Bölümler 2Şu an: 2
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
_"Affetmek en büyük intikamdır diyorlar, şimdilik intikam alacak kadar nazik değilim."___Sabahattin Ali__
"Ayaz..." diye belli belirsiz fısıldadığımda, yanındaki polise döndü ve sanki ben bir eşyaymışım gibi sordu: "Şüpheli neden hala araca bindirilmedi?"
İşte o an anladım. Bazı gidişler sadece mesafeyle olmazmış. O benden öyle bir gitmiş ki, geriye ismimi bile bırakmamış.
☆
Polis kolumdan tutup beni o soğuk demir parmaklıkların arkasına doğru çekiştirirken arkama bakmadım. Bakarsam, Ayaz’ın o heykel gibi duran suratındaki tek bir çatlağı arayacaktım ve kendime bu kötülüğü yapmayacaktım.
Nezarethanenin kapısı gıcırdayarak kapandığında içerideki manzara beklediğimden daha renkliydi. Köşede makyajı akmış bir abla, hıçkırarak ağlayan genç bir kız ve duvara yaslanmış, sanki beş yıldızlı otel lobisindeymiş gibi sakin duran bir teyze.
"Selamün aleyküm hanımlar Allah kurtarsın!"dedim üzerimdeki yeşil kazağın kollarını sıyırarak."Boş yer var mı, yoksa rezervasyon mu gerekiyordu?"
Ağlayan kız kafasını kaldırdı, makyajı akmış abla ise beni süzdü. "Hayırdır şekerim, sen neden düştün buraya?"
"Valla abla," dedim bankın ucuna ilişirken, "Benimki biraz karışık. Gece taksicisiyim, birini aldım, meğer çocuk canlı bomba çıkmasın mı? Sen gel uyuz mu uyuz bir savcıya denk gel, beni organizatör san, bir güzel de tutukla"
"Ayol bombacı mısın?!" dedi teyze, elindeki örgüye benzeyen şeyi (muhtemelen sökülmüş bir kazak ipiydi) bırakarak.
"Aşk olsun teyzeciğim ne anlatıyorum sana burda ne işim olur benim bombayla? Ben patlatsam patlatsam kendimi patlatırım" deyip acı bir kahkaha attım.
Doğrulup sordum;" Sen neden ağlıyorsun bacım?"
O sırada demir parmaklıklara sertçe vuran bir polis memuru bağırdı: "Sessiz olun orada! Burası altın günü mekanı değil!"
Ayağa kalkıp parmaklıklara doğru yürüdüm. Gözlerimi kısıp memura baktım. "Memur bey, bu ne şiddet bu ne celal? Altın günü değilse bir çay bari söyleyin. Misafirperverliğiniz sıfır yalnız böyle olmaz. Nezaretiniz çok soğuk, ilgi alaka desen yerlerde!"
"Dalga mı geçiyorsun kızım sen bizimle?"
"Ne dalgası memur bey, ciddiyim. Şu kıza bir peçete verin bari, rimeli ağzına girdi yazık."
Ağlayan kız bana ters bir bakış attığında elimle ağzıma hayali bir fermuar çektim.
"Tamam be sustuk dur sümüklü sümüklü ne yapayım?"
☆
Bir kaç saat sonra koridorun sonundan o tanıdık, ağır adım sesleri duyuldu. Nezarethanenin önündeki memur bir anda esas duruşa geçti. Ayaz savcı, elinde bir kağıtla belirdi. Gözleri doğrudan beni buldu. Ben ise geri adım atmadım; tam aksine parmaklıklara yaslanıp ona en "hayırdır hemşerim" bakışımı fırlattım.
"Nalan Ersöz. Çıkarın şunu, sorguya alacağız."
"Aaa, ismimi hatırlıyormuşsunuz Sayın savcım," dedim yapay bir şaşkınlıkla. "Ben de 'şüpheli numara bilmem kaç' olarak kalacağım sanmıştım. Malum, hafızanız biraz... seçici."
Ayaz’ın çenesi kasıldı. O meşhur, sinirlendiğinde seğiren göz pınarı tam oradaydı. Hiç değişmemişti.
