2. bölüm · Myralis
2
Köyden ayrılalı kaç saat, belki de kaç gün olduğunu bilmiyordum.
Zaman, o demir sütunun yere saplandığı an durmuş gibiydi. Sırtıma çaprazlama astığım, o kaçan Kule askerinden aldığım devasa kılıç her adımımda kürek kemiğime çarpıyor, ağır çeliği derimi soyuyordu. Bacağıma bağladığım, Dökümcü Usta'nın dükkanından aldığım hançerlerin ağırlığına alışkın değildim; yürürken bacağımı tuhaf bir açıyla atmama sebep oluyordu. Ama umurumda değildi. Acı, bana hayatta olduğumu ve ne yapmam gerektiğini hatırlatan tek şeydi.
Köyümüz Myralis'in sınırındaydı. O yüzden ilk kurbanların biz olmamız, o karanlık adamların o lanet sütunu ilk bizim oraya saplaması tesadüf değildi. Ancak Myralis, büyücülerin ve doğa ruhlarının yurduydu. Biliyordum ki ülkenin iç kesimlerinde, ormanın derinliklerinde hala güvende olan büyük şehirler, güçlü bilgeler ve Kadim Kök'ün asıl koruyucuları vardı. O demir sütunun yaydığı bu karanlık büyüyü bozabilecek, kardeşimi o taştan hapisten kurtarabilecek kudrette bir büyücüyü ancak kendi ülkemin iç hatlarında bulabilirdim.
Myralis ormanlarının sınır köylerindeki o bildiğim zümrüt yeşili denizi artık yoktu. Sütunun yaydığı hastalıklı gri dalga kilometrelerce ileriye ulaşmış, ağaçların gövdelerini kurutup karartmıştı. Rüzgar estiğinde yaprakların o tanıdık hışırtısı değil; birbirine sürtünen ölü, kuru dalların kemik sesine benzer tıkırtıları duyuluyordu.
İç kesimlere doğru ilerledikçe, sütunun etkisinin zayıfladığı yerlerde doğanın zehre direnmeye çalıştığını, bazı ağaçların inatla yeşil kalmak için çabaladığını gördüm. Güneş, kül rengi bulutların ardında batmaya yüz tuttuğunda, ilerideki ağaçların arasından gelen bir ses duydum.
Adımlarım bıçak gibi kesildi. Nefesimi tutup soluk gri bir çınar ağacının gövdesine sindim. Sesler insanlara aitti. Gülüşmeler, metalin taşa çarpma sesi ve ağır küfürler...
Elim, refleks olarak sırtımdaki o ağır asker kılıcının kabzasına gitti. Soğuk metali kavramak titrememi biraz olsun durdurdu. Ağacın arkasından dikkatlice başımı uzatıp seslerin geldiği yöne baktım.
Önümdeki küçük açıklıkta, bizim köyümüzdeki gibi taşa dönmüş üç heykel vardı. Muhtemelen o gün ormanda seyahat eden tüccarlar veya iç köylerden insanlardı. Ve heykellerin etrafında, paçavralar içinde, derme çatma deri zırhlar giymiş dört adam duruyordu. Bunlar zırhlı Kule askerleri değildi; yollardaki kargaşadan faydalanan, ölü köyleri yağmalayan haydutlardı.
Adamlardan biri, elindeki paslı baltayla kadın heykellerinden birinin boynuna vurmaya çalışıyordu.
"Kahretsin, bu taş çok sert!" diye söylendi adam baltasını geri çekerken. "Boynundaki şu yakut kolyeyi koparamıyorum. Kafasını kırmamız gerekecek."
Zihnimde, Dökümcü Usta'nın paramparça olmuş, kafası gövdesinden ayrılmış o gri bedeni canlandı.
Eğer parçalanırlarsa, büyü bozulduğunda bile hayata dönemezler...
