MÜREKKEP VE TAHT kitap kapağı

2. bölüm / 4

MAYA

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: MAYA

Şehrin gürültüsü, odamın ağır ahşap kapısının ardında boğulup giderken geriye sadece o eşsiz sessizlik kalıyor. Benim dünyam, gün ışığının perdelerden süzülüp sandal ağacı tütsüsünün dumanına karıştığı o dar ama sonsuz odada başlar. İsmim Maya; ama ruhumun adı sanki yüzyıllar öncesinden gelen bir mürekkep damlasında saklı.

Benim için Uzak Doğu sanatı sadece bir hobi değil, bir nefes alma biçimi. Çoğu insan hayatı bir yarış gibi yaşarken, ben vaktimi bir mürekkep tabletini taşın üzerinde yavaşça öğüterek geçirmeyi severim. O dairesel hareketler, zihnimdeki karmaşayı silip süpüren bir meditasyona dönüşür. Mürekkebin o kendine has, topraksı ve köklü kokusu burnuma çalındığında, modern dünyanın tüm o sahte ışıkları söner; geriye sadece ben ve kağıdın bembeyaz saflığı kalır.

Masamda yanan küçük mumun ışığında, Guqin’in tellerinden dökülen o derin ve ağır nağmeleri dinliyorum. Bu müzik, sanki damarlarımda akan kanın ritmiyle birleşiyor. Notadaki her duraklama, aslında hayattaki o sessiz ama anlam dolu anları temsil ediyor. Dinginliği seviyorum. Bir çiçeğin dalındaki duruşunu, rüzgarın bir bambu yaprağını nasıl eğdiğini dakikalarca izleyebilirim. İşte bu yüzden resimlerimde de o ruhu arıyorum.
Resim yapmak benim için bir kağıda bir şeyler çizmek değil; bir dünyaya ruh üflemek gibi. Bugün fırçamın ucunda, hiç gitmediğim ama rüyalarımda adım adım gezdiğim o antik şehirler var. Kiraz çiçeklerinin taş yollara döküldüğü, yüksek çatılı tapınakların göğe uzandığı o uzak diyarlar... Bugün nedense fırçam beni daha sert, daha otoriter çizgilere sürüklüyor. Kağıdın üzerinde bir adamın silüeti beliriyor; kırmızılar içinde, asil ama bir o kadar da mesafeli. Bakışlarını henüz çizmedim ama o kağıtta atan bir kalp olduğunu hissedebiliyorum.

Tütsümün külü yavaşça düşerken, odadaki hava garip bir şekilde ağırlaşıyor. Sanki müziğin notaları havada asılı kalıyor. Hayatımın bu sakin akışının, fırçamın ucundaki o kırmızı kaftana dolanıp bambaşka bir yere akacağını henüz bilmiyorum. Ben sadece dinginliği, mürekkebin kokusunu ve o bitmeyen sessizliği seviyorum.

Aslında elimdeki fırça, sadece boya taşımıyordu kağıda; o, zihnimin karanlık koridorlarında gördüğüm rüyaların anahtarıydı. Çizdiğim her şey, gözlerimi kapattığımda ruhuma misafir olan o yabancı dünyanın yansımalarıydı. Fakat bu rüyaların merkezinde, beni hem büyüleyen hem de içten içe ürperten bir figür vardı: Arkası dönük, ihtişamlı ama bir o kadar da soğuk, kırmızılar içinde bir Kral.

Onu her gece görüyordum. Yüzünü bir kez bile dönmüyordu bana. Etrafını saran sarp dağlar, devasa taşlar ve her iki yanı pembe bir denizi andıran kiraz çiçekli yollar... Bu manzara o kadar canlıydı ki, uyandığımda parmak uçlarımda o çiçeklerin yumuşaklığını hissedebiliyordum. Yine de bu rüyalar, cevabını bilmediğim bir korkuyu fısıldıyordu kalbime. Neden ben? Neden sürekli bu uzak, kadim diyarın gölgeleri beni takip ediyordu?

