Bölümler 4Şu an: Gerçek
- 1 Tanıtım108 kelime
- 2 MAYA1.933 kelime
- 3 Rüya Mı ?6.769 kelime
- 4 Gerçek2.920 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Maya, yan odadaki o ölümcül sessizliği ve suikastçının fısıltısını duyduğu an, korkuyla donup kalmak yerine zihnindeki o tuhaf, pervasız plana sarıldı. Odasının dışarıya açılan gizli balkon kapısından sessizce çıktı, koridorda birkaç adım attı ve ana kapıdan içeriye sendeleyerek, sanki ayakta durmakta zorlanıyormuş gibi girdi.
Kendi kendine şarkı mırıldanıyor, bir yandan da hayali birilerine el sallıyordu. Kral Liwei, boğazındaki bıçağın soğukluğuyla ölüme bu kadar yakınken, Maya’nın bu sarhoş taklidiyle odaya dalışını görünce gözlerine inanamadı. "Bu kız ya tam bir dahi ya da gerçekten aklını yitirmiş!" diye geçirdi içinden.
Suikastçı, şaşkınlık içinde hançeri Liwei’nin boğazından bir milim uzaklaştırıp Maya’ya döndü. Sesi buz gibiydi:
— Dur orada! Sen de kimsin?
Maya, gözlerini süzerek adama yaklaştı, yüzünde aptalca bir gülümseme vardı. Elini sanki bir kadeh tutuyormuş gibi havaya kaldırdı.
— Ben mi? Ben bu sarayın neşesiyim... Hatta belki de senin için gökten inen bir meleğim, dedi kıkırdayarak.
Adama iyice sokuldu, masanın üzerindeki çay bardağına uzanır gibi yaptı. Suikastçı, karşısındaki bu "sarhoş" kadını bir tehdit olarak görmediği o gaflet anına düştüğünde, Maya’nın bakışları bir anda keskinleşti. Kael’den öğrendiği o temel refleksle, tüm gücüyle adamın diz kapağının arkasına sert bir tekme savurdu.
— Melekler bazen can yakar! diye bağırdı.
Adam acıyla dengesini kaybedip boşa düştüğünde, Maya elinin tersiyle adamın hançer tutan bileğine bir darbe indirip silahı uzağa fırlattı. Liwei, boğazındaki baskının kalktığı o saniyede bir kaplan gibi yataktan fırladı ve duvarda asılı duran kadim kılıcına doğru atıldı.
Suikastçı, kralın elinin kılıca ulaştığını ve bu kadının göründüğü kadar masum olmadığını anlayınca, pencereye doğru bir hamle yaptı. Liwei kılıcı kınından çekip savurana kadar, adam çevik bir hareketle kendini sarayın yüksek penceresinden karanlığa bıraktı.
Liwei, öfkeden kükreyerek pencereye koştu:
— Muhafızlar! Zhang! Kael! Çemberi daraltın! Sarayda bir gölge var, canlı istiyorum onu!
Birkaç saniye içinde saray, meşalelerin ışığı ve zırh sesleriyle inlemeye başladı. Zhang ve Kael odaya daldıklarında, Liwei’nin boynundaki ince kan sızıntısını ve Maya’nın masanın kenarına tutunmuş, derin nefesler alan halini gördüler.
Liwei, kılıcını indirmeden Maya’ya döndü. Öfkesi hala yatışmamıştı ama gözlerinde bu kez saf bir hayranlık vardı.
— Sarhoş taklidi mi? dedi sesi titreyerek. "Sen az önce... koskoca bir suikastçıyı sarhoş olduğuna inandırıp alt mı ettin?"
Maya, titreyen ellerini gizlemeye çalışarak dikleşti:
— Ne yapsaydım kralım? "Hancı, bana bir kılıç getir" mi deseydim? Melek olduğuma inandı ya, o ona yeter.
Liwei, Maya’ya doğru bir adım attı. Boynundaki kan damlası beyaz gömleğine süzülürken, az önce ölüme bu kadar yakın olduğunu unutmuş gibiydi.
