6. bölüm · Myralis

6

Ezel Çullu

Gümüş Sed'in devasa demir kapıları sağır edici bir gıcırtıyla iki yana aralandı. İçeriden yüzüme vuran ışık o kadar keskindi ki, bir an için kör olduğumu sandım. Valoria'nın güneşi sanki sadece bu duvarların içine doğmak, sadece bu kibirli şehri ısıtmak için gökyüzüyle özel bir anlaşma yapmış gibiydi.
Sefalet ve çamur kokan rüzgar, kapıdan içeri adım attığımız an yerini kavrulmuş badem, ağır baharatlar ve insanın genzini yakan yoğun bir gül parfümü kokusuna bıraktı. Atlarımızın toynakları artık vıcık vıcık çamura değil, kusursuz bir simetriyle döşenmiş, üzeri pırıl pırıl parlayan beyaz mermer taşlara basıyordu.
Hemen yanımızda at süren Yüzbaşı, omzuna kadar uzanan o kalın deri eldivenli elini dizginlerde kaskatı tutuyordu. Adının Kael olduğunu, kapıdaki diğer muhafızların ona selam verirken fısıldamasından öğrenmiştim. Kael'in esmer, keskin hatlı yüzü dümdüzdü ama gözlerindeki o tiksintiyi okumak için zihin okuyucu olmaya gerek yoktu. Bakışları sürekli benim çamura bulanmış çizmelerime, yıpranmış kıyafetlerime ve sırtımda taşıdığım o devasa, kapkara Kule kılıcına kayıyor; sanki krallığının o temiz havasını tek başıma kirletiyormuşum gibi çenesini kasıyordu.
"Atlarınızın adımlarını yavaşlatın," dedi Kael, sesi kılıç çeliği kadar soğuk ve üsttenci bir tavırdaydı. Siyah gözleri benimkilere kilitlendi. "Valoria sokaklarında Myralis'in vahşi ormanlarındaymış gibi at koşturamazsınız. Burada kurallar ve nizam vardır."
Ona cevap vermek için dudaklarımı araladım ama Vance'in kalın sesi benden önce araya girdi. "Merak etme, Yüzbaşı," diye homurdandı paralı asker, baltasının sapına ritmik bir şekilde vururken. "Gözlerimizi kamaştıran bu sahteliği sindirmek için zaten yavaş gitmemiz gerekecek."
Kael'in deri eldivenli parmakları kılıcının kabzasına doğru seğirdi ama Lyra'nın beyaz atı tam aralarına girerek gerilimi bıçak gibi kesti. Şehrin içlerine doğru ilerledikçe, gördüğüm manzara midemi bulandırmaya başlamıştı. Duvarın hemen ardındaki o açlıktan kırılan mültecilerin aksine, buradaki insanlar altın sırmalı ipek kıyafetler içinde, şatafatlı balkonlarından bizi izliyordu. Binaların hepsi güneşi yansıtacak şekilde beyaz taştan oyulmuş, çatılarına devasa altın varaklı heykeller dikilmişti. Her şey o kadar kusursuz, o kadar parlaktı ki; bu kusursuzluğun altında çürüyen bir şeyler olduğunu hissetmemek imkansızdı.
Nihayet şehrin en yüksek tepesine kurulan o devasa sarayın kapılarından içeri girdik. Taht odasına yürürken adımlarımızın yankısı, devasa altın sütunların arasında kayboluyordu. Odanın sonundaki fildişi tahtta, Kraliçe oturuyordu. Tahmin ettiğimden çok daha gençti. Solgun Myralis teninin aksine, Valoria'ya özgü o sıcak esmer tene ve kan kırmızısı dudaklara sahipti. Ancak gözlerimi ondan alamamamın asıl sebebi güzelliği değildi. Kömür karası saçlarının üzerine oturtulmuş altın tacın tam merkezinde, dünyanın en derin karanlığını içine hapsetmiş gibi duran, etrafına belli belirsiz mor bir hare yayan o kadim taş duruyordu: Gece Yakutu.
"Efsanelerin hala nefes aldığını görmek ne büyük bir lütuf," dedi Kraliçe. Sesi bal gibi tatlıydı ama kelimelerinin ardındaki zehri duyabiliyordum. Gözleri Lyra'dan kayıp önce Vance'in iri cüssesine, ardından benim çamurlu yüzüme ve sırtımdaki kılıca takıldı. Kırmızı dudakları küçümseyici bir tebessümle kıvrıldı. "Gerçi efsanelerin yanlarında bu kadar... sıradan yoldaşlar taşıyacağını tahmin etmezdim."
Lyra asasını mermer zemine vurduğunda, Kraliçe'nin tacındaki Gece Yakutu anlık olarak titreşti. "Yanımda kimin yürüyeceğine ben karar veririm, Yüce Kraliçe," dedi Lyra, sesi yankılanarak. "Tıpkı o tacınızda taşıdığınız gücün asıl sahibinin kim olduğunu bildiğim gibi."