Eğer bu yağmacılar sırf bir kolye için o kadının taş bedenini kırarlarsa, iç kesimlerden bir büyücü bulup getirsem bile kadın çoktan ölmüş olacaktı. Korku? Hayır, artık içimde korkuya yer kalmamıştı. Onun yerini, midemden boğazıma kadar yükselen, saf ve yakıcı bir öfke almıştı.
Kılıcı sırtımdan öyle bir hızla çektim ki, çeliğin çıkarken çıkardığı o tiz sürtünme sesi ormandaki ölü sessizliği yırttı.
Dört haydut aniden dönüp bana baktı. Karşılarında yeşil elbiseli, yüzü gözü çamur içinde bir kız gördüklerinde önce şaşırdılar. Ama elimde tuttuğum o devasa asker kılıcını fark ettiklerinde gülüşmeleri yüzlerinde dondu.
"Bırakın onu," dedim. Sesim beklediğimden çok daha boğuk ve sert çıkmıştı.
Baltalı olan adam sırıtarak bir adım öne çıktı. "Bak sen şu işe... Orman perisi yolunu kaybetmiş. O elindeki oyuncak senin için fazla büyük değil mi tatlım? Ver onu bana, belki canını yakmam."
Silah eğitimi almamıştım. Nasıl durulur, nasıl savuşturulur bilmiyordum. Tek bildiğim ormandaki en ağır kütükleri nasıl kaldırıp indireceğimdi. Adam üstüme doğru küstahça bir adım daha attığında, düşünmedim.
Asker kılıcını iki elimle kavradım ve tıpkı devasa bir baltayı meşe ağacına indirir gibi, tüm vücudumun gücüyle ve içeride biriken tüm o çaresizliğin öfkesiyle adamın üzerine doğru savurdum.
Ağır çelik havayı yararak korkunç bir ıslık çaldı. Adam, kılıcın sadece ağırlığıyla bile onu biçeceğini son anda fark edip baltasını havaya kaldırdı. Ama askerlerin kullandığı o ölümcül Kule çeliği, adamın paslı baltasını bir cam gibi kırıp geçti ve adamın omzuna saplandı.
Adamın attığı çığlık ormanı dalgalandırdı. Yere yığıldığında, kılıcın ağırlığıyla ben de sendeledim ama hemen toparlandım. Çeliğin üzerindeki o kırmızı sıcaklığı gördüğümde midem kasıldı ama duramazdım. Durursam, yine o nehir kenarındaki savunmasız kız olurdum.
Diğer üç adam yoldaşlarının saniyeler içinde devrildiğini görünce dehşete düştüler. İçlerinden bıçaklı olanı bana doğru atıldı. Kılıcı geri çekmek için zamanım yoktu. Sol elimi bacağımdaki kemerliğe attım, Usta'nın hançerlerinden birini refleksle çekip adamın göğsüne doğru savurdum. Bıçak tam saplanmasa da adamın köprücük kemiğini sıyırarak onu geriletti.
"O manyak bir cadı!" diye bağırdı içlerinden biri. "Kaçın!"
Arkalarına bile bakmadan, yaralı arkadaşlarını orada bırakarak ağaçların arasında gözden kayboldular. Yerde kıvranan baltalı adam ise sürünerek, korku dolu gözlerle bana bakıp uzaklaşmaya çalışıyordu. Ona dokunmadım. Kılıcımın ucundan toprağa damlayan kanı izlerken nefes nefeseydim. Ellerim titriyordu.
Taşlaşmış kadının heykeline döndüm. Heykel tek parçaydı; kolye hala boynunda duruyordu.
Derin, titrek bir nefes aldım. Birini öldürmemiştim ama ciddi şekilde yaralamıştım. Ve tuhaf olan... bundan en ufak bir pişmanlık duymuyordum.
