu. Bence senin de oldu." Dedim ben de sırıtırken.

"Olmaz olur mu hiç." Bir eliyle yüzümü avuçladı. Baş parmağıyla elmacık kemiğimi hafifçe okşadı.

"Seni de işinden ettik patron, kusura bakma." Dedim alaycı bir şekilde.

Erkeksi kıkırtısıyla kulaklarımı doldurdu.

"Senin beni öpmen yüzünden işimden olacaksam hep işimden olmaya razıyım ben."

Ben de kıkırdadım.

İki kolumu da tamamen boynuna dolayıp sıkıca sarıldım ona. Kafasını göğsüme yasladığında onun da kolları belime dolandı. Boynumdan derin bir nefes aldı.

Yaptığımdan pişman olmalıydım, bu kadar çabuk teslim olduğum için pişman olmalıydım ama olmadım. Olmazdım da. O an hissetiklerime hiçbir zaman pişman olmayacaktım.

Şuan, burada ölsem aklımdan son olarak geçecek tek şey Andaç ve öpüşmemiz olurdu.