Kraliçe'nin dudaklarındaki o alaycı tebessüm bir anda silindi. Tahtında hafifçe öne doğru eğildiğinde, başındaki altın tacın ağırlığıyla değil, kibrinin ağırlığıyla hareket ediyor gibiydi. Gece Yakutu'nun içindeki mor hare, Kraliçe'nin öfkesine tepki verircesine hırçın bir şekilde parladı.
"Cüretkar sözler, kör büyücü," diye fısıldadı Kraliçe, sesi ipek bir kumaşın yırtılması kadar keskin ve tehlikeliydi. "Myralis'in son kalıntıları benim kapıma sığınıp çamur içinde ekmek dilenirken, sen benim taht odama girip bana ait olanı sorguluyorsun. Unutma; senin o yüce krallığın Kule'nin zehrine yenik düşüp harabeye dönerken, Valoria hala güneşte parlıyor. Kıtada düzeni sağlayan benim. Bu taşı tacımda taşımayı hak eden tek hükümdar benim."
Vance alaycı bir şekilde burnundan soludu, baltasının sapını mermer zemine hafifçe vurarak sessizliği böldü. "Güneşte parlıyor olabilir, majesteleri. Ama o koca gümüş duvarlarınızın hemen dibinde ölen insanlarınızı aydınlatmadığı kesin. İhtişamınız sadece duvarın içini ısıtıyor."
Kraliçe'nin esmer yüzü öfkeden kasıldı. Gözleri Vance'in üzerinde bir böceği ezer gibi dolaştıktan sonra doğrudan bana sabitlendi. Bakışlarındaki o yoğun kibri ve nefreti iliklerime kadar hissettim. Elimi gayri ihtiyari sırtımdaki ağır çeliğin kabzasına doğru götürdüm ama Lyra asasını hafifçe ayağıma dokundurarak beni durdurdu.
Zihnim o an hızla çalışmaya başladı. Kraliçe'nin gözlerinde sadece öfke yoktu; o tacın gücünü kaybetme korkusu, sahte bir yenilmezlik maskesinin ardına incecik bir iplikle dikilmişti. Gece Yakutu'nu halkını zehirden korumak için değil, kendi kusursuz görünümünü ve sarsılmaz iktidarını ayakta tutmak için kullandığı o kadar belliydi ki.
"Kıtayı yutan karanlık Gümüş Sed'e dayandığında, o duvarlarınız sizi kurtaramayacak," dedi Lyra, sesi bu kez daha uzlaşmacı ama bir o kadar da tavizsizdi. "O taşa ihtiyacımız var. Sadece Valoria'yı değil, Elyndria'yı uyandırmak için
Kraliçe buz gibi bir kahkaha attı. Kahkahası o geniş taht odasının altın kubbesinde çınlarken, gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu. Elimi gayri ihtiyari sırtımdaki ağır çeliğin kabzasına doğru götürdüm. Bizi hemen oracıkta öldürteceğinden, o altın zırhlı muhafızların üzerimize çullanacağından o kadar emindim ki, kaslarım yay gibi gerilmişti.
Ancak Kraliçe derin bir nefes aldı. Yüzündeki o öfkeli ifadeyi hızla silip, yerine o sinsi, diplomatik tebessümünü yerleştirdi.
"Haklısınız, Kadim Büyücü," dedi Kraliçe, ses tonunu anında değiştirerek. "Ancak sarayımın kuralları karmaşıktır. Misafirlerimizin karanlık koridorlarda kaybolmasını istemem. Yüzbaşı Kael!"
Kael hızla öne çıkıp diz çöktü. "Emredin, kraliçem."
"Sarayımda kaldıkları süre boyunca bu üçlüye sen eşlik edeceksin. Nereye giderlerse yanlarında olacaksın. Onlara krallığımızın... misafirperverliğini bizzat sen göstereceksin."
Taht odasından ayrılıp Kael'in bizi götürdüğü o şatafatlı, altın varaklı duvarları olan misafir kanadına yerleştiğimizde zihnim hala o anda takılı kalmıştı. Kael, kapıya iki muhafız dikip o iğrenen bakışlarıyla bizi yalnız bıraktığında, odanın ortasındaki ipek minderli divana yığıldım. Lyra ise köşedeki oymalı ahşap sandalyeye yerleşmiş, başını hafifçe öne eğerek, gözlerini örten o beyaz bağın ardında çoktan derin ve sessiz bir meditasyona dalmıştı. Asası hala kucağında, savaşa hazır bir şekilde duruyordu.
Kılıcımın deri kayışını çözerken gözlerimi, pencerenin kenarında durmuş dışarıyı izleyen Vance'e çevirdim.