Uzak Doğu'ya olan bu tuhaf meyilim, sonradan edinilmiş bir hobi değildi. Bu, çocukluğumun en köklü merakıydı. Akranlarım oyun peşinde koşarken, ben bambu ormanlarının, sessiz tapınakların ve sisli nehirlerin hayaliyle büyüdüm. O toprakları gidip görmek, o havayı solumak en büyük hayalimdi; ama hayatın gerçekleri ve imkanlarım, beni hep o odanın dört duvarı arasında, rüyalarımın rehberliğinde bıraktı.
Bir süre sonra fark ettim ki, sadece manzara çizmiyordum. Hiç eğitimini almadığım, dilini bilmediğim halde kâğıda Çince karakterler dökmeye başladım. Elimi kâğıda koyduğum an, zihnimden bağımsız bir şekilde o kadim yazıların ruhu parmaklarıma süzülüyordu. Sanki biri kulağıma binlerce yıllık sırları fısıldıyor, ben de onları mürekkeple mühürlüyordum.

Zamanla rüyalarım daha da sertleşti. O sakin nehirlerin arasından yükselen görkemli dağların, taşların birer birer çatladığını, koca kütlelerin sarsılarak kırıldığını görüyordum. Ve o yıkımın tam ortasında, yüzünü hala gizleyen o kırmızı kaftanlı adam duruyordu. Neden onu çizmek zorundaydım? Neden bu yıkılan dağlar benim fırçamın ucunda can buluyordu? Sebebini bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey vardı: Mürekkep kurudukça, kaderim o rüyadaki adamın gölgesine daha da fazla dolanıyordu.

. Görsel Sanatlar Fakültesi’nden dereceyle mezun olduğumda, hocalarım benden fırça darbelerimdeki o kendine has ruhu, modern sanata yansıtacak büyük işler bekliyordu. Ve yansıttım da. Bir süre, galerilerin parıltılı ışıkları altında, imzamı taşıyan tabloların önünde durup, insanların o renklerin derinliğini anlamaya çalışmasını izledim. Mesleki hayatımda, bir ressamın hayal edebileceği pek çok başarıya erkenden ulaştım; ama içimdeki o boşluk hiç dolmadı.
Pek çok sanatçı, eserlerine kendini yansıtır; bense fırçamın ucundaki o dünyalara kendimi ait hissedemiyordum. Ne modern sanata, ne o galerilere, ne de o şehre... Sanki ruhum, binlerce yıl önce, hiç bilmediğim bir toprağın toprağına karışmış, ben de o topraktan süzülen mürekkeple hayali bir hayatı çiziyordum. Bu yüzden, bir süre sonra sadece rüyalarımda gördüklerimi kağıda aktarmaya karar verdim. Gerçek dünya bana çok yabancıydı; ama o sarp dağlar, kiraz çiçekleri ve o arkası dönük Kral... Onlar, içimdeki o boşluğun en azından bir kısmını dolduruyordu.
Bu aidiyetsizlik hissinin kökleri, sadece sanata değil, kendi hayatıma da uzanıyordu. Yıllarca, kendimi o sıcak, sevecen ailenin bir parçası olarak gördüm. Onlara minnet duyuyordum, evet. Bana verdikleri sevgiyi, emeklerini asla inkar edemezdim. Fakat tesadüfen öğrendiğim o gerçek, tüm dünyamı başıma yıktı: Onlar benim üvey ailemdi.
O an, içimdeki tüm sarsıntılar birer birer kırıldı. Dağlar taşlar gibi... Onlara olan sevgim, derin bir kırgınlığa ve güven kaybına dönüştü. Beni bu yalanın içinde yaşattıkları, köklerimi benden gizledikleri için onları affedemiyordum. Hayatımın temelleri çökmüştü ve ben, o enkazın altında kalıp daha fazla ezilmek istemedim.
Bu yıkımların üzerine, farklı bir hayat sürmek, kendi köklerimi kendi başıma aramak ve rüyalarımın peşinden gitmek istedim. Ve kararımı verdim. Onlara, bana verdikleri her şey için minnet dolu bir mektup bırakıp, farklı bir şehre, kimsenin beni tanımadığı bu yeni hayata kaçtım. Burada, sadece rüyalarım, mürekkebim ve o arkası dönük Kral'la dolu, bambaşka bir yaşam kurdum.
Artık galerilerin parıltısı değil, mürekkebin kokusu ve sandal ağacı tütsüsü vardı hayatımda. Köklerimden kopmuş, rüyalarımın derinliklerine kök salmaya çalışan bir fırçaydı artık hayatım. Ve belki de bu rüyalar, beni o hiç bilmediğim gerçek köklerime, o sarp dağların, kiraz çiçeklerinin ve kırmızılar içindeki Kral'ın dünyasına götürecekti... Sebebini bilmediğim o korkuyla birlikte...