"Yürü Nalan," dedi sadece. Sesi, lisedeki o yumuşak tınıdan eser kalmamış, Ankara ayazından daha sert bir hal almıştı.
Polis kapıyı açtığında kızlara döndüm: "Kızlar, çay gelirse benimkini açık bırakın, şeker kullanmıyorum, malum formumuza dikkat etmemiz lazım!"
Ayaz’ın yanından geçerken omzum omzuna çarptı. Bir anlık, sadece bir saniyelik bir duraksama yaşandı. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi çarpsa da, yüzümde taksici Nalan’ın o eğilmez maskesi vardı.
Sorgu odasına girdiğimizde kapıyı arkamızdan kilitledi. Işık tepemizde cızırdayarak yanıyordu.
Ayaz, kapıyı kilitledikten sonra ellerini masaya dayayıp bir süre öylece durdu. Arkası dönüktü ama öfkesinden omuzlarının sarsıldığını görebiliyordum. Birden hızla döndü, o soğuk savcı maskesi paramparça olmuştu.
"Neden bu işi yapıyorsun Nalan?!" diye gürledi. "Gece taksiciliği nedir? Kendini tehlikeye atmak için mi doğdun sen? "
Sakinliğimi korumaya çalıştım ama içimdeki o eski yara kanamaya başlamıştı bile. Oturduğum sandalyede hafifçe öne doğru eğildim, gözlerimi tam gözlerinin içine diktim.
"Sen ne hakla bana hesap soruyorsun Savcı Bey?" dedim, her harfi bir ok gibi fırlatarak. "Ben o gün sadece o evde değil, o karanlığın içinde de tek başıma kaldım. Hayat bana senin gibi Ankara Hukuk’un kapılarını açmadı, ben de kendi kapımı kendim açtım. Geceymiş, tehlikeymiş... bunlar yanında çocuk oyuncağı kalır!"
"Ben mecburdum!" dedi sesi kısılarak. Gözlerinde ilk kez o hukuk kitaplarında yazmayan bir acı gördüm.
"Mecburiyet tek taraflı olmaz Ayaz! Bir mektup, bir kelime... 'Gidiyorum' demek bu kadar mı zordu? Şimdi gelmiş bana neden direksiyon sallıyorsun diyorsun. Ben o direksiyonu sadece ekmek parası için değil, hayata tutunmak için tutuyorum. Senin adliye koridorlarında anlayamayacağın kadar gerçek bir hayat bu!"
Ayağa kalktım, aramızdaki o masa artık bir barikat değil, bir savaş meydanıydı.
"Bana bak Zaya! Eğer o çocukla ilgili bir şüphen varsa, davanı aç, iddianameni yaz, işini yap. Ama sakın... sakın bir daha benim hayatımı, benim emeğimi sorgulamaya kalkma. Sen benim için on yıl önce o otobüse binip gittin. Şimdi geri döndüğünde beni bıraktığın o küçük kız olarak bulamazsın. Ben artık o yaraları saran değil, o yaralarla hayatta kalmayı öğrenen kadınım!"
"Nalan, anlamıyorsun—"
"Ben her şeyi çok iyi anlıyorum! Sen sadece kaçmayı bilirsin!" diye bağırdığımda sesim dışarıdaki koridorda yankılandı.
Tam o sırada kapı sertçe açıldı. İçeriye ellili yaşlarında, bakışlarından otorite akan Başsavcı girdi.
"Bu ne gürültü Ayaz Savcım! Adliyenin ortasında pazar yeri kavgası mı yapıyorsunuz siz?"
Gözleri önce Ayaz’a, sonra bana kaydı. Ayaz anında toparlanıp profesyonel duruşuna geçti ama gözlerindeki o yangın sönmemişti.
"Sayın Başsavcım, şüpheli sorgu sırasında zorluk çıkardı da..."
Başsavcıya dönüp hafifçe gülümsedim, hiç istifimi bozmadan: "Zorluk mu? Ben sadece misafirperverliğinizden şikayet ediyordum Başsavcı bey. Sayın Savcı biraz fazla... duygusal yaklaştı konuya, malum iş stresi."