"Neden bizi öldürmedi?" diye fısıldadım, sesimin Lyra'nın o derin sessizliğini bölmemesine dikkat ederek. "Kibrine doğrudan saldırdık. Tacındaki o taşı istedik. O devasa taht odasında sadece üç kişiydik. Bizi oracıkta kestirmek yerine neden o kibirli yüzbaşıyı peşimize takıp bize oda verdi?"
Vance baltasını sırtından yavaşça çıkarıp pencerenin pervazına yasladı. Bana doğru dönerken yüzünde alaycı ama ciddiyet barındıran bir ifade vardı. "Senin o taşlaşan sınır köyünde size ne masallar anlatılırdı bilmem ufaklık," diye homurdandı boğuk bir sesle. Başını hafifçe Lyra'nın oturduğu köşeye doğru çevirdi. "Ama o kadının neden korktuğunu anlamak için zihin okumana gerek yok. Sadece tarihi bilmen yeterli."
Ona anlamadığımı belirten boş bir bakış attım.
Vance ağır adımlarla yanıma gelip karşımdaki sehpaya oturdu. Sesini daha da kıstı. "Sen Lyra'yı sadece harabelerde saklanan, gücünü yitirmiş kör bir ihtiyar sanıyorsun. Ama Kraliçe öyle sanmıyor. O tahtta oturan kadın, çocukluğundan beri Kadim Büyücü'nün masallarıyla değil, kabuslarıyla büyüdü."
Nefesimi tuttum. "Ne demek istiyorsun?"
"Myralis'in ormanları kurumadan, Kule gökyüzünü griye boyamadan çok önce," dedi Vance, gözlerini benden ayırmadan. "Lyra bir efsaneydi. Valoria'nın o altın zırhlı, yenilmez sandığın devasa orduları bile Myralis sınırına adım atmaya korkardı. Neden biliyor musun? Çünkü o asayı yere bir kez vurduğunda toprağı yarıp taburları yutan, tek bir kelimesiyle koca bir ormanı düşmanlarının üzerine yıkan kişinin o olduğunu bilirlerdi. O sadece bir büyücü değildi Elara, o mutlak bir doğa gücüydü."
Gözlerim istemsizce köşede sessizce oturan, gözleri o beyaz bağla örtülü ince silüete kaydı. O kırılgan bedenin içinde böyle bir yıkımın yatmış olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Sırtımdan soğuk bir terin süzüldüğünü hissettim ama içimdeki o iflah olmaz merak, korkumu çoktan bastırmıştı. Dünyayı sadece kendi küçük köyümün sınırlarından ibaret sanıyordum ve şimdi o sınırların ötesindeki gerçekler birer birer önüme dökülürken susup oturmam imkansızdı.
"Peki ne oldu?" diye atıldım, sesimi Lyra'yı uyandırmayacak kadar alçak tutmaya çalışsam da kelimeler ağzımdan aceleyle dökülüyordu. "Eğer koca orduları tek başına durdurabiliyorsa... Neden şimdi bu halde? Gözlerine ne oldu, Vance? Neden yıllarca o çürümüş harabelerde yapayalnız saklandı?"
Vance, pencerenin pervazından uzaklaşıp odanın ortasındaki oymalı ahşap masaya doğru yürürken derin bir iç çekti. Kemerinden küçük bir biley taşı çıkarıp, devasa baltasının ağzındaki görünmez çentikleri ritmik hareketlerle düzeltmeye başladı.
"Efsaneler bedelsiz yazılmaz ufaklık," dedi boğuk bir sesle. Metalin o tanıdık, soğuk sesi odadaki gerilimi biraz olsun dağıtmıştı. "Doğanın gücünü bükmek, insanın kendi ruhundan ve bedeninden parçalar koparır. Kule'nin zehri kıtaya ilk düştüğünde, onu durdurmak için asıl neyi feda ettiğini sadece kendisi biliyor. Kimi gözlerini Kule'nin karanlığına kendi isteğiyle verdiğini söyler, kimi ise kullandığı o devasa büyünün onu içten içe yaktığını... Ama o günden sonra bir daha kimse Kadim Büyücü'nün toprağı yardığını görmedi."
Söyleyecekleri bitmiş gibi baltasını bilemeye devam etti. Gözlerini etraftaki yaldızlı şamdanlarda ve ipek perdelerde gezdirdi. "Neyse," diye homurdandı. "Bırakalım geçmişin efsaneleri geçmişte kalsın. Asıl benim merak ettiğim başka bir söylenti var."
Sandalyesini hafifçe geriye yaslayıp o keskin, yorgun gözlerini doğrudan bana çevirdi.
"Yıllarca paralı askerlik yaptım, kıtanın yarısında kılıç salladım ama Myralis'in o kapalı sınırlarından gelen biriyle hiç omuz omuza çarpışmadım. Sizin halkınız... Köyündeki insanların her birinin doğuştan bir tür güçle donatıldığı söylenir. Bu doğru mu? Her birinizin içinde uyanmayı bekleyen bir büyü mü var?"