Kılıcımı, eteklerimi yırtarak yaptığım bir bez parçasıyla temizledim ve tekrar sırtıma astım. Güneş tamamen batmış, ormanın üzerine ağır bir karanlık çökmüştü. Önümde uzanan sık ağaçlara, Myralis'in karanlık içlerine doğru baktım. Kardeşimi kurtaracak o güçlü büyücüyü bulana kadar durmayacaktım. Adımlarımı sıklaştırarak geceye doğru yürümeye devam ettim.
Günlerce yürüdüm. Ormanın grileşen, ölü sınırlarını arkamda bırakıp Myralis'in içlerine doğru ilerledikçe, ağaçlar o hastalıklı renkten kurtulup yeniden bildiğim o canlı, nefes alan zümrüt yeşiline bürünmeye başladı.
Nihayet ormanın bittiği yerde, bizim köyümüzden çok daha büyük, etrafı sağlam ahşap surlarla çevrili, neredeyse bir şehir sayılabilecek devasa bir yerleşkeye vardım.
Şehrin kapılarından içeri girdiğimde, ilk bakışta her şey normal görünüyordu. İnsanlar sokaklarda yürüyor, pazar tezgahlarında meyveler satılıyor, demircilerin çekiç sesleri havaya karışıyordu. Ancak havada ağır, gergin bir sis vardı. Tüccarlar ve sınır boylarından gelen gezginler sayesinde, dışarıda solan doğanın ve taşa dönen köylerin fısıltısı çoktan buraya ulaşmıştı. İnsanlar günlük işlerine devam etseler de herkesin yüzünde diken üstünde olduklarını gösteren o huzursuz ifade okunuyordu.
Sokaklarda yürürken, insanların bana bakışlarını hissettim. Yırtılmış ve çamura bulanmış yeşil elbisem, sırtımda çaprazlama duran o devasa çelik kılıç ve bacağımdaki fırlatma bıçaklarıyla bir hayalet gibi görünüyordum. Yanından geçtiğim herkes bir an duraksıyor, sohbetlerini kesip bana bakakalıyordu. Bakışlarında hem derin bir acıma hem de yaklaşan felaketin vücut bulmuş halini görmüşler gibi saf bir korku vardı. Nereden geldiğimi, o gri cehennemden sağ çıktığımı anlıyorlardı.
Bana yardım edebilecek, bu kara büyüyü anlayacak ve beni güçlü büyücülere yönlendirebilecek birilerini bulmalıydım. Böyle bilgilerin en çok konuşulduğu yerlerin hanlar ve tüccarların toplandığı tavernalar olduğunu biliyordum. Sokağın köşesinde, alt katı geniş bir bar olan büyük, ahşap bir han gördüm ve adımlarımı oraya yönlendirdim.
Ağır ahşap kapıyı iterek içeri adım attığımda, içerideki o sıcak yemek, is ve bira kokusu yüzüme çarptı. Kapının menteşeleri hafifçe gıcırdadığında, loş bardaki tüm hareketlilik bir anda bıçak gibi kesildi.
Müzik sustu. Masalarda oturan tüccarların, paralı askerlerin ve gezginlerin gözleri eşikte duran bana takıldı. Sırtımdaki o koca kılıç ve yüzümdeki donuk ifadeyle içeri giren bu yabani kız, barda derin, ölümcül bir sessizlik yaratmıştı.
O sessizliği, barın arkasından telaşla koşturarak gelen bir kadın bozdu. Hanın sahibi olduğunu sonradan öğreneceğim; yanakları al al, kısa boylu, tombul ve son derece anaç görünümlü bu abla, ellerini beyaz önlüğüne silerek hızla yanıma geldi.
Bana doğru koşarken gözleri bir an sırtımdaki kılıca kaydı ama yüzündeki o tatlı, şefkatli ifade hiç değişmedi. Tam önümde durup ellerini yanaklarına koydu ve bir anda konuşmaya başladı.