Başsavcı, Ayaz’a şüpheyle bakıp sonra dosyaya göz attı. "Ayaz, odama gel. Derhal."
Ayaz yanından geçerken bana öyle bir baktı ki; O bakışta söylenmemiş binlerce kelime vardı. Ama ben, zafer kazanmış bir edayla arkama yaslanıp masadaki kalemle oynamaya başladım.
☆
Başsavcı Ayaz’ı odasına çekmişti ama ortada somut bir delil de yoktu. Çocuk susuyordu, delil yetersizliğinden bırakılmam gerekiyordu ama Ayaz’ın o dosyayı kapatmaya niyeti yoktu; ya beni korumak için içeride tutuyordu ya da gerçekten benden şüpheleniyordu.
Tekrar nezarete gönderildim. Bizim ekip (makyajı akmış abla ,ağlayan kız ve örgücü teyze) beni alkışlarla karşıladı.
"N'oldu kız, savcıyı mı dövdün? Sesi buraya kadar geliyordu," dedi abla kıkırdayarak.
"Yok abla, sadece biraz 'hukuk' dersi verdim," dedim ve az önce bıraktığım köşeme kuruldum.
"Çay geldi mi çay?"
"Yok nerede be kızım?"dedi teyzem gözlüğünü düzelterek.
Oflasam da puflasam da bir şey olmadığını farkedince duvara yasladım kendimi. Düşünmeye başladım. Hayatımı gözlerimin önünden geçirdim.
☆
Gece yarısı olmuştu. Nezarethanenin koridorunda nöbetçi polisin ayak sesleri yankılanıyordu. Bir ara parmaklıklara vurdum.
"Hey, memur bey! Şu ışığı biraz kıssak diyorum? Gözlerimi alıyor da?"
Polis oflayarak geçti gitti. Tam o sırada koridorun başındaki ağır kapı açıldı. Gelenin kim olduğunu, daha kokusu burnuma gelmeden ruhum hissetti. Ayaz...
Cübbesini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Nezarethanenin demir parmaklıklarının önünde durdu. Polise bir işaret yapıp uzaklaştırdı.
"Nalan," dedi kısık bir sesle. Bana doğru yaklaşarak. Arkama dönüp ekibi kontrol ettim.
Makyajı akan abla ve ağlayan kız uyumuştu. Teyze ise kendi halinde örgüye devam ediyordu.
"Bir şeye ihtiyacın var mı? Yemek, su... ya da başka bir şey?"
Valla Sayın Savcım, menüde kuzu tandır varsa alırım. Bir de mümkünse şu ışığı kısın kör oldum vallahi, kaç yıldızlı burası?"
"Şaka yapmayı kes," dedi, sesindeki o çaresiz tınıyı saklayamadı. "İyiliğin için uğraşıyorum."
"İyiliğim için mi beni bu deliğe tıktın? Sağ ol ya, çok düşüncelisin. On yıl önce de iyiliğim için çekip gitmiştin zaten, alışığım ben senin iyiliklerine."
Tam ona bir laf daha sokacaktım ki... Bir anda göğsüme bir ağırlık çöktü. Zaman kavramını yitirmiştim. Saat kaçtı? Gecenin yarısı çoktan geçmiş olmalıydı.
Anneannem.
Onun ilaç saati geçmişti. Elektrikler kesik demiştim, kadıncağız karanlıkta, o soğuk bodrum katında beni bekliyordu. Belki de korkmuştu. Belki de bir şey olmuştu...
Yüzümdeki o alaycı gülümseme bir anda söndü. Dudaklarım titremeye başladı. Ayaz, ifademdeki değişimi anında fark etti.
"Nalan? Ne oldu? İyi misin?" diye atıldı parmaklıklara yapışarak.
"Anneannem..." dedim, sesim az önceki o güçlü kadına ait değildi artık. "Ayaz, Narin Sultan evde yalnız. Elektrikler kesik dedim ona... İlaçlarını içmesi lazım. O karanlıkta korkar, bacakları ağrır kalkamaz yerinden..."