"Büyü değil," diye düzelttim onu hafifçe. Zihnim, taşa dönmeden önceki o yeşil, canlı köyüme kaydığında sesim istemsizce yumuşamıştı. "Biz ona Yankı derdik. Kule'nin zehri toprağımızı kurutmadan önce, köydeki herkesin doğayla veya kendi ruhuyla bağı olan küçük bir hediyesi vardı. Kimisi toprağa dokunup tohumu bir gecede yeşertir, kimisi rüzgarın yönünü ve fırtınayı teninde hissederdi. Annem... Annem suyu avuçlarında cam gibi şekillendirebilirdi."
Vance'in kalın kaşları havaya kalktı. Biley taşını masaya bırakıp kollarını göğsünde kavuşturdu. "Etkileyici. Peki ya sen? O koca kara Kule kılıcını savururken sadece öfkeni ve zayıf kaslarını kullanmadığını biliyorum. Senin Yankı'n ne, Elara?"
Gözlerimi ellerime indirdim. Bu yeteneği sesli olarak dile getirmek, zihnimdeki o bitmek bilmeyen gürültüyü kelimelere dökmek kolay değildi.
"Benim Yankı'm sihirli bir alev ya da suyu bükmek değil," diye fısıldadım, bakışlarımı yanan şömineye çevirerek. "Benimki daha çok zihnimin içinde susmayan devasa bir çark gibi. Algılarım... Etrafımdaki her detayı, normal bir insanın göremeyeceği ya da duyamayacağı kadar keskin bir şekilde algılıyor ve zihnimde saniyeler içinde birleştiriyorum."
Vance kaşlarını çatarak hafifçe öne eğildi. "Ne demek istiyorsun?"
"Kraliçe'nin taht odasına girdiğimiz anı düşün," dedim, bakışlarımı şöminenin alevlerinden alıp doğrudan ona sabitleyerek. "Siz sadece onun kibrini ve o altın tahtı gördünüz. Ben ise onun sağ elinin işaret parmağındaki hafif titremeyi, tahtın arkasındaki muhafızların nefes alış ritimlerindeki o korku dolu bozukluğu gördüm. O ağır kılıcı savururken de kaba kuvvetimi değil; havanın direncini, çeliğin kavis açısını ve yerdeki en ufak eğimi hesaplıyorum. Zihnimdeki bu kusursuz matematik beni hayatta tutuyor."
Derin bir nefes aldım. "Ve Yüzbaşı Kael... Bize iğrenerek baktığını sanıyorsunuz. Ama Kraliçe ona bizimle gelmesini emrettiğinde, o deri eldivenli elini kılıcının kabzasına öyle bir bastırdı ki, duruşundaki bütün denge bir anlığına bozuldu. Gözlerinde o an sadakat değil, zincire vurulmuş vahşi bir hayvanın çaresiz öfkesi vardı. O adam Kraliçe'ye sadık falan değil Vance, ona mecbur. Nedenini bilmiyorum; belki o eldivenin altında utandığı bir savaş yarası, belki de boynunda görünmez bir kement var ama bildiğim tek bir şey var: Kael o altın zırhın içinde kendi cehennemini yaşıyor."
Vance bir an sessiz kaldı. Şöminenin cılız ışığı, yüzündeki o sert yara izini aydınlatıyordu. Gözlerindeki o alaycı ifade tamamen silinmiş, yerini avını izleyen tecrübeli bir kurdun ciddiyeti almıştı.
Sonra yüzünde o tanıdık, hafif çarpık sırıtış belirdi.
"Desene, bu yaldızlı sarayda o kibirli yüzbaşıdan da, kapıdaki altın zırhlı ordudan da daha tehlikeli bir silahımız var," diye mırıldandı, sesinde gizli bir saygı tınısı vardı. "Kılıçlar kırılır, kalkanlar parçalanır ufaklık. Ama etrafındaki dünyayı herkesten birkaç saniye önce okuyabilen, bir adamın gözündeki o gizli nefreti anında deşifre eden bir zeka... İşte o, her savaşı kazanır."
Vance baltasını masanın kenarına bırakıp, geniş omuzlarını gıcırdayan ahşap sandalyeye iyice yasladı. Gözlerindeki o yırtıcı ciddiyet yerini yeniden o tanıdık, kaba ve alaycı tavrına bırakmıştı.
"Peki bu işler nasıl yürüyor ufaklık?" diye sordu, kalın parmaklarıyla çenesindeki kısa sakalları kaşıyarak. "Yani bu Yankı denen zımbırtı kafasına göre mi seçiyor sizi? Bir sabah uyanıp nefesinle ateşi harladığını falan mı fark ediyorsun, yoksa ormandaki perilerle kan anlaşması falan mı yapmanız gerekiyor? Ben şu lanet baltayı düzgün savurabilmek için yirmi yılımı çamurun ve kanın içinde harcadım, sizinse daha doğuştan cepleriniz sihirle dolu."