— Bugün sadece uykumu değil, hayatımı da kurtardın Yan Hanım. Ama bir daha sakın... sakın böyle bir tehlikeye tek başına atılma. Eğer sana bir şey olsaydı...
Sözünü bitiremedi. Kael ve Zhang dışarıda emirler yağdırırken, Liwei odanın ortasında bu gizemli kadının önünde, hayatında ilk kez kılıcını değil, ruhunu teslim etmiş gibi duruyordu.
Liwei, boynundaki sızıyı ve kalbindeki o tuhaf çarpıntıyı bastırmaya çalışıyordu. Bir hizmetkarın, hayatını bu denli pervasızca riske atması ve daha da önemlisi, kendisine bu kadar yaklaşmış olması onu korkutmuştu. Duygularını maskelemenin tek yolunu, her zaman yaptığı gibi öfkeye sığınmakta buldu.
— Yeter! diye kükredi Liwei. "Kendini ne sanıyorsun sen? Sarhoş numaralarıyla hayatımı kurtarabileceğini mi? Bir daha sakın, sakın benim işlerime burnunu sokma Yan Hanım! Odana git ve ben emir vermedikçe bu kapıdan adımını bile atma!"
Maya, duyduğu nankörlük karşısında donup kaldı. Gözleri öfkeyle parladı, elindeki tepsiyi masaya sertçe bıraktı.
— Öyle mi? Keşke bıraksaydım da o hançer işini bitirseydi! Değmezmiş seni kurtarmaya. Odunun tekiymişsin sen, duygusuz, nankör bir taş parçası!
Maya, arkasını dönüp odasına koştu ve kapıyı yüzüne çarpar gibi kapattı. Liwei, odanın ortasında ne yapacağını bilemez halde kalakaldı. Göğsü daralıyor, duvarlar üzerine geliyordu. Üzerine bir kaftan bile almadan, hışımla odadan çıkıp sarayın karanlık koridorlarına daldı.
Maya ise odasında duramıyordu. Siniri tepesine çıkmıştı. "Odun! Kalpsiz! Ben burada canımı dişime takayım, o bağırsın!" diyerek arka kapıdan bahçeye attı kendini. Gece vaktinin serinliğinde, ağaçların arasında söylenerek yürüyordu.
— Neymiş, burnunu sokmaymış... Geberseydin de görseydin gününü!
Tam o sırada, çalılıkların arasından fırlayan siyah bir gölge Maya’nın arkasından dolanıp ağzını kapattı ve hançerini boğazına dayadı. Bu, az önceki suikastçıydı.
— Şşşt! Sesini çıkarma, yoksa seni burada haklarım! dedi adam kısık bir sesle.
Maya, korkmak yerine adama doğru dönmeye çalıştı. Hançerin ucunu kendi boğazına daha da bastırıp bağırmaya başladı:
— Öldür beni! Hadi, kessene! Durma, bitir işimi! Belki bu saçma dünyadan kurtulur, evime dönerim. Ne bekliyorsun, kessene!
Suikastçı neye uğradığını şaşırdı. Hayatı boyunca yalvaran, ağlayan çok kurban görmüştü ama "Öldür beni" diye üstüne yürüyen birini ilk kez görüyordu.
— Hey! Delirdin mi kadın? Sessiz ol, sadece buradan çıkmam lazım. Seni bırakacağım, dur!
— Bırakma! Kes diyorum sana! diyerek adamın suratındaki siyah tülü hırsla çekip çıkardı, kafasındaki bezi çekiştirdi. "Hadi, bir işe yara da öldür beni!"
Adam o kadar şaşırdı ki, dikkati dağıldı ve elindeki hançer yere düştü. O sırada gürültüleri duyan Liwei, kılıcı elinde koşarak olay yerine geldi. Liwei, suikastçının Maya’yı öldürmek üzere olduğunu sanıp hamle yapacakken gördüğü manzara karşısında duraksadı: Maya, suikastçının yakasına yapışmış, onu sarsıyor ve "Beni öldürsene be adam!" diye bağırıyordu.
Liwei alnını tutarak mırıldandı: "Bu kadın başıma bela... Harbi bela."