Parmaklıklara yapıştım. Az önceki öfkem, yerini saf bir korkuya bırakmıştı. Ayaz’ın ellerinin yanına koydum ellerimi.
"Lütfen Ayaz... Benim burada kalmam sorun değil, bana istediğin davayı aç ama ona birinin bakması lazım. Kimsesi yok onun benden başka. O bodrum katında tek başına..."
Ayaz, parmaklarımın üzerindeki ellerime baktı. O an ne savcıydı ne de eski sevgili. Sadece yarasını bildiği kadına kıyamayan o genç çocuktu.
"Tamam," dedi fısıldayarak. "Tamam Nalan, sakin ol. Ben halledeceğim. Söz veriyorum, o güvende olacak."
"Söz mü?"dedim sesim titreyerek
"Söz Zaya sözü" dedi ve arkasına bakmadan çekip gitti.
☆
AYAZ ZAYA'DAN
Adliyenin önündeki otoparktan hızla çıktım. Direksiyonu sıkarken ellerimin titrediğini fark ettim. Yıllardır kaçtığım o sokağa, o mahalleye geri dönüyordum. Navigasyona ihtiyacım yoktu; o yolun her bir çatlağını, her bir sokak lambasını zihnine kazımıştım.
Mahalleye girdiğimdee boğazım düğümlendi. Bodrum katının o küçük penceresinden sızan cılız mum ışığını gördüğümde Nalan'ın "elektrikler kesik" yalanının doğruluğunu görmüştüm.
Arabadan inip o rutubet kokulu merdivenlerden indim. Kapıyı çalarken parmaklarım tereddüt etti. Ne tepki verecekti? O da benden Nalan gibi nefret mi ediyordu?
Tık tık.
"Nalan? Kızım, sen mi geldin?"
Narin Sultan’ın o yaşlı, titrek ama şefkat dolu sesi... Bir an nefes alamadım. Kapı yavaşça açıldı. Narin Hanım, elindeki mumla kapı eşiğinde belirdi. Gözlerini kısıp karşısındaki bana baktı.
"Kızım..." dedi önce, sonra mumun ışığını yüzüme tuttuğunda duraksadı. Gözleri fal taşı gibi açıldı, elindeki mum neredeyse düşecekti.
"Ayaz? Oğlum... Sen misin?"
"Narin Sultan... Benim," diyebildim sadece.
Yaşlı kadın bir an şaşkınlıktan donup kalsa da, saniyeler içinde yüzüne o eski, anaç gülümseme yayıldı. Hiç sorgulamadı, "Neden gittin?" demedi. Sanki on yıl değil de on dakika önce bakkala gitmiş gibi kollarını açtı.
"Paşam gelmiş... Gel yavrum, gel içeriye. Karanlıkta kaldık ama senin gelişin aydınlattı buraları."
İçeri girdiğimde evin her köşesinin aynı kaldığını gördüm. Duvarlardaki çatlaklar, o eski kanepe... Ve başköşede duran, Nalan’la ikimizin lise mezuniyetinde çekildiği, kenarı hafif sararmış o küçük fotoğraf.
Gülüşüne takıldı bir an gözüm. Gamzelerine en sevdiğim şeydi Nalanda'ki gamzeleri..
"Nalan nerede? O gelmedi mi?" diye sordu Narin Hanım endişeyle, elimi bırakmadan.
Bir savcı olarak binlerce yalanı ortaya çıkarmıştım ama şimdi hayatımın en zor yalanlarından birini daha söyleyecektim. "Nalan’ın işi biraz uzadı Narin Sultan. Gündüz mesaisine de kalması gerekti. 'Ayaz yakınlardaymış, bir uğrasın' dedi. Elektrikler için de ekipler yolda, birazdan gelirler."
"Hadi inşallah," dedi kadıncağız. "Bak, senin sevdiğin o elmalı kurabiyelerden yok ama çay demlerim hemen."
Kadının titreyen ellerini tutup onu koltuğa oturttum. "Sen otur, ben hallederim. Önce şu ilaçlarını içelim, sonra elektrikleri halledeceğiz."
Narin Sultan, yüzümü avuçlarının arasına aldı.