Bugün, içimde garip bir huzurla uyandım. Şehrin bu yeni köşesinde kurduğum hayat, her ne kadar köksüz olsa da kendi ellerimle çizdiğim bir tablo gibi taze geliyordu. Ancak tutku, bazen kontrol edilemez bir açlığa dönüşüyor. Her gün, saatlerce o rüyadaki sahneleri kâğıda dökmekten elimdeki fırçalar yorgun düşmüş, en kaliteli mürekkep tabletlerim bile tükenmişti. Artık bana sıradan sanat marketlerinin rafları yetmiyordu; çizdiğim o kadim dünyanın ağırlığını taşıyacak, ruhu olan malzemelere ihtiyacım vardı.
Aklımda tek bir yer vardı: Merkezin ara sokaklarında, zamanın uğramayı unuttuğu o küçük antikacı dükkanı. Mahallede herkes, orada çalışan yaşlı amcanın elinde paha biçilemez ama uygun fiyatlı hazineler olduğunu söylerdi. Şimdiye kadar kapısından içeri adımımı atmamıştım; belki de rüyalarımın gerçeğe bu kadar yaklaşmasından içten içe korkuyordum. Ama bugün, uzak doğu sanatımı sadece teknikle değil, geçmişin tozuyla ve yaşanmışlığıyla da harmanlamaya karar vermiştim.
Dükkanın önüne geldiğimde, kapının üzerindeki paslı çıngırağın sesi bile yüzyıllar öncesinden gelen bir çağrı gibiydi. İçerisi; eski çağlardan kalma eşyalarla, küf kokulu kitaplarla ve gıcırdayan ahşap raflarla doluydu. Burası sadece bir dükkan değil, unutulmuş hayatların sergilendiği bir zaman tüneli gibiydi.
Gözlerim rafların arasında gezinirken, aradığımın ne olduğunu bilmeden ama onu gördüğümde tanıyacağımdan emin bir şekilde ilerledim. Modern dünyanın o parlak, ruhsuz malzemelerinden sonra bu eski eşyaların arasındaki yaşanmışlık hissi, rüyalarımdaki o sarp dağların kokusunu anımsatıyordu. Yaşlı amca, tezgahın arkasında puslu gözlerle beni izlerken, parmaklarım tozlu bir kutunun üzerindeki işlemelere dokundu.
Antikayı, geçmişin o silinmez izini artık sanatıma katmalıydım. Çünkü biliyordum ki; o rüyadaki kırmızı kaftanlı Kral, ancak bu dükkanın kuytu köşelerinde saklı kalan o kadim mürekkebin ve fildişi saplı fırçanın diliyle gerçek anlamda kâğıda dökülebilirdi. Kaderimin bu dükkanın rafları arasında bir yerde gizlendiğini, o an derinden hissetmeye başlamıştım.