Dudaklarımda istemsiz, buruk bir tebessüm belirdi. Zihnim, Kule'nin zehri her şeyi griye boyamadan önceki o yeşil günlere, köyümün tam ortasında yükselen o devasa ağacın gölgesine kaydı.
"Bir sabah uyanarak olmuyor Vance," dedim, sesimdeki o ince hüznü gizlemeye çalışarak. "Çocukken içimizde sadece o gücün küçük fısıltıları olur. Kimisi daha sessizdir, kimisi toprağın nemini teninde farklı hisseder... Ama asıl güç, on üç yaşına geldiğimizde uyanır ve ruhumuza mühürlenir. Biz buna Seçim Günü deriz."
Gözlerimi şöminenin alevlerine diktim. Ateşin titrek ışığı bana o kara günü, hayatımın tam ortasından ikiye bölündüğü o anı hatırlatmıştı. "Köyümüzün kalbinde, kökleri dünyanın derinliklerine inen bir Kadim Ağaç vardı. On üç yaşına basan her çocuk, o ağacın gövdesine elini koyar ve ruhundaki o fısıltı, ağacın kadim özüyle birleşerek nihai şeklini alırdı. Güç o an bedenimizde ete kemiğe bürünürdü."
Derin bir nefes aldım, boğazıma oturan o sert düğümü yutkunarak aşmaya çalıştım. "Küçük kız kardeşim Lilly... Kule'nin zehri köyümüzü vurduğunda, onun Seçim Günü'ydü. Ağaca dokunmasına, kendi Yankı'sıyla nihayet tanışmasına sadece saniyeler kalmıştı. Sonra gökyüzü karardı... ve her şey taşa döndü."
Odanın içindeki sessizlik bu kez ağırlaştı, o ipek perdeli altın kafesin havası bir anda buz kesti. Vance'in yüzündeki alaycı ifade tamamen silinmişti. Gözlerindeki o tecrübeli, sert adam gitmiş; yerini yitirilenlerin acısını, savaş meydanlarında geride bırakılan kardeşlerin yasını çok iyi bilen bir yoldaş almıştı.
Boğazını temizleyip hafifçe öne eğildi. "Senin gününde ne olmuştu peki?" diye sordu. Sesini ilk defa bu kadar yumuşak, ilk defa kırılmaktan korkan bir camı tutar gibi dikkatli duyuyordum.
"Benim Seçim Günüm yıllar önceydi," diye fısıldadım, kucağımda kenetlediğim ellerime bakarak. "Kadim Ağaç'a dokunduğumda gökyüzünden bir şimşek inmedi ya da toprağı titretmedim. Sadece... zihnimdeki o perde tamamen kalktı. İnsanların yüzündeki yalanları, rüzgarın yön değiştirmeden önceki o ilk esintisini, etrafımdaki her bir detayı aynı anda çok keskin bir şekilde görmeye ve zihnimde birleştirmeye başladım. O susmak bilmez çark o gün, o ağacın dibinde dönmeye başladı ve bir daha hiç durmadı."
Vance başını ağır ağır salladı. Şöminenin ışığı yüzündeki derin yara izinde dans ediyordu. "Ve şimdi o çark, bu yaldızlı krallığın da sahte kibrinin de sonunu getirecek," diye mırıldandı saygıyla.
Odanın içindeki o ağır, hüzünlü hava bir süre daha bizimle kaldı. Sadece şöminede yanan odunların çatırtısı ve Lyra’nın o sessiz, düzenli nefes alışverişi duyuluyordu. Zihnimdeki o durmak bilmez çark, kendi acılarımdan yavaşça uzaklaşıp karşımdaki bu koca cüsseli adama, onun o çatlaklar ve yara izleriyle dolu geçmişine odaklanmaya başladı.
"Hep bizden bahsettik," dedim sessizliği bozarak. Sesim, az önceki hüznünden sıyrılmış, içine iflah olmaz bir merak karışmıştı. Bakışlarımı ateşten alıp doğrudan onun o yorgun, sert hatlı yüzüne çevirdim. "Benim taşlaşan köyüm, Lyra'nın masalları, Kadim Ağaç... Ama sen hep karanlıkta durup dinleyen taraftasın, Vance. Hayatını tehlikeye atıp o zehirli ormanda bize rehberlik ettin. Şimdi de bu yılan yuvası sarayda bizimlesin." Vance kollarını göğsünde çözdü ve ağır gövdesiyle öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine yasladı. Gözlerini şöminenin alevlerine diktiğinde, ateşin kızıl ışığı yüzündeki derin yara izini ve yılların yorgunluğunu daha da belirginleştirmişti. Sanki o alevlerin içinde, çoktan küle dönmüş bir geçmişi izliyor gibiydi.