"Zayıflamışsın be oğlum. Ankara’da sana bakmadılar mı? Nalan çok ağladı arkandan... Çok bekledi. Ama ben biliyordum bir gün geleceğini. Sen benim diğer evladımsın."
İşte o an kalbime bir bıçak saplandı sanki. Nalan’ın nezaretteki öfkeli bakışları ile Narin Sultan’ın bu saf sevgisi arasında eziliyordum.
Çok mu ağlamıştı? Ağlamıştı tabi. Ne yapacaktı onu öyle bırakıp giderken ağlamayacak mıydı ?
"Aptalsın" diye geçirdim içimden. Haklı yönüm yok muydu? Vardı ama Keşkelerim daha fazlaydı.
"Biliyorum sultanım," dedim başımı önüne eğerek.
"Hatalarımı biliyorum."
"Gittiğin gün," dedi Narin Sultan mumu masaya bırakırken, "Kapının önünde oturdu, sabaha kadar o sokağın başına baktı. 'Gelecek' dedi, 'Ayaz beni burada bırakmaz.' Sonra o bekleyiş öfkeye döndü, sonra sessizliğe... Okulu bıraktı, 'Ayaz’ın hayallerini ben sırtlanmayacağım' dedi. Taksici oldu paşam. Geceyi sana benzediği için mi sevdi, yoksa senden kaçmak için mi, hiç bilmedim."
Boğazımdan bir hıçkırık kaçacak gibi oldu, zor yutmuştum. O sırada elektrikler bir anda yandı. Karanlık dağılmıştı ama evin içindeki yoksulluk tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Buzdolabının üzerinden sarkan ödeme emirleri, Nalan'ın biriktirdiği kuruşlar...
"Sultanım," dedim ayağa kalkıp kadının elini öperek. "Sen şimdi uyu. Ben Nalan’a haber vereceğim, her şey düzelecek."
☆
NALAN'DAN
Ertesi sabah, nezarethanenin kapısı gürültüyle açıldı.Uykusuzluktan kızarmış gözlerimle ayağa kalktım. Karşımda yine o vardı. Ama bu sefer elinde bir dosya değil, bir bardak sıcak çay ve taze poğaça vardı.
"Hadi," dedi Ayaz, sesi yorgun ve kısıktı.
"Bırakıyorlar seni. Dosya şimdilik askıda, denetimli serbestlik gibi düşün."
Eşyalarımı alıp dışarı çıktığımda ilk işim derin bir nefes almak oldu. Adliyenin önünde durduğumuzda Ayaz, "Eve geçebilirsin, elektrikleri açtırdım. Narin Sultan da iyi, gece yanındaydım," dedi.
Bir an durdum. Tam teşekkür edecekken fatura ödemesi aklıma dank etti.
"Sen ne yaptın?!" diye bağırdım, adliyenin bahçesindeki insanların dönüp bana bakmasına aldırmadan.
"Sen benim evime gidip, benim ödeyemediğim faturayı mı ödedin? Sen kimsin ya? Sadaka mı veriyorsun bana?"
"Nalan, kadıncağız karanlıktaydı, sadece yardım etmek istedim—"
"Ben senin yardımını on yıl önce bekledim Zaya! Şimdi savcı maaşınla benim faturamı ödeyerek vicdanını mı temizliyorsun? "
Geri adım atmadı. "Anneannen ilaçlarını içemiyordu! Karanlıkta korkuyordu! O halde mi bıraksaydım?"
Sustum derin bir nefes aldım. "Anneanneme baktığın için... Ona moral verdiğin için teşekkür ederim," dedim sesimi titretmeyerek. Sonra parmağımı Ayaz’ın göğsüne bastırdım.
"Ama sakın bir daha benim hayatımdaki eksikleri parayla kapatmaya çalışma. Ben o eksiklerle bir hayat kurdum. Senin paranın geçmediği yerlerde ben on yıldır direksiyon sallıyorum. Bir daha sakın!"
Arkamı dönüp hızlı adımlarla uzaklaşırken, Ayaz'ın bakışlarını sırtımda hissediyordum.