Kral kılıcını adama doğrultarak yaklaştı. Suikastçı, Maya'nın elinden kurtulmaya çalışarak aniden Liwei’nin önünde diz çöktü. Elleriyle Maya’yı işaret ederek yalvarmaya başladı:
— Kralım! Bağışlayın! Vallahi billahi kimseyi öldürmeyecektim! Sadece amcanızdan bir mesaj getirmiştim, gizli kalsın diye böyle girdim. Ama bu manyak kadın... Bu kadın normal değil! Lütfen beni zindana atın, asın, kesin ama beni bu kadından kurtarın! Canımı alacak bu kadın benim!
Maya, suikastçının bu haline bakıp Liwei’ye döndü ve yüzünü ekşiterek gözlerini devirdi:
— Bak işte, ne olacak? Odun kralın suikastçısı da bir halta yaramıyor. Bir kellemiz vardı, onu da kimse almaya cesaret edemiyor. Nasıl bir dünya bu böyle? Hepiniz aynısınız!
Maya, Liwei’ye son bir kez "Seninle mi uğraşacağım?" bakışı atıp, yerdeki çiçeği tekmeleyerek saraya doğru yürümeye başladı. Liwei, elinde kılıcıyla, önünde diz çökmüş ağlayan suikastçıyla ve arkasından söverek giden Maya ile bahçenin ortasında öylece kaldı.
Suikastçı yaşlı gözlerle fısıldadı: "Kralım... gerçekten, o neydi öyle?"
Liwei sadece iç çekti: "Bilsem... bir bilsem..."
Kral Liwei, gece karasında hışımla yürüyen Maya’nın arkasından bakarken, elindeki kılıcın ağırlığını ilk kez bu denli anlamsız buldu. Önünde diz çökmüş, korkudan titreyen adamın yakasından tutup onu ayağa kaldırdı. Sesi, kadim çınarların rüzgarda çıkardığı o uğultulu tona bürünmüştü.
— Konuş! Kimin gölgesisin sen? Amcam dediğin o hainin nefesini mi taşıyorsun?
Suikastçı, yüzündeki siyah örtü Maya tarafından parçalandığı için açıkta kalan çehresiyle yalvarmaya devam etti:
— Hayır hünkarım! Ben sadece bir emir kuluyum. Bahsettiğim kişi babanızın kadim dostu, uzaktaki o sadık dostudur. Size gizli bir mesaj ulaştırmamı buyurdu: "İç karışıklıklara müdahil olmayın, yaklaşan büyük fırtınadan ve gereksiz savaşlardan ordunuzu sakının." Mesaj budur! Bu manyak kadın... yani bu hanımefendi olmasaydı, mesajı bırakıp bir gölge gibi gidecektim. Niyetime kan bulaşmamıştır, kerem eyleyin, bırakın gideyim!
Liwei, adamın gözlerindeki o saf dehşeti gördü. Maya’nın az önceki hırçınlığı, adamın profesyonel soğukkanlılığını darmadağın etmişti. Liwei kılıcını kınına soktu ve karanlığa doğru işaret etti:
— Git! Efendine söyle; mesajı aldım. Lakin bir dahaki sefere odama kapıdan girmeyen herkesin kellesi surlarda yankılanır.
Adam, bir teşekkür bile etmeye vakit bulamadan karanlığın içinde kayboldu. Liwei ağır adımlarla odaya döndüğünde zihni karmakarışıktı. İçeri girdiğinde Maya’nın odasının kapısının kapalı olduğunu gördü. Hafifçe aralayıp baktığında, Maya’nın yatağına uzanmış, arkası dönük bir şekilde uyuduğunu (ya da uyur gibi yaptığını) fark etti. Liwei, hayatında ilk kez birinden özür dilemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Kendi yatağının kenarına oturdu. Pencereden giren ay ışığı, odayı bembeyaz bir kefen gibi sarmıştı. Ay, hiç olmadığı kadar parlaktı. Liwei, üzerinde Maya’nın bıraktığı o çiçek kokusuyla derin bir uykuya daldı.