"Benim hikayemde Kadim Ağaçlar ya da ruhun sihirli fısıltıları yok ufaklık," dedi, sesi şöminenin çatırtısına karışırken, alışıldık alaycı tonundan tamamen arınmıştı. "Ben Sisli Dağlar'ın eteklerinden, Sessiz Vadi'nin o bitmek bilmeyen dondurucu ayazından geliyorum. Oraya 'Sessiz' derdik, çünkü dondurucu rüzgar ve kar, ölmek üzere olan bir adamın çığlığını bile saniyeler içinde yutar. Orada toprağa dokunduğunda tohum yeşermez; toprak sadece zayıfları yutar ve sağ kalanların derisini kayış gibi sertleştirir."
Nasır tutmuş kalın parmaklarını birbirine kenetledi. "Kıtayı haritadan izleyenler, o vadinin sadece taştan ve aşılmaz bir sisten ibaret olduğunu sanır. Ama biz orada yaşardık. Bir krala, bir kraliçeye ya da uydurma soylulara hizmet etmeyi reddeden, dağların demirini işleyip kendi kurallarıyla yaşayan bir klandık. Bize göre dağlar kimseye ait değildi, biz dağlara aittik."
Derin, hırıltılı bir nefes aldı. Bakışları alevlerin en karanlık noktasına kilitlenmişti. "Ne yazık ki kibrin, açgözlülüğün ve kanın hüküm sürdüğü bir dünyada, eğer bir tacın gölgesine sığınmıyorsan, herkesin düşmanı olursun. Kışın en sert gecesiydi... Göz gözü görmeyen o kahrolası sisin içinden, Parçalanmış Kıyı'nın acımasız yağmacıları vadimize sızdı. Üzerlerinde Yutucu Deniz'in tuzu ve vahşeti vardı. Sınır birlikleri falan değillerdi; sadece altın, demir ve kan arayan aç köpeklerdi. O gece vadi gerçekten de sessizliğini bozdu. Kar, klandakilerin kanıyla kızıla boyandı."
Elini gayri ihtiyari çenesinden şakağına uzanan o kalın, pürüzlü yara izine götürdü. Parmakları o eski acının üzerinde gezinirken çenesindeki kaslar seğirdi.
"On altı yaşımdaydım," diye fısıldadı, sesi tehlikeli bir şekilde dinginleşmişti. "Ortada ne bir seçim günü vardı, ne de uyanmasını beklediğim bir güç. Babamın elime tutuşturduğu balta, omuzlarıma ağır geliyordu. Karın içinde, yüzü tuzdan ve yara izlerinden tanınmaz hale gelmiş, elinde tırtıklı bir kılıç tutan dev gibi bir denizciyle karşı karşıya kaldım. Hayatta kalmak için savurduğum o ilk balta darbesini, demirin kemiğe gömülürken çıkardığı o iğrenç sesi asla unutmam. O adamı yere yığdım ama düşmeden önce kılıcı yüzümü bu hale getirdi. Acıyı hissetmedim bile... Sadece, hayatta kalmanın tek yolunun senden daha büyük bir canavara dönüşmek olduğunu anladım."
Bakışlarını ateşten çekip bana çevirdi. O yorgun gözlerinde, kendi taşlaşmış köyümde hissettiğim o tanıdık, ağır kayıp duygusunu gördüm.
"Klan o gece dağıldı, sağ kalanlar dağların daha derinlerine kaçtı. Ben ise geri dönmemek üzere o vadiden ayrıldım. O gün kendime bir söz verdim," dedi Vance, sesini yeniden o sert, tavizsiz tınısına kavuşturarak. "Sadakatimi hiçbir krallığa, hiçbir altın taca ya da kibre satmayacaktım. Baltamı sadece kendi karnımı doyurmak ve kendi kurallarımla yaşamak için çektim. Soylular bana paralı asker diyor, sadakatsiz bir köpek olduğumu düşünüyorlar... Bense buna özgürlük diyorum. Kazandığım o altın sikkeler, sadece bu yozlaşmış dünyada kimseye boyun eğmememin bedelini ödüyor."
Dudaklarının kenarında o çarpık, alaycı sırıtış tekrar belirdi ama bu kez altında derin bir hüzün yatıyordu. "Anlayacağın ufaklık, benim geçmişim senin zihnindeki o kusursuz çarkları çalıştıracak kadar felsefi ya da gizemli değil. Sadece kan, bitmek bilmeyen bir sis ve inattan ibaret."
Sırtımı ipek divanın yastıklarına biraz daha yasladım. "Nerelisin sen? Yani, koca bir baltayı sırtlayıp krallıklar arasında ölüm dağıtmaya, bir paralı asker olmaya nasıl başladın? Sadece para için demeden önce düşün, çünkü yüzündeki o derin yara izi ve gözlerindeki o bıkkınlık, sadece birkaç altın sikke uğruna kazanılmış gibi durmuyor."