☆
Apartmanın o rutubet kokan merdivenlerinden çıkarken bacaklarım değil, ruhum sürükleniyordu. Kapıyı açtığımda içeriden gelen o tanıdık elma ve tarçın kokusuyla duraksadım.
Elektrikler yanıyordu, ev sıcaktı ve her şey... Her şey olması gerektiğinden daha "normal" duruyordu. İşte bu normallik beni delirtiyordu.
"Nalan? Kızım, geldin mi?"
Narin Sultan koltuğunda oturmuş, televizyondaki o saçma sapan sabah programlarından birini izliyordu. Beni görünce yüzü aydınlandı. "Geldin şükür! Paşam söyledi işinin uzadığını, çok yorulmuşsun belli."
"Paşan mı söyledi?" dedim, çantamı kenara fırlatırken. "Narin Sultan, o 'paşa' dediğin adam bizi on yıl önce bir başımıza bırakıp giden adam farkındasın değil mi?"
Anneannem gözlüklerini burnunun ucuna indirdi, o meşhur "ben bilirim" bakışını attı. "Gitti de ne oldu? Bak, yine en zor gününde o bitti kapıda. Elektrikleri açtırdı, ilaçlarımı elleriyle içirdi. Sabaha kadar şu sandalyede bekledi başında. Adam olmuş Nalan, hem de ne adam... Savcı olmuş benim oğlum."
"Senin oğlun değil o anneanne!" diye bağırdım dayanamayarak. "O benim hayatımı mahveden, beni bu direksiyonun başına mahkum eden adam! Şimdi gelip iki fatura ödedi diye kahraman mı oldu?"
"Kızım..." dedi sesi yumuşayarak. "Öfken gözünü kör etmiş. Gece boyunca seni nasıl sorduğunu, 'Nalan çok mu zorlanıyor?' diye sorarken sesinin nasıl titrediğini ben duydum. O çocuk gitmiş ama kalbi buralarda bir yerde kalmış."
"Kalbi batsın onun," diye mırıldandım mutfağa kaçarak.
Mutfak tezgahının üzerinde duran o şeyi görünce duraksadım. Ayaz’ın cüzdanından çıkıp oraya bırakılmış gibi duran küçük bir not kağıdı ve yanında bir miktar para. Notta sadece şu yazıyordu:
__"Narin Sultan'ın tansiyon ilaçlarının bitmesine iki gün kalmış, onları aldım. Buzdolabı boştu, bir şeyler bıraktım. Bana kızacağını biliyorum ama bu seninle değil, onunla ilgili. Kendine dikkat et. - Ayaz Zaya"__
Parayı elime aldığımda sanki avucumun içi yandı. Hem ona bu parayı yüzüne fırlatacak kadar öfkeliydim, hem de buzdolabının doluluğunun verdiği o lanet olası rahatlama yüzünden kendimden nefret ediyordum.
Tam o sırada telefonum titredi. Bilinmeyen bir numara.
****"Nalan, durağa gelme. Mehmet Amca'yla konuştum, bugün dinleniyorsun. Yarın gece için başka bir planım var. O çocukla ilgili yeni bir gelişme var. Konuşmamız lazım. - A.Z."****
Telefonu tezgahın üzerine sertçe bıraktım. Hem hayatıma bu kadar müdahale etmesi, hem de hala bana "talimat" verir gibi konuşması... Ama o çocuk... Canlı bomba şüphelisi olan o genç çocuk. Eğer o işin aslı çözülmezse taksime el konulabilirdi, daha kötüsü ben de yanabilirdim.
"Hadi oradan Savcı Bey," dedim boş mutfağa doğru. "Kendi kurallarınla oyna sen. Ben bu maçı kendi sahamda bitireceğim."
Hızla odama geçip üzerimdeki yorgun kıyafetleri çıkardım. Aynadaki yorgun yüzüme baktım. Gözlerimin altı çökmüştü ama bakışlarım hala o bıçkın taksici Nalan’dı.
"Yaramı sarmaya gelmişmiş... Sen önce açtığın o uçurumu kapat Ayaz Zaya. Tabii gücün yetiyorsa."
☆BÖLÜM SONUU☆
Bölüm etkileşimi