Sabah güneşin ilk ışıkları sarayın pencerelerine vurduğunda, Liwei her zamanki alışkanlığıyla taze demlenmiş çayın kokusunu ve hazırlanmış kıyafetlerini bekleyerek gözlerini açtı. Ancak oda buz gibiydi. Ne masada buharlanan bir çay vardı, ne de yatağın ucunda ütülenmiş kaftanlar... Ortada Maya’dan eser yoktu.
Liwei bir anlık panikle, "Başına bir iş mi geldi?" düşüncesiyle yataktan fırladı. Gece yaşananlardan sonra suikastçının suç ortaklarının geri dönmüş olabileceği korkusuyla Maya’nın odasına koştu. Kapıyı vurmadan daldı:
— Yan Hanım! Uyanın! Bir şey mi oldu? Neredesiniz?
Maya, yatağın üzerinde doğrulmuş, gözlerinde fırtınalar koparak krala bakıyordu. Saçları dağılmış, öfkesi ise sabah güneşinden daha parlaktı.
— Ne bağırıyorsun sabahın köründe? dedikten sonra sesini daha da yükselterek devam etti: "Onca hakaretten, onca nankörlükten sonra bana sakın seslenme! Ayrıca... bıktım artık şu isimden. Benim gerçek adım Yan bile değil!"
Liwei, bu beklenmedik çıkış ve itirafla olduğu yerde çakılı kaldı. Odanın havası bir anda ağırlaştı. Kral, birkaç adım yaklaşıp sesini alçalttı, gözlerinin içine en derin merakıyla baktı:
— Gerçekten... kimsin sen o halde? Hangi diyarın, hangi zamanın yolcususun?
Maya, bir anlık boşlukla ağzından kaçırdığı bu gerçeğin ağırlığı altında duraksadı. Bakışlarını kaçırdı, omuzlarını dikleştirdi:
— Zamanı gelince... zamanı gelince her şeyi anlatacağım. Ama şimdi, o odun kafanla beni yalnız bırak ve kendi çayını kendin demle Kral Liwei!
Liwei, hayatında ilk kez bir cevabı beklemeyi kabul ederek, sessizce odadan geri çekildi.
Kral Liwei, Maya’nın odasından çıkarken içindeki o huzursuz düğümü çözememişti. Hayatında ilk kez bir emri ikiletilmiş, ilk kez bir kadın tarafından azar işitmişti; üstelik bu kadın onun hayatını kurtarmıştı. Liwei, derin bir nefes alarak kadim geleneklerin gerektirdiği o vakur duruşuna büründü. Kendi çayını doldurdu, kaftanını omuzlarına attı ve ocağın sönmek üzere olan ateşine bakarak mırıldandı:
"Rüzgar esmeden yaprak kımıldamaz. Bu kadının dilindeki fırtına, elindeki mürekkepten daha derin bir sır taşıyor."
Hükümdar, sarayın büyük toplanma salonuna girdiğinde hava buz kesmişti. General Zhang ve Baş Savaşçı Kael, haritaların başında gergin bir bekleyiş içindeydi. Liwei’yi gördüklerinde başlarını eğdiler. Zhang, titreyen bir sesle raporunu sundu:
— Efendimiz, kuzey surlarının önüne yabancı bir sancak dayandı. Sayıları az lakin cüretleri çok. Burayı terk etmemizi, krallığın anahtarlarını teslim etmemizi buyuruyorlar. Yoksa kan dökeceklerini fısıldıyorlar.
Liwei’nin gözleri birer hançer gibi parladı. Tam o esnada, arkadan bir ayak sesi duyuldu. Maya, üzerinde darmadağın kıyafetleri ve uykusuz ama öfkeli gözleriyle salona daldı. Kimsenin iznini beklemeden kralın peşinden surlara doğru yürümeye başladı. Merdivenleri çıkarken Baş Keşiş’in şaşkın bakışlarına aldırış bile etmedi.
Surların üzerine çıktıklarında, aşağıda duran bir avuç küstah askere baktı Maya. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. Yanındaki askerin mızrağını sertçe kavrayıp aşağıya doğru bağırdı:
— Bu kadar az askerle mi bu koca kaleyi alacağınızı sanıyorsunuz siz? Hey! Sizin dünyadan haberiniz yok galiba!