"Tatlım! Yüce ağaçlar aşkına, iyi misin? O yüzünün gözünün hali ne böyle, saldırıya mı uğradın? Sen bir savaşçı mısın? Yaratıcı aşkına, o sırtındaki kılıç senin boyundan büyük! Nereden geliyorsun sen böyle? Aç mısın? Yaralı mısın? Oturacak bir yer vereyim mi sana?"
O kadar hızlı ve nefes almadan konuşuyordu ki, tek bir kelime bile araya sıkıştıramadım. Sadece yüzüne bakıp, tüm sorularını bitirip susmasını bekledim. Hanın ortasında, bana yöneltilen tüm o yargılayıcı ve korkak bakışların aksine, bu kadının –adının Milda olduğunu sonradan öğrenedim– gözlerinde sadece saf bir endişe ve sıcaklık vardı.Milda derin bir nefes alıp nihayet sustuğunda, omuzlarım düşüverdi. Günlerdir beni ayakta tutan o saf öfke ve adrenalin yavaş yavaş çekiliyor, yerini kemiklerime kadar işleyen, ezici bir yorgunluğa bırakıyordu. Çantamdaki o azıcık yolluk biteli çok olmuştu; midem kasılıyor, dizlerim titriyordu. Günlerdir soğuk toprağın üzerinde uyumaktan her yanım ağrıyordu ve bir adım daha atacak halim kalmamıştı.
"Param yok," diye fısıldadım. Sesim yorgunluktan ve günlerdir kimseyle konuşmamaktan çatallı çıkmıştı. "Günlerdir yürüyorum. Erzağım tükendi, düzgün bir yatak yüzü görmedim. Gücümü toplamam lazım, ayakta kalmam lazım ama..."
Gözlerimi çamur, ter ve o haydutun kurumuş kanıyla kirlenmiş ellerime, sonra da yırtık pırtık elbiseme indirdim. "Her şeyden önce... yıkanabileceğim bir yer var mı? Param yok ama karşılığında bulaşıklarınızı yıkarım, hanın yerlerini silerim, odun kırarım. Lütfen, sadece yıkanmak istiyorum."
Milda'nın yüzündeki o tatlı tebessüm yerini derin bir keder ve şefkate bıraktı. Ellerini göğsüne götürüp küçük bir çığlık bastırdı. "Deli misin sen çocuk! Ne bulaşığı, ne odunu, ne parası! Yaratıcı aşkına, şu haline bir bak, rüzgar esse yıkılacaksın."
Hemen uzanıp elimden tuttu; elleri sıcacık ve yumuşacıktı. Hanın ortasındaki o meraklı, fısıldaşan kalabalığa sert bir bakış atıp, "Önünüze dönün siz! Görecek bir şey yok!" diye çıkıştı. Sonra beni nazikçe ama kararlı bir şekilde çekerek barın arkasındaki merdivenlere doğru yönlendirdi.
Beni üst katta, ahşap kokan küçük ama tertemiz bir odaya soktu. Saniyeler içinde köşedeki tahta fıçıya sıcak su doldurmuş, yanına temiz bir kalıp sabun ve keten bir havlu bırakmıştı. Kendi gençliğinden kaldığını söylediği, sade ve temiz gri bir elbiseyi de yatağın üzerine koydu. "Önce o üzerindeki çamurdan ve kan kokusundan bir kurtul. Sırtındaki o koca demir parçasını da yere bırak, kimse çalmaz. Yıkan, giyin ve hemen aşağı, mutfağa gel."
Sıcak su, günlerdir buz gibi nehirlerde donan bedenime değdiğinde gözlerimden yaşlar süzüldü. Sadece bedenimdeki kiri değil, sanki o ebedi sonbaharın üzerime yapışan ölüm kokusunu da kazıyarak temizledim.
Temiz kıyafetleri giyip hanın arkasındaki mutfağa indiğimde, Milda köşedeki küçük masaya adeta bir ziyafet kurmuştu. Koca bir kase dumanı tüten etli yahninin yanında taze fırınlanmış kalın bir somun ekmek ve bir kupa sıcak elma şırası vardı.