Yaşlı antikacı, tezgahın arkasından Maya'yı puslu gözlerle izliyordu. Maya'nın fırçaya dokunuşundaki o derin, sanatsal bağı ve gözlerindeki o tanıdık, rüyaların peşindeki ifadeyi fark etmişti. Sessizliğini, bilge bir tebessümle bozdu:

"O fırçayı aldın demek... Kaderin fırçası o. Umarım," diye fısıldadı yaşlı adam, sesi bin yıllık bir tozun içinden süzülüyormuş gibi derinden geliyordu, "onunla güzel şeyler çizersin, genç kız."

Maya, antikacının bu gizemli sözleri karşısında irkildi. Fırçayı kutusuna geri koyarken, gözlerini antikacının puslu gözlerine dikti. Bir cevap bekliyordu.
Antikacı, tebessümünü derinleştirerek, Maya'nın kalbine dokunacak o sözleri söyledi:

"Çünkü dikkat et," dedi, parmağını havada hafifçe sallayarak, "bu fırçanın ucundan çıkan her çizgi, kâğıda dökülen her mürekkep damlası... Onlar sadece resim değil. Onlar, gerçekleşmeye mahkum olan kaderin ta kendisi. Çizdiğin şeyler, bu dünyada ya da bir başkasında... Mutlaka can bulacak."

Yaşlı adamın bu gizemli, sanki bin yıllık bir kehaneti fısıldayan sözleri karşısında irkildiğimi hissettim. "Çizdiğin şeyler... gerçekleşmeye mahkum gibi..." Bu cümle, dükkanın tozlu havasında asılı kaldı. Fırçayı ve diğer aldıklarımı—birkaç parça kadim sandal ağacı tütsüsü, toprak boya kapları ve o değişik, pürüzlü fırça sapını—kutusuna yerleştirirken, yaşlı adama zoraki ama minnettar bir gülümsemeyle karşılık verdim.

"Teşekkür ederim," dedim, sesim dükkanın sessizliğinde yankılandı. "Umarım güzel şeyler çizerim.
Dükkandan çıktığımda, şehrin gürültüsü ve modern ışıkları, antikacının o zamanı durduran atmosferinden sonra bana yabancı geldi. Çantamdaki o kadim eşyaların ağırlığını ve yaşlı adamın sözlerinin gizemini kalbimde taşıyarak, adımlarımı hızla eve doğru yönelttim. Sanki her bir adımım, rüyalarımdaki o sarp dağlara ve kırmızılar içindeki Kral'a biraz daha yaklaştırıyordu beni

Eve vardığımda, o tanıdık sandal ağacı kokusu beni karşıladı; ama bu sefer, çantamdaki yeni tütsülerin ve toprak boyaların kokusu da ona karışmıştı. Önce odaya çeki düzen verdim. Dağınık fırçalarımı, kurumuş mürekkep tabletlerimi ve rüyalarımı kağıda döktüğüm o sayısız çizimi düzenledim. Ve sonra, odamın en aydınlık köşesindeki o eski, ahşap raflardan birini boşalttım.

O rafı, antikacıdan aldığım o kadim hazinelerle doldurmaya başladım. Kabartma desenli fırça kutusunu tam merkeze yerleştirdim; ejderha motifi, mum ışığında sanki canlanmış gibi parlıyordu. Yanına, o pürüzlü fırça sapını ve toprak boya kaplarını dizdim. Sandal ağacı tütsülerini de o rafın bir köşesine yerleştirdim. Artık antik bir rafım vardı; geçmişin izlerini ve rüyalarımın ruhunu taşıyan, bana ait özel bir köşe...
O köşeye baktığımda, yaşlı adamın sözleri tekrar yankılandı kulağımda: "Onlar, gerçekleşmeye mahkum olan kaderin ta kendisi..."