Aşağıdaki düşman askerleri duraksayıp yukarı baktığında, Maya kralın ve generallerin şaşkın bakışları arasında daha da ileri gitti. Sesi, vadiyi inleten bir çığlık gibi yükseldi:
— Dün gece ormana giren on bin askerinizin başına ne geldi sanıyorsunuz? Hepsinin kellesi tek tek alındı ve şu arkadaki ulu ağaçlara süs diye asıldı! Hiç mi korkunuz yok sizin? Azrail’in kucağına mı gelmeye niyetlendiniz?
Aşağıdaki askerler birbirine bakıp uğuldamaya başladığında, Maya hızla yanındaki genç bir muhafızın kolundan tuttu. "Çabuk yere yat!" diye fısıldadı. Asker ne olduğunu anlamadan Maya onu yere doğru eğdi. "Gözlerini kapat ve ölü taklidi yap!"
Maya, boynundaki şalı hızla çıkarıp askerin boynuna doladı ve onu sanki bir kelle taşıyormuş gibi yukarı kaldırdı. Surların kenarından aşağıya, karanlıkta sadece gölgesi seçilen bu yığını göstererek haykırdı:
— İşte! Bu da o on bin askerden birinin kafası! Süs niyetine yanımda taşıyorum, tadına bakmak isteyen var mı?
Surların altındaki o küçük ordu, Maya’nın bu deli saçması ama korkutucu özgüveni karşısında sarsıldı. Zaten sayıca az olmanın verdiği şüphe, bu "kelle" hikayesiyle birleşince büyük bir paniğe dönüştü. Komutanları bile "Geri çekilin! Burada bir lanet var!" diye bağırarak atlarını geriye sürdü. Dakikalar içinde düşman bir toz bulutu gibi dağıldı.
Liwei, kollarını göğsünde birleştirmiş, bu kadının akılalmaz oyununu izliyordu. Maya, yerdeki muhafıza "Kalkabilirsin, gittiler" dedikten sonra doğruldu. Saçlarını geriye itip kralın gözlerinin içine baktı.
— Al bakalım "Odun Kral", bu da sana benden son iyilik olsun. Bir daha bana bağırırken iki kez düşün!
Maya, krala en okkalı cinsinden bir göz devirip, o meşhur el işaretini (hadi oradan kış kış) yaparak surlardan aşağı inmeye başladı. Liwei, arkasından bakarken fısıldadı:
— On bin kelle... Bir gecede... Bu kadının hayal gücü, kılıcımdan daha ölümcül.
Liwei, surların üzerinde rüzgarın savurduğu peleriniyle öylece kalakaldı. Aşağıdaki düşman ordusunun toz bulutu içinde kaçışını izlerken, zihninde sadece Yan Hanım’ın —ya da gerçek adı her neyse onun— o pervasız haykırışı yankılanıyordu.
"On bin kelle..." diye mırıldandı Liwei. "Bir yalanın içine bu kadar büyük bir cesareti nasıl sığdırdın?"
Kral, merdivenlerden ağır ve vakur adımlarla inip Maya’nın peşinden avluya girdi. General Zhang ve Kael, hala şaşkınlık içinde birbirlerine bakıyorlardı. Liwei, Maya’nın kendi odasına doğru hışımla yürüyen sırtına bakarak gürledi:
— Yan Hanım! Dur!
Maya, adımlarını durdurup yavaşça geri döndü. Yüzünde hala o "seninle mi uğraşacağım" ifadesi vardı. Liwei, aradaki mesafeyi kapatıp tam önünde durdu. Uzak Doğu’nun kadim bilgeliğini ve otoritesini taşıyan bir sesle konuştu:
— Az önce yaptığın şey... Bir hükümdarın bin askerle yapamadığını, sen tek bir şal ve bir yalanla başardın. Lakin bilmelisin ki; bu topraklarda yalan, zehirli bir sarmaşık gibidir. Bir gün döner, seni ekeni boğar. Yine de... o küstahları kılıç çalmadan defetmen, takdire şayandır.