Masaya oturduğumda önce çekindim ama açlık kokuyla birleşince midem korkunç bir gurultuyla isyan etti. Milda karşıma geçip sandalyeyi çekti, çenesini ellerine dayayarak, "Hadi," dedi ısrarcı ve şefkatli bir sesle. "O kase dibine kadar sıyrılacak. Yemezsen tek kelime konuşturmam seni."
Kaşığı alıp sıcak yahniden bir yudum aldığımda, günlerdir hissettiğim en güzel şeyin bu olduğunu düşündüm. Ekmeği koparıp suyuna banarak, adeta yıllardır açmışım gibi büyük lokmalarla yemeye başladım.
Ben yemeğimi neredeyse yarılamış, şıramdan büyük yudumlar alırken Milda dirseklerini masaya dayayıp biraz daha bana doğru eğildi. Gözlerindeki o anaç ifade şimdi yerini ciddi bir endişeye ve meraka bırakmıştı.
"Sınır boylarından gelen tüccarlar hiç iyi şeyler anlatmıyor kızım," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Ormanın öldüğünü, doğanın gri bir renge büründüğünü söylüyorlar. Ve sen... o cehennemin içinden, elinde koca bir asker kılıcıyla, yapayalnız çıkıp geldin."
Önümdeki boş kaseye baktım. Kardeşimin, Lily'nin o donuk, korku dolu taştan yüzü bir an için yahninin dibinde belirdi sanki. Boğazıma takılan o koca düğümü yutkundum.
"Şimdi anlat bakalım," dedi Milda, elini uzatıp masanın üzerinde duran titreyen elimi tutarak. "Oralarda, senin köyünde tam olarak ne oldu?"Boş kaseye bakarken derin bir nefes aldım. Gözlerimi yummamla birlikte o korkunç anlar zihnimde tekrar canlandı.
"Kardeşim..." diye başladım, sesim titrekleşse de kendimi zorlayarak devam ettim. "Lily. On üçüne yeni basmıştı. Töreni için bembeyaz bir elbise giymişti, Kadim Kök'ün önünde yeteneğini öğrenecekti. Her şey o kadar güzeldi ki..."
Milda sessizce elimi okşadı, cesaret vermek istercesine sıktı.
"Sonra yer titredi," dedim, bakışlarımı kaseden kaldırıp Milda'nın gözlerinin içine dikerek. "Ormandan zırhlı atlılar indi. Hiçbir şey söylemediler, uyarı yapmadılar. Sadece kalabalığı ezip geçtiler. Arkalarında garip, devasa demir bir sütun taşıyorlardı. Lily atların arasında sıkışıp kalınca çılgın gibi ona ulaşmaya çalıştım ama dev gibi bir asker kalkanıyla yüzüme vurup beni nehre düşürdü. Suyun altına batarken duyduğum son şey köyümün çığlıklarıydı."
Sözcükler boğazıma dizildi. Yutkunup kendimi zorladım. "Nehrin akıntısı beni kilometrelerce uzağa sürüklemiş. Kendime gelip köye geri koştuğumda... her şey bitmişti. Herkes taşa dönmüştü. Doğadaki her şey kurumuş, grileşmişti. Meydanın ortasında, ben baygınken yere sapladıkları o devasa demir sütun duruyordu. Etrafa yayılan ve her şeyi taşa çeviren o kara büyü sütundan geliyordu. O askerler, köyün en güçlü adamlarının heykellerini balyozlarla paramparça etmişlerdi. Bir daha uyanamasınlar diye... Ama Lily'yi, kardeşimi küçük bir çocuk olduğu için öylece bırakmışlardı. Onu yatağına taşıdım ve o taştan hapisten çıkaracak birini bulmak için yola çıktım."