Vance’in geçmişinden süzülüp gelen bu ağır itirafın ardından odaya yeniden o derin, boğucu sessizlik çöktü. Ancak bu kez aramızdaki o görünmez duvar biraz daha incelmiş, Myralis’in o yeşil, efsunlu sınırları ile kuzeyin o kanlı, dondurucu ayazı bu altın kafesin içinde sessiz bir saygıyla birbirine düğümlenmişti.
Vance derin bir iç çekerek oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Ağır adımlarla odanın köşesindeki oymalı, altın varaklı ahşap dolaba doğru yöneldi. Dolabın üzerindeki gümüş tepside duran, içi kehribar rengi bir sıvıyla dolu kristal karafı ve iki zarif kadehi eline aldı.
"Geçmişin hayaletlerini doyurduğumuz yeter," diye homurdandı, karafın kapağını açıp kadehlere o koyu renkli içkiden doldururken. "Bu yaldızlı duvarların içinde nefes almak bile insanın midesini bulandırıyor ama en azından soyluların şarap mahzenleri her zaman saygıyı hak eder."
Kadehlerden birini bana uzattı. İtiraz etmeden aldım. İçkiyi dudaklarıma götürdüğümde, genzimi yakan o keskin, isli tat bir anlığına gözlerimi yaşarttı ama ardından mideme yayılan o sıcaklık, günlerdir taşın ve çamurun üzerinde biriken bütün yorgunluğumu kesti. Vance kendi kadehini tek dikişte boşaltıp gürültülü bir şekilde nefes verdi.
"Peki şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu, kadehini tepsiye geri bırakırken. Gözlerindeki o yırtıcı ciddiyet geri dönmüştü. "Kapıda altın zırhlı muhafızlar, ensemizde boynuna Kraliçe'nin tasması takılmış, derisinin altında çelik taşıyan bir yüzbaşı var. O taşı güzellikle vermeyecekleri açık."
"Güzellikle almayacağız zaten," dedim, kadehimdeki kehribar rengi sıvının yansımalarına bakarak. Zihnimdeki o durmak bilmez çark, geçmişin hüznünü bir kenara bırakmış, sarayın zemin planını ve Kraliçe'nin o titreyen parmaklarını analiz etmeye başlamıştı bile. "Kraliçe o taşı tacında bir süs, bir güç gösterisi olarak taşıyor. Ama Gümüş Sed'i ayakta tutan asıl gücün kaynadığı yer orası değil. Taht odasındayken, taşın yaydığı o mor harenin Kule'nin zehrini durduracak kadar yoğun olmadığını hissettim."
Vance kaşlarını çattı. "Eğer taşı kullanmıyorsa, Valoria'yı o zehirden nasıl temiz tutuyor?"
"İşte bunu bulmamız gerekiyor," diye fısıldadım, kadehimi sehpaya bırakarak. "Kraliçe'nin gözlerindeki o korku, sadece Lyra'nın efsanesinden kaynaklanmıyordu. Maskesinin ardında çürüyen, saklamaya çalıştığı çok daha karanlık bir sırrı var. Ve her büyük sır gibi, bu sarayın da en ışıltılı kulelerinde değil, en karanlık, en derine gömülmüş dehlizlerinde saklandığına eminim."
"Yani bir gece yürüyüşüne çıkıyorsun," dedi Vance, dudaklarında tehlikeli bir sırıtış belirirken. Baltasını kavrayıp odanın ortasındaki devasa, ipek örtülü yatağın başucuna yerleştirdi. "Ama yakalanırsan, o deri eldivenli yüzbaşının sana acımayacağını ikimiz de çok iyi biliyoruz. O yüzden şu an hiçbir yere gitmiyorsun ufaklık. Önce uyuyacağız."
İtiraz etmek için dudaklarımı araladım ama omuzlarımdaki kurşun gibi ağırlık bana anında ihanet etti. Günlerdir çamurun, kanın ve tehlikenin içinde sürünmekten bedenim iflasın eşiğindeydi. Odanın köşesindeki divanda çoktan derin bir uykuya ya da büyülü bir transa geçmiş olan Lyra'ya baktım. Bu devasa, altın varaklı ve düşmanlarla dolu sarayda, birbirimizden başka güvenebileceğimiz tek bir ruh bile yoktu.
Vance botlarını çıkarıp yatağın bir köşesine kendini ağır bir çuval gibi bıraktığında, ben de kılıcımı anında ulaşabileceğim bir mesafeye koyup yatağın diğer ucuna uzandım. Yabancı birinin, üstelik hayatını ölüm kusarak kazanan kaba saba bir paralı askerin nefesini bu kadar yakından duymak başlarda son derece tuhaf ve gergin hissettiriyordu. İkimiz de sırtımızı birbirimize dönmüş, aramızda güvensizliğin ördüğü görünmez bir sınır çizgisi bırakmıştık. Ancak ipek çarşafların yadırgatıcı lüksü ve günlerin getirdiği o kemik sızlatan yorgunluk, zihnimdeki o susmak bilmez çarkları yavaşça yavaşlattı. Karanlık beni hızla içine çekti.