Maya kollarını göğsünde birleştirdi:
— Zehirli sarmaşık mı? Kralım, ben sadece günü kurtardım. Sizin o ağır protokolleriniz ve stratejilerinizle kalsaydık, şimdi surların önünde kan gövdeyi götürüyordu.
Liwei, Maya’nın gözlerinin içine derin bir bakış fırlattı. Sesi bu kez daha yumuşak, neredeyse merak dolu bir fısıltıya dönüştü:
— Bana "odun" dedin. Bana "nankör" dedin. Kimse bu sarayda nefes alırken bu kelimeleri yan yana getiremezdi. Lakin sen... Sen sadece hayatımı değil, uykumu ve şimdi de kalemimi korudun. Madem "Yan" senin gerçek adın değil, söyle bana; bu cüreti hangi toprağın suyundan, hangi göğün altından aldın?
Maya bir an duraksadı. Sarayın yüksek sütunları arasından sızan güneş ışığı, yüzündeki öfkeyi biraz olsun yumuşatmıştı.
— Ben... ben çok uzaklardan geldim Liwei. Sizin haritalarınızda olmayan, sizin hayallerinizin bile yetmeyeceği bir yerden. Orada krallar tahtlarında değil, insanların kalplerinde yaşar. Ya da en azından öyle olmalıydı. Gerçek adımı sorma, çünkü onu ben bile bu sarayın tozunda unutmaya başladım.
Liwei, elini yavaşça kaldırıp Maya’nın omzuna, bir ödül verirmişçesine koydu:
— O halde bugünden itibaren adın, sarayın kayıtlarında "Gölge Koruyucu" olarak geçecek. Kim olduğunu söylemene hacet yok. Lakin bil ki, bu odun kralın sana bir can borcu daha eklendi.
Maya, kralın eline baktı, sonra tekrar o meşhur el işaretini yaptı:
— Tamam tamam, borç hanesine yazarsın. Şimdi müsaadenle, on bin kellenin yorgunluğunu atmaya gidiyorum. Acıktım da! Bana mutfaktan o sevdiğim baharatlı yemeklerden getirtmezsen, bir dahaki sefere surlardan bizzat seni aşağı atarım!
Liwei, arkasından giden Maya’nın neşeli ama yorgun adımlarını izlerken Zhang’a döndü ve hafifçe gülümsedi:
— Zhang, mutfağa haber ver. Krallığın en iyi aşçıları bu "Gölge Koruyucu" için hazırlansın. Ve sakın... sakın yemeği geç götürmesinler. Kellenin kıymetini biliyorsundur.
Zhang yutkunarak selam verdi: "Emredersiniz hünkarım!"
Sarayda o gece, ilk kez korku yerini meraklı bir sessizliğe bırakmıştı. Maya ise odasında, yatağına uzanmış tavana bakarken fısıldadı: "Maya... İsmin Maya kızım. Sakın unutma, yoksa bu odun kral seni gerçekten bu devrin bir parçası yapacak."
Sarayın mutfağından yükselen zencefil ve acı biber kokuları, akşamın serinliğine karışırken Kral Liwei, kütüphanesinin loş ışığında tek başına oturuyordu. Önündeki boş parşömene bakarken zihni, Maya’nın surların üzerindeki o mağrur duruşuyla meşguldü. Bir hükümdar olarak güçle yönetmeye alışmıştı; ancak bu kadın, gücün sadece çelikle değil, zekâ ve pervasız bir yürekle de şekillenebileceğini ona her adımda kanıtlıyordu.
Tam o sırada kapı yavaşça aralandı. İçeriye elinde büyük bir tepsiyle, yüzünde her zamanki "benim burada ne işim var" ifadesiyle Maya girdi. Liwei, onun mutfaktan yemek getirmesini beklerken, Maya tepsiyi kralın çalışma masasının tam ortasına, mühürlü belgelerin üzerine "güm" diye bıraktı.
— Bak kralım, mutfaktakiler senin adını duyunca titremekten yemeği yakacaklardı. Ben de el koydum, kendim hallettim. Şanslısın, bugün keyfim yerinde, zehir falan da katmadım içine.