Sırtımdaki kılıcı işaret ettim. "O silahı da, bu yolda bir daha asla çaresiz kalmamak için Kule askerlerinin birinden aldım. Buraya geldim, çünkü bu kara büyüyü bozabilecek kadar güçlü büyücülerin sadece Aenoril'in iç kesimlerinde bulunabileceğini düşündüm."
Milda'nın gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Boştaki eliyle yüzünü sildi, bana o kadar derin bir acı ve şefkatle bakıyordu ki, kendi annem hayatta olsaydı bana ancak böyle bakardı diye düşündüm.
"Ah, güzel kızım benim..." diye fısıldadı iç çekerek. "Ne kadar büyük bir yük almışsın o gencecik omuzlarına."
Milda ayağa kalktı, gidip mutfak tezgahından kendi bardağına biraz şıra doldurdu. Yüzünde az önceki o neşeli, telaşlı halinden eser kalmamış, yerini yaşanmışlıkların verdiği ağır bir ciddiyet almıştı. Masaya geri döndüğünde bana doğru eğildi.
"Sana yalan söylemeyeceğim Elara," dedi sesini alçaltarak. "Eskiden olsa, Myralis ormanları ulu bilgelerle, kudretli büyücülerle dolup taşardı. Ama şimdi... işler eskisi gibi değil. Vandrak'ın o kara Kule'si yükseldiğinden beri büyücüler ya avlandı ya da çok derinlere, haritalarda bile olmayan yerlere saklandılar."
Umutsuzlukla yutkundum. "Ama hiç mi yok? Biri olmalı..."
"Söylentiler var elbette," diye araya girdi Milda. "Hanım, sınır boylarından, uzak denizlerden ve dağlardan gelen insanlarla dolup taşar. Her gece ateşe karşı bira içerken bir sürü efsane anlatırlar. Kimisi kuzeydeki karlı dağlarda zihinleri okuyan rahiplerden bahseder, kimisi güneydeki harabelerde uyuyan kör bir kahinden dem vurur. Ama tatlım... bunların çoğu birer meyhane efsanesinden, sarhoşların uydurduğu masallardan ibarettir. Gerçekten o kadar kudretli birini bulmak, iğne deliğinden deveyi geçirmekten farksızdır."
Omuzlarım çöktü. Bütün umudum bu şehre, buradaki insanlara bağlıydı. Şimdi ne yapacaktım? Nereye gidecektim?
Milda yüzümdeki o yıkılmış ifadeyi görünce uzanıp çenemi tuttu ve başımı nazikçe yukarı kaldırdı.
"Hemen pes etme," dedi kararlı bir sesle. "Kardeşini kurtarmak için o cehennemden tek başına çıkıp gelmiş bir kız, birkaç sarhoş hikayesi yüzünden pes edemez. Ama dışarıda, o kör karanlıkta nereye gideceğini bilmeden tek başına dolanıp duramazsın."
Göz kırptı ve o tatlı gülümsemesi yüzüne geri döndü. "Ne yapacağını, hangi söylentinin peşinden gideceğini bulana kadar burada, benim yanımda kalacaksın. Zaten hanın işlerine yetişemiyordum. Gündüzleri bana bulaşıklarda, yerleri silmede yardım edersin. Karşılığında sana sıcak bir yatak ve üç öğün yemek veririm. Akşamları da barın köşesinde sessizce durur, gezginlerin anlattıklarına kulak misafiri olursun. Yolunu bulana kadar en güvende olacağın yer burası."
Bu teklif, o an dünyadaki bütün hazinelerden daha değerliydi. Boğazıma düğümlenen minnet duygusuyla sadece başımı sallayabildim.
"Pekala, anlaştık o zaman," dedi Milda ayağa kalkarak. "Şimdi odana çık ve o yumuşak yatakta deliksiz bir uyku çek. Yarın sabahtan itibaren hanın işleri bizi bekler. Ve kim bilir... belki de aradığın o ipucu, yarın gece şu kapıdan içeri girecek bir yolcunun dudaklarındadır."