Gözlerimi aniden açtığımda odanın içindeki şömine sönmeye yüz tutmuş, geriye sadece odayı kızıla boyayan cılız közler kalmıştı. Gece yarısı çoktan geçmiş olmalıydı. Kımıldamaya çalıştığımda, belime dolanmış ağır, sıcak bir kolun beni geriye doğru çektiğini fark ettim. Uykunun o savunmasız, hesapsız derinliğinde, aramızdaki o görünmez sınır çoktan aşılmıştı. Vance'in geniş göğsü sırtıma yaslanmış, beni sanki savaş meydanında korumaya yemin ettiği en kıymetli varlığıymışım gibi sıkıca sarmıştı.
Nefesimi tutup ondan sessizce uzaklaşmaya çalıştığım o ilk saniyede, odanın karanlık köşesinde oturan silüeti fark ettim. Lyra. Beyaz bağının ardındaki yüzü doğrudan bize dönüktü. Uyuduğunu sanıyordum ama o, asasını dizlerine yaslamış dik bir şekilde oturuyor; görünmeyen gözleriyle aramızdaki bu tuhaf, sessiz anı çoktan yakalamış gibiydi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, bilgece bir tebessüm saklıydı.
Onun o her şeyi bilen duruşu yüzümü anında ateşe verirken, kollarından sıyrılmak için yaptığım ani hareket Vance'in derin uykusunu bıçak gibi kesti. İri gövdesi bir anda kasıldı ve gözleri savaş alanında pusuya düşmüş bir kurt gibi fal taşı gibi açıldı. Nerede olduğunu, daha doğrusu kimi sarmaladığını idrak etmesi sadece bir saniyesini aldı.
Hemen geri çekilip boğazını gürültülü bir şekilde temizledi. Yüzündeki o sarsılmaz, alaycı paralı asker maskesi bir anlığına düşmüş, yerini ne yapacağını bilemeyen, afallamış bir ifade almıştı. Ben de hızla yatağın diğer ucuna kayıp, sanki az önce o sıcaklığa sığınan ben değilmişim gibi botlarıma uzandım. Odanın içindeki hava bir anda o kadar tuhaf ve ağır bir hal almıştı ki, şöminedeki cılız ateşin çıtırtısı bile kulak tırmalayıcı geliyordu.
"Ben..." diye homurdandı Vance, kalın parmaklarıyla ensesini kaşıyarak. Sesi, kılıçların çarpışmasından bile daha gergin çıkıyordu. "Sadece... kılıcına doğru hamle yapmıştım. Uykumda."
"Tabii," diye mırıldandım, ona bakmamaya özen göstererek botlarımın bağcıklarını sıkarken. Yanaklarımdaki sıcaklık hala geçmemişti. "Kılıcımı koruduğun için teşekkürler."
Köşedeki Lyra'nın hafifçe kıkırdadığını duyar gibi oldum ama başımı o yöne çevirmeye cesaret edemedim. Zihnimi hızla toparlayıp bu boğucu anı dağıtmam gerekiyordu.
"Zamanımız daralıyor," dedim, sesimi bilinçli olarak soğutarak. Kapıya doğru süzülüp kulağımı kalın ahşaba yasladım. Zihnimdeki çarklar, o anlık karmaşadan sıyrılıp tekrar sarayın ritmine odaklandı. "Dışarıdaki iki muhafızdan birinin o ritmik horlaması kesildi, diğeri de muhtemelen nöbet değişimi için koridorun sonuna yürümüş olmalı. Adım sesleri uzaklaştı."
Vance de anında o afallamış halinden sıyrılıp kendi gerçeğine, savaşçı kimliğine geri döndü. Baltasını kavrayıp ayağa kalktığında gözlerindeki o yırtıcı ciddiyet çoktan yerini almıştı bile.
"Güzel," dedi, sesi yeniden o tok ve kendinden emin tınısına kavuşurken. "Benim tarafım bende ufaklık. Sen sadece o Kraliçe'nin maskesinin altında yatan her neyse onu bul ve sağ salim bu odaya dön. Gözümü yollarda bırakma."
Gülümsedim. Kapı kolunu tek bir tıkırtı bile çıkarmadan, milimetrik bir yavaşlıkla aşağı indirirken, zihnimdeki çarklar avını koklayan bir tazı gibi dönmeye başlamıştı. Valoria'nın altın kafesinden süzülüp Kraliçe'nin şah damarını bulma vakti gelmişti.