Liwei, parşömenlerinin üzerindeki yemek tepsisine bakıp kaşlarını çattı. Sesindeki o kadim otoriteyle konuştu:
— Bu ne cüret Yan Hanım? Devletin gizli mühürleri ile ekmeği aynı masaya koymak hangi diyarın usulüdür?
Maya, bir sandalyeyi çekip kralın tam karşısına oturdu ve bir tavuk budunu koparıp ağzına attı. Çiğnerken cevap verdi:
— Karnı aç olan adamın devleti mi olur Liwei? Önce ye, sonra mühürlersin o dünyayı kurtaracak kağıtlarını. Hadi, bak bu baharatları senin için özel karıştırdım. Zihnini açar, o odun kafanı biraz yumuşatır.
Liwei, önce kadına, sonra önündeki dumanı tüten yemeğe baktı. Hayatında ilk kez birisi onunla aynı masada, aynı seviyede yemek yiyordu. Elini yavaşça uzatıp kaşığı aldı. İlk lokmayı yuttuğunda gözleri hafifçe kısıldı. Baharatın yakıcı ama taze tadı, damağında bir çiçek gibi açılmıştı.
— Farklı bir tat... dedi Liwei fısıltıyla. "Bu ne senin bildiğin bu topraklara ait, ne de benim tattığım saray yemeklerine."
— Çünkü içine biraz "gelecek" kattım, dedi Maya gizemli bir şekilde. Sonra ciddileşerek kralın gözlerinin içine baktı. "O suikastçının getirdiği mesajı düşünüyorum. Amcanın dostu olan o adam... Savaş yaklaşıyor diyor, değil mi?"
Liwei, elindeki kaşığı masaya bıraktı. Bakışları pencereden dışarıya, karanlık dağlara kaydı:
— Gökyüzündeki yıldızlar huzursuz Yan Hanım. Babamın mirası olan bu krallık, dışarıdaki düşmanlardan çok içerideki sessiz yılanlardan korkar. O mesaj sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bir tehdit.
Maya masanın üzerinden uzanıp Liwei’nin titreyen parmaklarının üzerindeki o ağır mühürlü yüzüğe dokundu. Kral, bu ani temasla irkildi ama elini çekmedi.
— Korkma, dedi Maya sesi bu kez alışılmadık bir şefkatle kısılmıştı. "On bin kellesi olan bir melek yanındayken, o yılanlar anca kendi kuyruklarını yerler. Ama bana söz ver; eğer bir gün gerçekten gitmem gerekirse, beni o zincirlerinle tutmaya çalışmayacaksın."
Liwei, Maya’nın gözlerindeki o hüzünlü parıltıyı gördüğünde yüreğinde bir yerlerin sızladığını hissetti. O meşhur, sert hükümdar maskesi bir anlığına düştü.
— Gitmek mi? dedi Liwei. "Senin yerin artık bu sarayın tozlu rafları değil, bu krallığın atan kalbidir. Lakin... vakti geldiğinde kuşun uçmasını engellemek, gökyüzüne ihanettir. Söz veriyorum."
Tam o sırada dışarıdan bir boru sesi yankılandı. Zhang’ın sesi koridorlarda patladı:
— Hünkarım! Surlar... Surlar ateşler içinde! Mesajı getirenler geri döndü, bu kez yalnız değiller!
Maya ve Liwei aynı anda ayağa fırladılar. Maya, Liwei’ye bakıp gülümsedi ve yerdeki kılıcı kaptığı gibi kralın eline tutuşturdu:
— Hadi bakalım odun kral, şimdi senin sıran. Bakalım o kılıç, benim dilim kadar iyi iş görüyor mu?
Liwei kılıcı kınından çekerken, çeliğin sesi odada yankılandı. Maya’nın yanından geçerken kulağına fısıldadı:
— Gölge Koruyucu... Sakın arkamdan ayrılma.
İkili, yanan meşalelerin aydınlattığı koridorlardan surlara doğru koşarken, tarih o gece sadece kralların savaşını değil, iki farklı dünyanın birbirine tutunuşunu yazmaya hazırlanıyordu.
Bölüm etkileşimi