Fırçayı elime alıp, o sarp dağların ve arkası dönük Kral'ın rüyasını kağıda dökmek için sabırsızlanıyordum. Ama bu sefer, fırçamın ucundan çıkan her çizgi, sadece bir resim değil, kaderin ta kendisi olacaktı. Ve o rüyadaki Kral, artık sadece bir gölge değil, belki de fırçamın ucunda can bulacak bir gerçeklik olacaktı...

Odamdaki antik raf, mum ışığında gölgelerle dans ederken, kalbimde antikacının sözlerinin ağırlığını ve fırçanın pürüzlü sapındaki o kadim enerjiyi hissediyordum. Nihayet masamın başına oturdum. Boş bir pirinç kağıdını serdim önüme. Mürekkebi, toprak boya kaplarında yavaşça hazırladım; her dairesel hareketim, rüyalarımın ritmine eşlik ediyordu. Sandal ağacı tütsüsünü yaktım, puslu dumanı odanın havasını ağırlaştırdı.
Ve fırçayı elime aldım. O an, parmaklarımın ucundan süzülen mürekkebin, kâğıda dökülen her çizginin sadece bir resim olmadığını, kaderin ta kendisi olduğunu biliyordum.
Fırçamın ucu, pirinç kağıdının bembeyaz saflığında ilk izini bıraktı. Önce o sarp, sisli dağları çizdim; zirveleri göğe uzanan, rüyalarımın o görkemli silüetlerini... Sonra, o dağların arasından süzülen nehirleri, antik sokakları ve taş yolları... Her bir fırça darbesi, zihnimdeki o antik dünyanın ruhunu kâğıda mühürlüyordu.

Ve en sonunda, o rüyaların merkezindeki figürü çizdim: Kırmızılar içinde, arkası dönük, ihtişamlı Kral’ı. Kaftanının kıvrımlarını, saçlarının rüzgârda savruluşunu, duruşundaki o mağrur ama bir o kadar da yalnız ifadeyi... Ama bu sefer, sadece onu çizmedim. Etrafını, rüyalarımda beni hem büyüleyen hem de ürperten o kiraz çiçekleriyle donattım. Taş yollara, nehir kıyılarına, dağ eteklerine... Binlerce, on binlerce pembe çiçek döküldü fırçamın ucundan. Kâğıt, sanki baharın o taze, pembe deniziyle kaplandı.

Resim bittiğinde, fırçayı masaya bıraktım. Gözlerim, kâğıdın üzerindeki o antik dünyaya odaklanmıştı. Sandal ağacı kokusu, odadaki havayı daha da ağırlaştırmış, zihnimi puslandırmıştı. Yorgunluğum, bedenimi ele geçirdi. Başımı masaya yasladım ve o pembe kiraz çiçeklerinin, sisli dağların ve arkası dönük Kral’ın dünyasında, mürekkebin kurumaya yüz tuttuğu o sessizlikte uykuya daldım.

İşte o esnada, antikacının o kehanet gibi sözleri, kaderin fırçasının ucunda can buldu.
Mürekkep, kâğıdın üzerinde kurumadı; aksine, canlanmaya başladı. Çizdiğim o kiraz çiçekleri, pirinç kağıdının dokusundan dışarı taşmaya, odanın puslu davanına pembe yapraklar dökmeye başladı. Sisli dağlar, masamın üzerinde yükseldi. Nehirler, taş yolların arasından süzülerek aktı. Ve kırmızılar içindeki o arkası dönük Kral, kâğıttan dışarı adımını attı.

Resim, beni içine çekiyordu. Artık odamda, masamın başında değildim. Fırçamın ucundan dökülen o pembe kiraz çiçekli antik sokakların ortasındaydım. Dağlar, tepemde yükseliyordu. Ve karşımda, tam da hayal ettiğim gibi kırmızılar içinde, arkası dönük Kral duruyordu. Kader gerçekleşmiş, fırça rüyayı gerçeğe dönüştürmüştü.

Ve işte başlıyoruz ✨

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

18okunma 16beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…